Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 4: Son…

Sevgili Okur,

“Çivisi çıkmış.” dedikleri dünyanın çivilerini yerine çakmaya çalıştıkça ellerim kana bulandı. Kafamın içinde bir dünya derdi taşımaktan da yoruldum artık. “Yoruldum, bıktım, usandım.” denmez ama hâlimi kime şikâyet edeceğimi de bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa yılmak, yıkılmak ya da durmak gibi şeylerin benim gibilerin lügatinde hiç olmadığıdır.

İçimde kaynayan mahşer beni uykularımdan uyandırıyor. Coşkumdan yerimde duramıyorum. Olmalı, diyorum. Tutunacak bir dal, beni kendine çekecek bir ses, gözüm gördüğünde içimde neşeli bahar şarkıları çaldıran bir güzellik elbette bir yerlerde var olmalı. Ben bu kadar umutla nasıl yaşıyorum?  

Ahir ömrümde, çocukların gözlerinin nasıl ışıldadığını gördüm. Sonra, gençlerin gözündeki ferin nasıl söndüğüne şahit oldum. Gözlerinin ışığı yitmemiş olanı nerede görsem tanırım. Sen de öğren onların kim olduğun sevgili okur. Bir çocuk merakı taşırlar onlar içlerinde. Heybelerinde hep güzellikler vardır. Bu güzelliği dağıtmaktan da elbette ki yüksünmezler. Yetişkin demenin ne olduğunu ise hâlâ anlayamadım. Nereye yetişiyoruz biz? Vardık mı? Bildiğim bir şey varsa o da hepimizin yolda olduğudur.

Hacı teyzeyle kesişti yolum, yolumuz. O genç kızın gençliğiyle Hacı’nın yolları kesişti. Bu öykü gönlüme nereden düştü bilinmez. Eksik parça ne zaman tamamlanır? Yürünen yollar nereye varır? Okunan öyküler ne anlatır? Yukarıdaki cümleleri bir bütün oluşturacak şekilde sıralayamazsak ne kaybederiz? Bu ve bunun gibi sorular hangi sınavda çıkar? Hayatın karşıma çıkardığı sorulardan yalnızca birkaçı.

Benim hafızam zayıftır. Yazdıklarımı sen hatırla.

Bana postalanan öyküde bu kadarı yazıyordu. Bu genç kız kim? Hacı teyze kim? Nerede yaşadılar? Öyküleri nasıl başladı, nasıl bitti? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Final yapamadan ekranlara veda eden diziler gibi beni merakta bırakan bu öykü hayatıma nasıl giriverdi ben de bilmiyorum. Bir tek şey biliyorum yalnız: Hayat yanı başımızda. Peki ya sen neredesin sevgili okur!

 

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 2: Şiirlerle karşılaşıyorum….

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. 

İnsanları ite kaka kendime bir yer açtıktan sonra elimi cebime atıp koyduğu paraya baktım. Elli lira vardı. Acaba bu paraya bana ne aldıracaktı? Neyse…Kafamda kurmayayım şimdi. Şoföre parayı ödeyip boş bir koltuğa oturdum. Gide gele dolmuştaki yüzlere de âşina olmuştum artık. Meselâ bir sonraki durakta orta boylu, siyah takımlı bir adam öksürerek dolmuşa binecek ve herkese şöyle göz uzuyla baktıktan sonra bir hışım ona ayrılan yere oturacaktı. Yuvarlak gözlüklü bu adam-memur olması muhtemel-arada bir, seyrekleşen saçlarına elini götürerek düşünceli bir tavır takınacaktı. Sık sık arkasına dönüp bakarak dolmuştaki herkesi tedirgin edecekti. Ya da sadece beni… Daha sonra elinde pazar çantasıyla yeşil takkeli yaşlı bir amca sağ ayağıyla “Bismillah!” deyip usul usul dolmuştan içeri adımını atacak ve ona aldırmayan şoför de gaza basınca sarsılıverecekti. Bazı gençler ona hürmeten yerlerini verecek, hayır duasını alacaklardı. Sonra yeşil takkeli, gençlerle sohbet etmeye çalışacak onlar da geçiştirmelik cevaplarla durumu idare edeceklerdi. Çünkü sabahın bu saatinde hiçbirinin afyonu patlamamış olacaktı. Bir anne binecekti sonra dolmuşa okula geç kalan kızını kolundan çekiştirerek. Kız gözlerini ovalayacaktı. Uykusu daha açılmamış.

