Ölüm Üzerine

Nasıl olmuştu? Ses miydi beni uyandıran, sesler mi? Yoksa hiç susmayacak sessizliğe çağrı mıydı? Alevleri avuçlamış kadar sıcak mıydı yüreğim, yoksa yeryüzü eksi yüz derece olmuş; ruhum mu çekilmişti derinliklere? Tam olarak nasıl bir histi ki bu? Bilmiyordum. Daha önce tanıdığım ama fazla samimi olmadığım biriydi. “Aslında ölüm de kendi başına biri miydi?”
Ölüm neydi ey dost?

Yoksa yaşamla bir kardeş miydi? Yaşamla ölüm kardeş miydi sahi? Ölüm yaşamın kalbini ondan izin alarak yavaşça mı söküyordu? Yoksa iki kardeş bizimle bir oyun mu oynuyordu?
Ölüm neydi ey dost?
Nuri Pakdil’ce de ölüm pek manidardı. “Ölüm, bir odadan başka odaya açılan küçük, ama ‘aydınlık’ pencere miydi? Bir türlü bitmeyen bir inşaat mıydı, yoksa işçiler bu yapıyı bir gün bitirebilecekler miydi? Yapı bitince de hepimiz; ama tüm dünya, oraya mı taşınacaktık? Bu yeni evimize alışabilecek miydik? Gelenlerle dolup taşar mıydı evin içi?”
Ölüm neydi ey dost?


Neredeydi şu an tam olarak, bana ne zaman gelecekti, ne hissedecektim tam o anda? “Her canlı bir gün ölümü tadacaktı.”; lakin o tat acı mıydı değil miydi? “Ölümle; insanlar bir bilgeliği, tam olarak algılamış mı olurlardı? Herkes, o sessiz oturuşta, acaba, biraz da kendi ölümünü mü düşünürdü? Ölüm hiç yorulmaz mıydı? İnsan mı büyüktü ölüm mü büyüktü? Tanrı bu ikisini sürekli birbiriyle savaştırıyor muydu? Bunun sonunda kesin bir yengi var mıydı? Öte dünya, bu yengiden sonraki bitimsiz ışık mıydı? Yoksa bitimsiz karanlık da yok muydu?” Hangi ervahlarla uğraşıyordu şu an ölüm ve nasıl daima kazanıyordu? Asla yenilmeyen tek savaşçı olmanın bahtiyarlığıyla sarmalanan bir ‘şeydi’ bu ölüm. Manidarlık kazandırmaya dilim yetmediği için şey demek kâfi belki de. Ya da bana soru cümleleriyle roman yazdıracak kadar insanı arafa sürükleyen bir fırtına demeliydim.


En çok kime vuruyordu peki bu fırtına, yaşayana mı yoksa onu yaşayana mı? Eksiklik mi veriyordu bize yoksa yapbozun bir parçası gibi hayatımızı mı tamamlıyordu? “Renkli miydi, bu bir kefen rengi miydi?” Dedem giderken onu götüren arabaya bakan annemin gözlerinde mi saklıydı yoksa ölüm? Özlem kelimesiyle dost mu olmuştu da bizi bu kadar yaralıyordu? Neden özlemek zorundaydık? Özlüyorsak neden kavuşamıyorduk?


Ölüm neydi ey dost?
3 sene. Her şeye alışılır da buna da alışılır mı? Ne garip ‘şeydi’ şu ölüm. Garipti. Gözünü açtığında aslında nice gözlerin kapandığını mı fısıldıyordu biz acizlere? “Ölüm odanın boşalıvermesi miydi?” dedemi hiçbir şey olmamış gibi götürenler kadar mı yoksa onlardan daha da mı acımasızdı? Acımasızdı. Neden ardındakileri mezar denen yerde öylesine bir toprağa konuşturacak kadar acımasızdı? “Güneşli bir gün müydü?” Ben yanılıyordum, sıcacıktı belki de ölüm. İçine çekerken nasıl bir sıcaklık kaplıyorsa insanı dünyadan da soğukluğu def ediyordu, kıymet bilmeyenlere ders veriyordu. Ayazda üşüyen ellerin sohbetle ısınması gibiydi, biz üşürken yüreğimizi ısıtıyordu. Öyle bir garipti.
Ölüm neydi ey dost?


Gönlümüzü alıyordu ve bir yerlere taşıyordu, tarifi zor bir yerlere, karanlık bir yerlere. Işığın kıymetini bilip güneşe daha sıkı sarılmamızı sağlıyordu; yeniden karanlık olacağını bilsek bile. Ölen kişinin arkasına bıraktığı öylesine bir hırkayı öpmek kadar garip bir ‘şeydi’ şu ölüm. Öyle garipti. Ruhumu alıp bir sürahinin içine tıkıyordu sanki; memleketimden sürgüne gidiyor gibi bir veda kokusu sarıyordu burnumu. Güneşin her gün batıp doğduğunu bilsem bile o günü arıyordum ben. Kıymet mi bilmiyordum yoksa?


