Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 2: Şiirlerle karşılaşıyorum….

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. 

İnsanları ite kaka kendime bir yer açtıktan sonra elimi cebime atıp koyduğu paraya baktım. Elli lira vardı. Acaba bu paraya bana ne aldıracaktı? Neyse…Kafamda kurmayayım şimdi. Şoföre parayı ödeyip boş bir koltuğa oturdum. Gide gele dolmuştaki yüzlere de âşina olmuştum artık. Meselâ bir sonraki durakta orta boylu, siyah takımlı bir adam öksürerek dolmuşa binecek ve herkese şöyle göz uzuyla baktıktan sonra bir hışım ona ayrılan yere oturacaktı. Yuvarlak gözlüklü bu adam-memur olması muhtemel-arada bir, seyrekleşen saçlarına elini götürerek düşünceli bir tavır takınacaktı. Sık sık arkasına dönüp bakarak dolmuştaki herkesi tedirgin edecekti. Ya da sadece beni… Daha sonra elinde pazar çantasıyla yeşil takkeli yaşlı bir amca sağ ayağıyla “Bismillah!” deyip usul usul dolmuştan içeri adımını atacak ve ona aldırmayan şoför de gaza basınca sarsılıverecekti. Bazı gençler ona hürmeten yerlerini verecek, hayır duasını alacaklardı. Sonra yeşil takkeli, gençlerle sohbet etmeye çalışacak onlar da geçiştirmelik cevaplarla durumu idare edeceklerdi. Çünkü sabahın bu saatinde hiçbirinin afyonu patlamamış olacaktı. Bir anne binecekti sonra dolmuşa okula geç kalan kızını kolundan çekiştirerek. Kız gözlerini ovalayacaktı. Uykusu daha açılmamış.

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. Böyle böyle yolumuza devam edecektik. Son durak kara toprak olacaktı. Bazı şeyler değişecek bazılarıysa hep aynı kalacaktı. Bazılarını unutacaktık. Bazılarıysa biz istesek de zihnimizden ayrılmayacaktı. Bir şiir anlatacaktı sonra bize olan biteni.

 

Sevdiğim kadını kurşunlamalı

Öyle değildi bu türkü bilirim

Her durakta duran sonra gaza basan

Bir belediye otobüsü gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Mesajlar bilirim, mailler bilirim

Öyle değildi bu şiir bilirim. Dolmuştan inip fakülteye gittim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dersin yarısında kendimden geçmiştim zaten. Kimseyle konuşmadan geldiğim yoldan geri dönerek Hacı teyzenin verdiği adresi bulmaya gittim. Bu işi de halledip eve döner ertesi güne kadar da mis gibi uyurdum. Ama hayat siz planlar yaparken Hacı teyzenin de başka planlar yapmasından ibaretti ve ben de bu planın bir parçasıydım artık.

Hacı’nın tarif ettiği adresi biliyordum. Ziraat Bankası… Ayakkabıcılar… Tamam buldum. Kaç numaraydı? Sekiz numara. Bastım. Art arda üç kere. Artık dönülmez akşamın ufkundaydım. Kapı açılana kadar basacaktım. Sonuncusunda otomatiğin cızırtılı sesiyle apartman kapısı “Tık!” diyerek açıldı. Var gücümle yüklenerek kapıyı ittim de yalnız benim geçebileceğim kadar bir yer aralandı. Kapıya sıkışır da kalırım korkusuyla tek hamlede kendimi içeri attım. Sağa sola bakındım ama asansör yoktu. Olsun. Dört kat dediğin nedir ki bir solukta çıkarım. Dört kat çıkıp sekiz numaranın önüne geldim. Kırmızı kapının tokmağında beyaz bir sekiz rakamı yazılıydı. Kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı vardı. Onun dışında burada bir insanın yaşadığına dair hiçbir emâre yok gibiydi. Mozaik kaplamalı zemin bana hafifi bir soğukluk verse kendimi buraya itmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Kapının sağ yanındaki zile bastım. İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Allah’ım az önce kapıyı açmadılar mı bana? Bir şey mi oldu acaba içeridekilere?” Zile art arda iki kez daha bastım. İçeriden “Kim o?” sesi geldi. Ben kimdim? Kendimi nasıl tanıtacaktım içerideki bu yaşlı sese? “Beni Hacı Şerife teyze gönderdi de…” diyebildim yalnız. Kapının ardındaki yaşlı ses aramızdaki engeli kaldırarak beni içeri buyur etti. Ben de bu ısrarsız teklifi hemen kabul edip bana verilen terlikleri giydim. “Yok girmeyeyim teyzeciğim. İşim var benim. Hacı teyzenin emanetini alıp gideyim bir an evvel.” diyemedim.

