Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 4: Son…

Sevgili Okur,

“Çivisi çıkmış.” dedikleri dünyanın çivilerini yerine çakmaya çalıştıkça ellerim kana bulandı. Kafamın içinde bir dünya derdi taşımaktan da yoruldum artık. “Yoruldum, bıktım, usandım.” denmez ama hâlimi kime şikâyet edeceğimi de bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa yılmak, yıkılmak ya da durmak gibi şeylerin benim gibilerin lügatinde hiç olmadığıdır.

İçimde kaynayan mahşer beni uykularımdan uyandırıyor. Coşkumdan yerimde duramıyorum. Olmalı, diyorum. Tutunacak bir dal, beni kendine çekecek bir ses, gözüm gördüğünde içimde neşeli bahar şarkıları çaldıran bir güzellik elbette bir yerlerde var olmalı. Ben bu kadar umutla nasıl yaşıyorum?  

Ahir ömrümde, çocukların gözlerinin nasıl ışıldadığını gördüm. Sonra, gençlerin gözündeki ferin nasıl söndüğüne şahit oldum. Gözlerinin ışığı yitmemiş olanı nerede görsem tanırım. Sen de öğren onların kim olduğun sevgili okur. Bir çocuk merakı taşırlar onlar içlerinde. Heybelerinde hep güzellikler vardır. Bu güzelliği dağıtmaktan da elbette ki yüksünmezler. Yetişkin demenin ne olduğunu ise hâlâ anlayamadım. Nereye yetişiyoruz biz? Vardık mı? Bildiğim bir şey varsa o da hepimizin yolda olduğudur.

Hacı teyzeyle kesişti yolum, yolumuz. O genç kızın gençliğiyle Hacı’nın yolları kesişti. Bu öykü gönlüme nereden düştü bilinmez. Eksik parça ne zaman tamamlanır? Yürünen yollar nereye varır? Okunan öyküler ne anlatır? Yukarıdaki cümleleri bir bütün oluşturacak şekilde sıralayamazsak ne kaybederiz? Bu ve bunun gibi sorular hangi sınavda çıkar? Hayatın karşıma çıkardığı sorulardan yalnızca birkaçı.

Benim hafızam zayıftır. Yazdıklarımı sen hatırla.

Bana postalanan öyküde bu kadarı yazıyordu. Bu genç kız kim? Hacı teyze kim? Nerede yaşadılar? Öyküleri nasıl başladı, nasıl bitti? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Final yapamadan ekranlara veda eden diziler gibi beni merakta bırakan bu öykü hayatıma nasıl giriverdi ben de bilmiyorum. Bir tek şey biliyorum yalnız: Hayat yanı başımızda. Peki ya sen neredesin sevgili okur!

 

Küçürek Öyküler

Nefret

Sofra hazırlanmış, sessizce onun gelmesini bekliyorlardı. Annesinin hüzünlü gözlerine baktı Melek. Korku dolu akşam saatleri başlamıştı. Yine eve gelecek ne varsa kırıp dökecekti. Yediği dayaklar yüzünden morarmıştı o çelimsiz vücudu. Bunu ona, onlara yapan babası olacak adamdı. İşsiz güçsüz adamın tekiydi. Oradan buradan para alır, kumara yatırırdı. İnsan babasını sevmez miydi? Melek nefret ediyordu babasından. Kendine yaptıkları umurunda değildi ama annesine yaptıkları onu mahvediyordu. Birden bire zil sesi duyuldu. Annesine baktı yalvarırcasına.
-Açmayalım annem. Ne olursun? Dedi. Annesi çaresizce baktı kızının o boncuk boncuk olmuş gözlerine. Başını eğdi. Yavaşça açtı kapıyı. Olacaklar belliydi. Yüzünden anlamıştı adamın. Yine kızgındı. Her şeye kızardı zaten. Hep kızardı. Nefretle baktı babasına. Baktığı gibi de yedi tokadı. Koşarak odasına gitti. Işığı açmadı. Yere çöktü, gözlerinde biriken yaşları serbest bıraktı. Kapadı gözlerini. Söz verdi kendine , o biricik anneciğini de kendini de kurtaracaktı bu adamdan. Umutla oturdu , açtı kitaplarını. Tutunabileceği tek dalıydı kitapları. Çalışacaktı. Çok çalışacaktı. Düşündü. Belki de mutluluk çok yakındı…