Bir insan kaç kere ölürdü yaşamında sahi? Sevdiği öldüğünde de ölür müydü? “Ölüm çok dallı budaklı bir kurum muydu?” diye bundan demiştir Pakdil belki de. “Ölüm kaç türlüydü? Bizim evde de kimse yok muydu? Yoksa yanımda birkaç çocuk mu vardı? Kalabalığın üzerinde yeşil örtü olan bir ‘şeyi’ telaşla dışarı çıkardıklarını mı görüyordum? Adeta göğe doğru yükselen bu şey neydi? İnsanlar da, göğe doğru uzanmış elleriyle, bu yeşil örtü altındakini göğe uçmasın diye mi tutuyorlardı? Bu kadar çok el nasıl bir araya gelebilmişti? Pencereye yığılarak ağlamaya mı başlamıştım? Bir gün ağlamamın nedenlerini anlayabilecek miydim? Nasıl olmuştu? Tam o anda mı bakmıştım?” diye de boşa dememiştir; ölüme mana kazandırmama yardım eden Nuri Pakdil, teşekkür ederim. Belki de sadece, şair ruhluların bitmeyen sorularını lâl gibi bırakan bir dosttu ölüm.
Ey ölüm dost muydun sen?

Ölümü hiç görmeyen şanslı yüreklere…

Kara Tren

Gecikse de kara tren bekler insan.”

Aşık Veysel Şatıroğlu.(1894-1973)

Mezarlığın başında duran ibriği aldım ve sanki ölü ruh canlanacak gibi boşalttım suyu toprağın karasına. Toprağın üstünde üç tane yeşil çiçek açmıştı. Ben en çok mezarlıkta açan çiçekleri severdim. Dünyayla dalga geçer gibi toprağı boyarlardı. Umutsuzluktan buruşan bütün olanaksızlıklara karşı kendilerinde hala yaşayabilme gücü buldukları için onlara hayrandım. Ölüm denen şeyin damakta bıraktığı kekremsiliği kovmak istedim. Bütün dünya insanlarının bir karıncadan ne farkı vardı? İnsan yok olacaksa, o da bir gün uçup gitmeyecek miydi? İnsan nasıl da güçsüzdü. Canından can gitse de nasıl gülebiliyordu hala? Bundan sonra hiç gülemeyecek miydim ki? Gülmemeli miydim? Gülsem hain bir evlat olacaktım gülmezsem de hain bir öz taşıyacaktım. Ruh denen o yaratık bu kuru vücuttan taşmak için yalvarıyordu sanki bana. Nereye gitsem geri dönüyordum. Dar geldi sema bile. Ne göğe sığabildim o gece ne de anamın yüreğine. Azade nenemin kuşları dallarıma konmuş ve küf kondurmuşlardı bakışlarıma sanki. O gece ne kadar ağlasam da Keder Hanım’a “gitme” dedim. Neyi misal versem yetmiyordu ki zaten. Konuşsam da, bağırsam da, ağlasam da gidecektin. Ben de sustum. Sühan Dağı’na çıkmak kolay mıydı?

Anam seslendi sonra: “Hasan, ibriği mezarın yanına bırak!” Düşündüklerimden utandım sonra, çıktık yola. Yolda Yunus düştü yüreğime, derde giriftar eyledi beni bu mazlum sükût. Onların derdini işiten keklikler benim derdime kar rengi bir hüsn derlerdi. Ayıplardım ben kendimi. Böyle küçük dert mi olurdu? Dert miydi benimki de? Sustum.

Ökçe Kundura’nın önünden geçip saat dükkanına gittim. Bu dükkana hep hayrandım. Adeta bir kapıyı andıran pencerelerden içeriye ışık huzmesi dolardı. Bu huzme odayı sanki sarıya boyar ve suskunluğun kirli sisine perde çekerdi. Saatlerin kocaman oluşu, tik-tak sesleri ve akreple yelkovanın birbirini takip eden o sıra dışı oyunu ruhuma nakışlanırdı ve ben büyülenirdim sanki. Bir tiyatro seyreder gibi olurdum. Bu dükkan zamanın göçmen bir yolcu mu yahut kalıcı bir misafir mi olduğunu düşündürürdü bana. Eşref Usta’mın sohbeti ile de anlam kazanırdı huzurum. “Zamanın çıngırağı kulları öyle şaşkına çevirir ki evlat!” dedi, “Beşer dinçken gülüp geçtiği hakikati ihtiyarlayınca anca kavrıyor.”