“Buyur, gel kızım içeri. Sen desene beni Hacı Şerife yolladı, diye. Ben bekletir miydim seni bu kadar! Ah kızım ah! Kaç yıl oldu ahretliğimi görmeyeli.”

“Dedim ya zaten.” diyemedim. Onun yerine sadece gülümsedim. Kapının sağında uzun bir koridor vardı. Zemin marley döşeli. Duvarlar beyaz badana. Badana mı? Koridorun sonundaki gün ışığı sızan odaya buyur etti beni. Burası evin salonu olmalıydı. Kapının karşısında havaalanı kadar geniş bir masa vardı. Üzerinde masaya oranla minicik bir örtü vazoyla döndürülüp bırakılmıştı. Masanın hemen sol yanında bir oturma grubu vardı. Kırmızı kadife desenli. Oturmaya kıyamazsınız. Tekli koltuklar pencerenin ününe konulmuş ortalarına da bir fiskos sehpa yerleştirilmişti. Yerde de koltukların renginden bir halı vardı. Tavandan sarkan avizeler evin sadeliğiyle tezat oluşturacak derecede ihtişamlıydı. Evin eşyası bu kadardı. Bunlar dışında ne bir çiçek ne de bir dolap, televizyon hiçbir şey yoktu. Ama gene de bu odadaki bir eşyanın yerini değiştirseniz düzen bozulacak gibiydi. Kendimi bir romanın içinde gibi hissetmiştim bu evde.

Ev sahibesi bana pencerenin ünündeki tekli koltukları gösterip “Geç kızım geç. Çekinme.” dedi. O beni çekingen sanadursun ben ne hikâyeler yazıyordum odayla ilgili kafamda. Lafı uzatmayıp bana gösterilen yere oturdum. O da öteki koltuğa ilişiverdi. İçimden bir ses benim bu evden çıkmam çok uzun sürecek diyordu.

Hemen ondan önce davranıp halini hatrını sordum. “Sen şimdi benim nasıl olduğumu bırak da ahretliğim nasıl bana onu söyle.” dedi.

Hacı teyzeyle bana sürekli bir şeyler anlatırdı ama onlardan çok azının aklımda kaldığını o an anladım. Biraz da utandım ama karşımdaki yaşlı kadın benim cevabımı beklemeden bir şeyler anlatmaya başladı.

“Bu fiskosu gördün mü kızım? Annem sarı kulakların Hatice’den aldıydı örneğini de çeyizime koyduydu. Kimseden geri kalayım istemezdi. Bizim zamanımızda öyleydi. Siz de öyle olun kızım. Her şeyi öğrenin. Yapmasanız da bilin. Bir gün lâzım olur.”

Yapmasan da bil. Bir gün lâzım olur!

Öyle sorular soruyordu ki bana mutlaka anlamlı bir cevap verme ihtiyacı hissediyor, bundan dolayı da kalakalıyordum. Sonra o, gizem kattığı sesiyle sanki dünyanın en gizli sırrını açıklıyormuş gibi anlatıyordu da anlatıyordu. Hep eskilerden konuşuyordu.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O arada cebimdeki parayı hatırladım. Çıkarıp ona uzattım. “Bunu Hacı Şerife teyze gönderdi. Sizde bir emaneti varmış da ben onu alıp gideyim.” dedim.