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. Böyle böyle yolumuza devam edecektik. Son durak kara toprak olacaktı. Bazı şeyler değişecek bazılarıysa hep aynı kalacaktı. Bazılarını unutacaktık. Bazılarıysa biz istesek de zihnimizden ayrılmayacaktı. Bir şiir anlatacaktı sonra bize olan biteni.

 

Sevdiğim kadını kurşunlamalı

Öyle değildi bu türkü bilirim

Her durakta duran sonra gaza basan

Bir belediye otobüsü gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Mesajlar bilirim, mailler bilirim

Öyle değildi bu şiir bilirim. Dolmuştan inip fakülteye gittim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dersin yarısında kendimden geçmiştim zaten. Kimseyle konuşmadan geldiğim yoldan geri dönerek Hacı teyzenin verdiği adresi bulmaya gittim. Bu işi de halledip eve döner ertesi güne kadar da mis gibi uyurdum. Ama hayat siz planlar yaparken Hacı teyzenin de başka planlar yapmasından ibaretti ve ben de bu planın bir parçasıydım artık.

Hacı’nın tarif ettiği adresi biliyordum. Ziraat Bankası… Ayakkabıcılar… Tamam buldum. Kaç numaraydı? Sekiz numara. Bastım. Art arda üç kere. Artık dönülmez akşamın ufkundaydım. Kapı açılana kadar basacaktım. Sonuncusunda otomatiğin cızırtılı sesiyle apartman kapısı “Tık!” diyerek açıldı. Var gücümle yüklenerek kapıyı ittim de yalnız benim geçebileceğim kadar bir yer aralandı. Kapıya sıkışır da kalırım korkusuyla tek hamlede kendimi içeri attım. Sağa sola bakındım ama asansör yoktu. Olsun. Dört kat dediğin nedir ki bir solukta çıkarım. Dört kat çıkıp sekiz numaranın önüne geldim. Kırmızı kapının tokmağında beyaz bir sekiz rakamı yazılıydı. Kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı vardı. Onun dışında burada bir insanın yaşadığına dair hiçbir emâre yok gibiydi. Mozaik kaplamalı zemin bana hafifi bir soğukluk verse kendimi buraya itmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Kapının sağ yanındaki zile bastım. İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Allah’ım az önce kapıyı açmadılar mı bana? Bir şey mi oldu acaba içeridekilere?” Zile art arda iki kez daha bastım. İçeriden “Kim o?” sesi geldi. Ben kimdim? Kendimi nasıl tanıtacaktım içerideki bu yaşlı sese? “Beni Hacı Şerife teyze gönderdi de…” diyebildim yalnız. Kapının ardındaki yaşlı ses aramızdaki engeli kaldırarak beni içeri buyur etti. Ben de bu ısrarsız teklifi hemen kabul edip bana verilen terlikleri giydim. “Yok girmeyeyim teyzeciğim. İşim var benim. Hacı teyzenin emanetini alıp gideyim bir an evvel.” diyemedim.

“Buyur, gel kızım içeri. Sen desene beni Hacı Şerife yolladı, diye. Ben bekletir miydim seni bu kadar! Ah kızım ah! Kaç yıl oldu ahretliğimi görmeyeli.”