Çocukluk

Omzunda iş çantası, ellerinde bir yığın dosyayla yürüyordu sokakta. Ne kadar çok işi vardı? Kravatını gevşetti. Bunalmıştı. Yavaş yavaş yürürken karşıda yürüyen pamuk şekerciyi gördü. İster istemez bir tebessüm belirdi yüzünde. O pembeli mavili pamuk şekerler çocukluğuna götürmüştü onu. Ne güzeldi çocukluğu. Küçücük şeylerden kocaman mutlu olmaktı çocukluk. İşte o da öyle mutluydu çocukken. Rengarenk misketleri, tahta arabası, havada kuş gibi süzülen uçurtması…
İşte bir çocuğun mutlu olması için bunlar yeterdi. Adımlarını hızlandırdı, yakaladı pamuk şekerciyi. Aldı içlerinden gözüne hoş gelen bir pamuk şekeri. Deniz kenarındaki bir banka oturdu. Bir parça ısırdı pamuk şekerinden. Gözlerini kapattı. Aynı değildi işte o güzelim pamuk şekerin tadı. Çocukken güzeldi demek her şey diye düşündü. Yerinden kalktı gülümsedi. Anıları onu mutlu etmişti. Keşke, keşke çocuk kalabilseydim dedi ve yoluna devam etti.

Zaman

Aynanın karşısına geçti. Kendini süzmeye başladı. Saçlarındaki akları, alnındaki kırışıklıkları, solmuş tenini inceledi. Ne zaman bu kadar yaşlanmıştı? Zaman buydu işte. Nasıl geçti, nasıl bitti anlayamıyordu insan. Oysaki daha dün gibi aklındaydı yirmili yaşları. Artık doğru düzgün yürüyemiyordu bile. Biliyordu onu çağıran şeyi. Artan ağrılarından, zaman zaman kesilen nefesinden, bembeyaz yüzünden. Vakti geliyordu. Çağırıyordu onu ölüm. İstemsizce gülümsedi. Nasıl geçmişti bunca zaman? Hiç anlamamıştı. İşte yine başlıyordu. Elini kalbine götürdü. Yine başlamıştı o keskin ağrı. Sanki biri eliyle kalbini söküyordu. Öyle canı acıyordu işte. “Allah’ım ne olursun bitsin artık.” Diye geçirdi içinden. Yavaşça yatağına uzandı. Gözlerini kapadı. Bu gözlerini son kapatışıydı. Bitmişti artık. Artık acı yoktu. Ömür bu kadardı işte. Göz açıp kapayıncaya kadar…

Kestane Kokusu

Bütün aile sobanın başına dizilmiş üzerine koydukları kestanelerin pişmesini bekliyorlardı. Ne güzel de kokuyordu. Adeta huzur yayıyordu etrafa kestanelerin o güzel kokusu. Büyükanne torunlarını etrafına toplamış, anlatıyordu en güzel öykülerini. Kendi kendine düşündü. İşte huzur buydu onun için. Dumanı tüten bir soba, büyükannesinin her gün dinlese de bıktırmayan o tatlı öyküleri, bir de o sobanın üzerinden evin dört bir köşesine yayılmış kestane kokusu…

Nefes

Kendini evden dışarı attı. Her şeyden ve herkesten bıkmıştı. Başını havaya kaldırdı, derin bir nefes aldı. Simsiyah bulutlar başında üşüşüyordu. Muhtemelen yağmur yağacaktı. Ayakkabılarını bile alamamıştı. Arkasını dönüp az önce çıktığı kapıya baktı. Geri dönmeye niyeti yoktu. Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar bile içini ısıtmaya yetmiyor, bedeni titriyordu. Çıplak ayaklarının açısına aldırış etmeden caddede yürümeye başladı. Etraftaki insanlar ona acıyarak bakıyordu. Şu lanet hayattan sadece mutluluk istemişti. Kayalıkların kenarına geldi. Denizin köpüre köpüre akan sularına baktı. O çetin sular aklını çelmişti. Gözlerini kapadı, bıraktı kendini denizin kollarına. Yavaş yavaş derinlere daldı. Kurtulmak için çırpınmıyordu bile. Ölmeyi seçmişti. Geriye bıraktığı tek şey yüzündeki acı gülümsemeydi.