“Sakın, sakın! Koy onu cebine. Ben kimseden para mara istemem kızım. Olur mu öyle şey! Sen emaneti bırak da okuyor musun bana onu söyle?” dedi. Ben de Edebiyat Fakültesinde okuduğumu, ikinci sınıfta olduğumu anlattım.”

“Desene sen de bizim arkadaşımızsın artık.”

O ne demek öyle? Niye arkadaş olduk ki şimdi durduk yere? Sessiz kalıp olacakları izledim. Basiretim bağlanmış gibiydi. Başörtüsünü düzeltip dizlerinden destek alarak yerinden kalktı. Hiç konuşmadan terliklerini yere sürte sürte odadan çıktı. İçeride bir şeyler aradığı belli ki uzun süre tıkırtılı sesler geldi. Sonra elinde bir paket ve bir kitapla geri döndü.

“Bak bu kitap senin. Benden sana hediye. Adımı anarsın. Güler teyzem verdiydi dersin. Bunu da benim ahretliğe veriver. Bir daha da böyle yaparsa darılım. Bir de para yollamış seninle! Bir dahaki gelişinde önceden haber ver de hazırlık yapayım. Hiç olmadı böyle.” dedi. Elime telefon numarasının yazılı olduğu bir de kâğıt tutuşturdu. Beni hayır dualar ederek uğurladı.

Kapının önünde dayanamayıp bana verdiği kitabı açıp şöyle bir göz attım ve o gün hayatım boyunca unutamayacağım dizeleri okudum:

İnsandan insana şükür ki fark var.

Bir dahaki gelişinde, demişti. Ben bir daha niye geleyim ki buraya? Kurye miyim canım ben böyle getir götür yapayım sürekli? Keşke kendimden bu kadar emin olmasaydım. Yapacak bir şey yoktu zaten. Bir kere yola çıkmıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 1: Hacı teyzenin radarına giriyorum…

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.


“Her şeyi mutlu olmak için hizmetine koşamazsın. Dünya senin etrafında da dönmüyor zaten. Kendi etrafında güneşin etrafında ve bir de ayın etrafında dönüyor. Çevresinde miydi? Neyse… Böyle şeyler oluyor. Yani herkes işinde gücünde kardeşim. Sen de kendine bak bir kere. “Nerede tükettin ömrünü? gibi sorular sor. Bu sorular gece başını yastığa koyduğunda uyutmasın seni. Pişman olduğun şeylere bir kere daha pişman ol meselâ. Bin kere daha. Kafamın içinden bunlar geçerken apartmanın kapısını bütün gücümle ittirip sokağın serinliğiyle buluştum. Hayatın içine karışmak böyle bir şey galiba. Birdenbire. Ne olduğunu anlamadan ama çok şiddetli. Buz gibi.

Arabayı ısıtmak için art arda gaza basıp bütün sokağı o korkunç sesle inletenler, her gün o aynı, ezberlediği yoldan elleri ceplerinde, başları önlerinde ve paltolarının yakaları kalkık, hızlı adımlarla yürüyenler, çocuğunun elinden tutup çekiştire çekiştire okula götüren anneler, dükkanının kepengini bir hışımla açanlar ve kepengin sokağı dolduran ani ama etkili sesi, uzaktan gelen köpek havlamaları ve herkes sokaklara dökülürken sabah namazından dönen müezzin… Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

“Günaydın Şeyma Hanım kızım. Nereye böyle?” sesiyle irkildim. Kapının önünde öyle uzun uzun sokağı seyredip düşüncelere dalarsan işte böyle yakalanırsın. Bunları anlatacak biri var da ben mi anlatmıyorum sanki. Turgut Özben de böyle diyordu: “Demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. Özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum da.” İnsan ne diye bir roman cümlesini ezberler ki? Neyse…