“Dedim ya zaten.” diyemedim. Onun yerine sadece gülümsedim. Kapının sağında uzun bir koridor vardı. Zemin marley döşeli. Duvarlar beyaz badana. Badana mı? Koridorun sonundaki gün ışığı sızan odaya buyur etti beni. Burası evin salonu olmalıydı. Kapının karşısında havaalanı kadar geniş bir masa vardı. Üzerinde masaya oranla minicik bir örtü vazoyla döndürülüp bırakılmıştı. Masanın hemen sol yanında bir oturma grubu vardı. Kırmızı kadife desenli. Oturmaya kıyamazsınız. Tekli koltuklar pencerenin ününe konulmuş ortalarına da bir fiskos sehpa yerleştirilmişti. Yerde de koltukların renginden bir halı vardı. Tavandan sarkan avizeler evin sadeliğiyle tezat oluşturacak derecede ihtişamlıydı. Evin eşyası bu kadardı. Bunlar dışında ne bir çiçek ne de bir dolap, televizyon hiçbir şey yoktu. Ama gene de bu odadaki bir eşyanın yerini değiştirseniz düzen bozulacak gibiydi. Kendimi bir romanın içinde gibi hissetmiştim bu evde.

Ev sahibesi bana pencerenin ünündeki tekli koltukları gösterip “Geç kızım geç. Çekinme.” dedi. O beni çekingen sanadursun ben ne hikâyeler yazıyordum odayla ilgili kafamda. Lafı uzatmayıp bana gösterilen yere oturdum. O da öteki koltuğa ilişiverdi. İçimden bir ses benim bu evden çıkmam çok uzun sürecek diyordu.

Hemen ondan önce davranıp halini hatrını sordum. “Sen şimdi benim nasıl olduğumu bırak da ahretliğim nasıl bana onu söyle.” dedi.

Hacı teyzeyle bana sürekli bir şeyler anlatırdı ama onlardan çok azının aklımda kaldığını o an anladım. Biraz da utandım ama karşımdaki yaşlı kadın benim cevabımı beklemeden bir şeyler anlatmaya başladı.

“Bu fiskosu gördün mü kızım? Annem sarı kulakların Hatice’den aldıydı örneğini de çeyizime koyduydu. Kimseden geri kalayım istemezdi. Bizim zamanımızda öyleydi. Siz de öyle olun kızım. Her şeyi öğrenin. Yapmasanız da bilin. Bir gün lâzım olur.”

Yapmasan da bil. Bir gün lâzım olur!

Öyle sorular soruyordu ki bana mutlaka anlamlı bir cevap verme ihtiyacı hissediyor, bundan dolayı da kalakalıyordum. Sonra o, gizem kattığı sesiyle sanki dünyanın en gizli sırrını açıklıyormuş gibi anlatıyordu da anlatıyordu. Hep eskilerden konuşuyordu.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O arada cebimdeki parayı hatırladım. Çıkarıp ona uzattım. “Bunu Hacı Şerife teyze gönderdi. Sizde bir emaneti varmış da ben onu alıp gideyim.” dedim.

“Sakın, sakın! Koy onu cebine. Ben kimseden para mara istemem kızım. Olur mu öyle şey! Sen emaneti bırak da okuyor musun bana onu söyle?” dedi. Ben de Edebiyat Fakültesinde okuduğumu, ikinci sınıfta olduğumu anlattım.”

“Desene sen de bizim arkadaşımızsın artık.”

O ne demek öyle? Niye arkadaş olduk ki şimdi durduk yere? Sessiz kalıp olacakları izledim. Basiretim bağlanmış gibiydi. Başörtüsünü düzeltip dizlerinden destek alarak yerinden kalktı. Hiç konuşmadan terliklerini yere sürte sürte odadan çıktı. İçeride bir şeyler aradığı belli ki uzun süre tıkırtılı sesler geldi. Sonra elinde bir paket ve bir kitapla geri döndü.