Kartopu

Heyecanla pencereye koştu. Her yer bembeyaz örtüye bürünmüştü. Hemen üzerini giyinip kendini dışarı attı. Gülümsedi. Diğer mahalleden çocuklar kar topu savaşı yapıyorlardı. O da oynamak istedi ama kabul etmediler. İçlerinden iri bir çocuk onu ittirdi. Sinirlendi. Yerden aldığı buz parçasını karla kaplayıp top haline getirdi ve onu ittiren çocuğa fırlattı. “Tam isabet.” Alnının ortasına gelmişti. Kanıyordu. Çocuk koşarak babasını çağırdı. Adam sinirle koşup bir tokat patlattı yüzüne. Çok acıyordu. Gözünden yaşlar akmaya başladı. “Özür dilerim dedi.” Arkasını döndü. Yürümeye başladı. O suçluydu. İtmeseydi yapmazdı. Yüzü yanıyordu. Onun şikayet edecek babası bile yoktu. Yüzü değil, kalbi daha çok acımıştı…

Savaş

Bütün aile korku ile titriyordu. Işıklar söndürülmüş, perdeler çekilmiş, kapılar kilitlenmişti. Karanlık bütün hakimiyetini ilan etmişti evin içinde. O muazzam ay ışığı bile boyun eğmişti karanlığın bu hakimiyetine. Herkes birbirine kenetlenmiş olacakları bekliyordu. Umutsuz ve çaresizce. Derken o kulağı sağır eden şiddeti ile duyuldu siren sesleri. İşte geliyordu canavar, vicdandan yoksun, insanlık nedir unutmuş düşman askeri. Asiye dolmuş gözleriyle baktı, çocuklarının korkudan parıldayan gözlerine. Hızlıca aldı evlatlarını kollarının arasına. Bağıra bağıra ağlamak istiyordu ama yapamazdı. Çünkü duyardı sesini dışarıda bekleyen sırtlan kümesi. Neydi insan oğlunun birbirinden alıp veremediği? Her gün verdiği tesellisini verdi çocuklarına. Güneş doğduğunda her şey bitecek…

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 3: Günlüğüme yazıyorum…

Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Bütün cümlelerim küçük harfle başlasın. Yürüyen merdivene tersten bineyim yukarı çıkmak için. En ciddi ortamlarda kahkahalar atayım. Filmin en güzel yerinde kanalı değiştireyim. Bütün yarışmalara sonuncu olmak için katılayım. Çektiğim fotoğraflar hep siyah beyaz olsun. Masamın üstünde kötü kokan kır çiçekleri olsun daima. En sevdiğim kelimeyi yazarken kalemimin mürekkebi bitsin. Tuttuğum ip incelsin, incelsin ve kopsun. Kolum kırılmışken kanatlarımı da ben kırayım. Yok yok böyle olmadı. Ben en iyisi herkesin güvenini kazanmışken tek bir hata yapıp gözlerden düşeyim. Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Üstü çizilmemiş tek bir cümlesi olmayan. “Vakit gece yarısına yaklaşıyor. Ortam uygun. Ey kafa! Akıt zehirini!”

Gün bitip de odamda yalnız kaldığımda içimde bir şeylerin parça parça olduğunu hissediyordum uzun zamandır. Yorgun olduğumu hissediyorum. Yorgunluğum hayatın içine karışmaktan gelmiyor. Beni yoran hayatı kenardan seyretmekti. Herkes anlatmak isteyip de kimseye anlatamadığım şeyler oluyor. Çünkü bir yazar “Anlatıldığında değerini kaybetmeyecek bir hikâye var mı?” diye yazmıştı o en iyi öyküsünde. Ben de anlat(a)madım kimseye. Anlatılacak pek de kıymetli şeyim yoktur belki de. Dünyayı “Neden böyle?” diye eleştirecek de değilim. Belki de kendime kızmalıyım hayatı yakalayamadığım için. Her neyse… Hacı teyzeye emanetini teslim ettim bugün.

Ah kızım, ah! Ben böyle miydim? Gençliğimde tek ayağımın üstünde dönerdim. Bir evin işini tek başıma görürdüm ben. İçeri seğirt, dışarı seğirt her iş benim elimden geçerdi. Amaaan bu yaşlılığı satsan alan olmaz. Şu dizlerim işte bak guyür guyür ettikçe canım çıkıyor. Doktor sıvısı bitmiş, dedi. Amaam bu yaştan sonra iyi olacağımdan değil de işte, benimkisi gönül tesellisi.
“Hacı teyze dur ne olursun. Ben yetişemiyorum hepsine. Kafam o kadar çalışmıyor benim. Daha selam vermeden dert anlatmaya başladın.” diyemedim. Onun yerine lâfı daha da uzatarak “Doktor ne diyor?” diye sordum. O da bu soruyu bekliyormuş gibi,
“Amaan ne desin kızım! Bana bu yaştan sonra doktor ne yapsın? Hareket et teyze. İlaçlarına dikkat et teyze. O da beni kandırıyor işte. Hastalığımı çekip alacak değil ya işte. Getirdin mi emaneti? Ver bakayım.” demesiyle paketi elimden çekip alması bir oldu.
“Hangimiz yaşlı bir daha düşünelim istersen Hacı!