“Sanki bilmiyorsun her sabah nereye gittiğimi. Sorma işte, sorma.” diyemedim.
“Okula gidiyorum Hacı teyze.” dedim. Bu cevap ona yeterli olmalıydı zannımca. Ama yetmedi:
“Neydi bugün günlerden?”
“Çarşamba.” dememi beklemeden,
“Ha doğru, doğru çarşambaydı ya. Dün doktora gittik Hacı amcanla. Oradan bildim. Aman kızım yaşlanınca insanda akıl mı kalıyor?”
“Maşallah Hacı teyze sen bize taş çıkartırsın. Geçmiş olsun.” diyerek komşuluk vazifemi yaptım.
Verdiğim cevap onu hiç ilgilendirmemiş olacak ki pencerenin demirlerine iyice yaklaşıp burnunu çekti. Gerçekten hasta galiba. Gözlerini bana daha da dikerek:
“Sen bugün okula gitmezdin bu saatte. Hayırdır başka bir iş mi var?” dedi imalı imalı yüzündeki o tedirgin edici gülümsemeyle.

Keşke ben de senin kadar meraklı olabilsem ah Hacı teyze. Bu merak duygusu yaşlanınca geliyor galiba insanlara. Köşelerine çekilip de bir kenardan hayatı seyretmeye başlayınca olup bitene daha da bir ilgi duyuyorlar. Hayatın kazasını yapıyorlar belki de böylelikle. Yaşanan koskoca bir ömrü televizyondan izlemek gibi bir şey. Aynı romanın tekrar tekrar okursun da her seferinde farklı şeyler keşfedersin ya onun gibi.

Yapacağım açıklamaya inanmayacağını bile bile doğruyu söyledim:
“Hocanın işi çıkmış da dersi erken bir saate almış bugün.” dedim. Oysaki ona güzel bir hikâye yazmam gerekiyordu:

“Bak Hacı teyze, laf aramızda kalsın. Arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum.” Sadece bunu söyleseydim apartmanımızın istihbarat şefi için yeteri kadar ipucu vermiş olurdum. O bunun üstüne ne hikâyeler yazardı. Bazı yalanlar gerçeklerden daha fazla inandırıcı oluyordu ne yazık ki.

“Olsun kızım olsun. Siz okuyun da. Elinize ekmeğinizi alın bir kere. Ondan sonra ne yaparsanız yapın. Bak bizim kızı dedesi okutmadı. Hortlayasıca adam. Bizim bey de babasına sesini çıkartamadı. Yaaa! Herkes Hacı Şerife değil ya pıstırıp da laf söyletmeyeceksin. Gıkını çıkaramadı kızım. Yavrum da nasıl hevesliydi okumaya.”

Eyvah yine en baştan başladı! Dur ne olursun dur. Dayanamam.

“Amaan neyse işte. Anlattırıp da gücümü üzme benim sabah sabah.”

“Ne yani bu kadarcık mı? Devam etmeyecek misin?” demedim. Der miyim hiç!

“Hacı teyze ben geç kalıyorum. Bir isteğin var mı?” diye sorup bir de hayır duasını alıp Allah’ın izniyle güle güle gitmekti niyetim.

“Haydi Allah zihin açıklığı versin kızım. Emeklerinizi zayi etmesin.” deyip beni yolcu etti aslında ilk başta. Ben de mevlit duası yapan hocanın coşkusuyla “Amin!” deyip koşar adımlarla durağa giderken arkamdan seslendi. Seslenmek değildi bu. Aman Ya Rabbi! Sus  Hacı teyze gözünü seveyim. Herkesi uyandıracağız. Koşa koşa yanına döndüm.

“Ne oldu? Hayırdır? İyi misin?” Bu soruları art arda sıraladım. Nefes nefese kalmıştım.