Haklı mıydı Eşref Usta? Ak rüzgarlara hasret gönlümü prangalardan kurtaracak yüce hakikat hayal miydi? Hayal bir hakikat miydi? En yüce hakikat kimdi? Ve neredeydi?

           

Aralık’ın 29’u. 6 yıl evvelsi. Çok kar yağdı o günden sonra bu şehre. İstanbul’a daha evvel böyle soğuk uğramamıştı sanki. Zemheri ayazı öyle yaktı ki bu canı, şaştım kaldım. O sabah anamın haykırışlarıyla yataktan kalktım. Anamın endişesinde bir at gibi huysuzlanan bu leke babamı bir daha göremeyecek olmanın verdiği korkuydu belki de. Babamın gözlerine son kez seslendiğimi düşünsem de yanıldığımı bana hüzün göndermesinden anlamıştım.

            Bir kahve değirmeni dükkanı işletirdi babam. 40 yılını vermişti bu işe. Anamla benden esirgediği gönlünü o dükkana koymuştu da ipek mendillere sarıp saklamıştı sanki. Esasen “Ne istersin?” diye de sormadı bana hiç. Sormaması gerekiyordu demek. Ben bilmezdim ki bir şey. “Gel” derlerdi gelirdim. “Git” derlerdi giderdim. “Otur” derlerse oturur, “kalk” derlerse kalkardım. Ama kimse bana “anlat” dememişti. Ben de hep sustum. 

Babamın yanındayken ne yapsam tam olmazdı, bir yerde yanlış yaparım diye ürkerdim hep. Yeri gelir nefes almaktan bile çekinirdim. Bir elma yongası gibi gönlüm de dışarıda kalınca kararırdı sanki.

İyi bir dinleyiciydim. Anlamak için yorulmazdım, bilirdim; ben anlatmadıkça dinlenemeyeceğim. “Boşuna iki kulağımız bir ağzımız yok oğlum!” derdi babam hep. “Sen bu işi iyi beceriyorsun.”

            Babam gözlüğünü yeşil kadife kutusundan büyük bir titizlikle çıkartır, siler, sonra önlüğünü giyer ve gömleğinin kollarını da sıvadıktan sonra değirmenin başına geçerdi. Ne öğütecekse benden alırdı babam. Kahve çekirdekleri kapıdan girince hemen solda üst raftaydı; boyum yetmezdi, tabureye çıkar da uzanırdım. Babam çekirdekleri her çektiğinde çıkan o ses dayanılmaz olurdu benim için. O değirmen beni öğütüyor ben de buna müsaade ediyormuşum gibi gelirdi. Kahveden gelen o koku çekilmez olurdu. Dükkana gelen her müşteriyse bayılırdı bu kokuya. Mana veremezdim. Gözümün içine bakıp ne bahtlı olduğumu söylerlerdi hep. Öyle kızgındım ki onlara. Bilmiyorlardı içinde bulunduğum vaziyetin umarsızlığını. Her sabah aynı sıkılganlıkla döner dururdum bu küçücük yerde. Hareket edemezdim, ben kendimden koşup çıkmak isterdim de kendimi yine babamın yanında bu kahve dükkanında bulurdum.

            Bir gün karşı dükkanın çırağı hastalanmıştı. “Az işe yararsın” diye oraya yolladı babam beni. Rengarenk, çeşit çeşit kumaşlarla süslenmiş şapkalar vardı camekanlarda. Kırmızı fiyonklu, beyaz kurdeleli, dantelli, hasır iple örgülü, çiçek desenli onlarca şapka doluydu odanın içi. Bunları kim hangi ara yapmıştı?

Ben korkak bakışlarla içeriyi süzerken Marifet teyze “Celal Bey’in oğlu sen misin? Ne cıbar oğlanmışsın sen!” dedi. Doğru, çocukken çok çelimsiz bir şeydim ben. Bana verilen hiçbir yükü taşıyamaz, altında ezilirdim.

            Ben bana verilen her şapkayı özenle ince boyunlu vitrin mankenine asarken beyaz bıyıklı, kır saçlı, boylu boslu bir adam girdi içeriye. Yeleğinin sol üst kenarında- ki kalbine denk düşüyordu burası- bir cep saati vardı. Köstekli bir saat. Tik-tak! Saatleri hiç sevemedim de insanlar neden yanlarında saat taşır çok sonra anladım.