Elimden aldığı paketi kapını yanındaki sehpanın üstüne koyup “Haydi gel. Yaprak sardım yeni. Sıcak sıcak ye.” diyerek mutfağa yöneldi. Bu öyle bir davetti ki reddetme şansım yoktu bile. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp onu takip ederek uslu uslu mutfağa geçtim. Geçtim geçmesine de aklım sehpanın üzerine koyduğu pakette kalmıştı. Ne diye oraya koydu ki şimdi? Açsa da içinde ne olduğunu öğrensem, diyor bir yanım. Bir yanım da “Amaaan bu yaşlı kadın ne göndermiş olabilir ki, boş ver!” diyor. Ben mutfak masasında kendimle cebelleşirken Hacı teyze tencerenin sargısını açıp raftan aldığı kocaman bir tabağı yaprak sarmasıyla doldurdu. “Yok yok Hacı teyze. Ben o kadar yiyemem.” desem de beni duymazdan geldi. “Ye kızım, ye. Anandan babandan uzaktasın sen. Sıcak yemeğe hasret kalmışsındır.” dedi anne şefkatiyle. “Deme öyle şeyler. Ağlarım ben.” diyemedim. Neyse ki Hacı teyze usta oyunculara taş çıkartacak duygu geçişleriyle beni şaşırtmaya devam ediyordu. Fazla uzatmadan başka bir konuya geçti.

“Gelinlerin biri de demiyor ki ‘Gel anne biz gezdirelim seni. Evde canın sıkılıyordur. Hava alırsın, eş dost görürsün.’ diye. Bir gün Güler’e giderdim, bir gün Hacer’e. Tabi çekti benim oğlanlar altlarına arabaları. Konuşuyorlar. Konuşsunlar bakalım. Anne de demiyor şimdikiler evladım. Fatma anne, diyor büyük gelin. Küçüğünde o da yok. Fatma teyze. Ben bilmiyorum sanki ellerinde olsa kapımı da açmayacaklar ya neyse! Allah evladın da hayırlısını versin kızım. Oğlun olmuş ne fayda! Doğurdum oğlum oldu. Everdim el oldu kızım. Bizim de çekecek derdimiz varmış. Ah amcanın eski zamanları olsaydı bana bunların birini yaptırmazdı. Aaah ah! Var mıydı köyde Halit’im gibi bir adam daha! Harmanı tek başına kaldırırdı da köylü bakakalırdı yavrum. Hep yokluklarla bu günlere geldik kızım biz. Adamımın bir süveteri vardı da el içine çıkarken yaz kış onu giyerdi. Bir kere de Allah’a isyan etmezdi. Şimdi size şaka gibi gelir bunlar yavrum. Evlendiğimiz sene bir çift ayakkabı aldıydı da bayramda seyranda giyerdi eskimesin diye. Tam on yıl giydi o ayakkabıları. O yıl koyun para ettiydi de zorla aldırdıydık yenisini. Olsun. Yine de şikâyet etmem kızım. Şimdikilerde de para var, huzur yok. Allah çoluğumuza çocuğumuza dirlik düzen versin.

Ben o sırada yaprak sarmalarını birer birer mideme indirmekle meşguldüm. Söylediklerini hiç duymamış gibi “Ellerine sağlık Hacı teyze.” dedim. “Dur, kabak da yaptıydım dün. Ondan da koyayım bir tabağa.” deyip çabucak dolaptan bir tencere çıkardı. Küçük bir tabağa da birkaç dilim kabak koydu. “Bugün de doyduk çok şükür.” dedim içimden.  Beni öyle bir gaza getirmişti ki önüme ne koysa yerdim. Öyle de güzel anlatıyordu ki okulda ders anlatsa hiç sıkılmadan dinlerdim.

Yıllar, yüzyıllar geçse de insanın dertleri hep birbirine benziyordu. Anlaşılmak istiyordu insan. Anlatmak istiyordu daha çok. Bunun için de bir parça samimiyet görmesi yetiyordu.

Ben kafamın içinde romanlar yazadurayım “Dur sen. Şu Güler’in yolladığı paketi bir açalım bakalım. Sen de gör içinde ne olduğunu.” deyip sehpaya doğru yürümeye başladı. Hacı teyzenin hikâyesinin bu paketin içinden çıkacağını o an anlamıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 2: Şiirlerle karşılaşıyorum….