“Gençler de böyle şimdi. Yürüdüğün yol şu kadarcık. Kızım dur, soluklan. Ben sizin yaşınızdayken buradan taaa çarşı kadar yolu kadar günde üç kere gider gelirdim de bir de akşama kaynanama kaynatama sofra kurardım. Hasan ağabeyinde daha beşikteydi o zamanlar. Amaaan anlatmakla bitecek derdim mi var!”

Gerçekten ben de anlatmakla biteceğini hiç sanmıyorum. Bitecek olsaydı şimdiye kesin bitmişti. Hacı teyze derdin tasanın sırası mı şimdi? Bunun için mi çağırdın beni?

“Dur kızım, bak senden bir şey isteyeceğim ama aklında tutabilir misin?

“Ne sandın kızım sen beni? Ben aruz kalıplarını ezbere bilen insanım. Senin dediğini mi aklımda tutamayacağım. De hele.
Cevap vermeden başımı salladım. Zaten konuşsam da dinlemiyordu ki.

“Bak şimdi al şu parayı. Sok cebine. Hani nerede? Cebin var mı? Hah, bak iyi dinle beni şimdi. Çarşıya gittin. Orada bir şekerci var. Hani şu ayakkabıcıların yanında. Ziraat var karşısında. Bildin mi?
“Bildim.”
“Hah orayı bul. Sağ yanında bir apartman kapısı var. Orayı da bul. Sekiz numaraya bas. İyice bas ama. Kulakları işitmez onun. Duyurana kadar bas.

Kimin kulakları işitmez? Sen diyorsun bana böyle sabah sabah? Korkutma beni, gözünü seveyim.

Kapının otomatiğine yukarıdan basılınca gir içeri. Sekiz numara. Unutma bak. Beni de Hacı Şerife yolladı da. Onda bir emanetim olacak. Sana versin. Bu parayı da verir emaneti alır getirirsin bana. Paranın üstünü de geri getir e mi?  Oldu mu kızım? Bulabilir misin?

Hacı da beni iyice kendi gibi sandı he! Bulurum tabi ne var onda.

“Bulurum bulurum Hacı teyze. Akşama dönerim ben. Merak etme olur mu?” deyip koşarak dolmuşa yetiştim. Sevgili suç ortağımla anlaşmamız o gün, sokak ortasında gerçekleşivermişti. Ama ben nereden bileyim başıma gelecekleri. Bilsem alır mıydım o parayı?

Dondurulmuş İnsanlar

Dondurucular sayesinde pek çok besini uzun süreli olarak saklayabiliyor ve bunları sonradan tüketebiliyoruz. Hepimizin dondurucusunda dondurulmuş gıdalar bulunur. Meyveler, sebzeler, dondurmalar… Dondurulmuş gıdanın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya dondurulmuş insan? Tüylerinizin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Yapılan deney belki de tıp tarihinin en büyük deneylerinden biri olabilir. Bu yazımda sizin için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm dondurulmuş insan deneyi konusunu ele almak istiyorum.

Nasıl Başladı?

Dünya üzerindeki ilk dondurulmuş insan James Berdford’dur. James Bedford Amerikalı, ünlü bir bilim insanıdır. Araştırmacılar insan dondurma düşüncesinin filizlerinin Benjamin Franklin’in bir mektubunda ortaya çıktığından bahsediyor. Mektubun yazılmış olabileceği tarihin ise 1773 yılları olabileceği düşünülüyor. Yine aynı tarihte “ölümü erteleme” çalışmalarıyla tanınan ünlü tıp araştırmacısı Jacques Dubourg bir yazısında şu satırları kaleme alıyor: “Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot olsaydı.” Bu tarihten 2 asır sonra bir fizikçi olan Robert Ettinger insan dondurma konusunu tekrar gündeme getirmeyi başarıyor. Bununla birlikte 4-5 yılın sonunda ilk insan dondurma deneyi gerçekleştiriliyor. James Berdford donduruluyor. Bu işlemin adına da “cryonics” deniliyor. Bu projenin temelinde yatan düşünce ise günümüz tarihinde tedavisi mümkün olmayan kanser vb. hastalıkların gelecekte ilerleyen ve gelişen tıp yöntemleri ile tedavi edilebileceği düşüncesidir.