            Çetin Usta’nın yeri hep bambaşkaydı benim için. Yazmayı bilmezdim, öğrenmek istedim. Yanımda bir kalem kağıt olsun da onun ağzından çıkan her kelamı yazayım istedim. Sonra benimle alay eden bütün insanlara karşı bu yazdığım yazıları delil olarak göstereyim. O yaşımda dahi anlamıştım şunu: namuslu bir savaşın tek silahı kalemdi.

            Babamın yanından ayrıldığım ilk gündü o gün. Bilmezliğin ve çekingenliğin verdiği boşluk içinde sallanıp afallamaktan ne kadar korksam da içimde büyük bir coşku oluştu ve ben bunun sebebini bir türlü bulamazdım. Sanki bunca zamandır yırtıp atamadığım bir tat vardı dilimde; bayat, kokuşmuş, buruşuk, mayhoş, öyle anlamsız ve garip bir tat. Çetin Usta’nın dükkanında bir tablo gördüm o gün. Masmavi gökyüzüne süzülen beyaz dumanlarıyla sanki bana bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. “Bu ne?” diye sordum meraklı cılız bir sesle. “O mu?” diye güldü ustam. “O, seyahat için yaratılan en yüce varlıktır oğul!” dedi. O bir trendi. Tiren.

            O günden sonra bazı sabahlar erkenden evden çıkıp Sirkeci ve Haydarpaşa Garı’na kaçmaya başladım. İstanbul’un o eşsiz güzelliğini bile görmez olmuştu gözlerim. Saatlerce lokomotifleri, vagonları ve rayları incelerdim. Kara trenin tekerleği raylara her oturduğunda çıkan ses ninni gibi gelirdi bana. Duyan herkesi sağır edecek kadar illallah ettiren o acı ve tiz düdük sesine müptelaydım ben. Trenden çıkan buharın kokusu beni mest etmeyi başarmıştı. Gittiği yoldaki hikayelere ev sahipliği yapıyor ve gelip bana onları bir bir anlatıyordu o duman sanki. İstasyonların başında duran o koca saat dahi bana kara trenin gelişini söylediği için hiç bozulmadım ona. Ah! Ne çok isterdim trene binen yolculardan biri olmayı…

Babamın kahve dükkanında bulamadığım rayihayı kömür kokusunda nasıl bulmuştum ki ben? Bilmiyordum. Anladığım tek bir nokta vardı: benim arkadaşım ne sokaktaki çocuklar ne oynadığım bilyeler ne de konuşamadığım insanlardı. Benim tek yoldaşım vardı. O da yolun ta kendisiydi. Yolun sonunda bir tek ak olmayan şu simsiyah saçlarımın bembeyaz olacağını düşünsem de mutlu olacağımı biliyordum. Lakin babam anlamak istemedi beni. Dedi ki: “Mal canın yongasıdır.” Bu devirde geçim şarttı. Haklıydı. Çok utandım. Ben de sustum yine. İçim o trenin içinde kalmıştı. Simsiyah lokomotifin kapıları benim için açılmıştı da yüreğimde payidar kalacak bir seyahatin makinisti yapıverdi beni. Haklıydım. Deyim yerindeyse; hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaftı beşer. Kusursuz olmamaktan utanıp kusurun güzelliğini çıkarırdı hafızasından. Utandığım için utandım ama susmadım bu kez.

Benim hikayemin sahibi babamdı. O da öldü. Sahipsiz kalmıştım. O gün kalbime yuva yapmış irice bir kuş uçtu gitti sanki. Aklımı kaybetmekten çok korktum. Çünkü onu bile tam beceremezdim de elalemin ağzına düşerdim. Sonra Muhsin Usta’nın şu sözü yankılandı kulaklarımda:

“Samimi olmak en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun.”

İstanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

İnce Gelincik

Gel, İncik!

10.11.20’

“Gel, İncik!” diye seslendi kara kafalı kadın.

Çocuklar bile çiçekleri koparıyorsa

gelincikler neden bu kadar nahiftiler ki?

Kelimeler de sarılır mı insanın aciz bütünlüğüne?

Sarar mı güçlü kollarıyla güçsüz bedenimi?

Avurtları çökmüş yanaklarımdan yaşlarımı silip

Boynumdan öper mi beni kelimeler?

Şavkın parlak buğusunda saklı bir kedi vardı sanki

Bağıra bağıra göz kapaklarıma gelmişti

Ve ağırlığını kirpiklerime konduruvermişti

O pazartesi sabahı.

Karanlıktan gözlerimi kör eden deli bir

Pazartesi sabahı.

Ben deliremediğim için delirmişken o ardına bakmayan

Bir oyuncak gibi çocukken özenle kurduğum beşikte sallanıyordu.