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. 

İnsanları ite kaka kendime bir yer açtıktan sonra elimi cebime atıp koyduğu paraya baktım. Elli lira vardı. Acaba bu paraya bana ne aldıracaktı? Neyse…Kafamda kurmayayım şimdi. Şoföre parayı ödeyip boş bir koltuğa oturdum. Gide gele dolmuştaki yüzlere de âşina olmuştum artık. Meselâ bir sonraki durakta orta boylu, siyah takımlı bir adam öksürerek dolmuşa binecek ve herkese şöyle göz uzuyla baktıktan sonra bir hışım ona ayrılan yere oturacaktı. Yuvarlak gözlüklü bu adam-memur olması muhtemel-arada bir, seyrekleşen saçlarına elini götürerek düşünceli bir tavır takınacaktı. Sık sık arkasına dönüp bakarak dolmuştaki herkesi tedirgin edecekti. Ya da sadece beni… Daha sonra elinde pazar çantasıyla yeşil takkeli yaşlı bir amca sağ ayağıyla “Bismillah!” deyip usul usul dolmuştan içeri adımını atacak ve ona aldırmayan şoför de gaza basınca sarsılıverecekti. Bazı gençler ona hürmeten yerlerini verecek, hayır duasını alacaklardı. Sonra yeşil takkeli, gençlerle sohbet etmeye çalışacak onlar da geçiştirmelik cevaplarla durumu idare edeceklerdi. Çünkü sabahın bu saatinde hiçbirinin afyonu patlamamış olacaktı. Bir anne binecekti sonra dolmuşa okula geç kalan kızını kolundan çekiştirerek. Kız gözlerini ovalayacaktı. Uykusu daha açılmamış.

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. Böyle böyle yolumuza devam edecektik. Son durak kara toprak olacaktı. Bazı şeyler değişecek bazılarıysa hep aynı kalacaktı. Bazılarını unutacaktık. Bazılarıysa biz istesek de zihnimizden ayrılmayacaktı. Bir şiir anlatacaktı sonra bize olan biteni.

 

Sevdiğim kadını kurşunlamalı

Öyle değildi bu türkü bilirim

Her durakta duran sonra gaza basan

Bir belediye otobüsü gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Mesajlar bilirim, mailler bilirim

Öyle değildi bu şiir bilirim. Dolmuştan inip fakülteye gittim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dersin yarısında kendimden geçmiştim zaten. Kimseyle konuşmadan geldiğim yoldan geri dönerek Hacı teyzenin verdiği adresi bulmaya gittim. Bu işi de halledip eve döner ertesi güne kadar da mis gibi uyurdum. Ama hayat siz planlar yaparken Hacı teyzenin de başka planlar yapmasından ibaretti ve ben de bu planın bir parçasıydım artık.

Hacı’nın tarif ettiği adresi biliyordum. Ziraat Bankası… Ayakkabıcılar… Tamam buldum. Kaç numaraydı? Sekiz numara. Bastım. Art arda üç kere. Artık dönülmez akşamın ufkundaydım. Kapı açılana kadar basacaktım. Sonuncusunda otomatiğin cızırtılı sesiyle apartman kapısı “Tık!” diyerek açıldı. Var gücümle yüklenerek kapıyı ittim de yalnız benim geçebileceğim kadar bir yer aralandı. Kapıya sıkışır da kalırım korkusuyla tek hamlede kendimi içeri attım. Sağa sola bakındım ama asansör yoktu. Olsun. Dört kat dediğin nedir ki bir solukta çıkarım. Dört kat çıkıp sekiz numaranın önüne geldim. Kırmızı kapının tokmağında beyaz bir sekiz rakamı yazılıydı. Kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı vardı. Onun dışında burada bir insanın yaşadığına dair hiçbir emâre yok gibiydi. Mozaik kaplamalı zemin bana hafifi bir soğukluk verse kendimi buraya itmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Kapının sağ yanındaki zile bastım. İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Allah’ım az önce kapıyı açmadılar mı bana? Bir şey mi oldu acaba içeridekilere?” Zile art arda iki kez daha bastım. İçeriden “Kim o?” sesi geldi. Ben kimdim? Kendimi nasıl tanıtacaktım içerideki bu yaşlı sese? “Beni Hacı Şerife teyze gönderdi de…” diyebildim yalnız. Kapının ardındaki yaşlı ses aramızdaki engeli kaldırarak beni içeri buyur etti. Ben de bu ısrarsız teklifi hemen kabul edip bana verilen terlikleri giydim. “Yok girmeyeyim teyzeciğim. İşim var benim. Hacı teyzenin emanetini alıp gideyim bir an evvel.” diyemedim.