Çalışmayı Kim Yürütüyor?

Cryonics Enstitüsü bu çalışmayı yürüten enstitüdür. Aynı zamanda James Berdford’un dondurulduğu enstitüdür. Cryonics ilk yıllarda bu deneyi başarılı bir şekilde yürütmeyi başarmış fakat sonra oluşan enerji problemi sebebiyle dondurulmuş olan 9 insandan bazılarının buzlarının çözüldüğü fark edilmiş, bu nedenle de güvenilirliği ciddi bir şekilde zedelenmiştir. İlerleyen yıllarda da dondurulmuş bedenlerden sadece James Berdford’un bedeni kurtarılabilmiştir. Cryonics Enstitüsü deneylerini günümüzde de yürütmektedir. Ben kendi adıma küçük bir inceleme yaptım. Cryonics’in internet sitesine girdiğimizde “ Hayatta İkinci Bir Şans” başlığıyla karşılaşıyoruz. Daha sonra ideallerinin ve hizmetlerinin yazılı olduğu metinlerle karşılaşıyoruz. Bunun dışında bu projeye dahil olmuş hastaların genel bilgileriyle karşılaşıyoruz. Her hastaya kendi şahsına ait bir numara verilmiş ve numaralarının yanında hastanın sağlık durumu kısaca belirtilmiş, bunun yanı sıra hangi tarihte öldükleri ve dondurulmaya başlandığı bilgilerine ulaşabiliyoruz. Eğer daha fazla merak ettikleriniz varsa “bilgi al” butonuna tıklayıp e-posta belirterek sorularınızı iletebiliyorsunuz. Ayrıca site pek çok dil seçeneği sunmakta. Giriş yaptığınızda kendi dilinizi seçip siz de siteyi inceleyebilirsiniz.

İşlem Nasıl Gerçekleşiyor?

Ölü beden ilk önce buz kalıplarına konularak . Soğutma işlemi gerçekleştikten sonra göğüs kafesi açılıyor, vücuttaki kan damarlarından çekiliyor. Daha sonra kan yerine -50 derece gliserol enjekte ediliyor. Bunun sonucunda vücut ısısı -50 dereceye düşüyor. Hücre çevrelerinde yer alan vücut yağlarının buruşmaması ve düzgün kalması için , içinde sıvı nitrojen olan metal silindir içerisinde -196 derecede muhafaza ediliyor. Bütün bu önlemler alınmadan beden dondurulursa buz kristalleri hücrelerin çevresini sarıyor ve su kaybına sebep oluyor. Bunun sonucunda gerilmiş olan hücre zarı yırtılıp parçalanıyor. Bu nedenle de önlemek amacıyla gliserol gibi donmayan kimyasal maddeler dondurulan insan vücuduna enjekte ediliyor. Dondurma işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Dondurulan Diğer Canlılar

Dünya üzerinde dondurulmuş tek canlı insan değildir. Bu ve buna benzer deneylerde yer alan pek çok hayvan ve mikroskobik canlılar da mevcuttur. Araştırmacılar Sibirya’da 24 bin yıllık donmuş bir organizma bulunduğunu ve hayata döndürüldüğünü söylemişlerdir. Bu çalışmayı yürüten Rus bilim insanları özellikle mikroskobik canlıların dondurularak uzun yıllar hayatta tutulabileceği konusunda açıklamalar . Daha önce yapılan çalışmalar da bu canlıların 10 yıla kadar donmuş durumda hayatta kalabileceklerini göstermekteydi fakat yapılan çalışmalar yeterli değildi ve daha fazla çalışmaya ve kanıta ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Japon bilim insanları da bir mikroskobik canlıyı dondurup 9 yıl ve ardından dondurulan canlının buzunu çözdüler. Dondurulan mikroskobik canlı yaşıyordu Bu da bu tür deneylerin doğruluğunu kanıtlamaktaydı. Bilim sonsuz bir yolculuktur. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak?