Gece doğurmuştu da yavrularını bana bırakıp gitmişti.

Gecenin kaç evladı vardı ki o gece?

Koyuluk lügatlarda yar edinememiş de kendine,

Gelmiş benim kucağımda susmuştu

O pazartesi sabahı.

Lakin beni asıl deli eden

Hayallerimi karşımda görünce gerçekleşmemiş miydi?

Yoksa beni asıl üzen onların gerçekleşmemesi miydi?

İçimdeki o kuvvetli hakikatin hayallerde barındığını bildiğim halde

Belki de hep vurdumduymaz davrandırıldım!

Ya da davrandım…

Lakin bilirdim

Yolumun sonu hep O’na varacaktı.

Biz vazgeçmedikçe!

Biz vazgeçmedikçe…

‘Mutsuz ölmek istemiyorum!’ diye güçlü bir nefes üflediler, bütün hayaller…

Omzumun üstüne beyaz, nahif ama ağır bir kuş tüyü konuvermişti.

Ben de mutsuz ölenlere ihanet ediyor

Hissine kapılıp

Ağladım bütün sabah.

Hepsinden tek tek özür dileyip etek uçlarında diz çökmek istedim.

Onlar da benim gibi mutsuz ölenler için mi ağlamışlardı yoksa?

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?

Bi’çare…

Yalvardım ölenleri öldüren bütün ölümsüzlere yuva sinsilikler deposunda

 ‘Ölenleri niçin duyamadık?’ diye.

Sonra önümdeki kitap ses etti: “Ben buradayım ya!” diye

Elinden öpüp alnıma koydum şiirleri

Kocaman bir saygım vardı o’nlara.

Ve olacaktı da

Kocaman, bütün çocuklar için en büyük demek değil midir ki?

Belki de değildir, çocukluğuma sormalıyım belki.

Bütün gelincikler aslında kuşlara meftundurlar

Saçları kahverengi toprağa her değdiğinde

Kan akar acı acı gözlerinden ve onlar o anda

Ne yapsalar fazla gibi gelir

Ve ne yapmadıysalar eksik kalır her şey.

Gelincikleri çocuklar da koparır

 Düşer saçları tel tel

Kırmızı kırmızı

O halde niçin susar bütün ‘insanlık’?

“Açmak için yağmuru mu beklersiniz?” dedim solmuş çiçek ezgisine.

“Çiçeğim ben, solarım da açarım da” dedi.

Sahi, solduktan sonra açmak değil miydi elzem olan?

“Evet!” dedi çiçek,

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?

Baharın Bestesi Nevruz

Ansızın bütün renklerini hücum ettiren güneşin çalar saatiyle uyandım bu sabah. Gözlerimi turuncuya, sarıya ve kırmızıya boyayıp usulca yatağımdan doğruldum. Penceremi aralarken tomurcuklarını patlatıvermiş onlarca ağaç bana birden göz kırpmaya başladı. Koca bir samimiyetle hepsine “günaydın sevgili arkadaşlarım” dedim. Hepsinin gözlerinden mutluluk okunuyordu fakat bu öylesine bir şey değildi. Daha dün gece soğuktan üşüyüp hırkamla girmemiş miydim yatağa? Öyleyse neydi bu evrenin koca bir sıcaklıkla beni selamlayışı?

Kafamdaki soru işaretlerini bir torbaya doldurup kahvaltıya koşar adımlarla indim. Annem vitrinin tozlu raflarında yerini kollayan, unutulmaya yüz tutmuş porselen takımlarını özenle çıkartıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Evimiz portakal kabuğunu anımsatan bir kokuyla ferahlatılmıştı. Evimizdeki temizlik zihnimin uyuyan kısımlarını ruhumla birlikte diriltiyordu. Gözlerimi sanki bir başka dünyaya açtım. Çünkü diğer günlerde yaşamadığım bir neşenin ve coşkunun şarkısını haykırıyordum evrene. Bu bayram sabahının fısıltısına benzer bir besteydi. Yavaşça anneme döndüm. Ah ne de güzel olmuştu. Üzerinde renk cümbüşünü yansıtan her yanında tomurcuklanıp çiçek açan ve bunun yanında baharın yansımasını taşıyan, rüzgârda hafifçe eteklerinin savrulduğu tülden bir elbise vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyor, adeta sevgi saçıyordu. Saçlarını nazlı bir edayla ellerinin ardına sakladı. Ben de annemin arkasından bahçeye ağır adımlarla ilerlemeye başladım.