“Buyur, gel kızım içeri. Sen desene beni Hacı Şerife yolladı, diye. Ben bekletir miydim seni bu kadar! Ah kızım ah! Kaç yıl oldu ahretliğimi görmeyeli.”

“Dedim ya zaten.” diyemedim. Onun yerine sadece gülümsedim. Kapının sağında uzun bir koridor vardı. Zemin marley döşeli. Duvarlar beyaz badana. Badana mı? Koridorun sonundaki gün ışığı sızan odaya buyur etti beni. Burası evin salonu olmalıydı. Kapının karşısında havaalanı kadar geniş bir masa vardı. Üzerinde masaya oranla minicik bir örtü vazoyla döndürülüp bırakılmıştı. Masanın hemen sol yanında bir oturma grubu vardı. Kırmızı kadife desenli. Oturmaya kıyamazsınız. Tekli koltuklar pencerenin ününe konulmuş ortalarına da bir fiskos sehpa yerleştirilmişti. Yerde de koltukların renginden bir halı vardı. Tavandan sarkan avizeler evin sadeliğiyle tezat oluşturacak derecede ihtişamlıydı. Evin eşyası bu kadardı. Bunlar dışında ne bir çiçek ne de bir dolap, televizyon hiçbir şey yoktu. Ama gene de bu odadaki bir eşyanın yerini değiştirseniz düzen bozulacak gibiydi. Kendimi bir romanın içinde gibi hissetmiştim bu evde.

Ev sahibesi bana pencerenin ünündeki tekli koltukları gösterip “Geç kızım geç. Çekinme.” dedi. O beni çekingen sanadursun ben ne hikâyeler yazıyordum odayla ilgili kafamda. Lafı uzatmayıp bana gösterilen yere oturdum. O da öteki koltuğa ilişiverdi. İçimden bir ses benim bu evden çıkmam çok uzun sürecek diyordu.

Hemen ondan önce davranıp halini hatrını sordum. “Sen şimdi benim nasıl olduğumu bırak da ahretliğim nasıl bana onu söyle.” dedi.

Hacı teyzeyle bana sürekli bir şeyler anlatırdı ama onlardan çok azının aklımda kaldığını o an anladım. Biraz da utandım ama karşımdaki yaşlı kadın benim cevabımı beklemeden bir şeyler anlatmaya başladı.

“Bu fiskosu gördün mü kızım? Annem sarı kulakların Hatice’den aldıydı örneğini de çeyizime koyduydu. Kimseden geri kalayım istemezdi. Bizim zamanımızda öyleydi. Siz de öyle olun kızım. Her şeyi öğrenin. Yapmasanız da bilin. Bir gün lâzım olur.”

Yapmasan da bil. Bir gün lâzım olur!

Öyle sorular soruyordu ki bana mutlaka anlamlı bir cevap verme ihtiyacı hissediyor, bundan dolayı da kalakalıyordum. Sonra o, gizem kattığı sesiyle sanki dünyanın en gizli sırrını açıklıyormuş gibi anlatıyordu da anlatıyordu. Hep eskilerden konuşuyordu.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O arada cebimdeki parayı hatırladım. Çıkarıp ona uzattım. “Bunu Hacı Şerife teyze gönderdi. Sizde bir emaneti varmış da ben onu alıp gideyim.” dedim.

“Sakın, sakın! Koy onu cebine. Ben kimseden para mara istemem kızım. Olur mu öyle şey! Sen emaneti bırak da okuyor musun bana onu söyle?” dedi. Ben de Edebiyat Fakültesinde okuduğumu, ikinci sınıfta olduğumu anlattım.”

“Desene sen de bizim arkadaşımızsın artık.”

O ne demek öyle? Niye arkadaş olduk ki şimdi durduk yere? Sessiz kalıp olacakları izledim. Basiretim bağlanmış gibiydi. Başörtüsünü düzeltip dizlerinden destek alarak yerinden kalktı. Hiç konuşmadan terliklerini yere sürte sürte odadan çıktı. İçeride bir şeyler aradığı belli ki uzun süre tıkırtılı sesler geldi. Sonra elinde bir paket ve bir kitapla geri döndü.

“Bak bu kitap senin. Benden sana hediye. Adımı anarsın. Güler teyzem verdiydi dersin. Bunu da benim ahretliğe veriver. Bir daha da böyle yaparsa darılım. Bir de para yollamış seninle! Bir dahaki gelişinde önceden haber ver de hazırlık yapayım. Hiç olmadı böyle.” dedi. Elime telefon numarasının yazılı olduğu bir de kâğıt tutuşturdu. Beni hayır dualar ederek uğurladı.