“Bak bu kitap senin. Benden sana hediye. Adımı anarsın. Güler teyzem verdiydi dersin. Bunu da benim ahretliğe veriver. Bir daha da böyle yaparsa darılım. Bir de para yollamış seninle! Bir dahaki gelişinde önceden haber ver de hazırlık yapayım. Hiç olmadı böyle.” dedi. Elime telefon numarasının yazılı olduğu bir de kâğıt tutuşturdu. Beni hayır dualar ederek uğurladı.

Kapının önünde dayanamayıp bana verdiği kitabı açıp şöyle bir göz attım ve o gün hayatım boyunca unutamayacağım dizeleri okudum:

İnsandan insana şükür ki fark var.

Bir dahaki gelişinde, demişti. Ben bir daha niye geleyim ki buraya? Kurye miyim canım ben böyle getir götür yapayım sürekli? Keşke kendimden bu kadar emin olmasaydım. Yapacak bir şey yoktu zaten. Bir kere yola çıkmıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 1: Hacı teyzenin radarına giriyorum…

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.


“Her şeyi mutlu olmak için hizmetine koşamazsın. Dünya senin etrafında da dönmüyor zaten. Kendi etrafında güneşin etrafında ve bir de ayın etrafında dönüyor. Çevresinde miydi? Neyse… Böyle şeyler oluyor. Yani herkes işinde gücünde kardeşim. Sen de kendine bak bir kere. “Nerede tükettin ömrünü? gibi sorular sor. Bu sorular gece başını yastığa koyduğunda uyutmasın seni. Pişman olduğun şeylere bir kere daha pişman ol meselâ. Bin kere daha. Kafamın içinden bunlar geçerken apartmanın kapısını bütün gücümle ittirip sokağın serinliğiyle buluştum. Hayatın içine karışmak böyle bir şey galiba. Birdenbire. Ne olduğunu anlamadan ama çok şiddetli. Buz gibi.

Arabayı ısıtmak için art arda gaza basıp bütün sokağı o korkunç sesle inletenler, her gün o aynı, ezberlediği yoldan elleri ceplerinde, başları önlerinde ve paltolarının yakaları kalkık, hızlı adımlarla yürüyenler, çocuğunun elinden tutup çekiştire çekiştire okula götüren anneler, dükkanının kepengini bir hışımla açanlar ve kepengin sokağı dolduran ani ama etkili sesi, uzaktan gelen köpek havlamaları ve herkes sokaklara dökülürken sabah namazından dönen müezzin… Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

“Günaydın Şeyma Hanım kızım. Nereye böyle?” sesiyle irkildim. Kapının önünde öyle uzun uzun sokağı seyredip düşüncelere dalarsan işte böyle yakalanırsın. Bunları anlatacak biri var da ben mi anlatmıyorum sanki. Turgut Özben de böyle diyordu: “Demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. Özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum da.” İnsan ne diye bir roman cümlesini ezberler ki? Neyse…


“Sanki bilmiyorsun her sabah nereye gittiğimi. Sorma işte, sorma.” diyemedim.
“Okula gidiyorum Hacı teyze.” dedim. Bu cevap ona yeterli olmalıydı zannımca. Ama yetmedi:
“Neydi bugün günlerden?”
“Çarşamba.” dememi beklemeden,
“Ha doğru, doğru çarşambaydı ya. Dün doktora gittik Hacı amcanla. Oradan bildim. Aman kızım yaşlanınca insanda akıl mı kalıyor?”
“Maşallah Hacı teyze sen bize taş çıkartırsın. Geçmiş olsun.” diyerek komşuluk vazifemi yaptım.
Verdiğim cevap onu hiç ilgilendirmemiş olacak ki pencerenin demirlerine iyice yaklaşıp burnunu çekti. Gerçekten hasta galiba. Gözlerini bana daha da dikerek:
“Sen bugün okula gitmezdin bu saatte. Hayırdır başka bir iş mi var?” dedi imalı imalı yüzündeki o tedirgin edici gülümsemeyle.