Kahvaltıyı bahçeye kurmuşlar, o da ne? Masamızda yok yok(!) Sanki tüm şehirler bize eşlik ediyor. Balıkesir’den peynirli patlıcan, Susurluk tostunun yanında karanfilli ekmek, Kayseri’den sucuk içi yanında da pastırması, Van’ın olmazsa olmazı otlu peyniri, Gemlik’ten gelen zeytinler, Hatay’ın katıklı ekmeği, annemin teyzemle yaptığı Tokat yaprağından sarmalar… Bir koca demlik çay ve yanında çilekten, ayvadan ve vişneden yapılan rengarenk reçeller… Patates kızartmasının yanında da bir koca tava menemen. Bir şey daha var ki onu daha önceden hiç masamızda görmemiştim. Rengarenk yumurtalar. Neydi böyle renkli boyalarla boyanmış olmalarının amacı? Şaşkın gözlerle etrafımı gözlesem de tek bir şeyden şüphesiz emindim. Bolluk ve bereket bugün soframızın baş köşesinde ağırlanıyordu. Böyle bir şölen masası bir bayram sabahı yapılan kahvaltı sofraları kadar dolu ve iştah açıcıydı. Altında yatan sebepleri merak eden aklım iyice karışmıştı. Neyi kutluyorduk? Soruları zihnimde çözmeye çalışıp bir nedene bağlayamıyordum. Farkına vardığım tek şey kışın artık gitmiş baharınsa kapıdan bize selam vermiş olmasıydı.

Küçük kardeşim Sezen uyanmış. Gözlerine sığdırdığı koca mavi gökyüzüyle bana sevecen bakışlar atıyor, minik elleriyle selam vermeye çalışıyor. Elimi yüzüme kapatıp onu güldürmeyi başarıyorum. Evet babam da geldi. Artık başlayalım mı? Ah! Hayır. Bütün bu güzelliklerin anlamını öğrenmeden tek bir şey koyamam ağzıma. Artık sormamın vakti geldi.

-Sevgili babacığım, bugün içimde bastıramadığım bir neşe ve enerjiyle gözlerimi açtım güne. Ağaçlar, güneş, sıska bir dala konan tombul kuşların söylediği ezgiler bugün daha anlamlı geliyor kulağıma. Sanki evren doğayla bir anlaşma yapmış da bize anlatmaya çalışıyor tüm renkleriyle. Her biri bana gülümseyen bir motif gibiler. Bana açıklar mısın bu günün önemini. Yoksa tüm sırrı evren mi taşıyor yüreğinde?

Babam beni bir kez olsun bölmeden saygıyla dinledi. Dudağının kenarında ince fakat görülmeyen bir tebessümle elinde tuttuğu ince belli bardağı usulca masaya bıraktı. Boğazını temizledi ve omuzlarını bana yaklaştırdı. Sanki koca bir sırrı gün yüzüne çıkarmaya hazırlanan bir hâle bürünmüştü. Kamburunu düzeltip sandalyeye iyice yerleştirmişti bedeneni. Merakım daha da kamçılanıyordu bu hareketleriyle. Saçlarımı okşadı ve en nihayetinde söze girişti:

-Güzel yavrucuğum, bugünün öneminin farkına varacağını biliyorduk. Elbette ki evimize buyur ettiğimiz bu tatlı neşenin bir sebebi var. Mart ayının her yirmi birinde baharın gelişini kutlamak üzere bir tabiat bayramı yapıyoruz. Farsça’da “Yeni Gün” anlamına gelen Nevruz’un izleridir gördüğün her bir sembol. Kısaca gel sana ne olduğunu anlatıyım.

Orta Asya’dan Balkanlardaki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür ve değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirildiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gündür.

Biz de bu günü bolluk ve bereketi soframıza davet ederek kutluyoruz. Bunun da ötesinde aile bağlarımızı daha da sıklaştırıp inancımızı tazeliyoruz. Aidiyet duygusunu tüm iliklerimize kadar yaşamaya gayret ediyoruz.

Sevgili çocuğum bayramlarımız unutulmuş değerlerimizi, birliktelik kurduğumuz sevgi tomurcuklarımızı yeşerten ve nesiller arası geçişi sağlayan kutsal simgelerimizdir. Sen büyüyüp yaşlanacağın zaman sana bırakacağımız en büyük miras şu an yaşadığın ve sahiplenmek için can attığın bu günler olacaktır. Ruhunu yenileyip fikirlerini tazelersin her baharın gelişinde. Nevruz bir semboldür, senin asıl görevin kuşaktan kuşağa aktaracağın sevgi ve barışın tohumlarını atmak olacaktır. Ritüellerimizi anımsayacaksın ve yaşatacaksın. Ateşin yakılıp üzerinden atlayacağın, renkli yumurtaları tokuşturacağın zamanlar baharın gelişiyle müjdelenecek sana. İşte Nevruz dediğimiz şey budur. Şimdi anladın mı bugünün önemini?