Kapının önünde dayanamayıp bana verdiği kitabı açıp şöyle bir göz attım ve o gün hayatım boyunca unutamayacağım dizeleri okudum:

İnsandan insana şükür ki fark var.

Bir dahaki gelişinde, demişti. Ben bir daha niye geleyim ki buraya? Kurye miyim canım ben böyle getir götür yapayım sürekli? Keşke kendimden bu kadar emin olmasaydım. Yapacak bir şey yoktu zaten. Bir kere yola çıkmıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 1: Hacı teyzenin radarına giriyorum…

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.


“Her şeyi mutlu olmak için hizmetine koşamazsın. Dünya senin etrafında da dönmüyor zaten. Kendi etrafında güneşin etrafında ve bir de ayın etrafında dönüyor. Çevresinde miydi? Neyse… Böyle şeyler oluyor. Yani herkes işinde gücünde kardeşim. Sen de kendine bak bir kere. “Nerede tükettin ömrünü? gibi sorular sor. Bu sorular gece başını yastığa koyduğunda uyutmasın seni. Pişman olduğun şeylere bir kere daha pişman ol meselâ. Bin kere daha. Kafamın içinden bunlar geçerken apartmanın kapısını bütün gücümle ittirip sokağın serinliğiyle buluştum. Hayatın içine karışmak böyle bir şey galiba. Birdenbire. Ne olduğunu anlamadan ama çok şiddetli. Buz gibi.

Arabayı ısıtmak için art arda gaza basıp bütün sokağı o korkunç sesle inletenler, her gün o aynı, ezberlediği yoldan elleri ceplerinde, başları önlerinde ve paltolarının yakaları kalkık, hızlı adımlarla yürüyenler, çocuğunun elinden tutup çekiştire çekiştire okula götüren anneler, dükkanının kepengini bir hışımla açanlar ve kepengin sokağı dolduran ani ama etkili sesi, uzaktan gelen köpek havlamaları ve herkes sokaklara dökülürken sabah namazından dönen müezzin… Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

“Günaydın Şeyma Hanım kızım. Nereye böyle?” sesiyle irkildim. Kapının önünde öyle uzun uzun sokağı seyredip düşüncelere dalarsan işte böyle yakalanırsın. Bunları anlatacak biri var da ben mi anlatmıyorum sanki. Turgut Özben de böyle diyordu: “Demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. Özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum da.” İnsan ne diye bir roman cümlesini ezberler ki? Neyse…


“Sanki bilmiyorsun her sabah nereye gittiğimi. Sorma işte, sorma.” diyemedim.
“Okula gidiyorum Hacı teyze.” dedim. Bu cevap ona yeterli olmalıydı zannımca. Ama yetmedi:
“Neydi bugün günlerden?”
“Çarşamba.” dememi beklemeden,
“Ha doğru, doğru çarşambaydı ya. Dün doktora gittik Hacı amcanla. Oradan bildim. Aman kızım yaşlanınca insanda akıl mı kalıyor?”
“Maşallah Hacı teyze sen bize taş çıkartırsın. Geçmiş olsun.” diyerek komşuluk vazifemi yaptım.
Verdiğim cevap onu hiç ilgilendirmemiş olacak ki pencerenin demirlerine iyice yaklaşıp burnunu çekti. Gerçekten hasta galiba. Gözlerini bana daha da dikerek:
“Sen bugün okula gitmezdin bu saatte. Hayırdır başka bir iş mi var?” dedi imalı imalı yüzündeki o tedirgin edici gülümsemeyle.

Keşke ben de senin kadar meraklı olabilsem ah Hacı teyze. Bu merak duygusu yaşlanınca geliyor galiba insanlara. Köşelerine çekilip de bir kenardan hayatı seyretmeye başlayınca olup bitene daha da bir ilgi duyuyorlar. Hayatın kazasını yapıyorlar belki de böylelikle. Yaşanan koskoca bir ömrü televizyondan izlemek gibi bir şey. Aynı romanın tekrar tekrar okursun da her seferinde farklı şeyler keşfedersin ya onun gibi.