Keşke ben de senin kadar meraklı olabilsem ah Hacı teyze. Bu merak duygusu yaşlanınca geliyor galiba insanlara. Köşelerine çekilip de bir kenardan hayatı seyretmeye başlayınca olup bitene daha da bir ilgi duyuyorlar. Hayatın kazasını yapıyorlar belki de böylelikle. Yaşanan koskoca bir ömrü televizyondan izlemek gibi bir şey. Aynı romanın tekrar tekrar okursun da her seferinde farklı şeyler keşfedersin ya onun gibi.

Yapacağım açıklamaya inanmayacağını bile bile doğruyu söyledim:
“Hocanın işi çıkmış da dersi erken bir saate almış bugün.” dedim. Oysaki ona güzel bir hikâye yazmam gerekiyordu:

“Bak Hacı teyze, laf aramızda kalsın. Arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum.” Sadece bunu söyleseydim apartmanımızın istihbarat şefi için yeteri kadar ipucu vermiş olurdum. O bunun üstüne ne hikâyeler yazardı. Bazı yalanlar gerçeklerden daha fazla inandırıcı oluyordu ne yazık ki.

“Olsun kızım olsun. Siz okuyun da. Elinize ekmeğinizi alın bir kere. Ondan sonra ne yaparsanız yapın. Bak bizim kızı dedesi okutmadı. Hortlayasıca adam. Bizim bey de babasına sesini çıkartamadı. Yaaa! Herkes Hacı Şerife değil ya pıstırıp da laf söyletmeyeceksin. Gıkını çıkaramadı kızım. Yavrum da nasıl hevesliydi okumaya.”

Eyvah yine en baştan başladı! Dur ne olursun dur. Dayanamam.

“Amaan neyse işte. Anlattırıp da gücümü üzme benim sabah sabah.”

“Ne yani bu kadarcık mı? Devam etmeyecek misin?” demedim. Der miyim hiç!

“Hacı teyze ben geç kalıyorum. Bir isteğin var mı?” diye sorup bir de hayır duasını alıp Allah’ın izniyle güle güle gitmekti niyetim.

“Haydi Allah zihin açıklığı versin kızım. Emeklerinizi zayi etmesin.” deyip beni yolcu etti aslında ilk başta. Ben de mevlit duası yapan hocanın coşkusuyla “Amin!” deyip koşar adımlarla durağa giderken arkamdan seslendi. Seslenmek değildi bu. Aman Ya Rabbi! Sus  Hacı teyze gözünü seveyim. Herkesi uyandıracağız. Koşa koşa yanına döndüm.

“Ne oldu? Hayırdır? İyi misin?” Bu soruları art arda sıraladım. Nefes nefese kalmıştım.


“Gençler de böyle şimdi. Yürüdüğün yol şu kadarcık. Kızım dur, soluklan. Ben sizin yaşınızdayken buradan taaa çarşı kadar yolu kadar günde üç kere gider gelirdim de bir de akşama kaynanama kaynatama sofra kurardım. Hasan ağabeyinde daha beşikteydi o zamanlar. Amaaan anlatmakla bitecek derdim mi var!”

Gerçekten ben de anlatmakla biteceğini hiç sanmıyorum. Bitecek olsaydı şimdiye kesin bitmişti. Hacı teyze derdin tasanın sırası mı şimdi? Bunun için mi çağırdın beni?

“Dur kızım, bak senden bir şey isteyeceğim ama aklında tutabilir misin?

“Ne sandın kızım sen beni? Ben aruz kalıplarını ezbere bilen insanım. Senin dediğini mi aklımda tutamayacağım. De hele.
Cevap vermeden başımı salladım. Zaten konuşsam da dinlemiyordu ki.