Gözlerini bir an olsun ayırmadan damarlarında dolaşan sevginin bütün renklerini hissettirerek anlatmıştı baharın müjdesini sevgili babam. Onun tüm sözlerini şimdi bu satırlara bakarak anımsıyorum. O günü zihnimde yansıyan koca bir etkiyle hatırladığım her şeyi günlüğüme yazmıştım. Şimdi 40 yaşındayım. Yarın baharın gelişinin haberini aldım. Annemin çiçekli elbisesinden, Sezen’in ışık saçan gözlerinden, dedemin sıkı sıkıya kavradığı işlemeli bastonundan, o gün masamıza konuk olan komşumuz Hacer teyzenin su böreklerinden ve pek tabii rahmetli babamın ben 12 yaşındayken kahvaltı sofrasında ettiği o manidar sözlerden. Sevgili ailemi, o muhteşem bahar sabahını o kadar çok özlüyorum ki duygularım gözlerimde yaş oluyor. Ama inanın bana hiç üzülmüyorum. Sadece hüzünle yad ediyorum. Nevruz’u sevgili ailem sayesinde yıllardır aynı heyecanıyla yaşarım. Renkli yumurtalarımı çocuklarımla tokuşturup bu güzel günün önemini tıpkı babamın anlattığı gibi onlara anlatırım.

Baharın gelişiyle üzerinizdeki huzursuzluğu, umutsuzluğu silkeleyin. Hayat kaybettiklerimizin yanında nesillerce süregelen kutsal bayramlarımızla devam ediyor. Ümidimizi yeşertip önümüzdeki yeni günlerimizi tıpkı 12 yaşındaki çocuğun merakı ve 3 yaşındaki kardeşim Sezen’in masum gülüşleriyle tazeleyelim. Hayat biz oldukça var olmaya devam edecek.

Baharın sevgiyle ve neşeyle yansıttığı renklerle kalın…

Şiir Üzerine Sohbet

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.” diyor usta şair Özdemir Asaf. Sâhi hatrımızda kaç tane şiir var? Okumaktan bıkmadığımız, her okuduğumuzda farklı anlamlar çıkardığımız şiirler var mı? Ya da kendimizin kaleme aldığı özgün satırlar var mı? Bu soruların kaçına yanıt verebiliyorsunuz? Sevgili okuyucularım, yazımı okuduktan sonra kendinizle içsel muhakeme yapıp bir sonuca varabilecek misiniz hep birlikte görelim.

Gönlümüze renk ve ahenk katan şiirler, dilimize pelesenk ettiğimiz nadide dizeler, usta şairlerin kaleminden bugünlere aktarılmış. Şüphesiz tüm saygıdeğer şairlerimiz keskin anlatımlarıyla kalbimizden içeri girmiştir. Biz o şiirlerde kendimizi arar buluruz. Bazen bir dizeye, bazen bir kelimeye saplanıveririz. Düşündürür bize şiirler. Hayatı, kendimizi ve kendi iç dünyamızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şiir okumak insana huzur verir. Bu zevki en iyi okuyan bilir. Şiirler hayatın akışını kısa süreliğine keser. Bazen geçmişe götürür, bazen bir damla yaş olur yanaklarımızda. Bazen sevgiliyi anar, bazen de onun hasreti körüklenir küçücük yüreğimizde. Kıpırdanıverir orası. Her okuduğumuz satırda sevgiliyi anar, farklı farklı anlamlar çıkarırız.

Ne zaman bir sevgiliyi sevsek, birine tutulsak aşk dolu şiirler ararız. Veyahut karşılığını göremediğimiz sevgimizi, aşkımızı içimize atar, bir iki cümle karalarız. Saklanırız satırlarda. Hançer gibi saplanır o sevgisizliğin o kaybolmuşluğun acısı. İşte en iyi yoldur şiir, halimizi anlatan birkaç satırdan ibarettir aslında. Bu yönden şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Türk edebiyatı şiirler ve şairler yönünden oldukça zengindir. Şarkı sözü ettiklerimiz, duvarlara yazdıklarımız ve hayat mottomuz haline getirdiğimiz satırlar vardır. Yeni şairler tarafından da var olmaya devam edecek ve değerini hiçbir zaman yitirmeyecektir. Dediğim gibi okuma zevkini tadana…

“Bir kelimeye bin anlam yüklemek” şiirlerin ana temasıdır. Öyle bir ahenk olmalı ki okuru delip geçsin. Şiiri yazmak da okumak da sanat ister, ilgi alaka ister. Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir hakkında bir alıntısını paylaşmak istiyorum.” Şiir, söylemekten ziyade susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.” Tanpınar’ın dediği gibi susma işidir şiir. Dizedeki anlamı okuyan çıkarır. Gönlünün hangi tarafı eksikse o yöne yordar okuduğunu. Sarar sarmalar kendini, o dize merhem gibi gelir yaraya. Dile getirilemeyen, getirilmekten korkulan şeyler direkt karşımıza çıkar. İşte aradığım, eksik olduğum dize dersin.