Pixar’dan Yepyeni Bir Film: Soul

Soul, Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından 25 Aralık 2020 tarihinde Disney + da gösterime giren bir komedi-dram filmi. Filmin yönetmeni ise Pete Docter.

 “Dinsel gelenekleri ve kültürel gelenekleri temsil eden bir sürü insanla konuştuk ve ruhun ne olduğunu sorduk. Hepsi “buğulu”, “ruhani” ve fiziksel olmayan bir şey olduğunu söylediler. Bunu nasıl yapabileceğimizi düşündük. Büyük bir meydan okumaydı. Ama şunu söylemeliyim ki ekip gerçekten bu kelimelerin yansıması olan ama aynı zamanda tanıdık olan şeyleri bir araya getirdi” (Pete Docter)

! Okuyucular için spoiler içerebilir.

Filmimizin kahramanı New York’ta bir müzik öğretmeni olan Joe Gardner’dır. Joe’nun en büyük hayali bir caz grubunda caz piyanisti olmaktır. Ve bir gün şans kapısını çalar. Joe, eski bir öğrencisi tarafından şehrin en popüler caz grubuna davet edilir. Fakat şans o ki, sahneye çıkacağı gün bir kanalizasyon çukuruna düşer ve hayatını kaybeder. Ve bütün olaylar bundan sonra gerçekleşir. Joe, kendini o andan itibaren ‘öbür dünya’ da bulur. Bedeni de dünyada kalmıştır; artık sadece Joe’dur, bir ruh silüetine bürünmüştür. Ne olduğunu anlayınca itiraz eder, bugün ölmemesi gerektiğini söyler. Ve panik içerisinde, oradan kurtulma amacıyla derin ve siyah bir boşluğa düşer.


Joe’nun düştüğü o yer ‘önceki dünya’dır. Henüz sadece ruhlarımızın var olduğu, dünyaya gelmeden önce kim olduğumuzu, neyi sevdiğimizi, tercihlerimizin ne olacağını bilmediğimiz o yer… Oradaki ruhlar ancak ‘kıvılcım’larını keşfettikleri takdirde dünyaya geliş iznini kazanabilmektedir.


Joe, orada 22 adında bir ruhla tanışır ve o, kıvılcımını henüz keşfedememiştir. 22, Joe’ya dünyaya gelmek istemediğini açıklar. Joe’da bunu fırsat bilir ve 22’nin kıvılcımını keşfetmesinde yardımcı olmaya çalışır çünkü aralarında bir anlaşma yapmışlardır: 22’nin sahip olacağı dünya iznini Joe kullanacaktır.

Filmin özetini burada kesmemin nedeni herkesin farklı mesajlar çıkarabileceği bir film olması. Sadece meraklılarına şunu söyleyebilirim: 22, kıvılcımını dünyada keşfetti ve Joe’da ikinci bir şansı kazandı. Belki de hak etti demeliyim. Ve artık en büyük hayali bir caz piyanisti olmak değil. Onun için önünde yaşanması gereken yeni bir hayat var.

Araştırma şirketleri, filmin yayınlandığı andan itibaren Disney +’a abone olanların sayısının arttığını söylüyor. Ayrıca film The Guardian’ın yayımlamış olduğu “2020’nin En İyi 50 Filmi” listesi içinde ikinci sırada yer alıyor. Bence film hak ettiği bir sırada yer almış. Mutlaka izleyin derim…

Bir balık hakkında şu hikâyeyi duydum: Kendisinden büyük balıkların yanına yüzer ve şöyle der: “Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum.”

“Okyanus mu?” diye sorar büyük balık. “Zaten onun içindesin.”

“Burası mı?” diye sorar küçük balık. “Burası su. Ben okyanus istiyorum.”