“Bak şimdi al şu parayı. Sok cebine. Hani nerede? Cebin var mı? Hah, bak iyi dinle beni şimdi. Çarşıya gittin. Orada bir şekerci var. Hani şu ayakkabıcıların yanında. Ziraat var karşısında. Bildin mi?
“Bildim.”
“Hah orayı bul. Sağ yanında bir apartman kapısı var. Orayı da bul. Sekiz numaraya bas. İyice bas ama. Kulakları işitmez onun. Duyurana kadar bas.

Kimin kulakları işitmez? Sen diyorsun bana böyle sabah sabah? Korkutma beni, gözünü seveyim.

Kapının otomatiğine yukarıdan basılınca gir içeri. Sekiz numara. Unutma bak. Beni de Hacı Şerife yolladı da. Onda bir emanetim olacak. Sana versin. Bu parayı da verir emaneti alır getirirsin bana. Paranın üstünü de geri getir e mi?  Oldu mu kızım? Bulabilir misin?

Hacı da beni iyice kendi gibi sandı he! Bulurum tabi ne var onda.

“Bulurum bulurum Hacı teyze. Akşama dönerim ben. Merak etme olur mu?” deyip koşarak dolmuşa yetiştim. Sevgili suç ortağımla anlaşmamız o gün, sokak ortasında gerçekleşivermişti. Ama ben nereden bileyim başıma gelecekleri. Bilsem alır mıydım o parayı?

Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadele’ye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca, Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadele’ye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Bir Polisiye Romanı: Esrâr-ı Cinâyât (Ahmet Mithat Efendi)

Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi’nin en başarılı ve en popüler sanatçılarından biridir. Aynı zamanda gazeteci kimliği ile de tanınır (Dönemin gazetelerinden biri olan Tercümân-ı Hakîkat, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır). Hayatına sığdırdığı yüzden fazla eseriyle “Yazı Makinesi” olarak da bilinir.

Onun en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. İnsanları eğitme çabalarından dolayı da “Hace-i Evvel (İlk Öğretmen)” olarak anıldı. Daha çok hikâye ve roman türünde eserler verdi.

Eserlerinde “kıssadan hisse” amacı görülür. Hikâye ve romanları teknik açıdan kusurludur. Yer yer olayları keser ve okuyucuya seslenir. Bunun en güzel örneklerinden biri, onun meşhur eserlerinden olan Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Doğu kültürüyle yetişmiş Rakım ve alafranga Felatun arasında taraf tutar ve okuyucuya sorular sorar.

Ahmet Mithat, yazdığı hikâyelerle de Türk edebiyatına hikâye türünün yerleşmesinde katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönem yazmış olduğu “Letaif-i Rivâyat (Söylenegelen Güzel Öyküler)” edebiyatımızın ilk hikâye örnekleri (koleksiyonu) sayılır. Ayrıca Türk edebiyatının ilk polisiye kitabı ve romanı olan Esrâr-ı Cinâyât (Cinayetlerin Sırları), onun kaleminden çıkmıştır.

Esrâr-ı Cinâyât Hakkında

Edebiyatımızın ilk polisiye kitabı olma özelliğini taşıyan Esrâr-ı Cinâyât, önce Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edildi. Ardından bir kitap halinde basıldı.

“Bir genç kızın cesedinin bulunmasıyla başlayan roman, intihar süsü verilerek öldürülmüş ikinci bir kişinin bulunmasıyla sürükleyici şekilde devam ederken, polis şefi Osman Sabri ile Muharrir Efendi’nin (Gazeteci) işbirliği ve dikkatli takipleri sonucu bambaşka bir hale bürünür. Dönemin adalet sistemini, yargılama usullerini rüşvet ve kayırmacılığı gözler önüne sererek eleştiren roman, yazarın usta işi üslubunu da yansıtarak şaşırtıcı bir sonla biter.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Esrâr-ı Cinâyât Arka Kapak Tanıtım Yazısı, I. Basım, 2020

Kısa Özet

Bir gazete, İstanbul’da Öreke Taşı denilen bir kayalıkta bir kadın ve iki gencin cesedinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu soruşturma da romanın başkahramanı olan Komiser Osman Sabri Efendi’ye ve polis memuru Necmi’ye verilir. Osman Sabri, soruşturmasına devam ederken bir intihar vakası gerçekleşir. Fakat incelemeler sonucu Halil Suri’nin intihar etmediği ve bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Osman Sabri, bu iki cinayet arasında bir bağlantı olduğunu düşünür.