Sevgili okur, aslolan kendimizi bulmak, kendimizi gerçekleştirme şerefine ermek. Türü ne olursa olsun, ister bir şiir, ister bir roman, ister bir deneme. Okumak, yazmak, dinlemek, muhabbet etmek, edebiyatla içli dışlı olmak ruhu dinlendirir, anlam zenginliğine yol açar, bireyi geliştirir.

Bugün okuduğumuz Özdemir Asaf’lar, Nazım Hikmet’ler, Atilla İlhan’lar, Sait Faik Abasıyanık’lar ve daha ismini sayamadığımız bütün yazarlar, hislerini yazı yoluyla aktarmış, çağını özetlemiş. Bugün elimize kalem aldığımızda iki satır bile olsa bir şeyler yazabiliyorsak, farklı türlerde okumalar yapıyorsak ve en önemlisi hayattan zevk almaya ve hayatı daha anlamlı görmeye başlıyorsak gerçek benliğimizi bulmuşuzdur. Unutma, sen sana yetersin sevgili okur!

Bu haftaki yazımda türü ne olursa olsun -özellikle şiir- okumanın ve yazmanın önemine vurgu yaptım. Umarım beğenirsin ve bir sayfa açarsın kendine. Bu sayfayı hem yazar hem okursun. Sahi aklında kaç şiir var?

Çizik Plaktan Şiirler

Kaybettim

Bugün birkaç parça daha
Eksik uyandım yine sensiz
Uzun zaman sonra tekrardan
Aynı sessizlik aynı durgunluk benimle

Susuyorum evet sadece susuyorum
Düşünmek bile istemiyorum kendimi
Şarkılar dinliyorum tekrar tekrar
Tükenmez kalemimin tükenen mürekkebiyim işte

Hiçbir şey yapmak istemiyorum inan
Balkonda buluyorum kendimi sık sık
Artan sigara nöbetlerimi dindirirken
Körfezden kalkan gemilerin sirenlerine irkiliyorum

Gülen insanlar da var çevremde ağlayanlar da
Hepsinin arasındayım ne gülüyorum ne ağlıyorum
Dediğim gibi sana ben bir hayaletim hep hayalettim
Şimdi ise boşluktayım rüzgarda savrulan bir yelkenli gibi

Peki sen sen neredesin
Hâlâ orada mısın mesela karanlık köşende
Mor bulutlara büründün mü yine karlı bir gecede
Dinliyor musun hâlâ o çıkmazlardaki şarkıyı

Eminim eminim yine çok güzelsindir
Hele ki bir de vuruyorsa yüzüne gecenin aydınlığı
Yağmur kokusu sinmiş ak zambak gibisindir
Ama kim bilir nerelerdesindir kimlesindir

FİRAK ŞİNASİ

Çizik Plaktan Şiirler

Neler oldu bana
Ne yaşadım ben
Var mıydın yok muydun
Sen bir serap mıydın
Hatırlayamıyorum
En son unutmuştum seni
Ne oldu da ben öldüm
Kemiklerim küllükteki izmarit gibi büküldü
Aşıktım alev alev yanan bir ateş gibi
Nasıl alezim gitti de küllükteki kül oldum
Söyle ben nasıl yaşıyorum hâlâ
Var mı bir olasılık yaşamak için
Varsa söyle
Ben seni hâlâ yaşamak istiyorum
Varsa söyle
Doğmak istiyorum küllerimden sevgili…

İmgenin Güncesi- Kayıp

Susuyorsun, büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ellerin cehennem yarası
Ateşin var, sönmüyor
Yanıyorsun Ali

Kederin içine taht kurmuş
Yerini kimselere vermiyor
Uyan hadi

Gözlerinin umut perdesini arala
Gülüşün mutluluk yağdırsın tüm sokaklara
Sen yeter ki
Susma Ali

Kendini bulmaya çalıştıkça
Kayıp ilanı veriyorum
Bildiğim bütün karakollara

Geçmişin kara lekesi gömleğine sinmiş
Memleketimden beyaz güvercinler ziyaretine gelmiş
Onlara hoş geldini çok görme Ali