Bu sırada cinayetler hakkında bilgi toplamaya çalışan Muharrir Efendi ile Osman Sabri arasında bir dostluk başlar. Muharrir Efendi, bu soruşturmada Osman Sabri’nin en büyük yardımcılarından biri olur.

Araştırmalar sonucu Osman Sabri, Hediye adında zengin bir kadından şüphelenmeye başlar. Hediye Hanım’ın sorgulanmaya başlamasıyla işin içine Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdettin Paşa’da girer. Hediye Hanım’ın vermiş olduğu Kalpazan Mustafa ismiyle beraber soruşturma farklı bir boyuta ulaşır. Polislerin araştırması sonucu Kalpazan Mustafa’nın yurt dışında olduğu öğrenilir. Yurt dışından Muharrir Efendi’nin gazetesine gönderilen mektuplarla olay çözülmeye başlar.

Roman Hakkındaki Yorumum

Yazıldığı dönemin şartları düşünüldüğünde beklentinin üstünde bir kitap. Ahmet Mithat’ın kurguladığı Osman Sabri Efendi karakterini cinayetleri çözümleme stiliyle başarılı buldum. Polisiye sevenler için bu kitap onlarda bir Sherlock Holmes havası yaratabilir. 🙂

Ahmet Mithat, edebiyatımızın önemli sanatçılarından biri. Her bir eseri üstünde konuşulmaya değer. Ama ben Esrâr-ı Cinâyat’ı özellikle tavsiye ediyorum. Okuyuculara iyi okumalar dilerim…

Senin sakal dediğin keçide de vardır. Bıyık dediğin kedide de bulunur. İnsanda ise ben yürek isterim, yürek!

Dillerin Tarihi ve Türk Dili

İlk Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Dillerin nasıl ortaya çıktığına dair literatürümüzde kesin bilgiler yer almamaktadır. Fakat dillerin nasıl ayrıştığı ile ilgili az da olsa bilgi sahibiyiz. Prof. Dr. Mehmet Ölmez dillerin ayrışmasıyla ilgili şöyle der: “Bugüne kadar ki bilgilerimiz kutsal kitaplara dayalıdır fakat 19.yüzyıldan itibaren dilbilimciler bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır kutsal kitaplardan ziyade insanlarla ilgilenmişlerdir. Geldikleri nokta bir dilin nasıl ortaya çıktığı, en eski dilin hangisi olduğu buna karar verememişlerdir. Bu konuyu bırakıp dillerin yapısını incelemeye başlamışlardır ve 20.yüzyıl dilbilimi bunun üzerine şekillenmiştir.”

Diller Nasıl Farklılaştı ve Çoğaldı?

Dünya üzerinde aktif olarak konuşulan dil sayısı kimi araştırmacılara göre 5000 kimi araştırmacılara göre ise 7000 civarındandır. Dil aileleri kollar şeklinde ilerlemiştir. Her dil birbirinden kelime düzeyinde, gramer düzeyinde de etkilenebilir.

Türkçe Nasıl ve Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Prof. Dr. Doğan Aksan yazıtlardaki soyut sözcüklere bakarak Türkçeyi miladın başına kadar, yani 2000 yıl kadar eskiye götürmüştür. Fakat yazılı belgeli Türkçe ise 700’lü yıllara ulaşır. Bu tarihten önce yazılan yazıtlar da mevcut.

Türklerden Kalma En Eski Yazıtlar

552–630 arasında Türkler ilk devleti kurmuşlardır bu süre içinde ilk yazıtları bırakmışlardır. En eski yazıtları göz önünde bulunduracak olursak yazıtların üstündeki yazı bugün konuşulan Türkçemizden kelimelerin bulunduğu ama Türkçe olmayan bir dildir. Bu dil Soğdca ve bir tür Moğolca’dır. En eski Türkler bu iki dili kullanmışlardır. Bu yazıtlar Orhun Kitabelerinden daha eskidir. 6.yüzyılın son çeyreğine ait olan bu yazıt Kültigin ve Bilge Kağan’ın dedelerine aittir.

Soğdca ile yazılmış bir metin

8.yüzyıldaki yazıtlarda(Orhun Kitabeleri) bulunan metinlerle günümüz Türkçesinin gramer yapısı hemen hemen aynıdır.

Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta ekin ara kişi oglı kılınmış.

Bu cümle Kültigin Yazıtının ilk satırıdır. Az da olsa cümleyi anladınız değil mi?

Günümüz Türkçesiyle

Yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (kara toprak) yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış.

Türk dilleri hangi coğrafyalarda etkili olmuştur?

Türk dillerinin etkili olduğu coğrafya çok geniş bir alana yayılmıştır. Haritalar mutlaka farklılık gösterebilir ama genel olarak bu haritayı göz önüne alabiliriz. Renklendirilmemiş yerlerde Türk dili yoktur diyemeyiz. Dağınık olarak yaşamını sürdüren topluluklar mevcuttur.

  • Türk dilleri içinde en zor anlayabileceğimiz dil Çuvaşça’dır.
  • Bir de artık var olmayan bir dil olarak Fuyu Kırgızlarının dili söylenebilir. Kendi dillerine ait sadece 1000 civarında kelime biliyorlar. 

Türkçenin Dil Ailesindeki Yeri

Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır ve sondan eklemeli bir dildir. Bu kolda Japonca, Korece, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca yer almaktadır. Bu bilgiye göre Japonca ve Korece ile dil bakımından akrabayız fakat bu yanlış bir bilgi. Yani Korece ve Japonca ile herhangi bir dil akrabalığımız yoktur.

Bu durumu Prof. Dr. Mehmet Ölmez şöyle açıklıyor: “Japonca yalıtılmış bir dildir. Japonlar dillerini Endonezya diliyle, Afrika diliyle, Sanskritçeyle ve daha pek çok dille karşılaştırmışlardır. Sonuç olarak Japonca hiçbir dil ile yüzde yüz örtüşmüyor.”

Diyeceksiniz ki şimdi hani biz bu dilleri kolay öğrenebiliyorduk?

Evet, yine kolay öğrenebiliriz bu dillerle akraba olmamamız öğrenmemizi etkilemiyor çünkü yapı bakımından Türkçe ile benzerlik gösteriyorlar. Nasıl biz bir cümle kurarken sıralamamız özne, nesne, yüklem şeklindeyse bu sıralama Japonca’da da aynıdır. Bu yüzden diğer dillere göre daha kolay öğreniriz.

Sonuç olarak gördüğümüz üzere dilimizin çok köklü bir geçmişi var. Elbette literatürdeki bütün bilgileri bilemeyiz fakat yine de tarihimiz ve dilimiz hakkında az da olsa bilgi sahibi olmalıyız. Dilimize sahip çıkarak onu yozlaşmanın etkisinden kurtarabiliriz. Ülkemizin her bölgesi farklı ağızlara sahip. Bu da demek oluyor ki dil ve kültür alanında çok büyük çeşitliliğe sahibiz. Bu çeşitlilik ise bizim sahip olduğumuz en büyük hazinedir ve bu hazine ancak biz sahip çıkarsak var olacaktır.

Keyifli okumalar dilerim.

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.