Yapacağım açıklamaya inanmayacağını bile bile doğruyu söyledim:
“Hocanın işi çıkmış da dersi erken bir saate almış bugün.” dedim. Oysaki ona güzel bir hikâye yazmam gerekiyordu:

“Bak Hacı teyze, laf aramızda kalsın. Arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum.” Sadece bunu söyleseydim apartmanımızın istihbarat şefi için yeteri kadar ipucu vermiş olurdum. O bunun üstüne ne hikâyeler yazardı. Bazı yalanlar gerçeklerden daha fazla inandırıcı oluyordu ne yazık ki.

“Olsun kızım olsun. Siz okuyun da. Elinize ekmeğinizi alın bir kere. Ondan sonra ne yaparsanız yapın. Bak bizim kızı dedesi okutmadı. Hortlayasıca adam. Bizim bey de babasına sesini çıkartamadı. Yaaa! Herkes Hacı Şerife değil ya pıstırıp da laf söyletmeyeceksin. Gıkını çıkaramadı kızım. Yavrum da nasıl hevesliydi okumaya.”

Eyvah yine en baştan başladı! Dur ne olursun dur. Dayanamam.

“Amaan neyse işte. Anlattırıp da gücümü üzme benim sabah sabah.”

“Ne yani bu kadarcık mı? Devam etmeyecek misin?” demedim. Der miyim hiç!

“Hacı teyze ben geç kalıyorum. Bir isteğin var mı?” diye sorup bir de hayır duasını alıp Allah’ın izniyle güle güle gitmekti niyetim.

“Haydi Allah zihin açıklığı versin kızım. Emeklerinizi zayi etmesin.” deyip beni yolcu etti aslında ilk başta. Ben de mevlit duası yapan hocanın coşkusuyla “Amin!” deyip koşar adımlarla durağa giderken arkamdan seslendi. Seslenmek değildi bu. Aman Ya Rabbi! Sus  Hacı teyze gözünü seveyim. Herkesi uyandıracağız. Koşa koşa yanına döndüm.

“Ne oldu? Hayırdır? İyi misin?” Bu soruları art arda sıraladım. Nefes nefese kalmıştım.


“Gençler de böyle şimdi. Yürüdüğün yol şu kadarcık. Kızım dur, soluklan. Ben sizin yaşınızdayken buradan taaa çarşı kadar yolu kadar günde üç kere gider gelirdim de bir de akşama kaynanama kaynatama sofra kurardım. Hasan ağabeyinde daha beşikteydi o zamanlar. Amaaan anlatmakla bitecek derdim mi var!”

Gerçekten ben de anlatmakla biteceğini hiç sanmıyorum. Bitecek olsaydı şimdiye kesin bitmişti. Hacı teyze derdin tasanın sırası mı şimdi? Bunun için mi çağırdın beni?

“Dur kızım, bak senden bir şey isteyeceğim ama aklında tutabilir misin?

“Ne sandın kızım sen beni? Ben aruz kalıplarını ezbere bilen insanım. Senin dediğini mi aklımda tutamayacağım. De hele.
Cevap vermeden başımı salladım. Zaten konuşsam da dinlemiyordu ki.

“Bak şimdi al şu parayı. Sok cebine. Hani nerede? Cebin var mı? Hah, bak iyi dinle beni şimdi. Çarşıya gittin. Orada bir şekerci var. Hani şu ayakkabıcıların yanında. Ziraat var karşısında. Bildin mi?
“Bildim.”
“Hah orayı bul. Sağ yanında bir apartman kapısı var. Orayı da bul. Sekiz numaraya bas. İyice bas ama. Kulakları işitmez onun. Duyurana kadar bas.

Kimin kulakları işitmez? Sen diyorsun bana böyle sabah sabah? Korkutma beni, gözünü seveyim.

Kapının otomatiğine yukarıdan basılınca gir içeri. Sekiz numara. Unutma bak. Beni de Hacı Şerife yolladı da. Onda bir emanetim olacak. Sana versin. Bu parayı da verir emaneti alır getirirsin bana. Paranın üstünü de geri getir e mi?  Oldu mu kızım? Bulabilir misin?

Hacı da beni iyice kendi gibi sandı he! Bulurum tabi ne var onda.

“Bulurum bulurum Hacı teyze. Akşama dönerim ben. Merak etme olur mu?” deyip koşarak dolmuşa yetiştim. Sevgili suç ortağımla anlaşmamız o gün, sokak ortasında gerçekleşivermişti. Ama ben nereden bileyim başıma gelecekleri. Bilsem alır mıydım o parayı?

Yabancı

İşte, buradayım. Doğup büyüdüğüm bu yer… İnsanın doğduğu yere bir yabancıymış gibi hissetmesi ne tuhafmış meğer. Hâlbuki yıllar önce ait olduğum tek yerdi burası. Sokağın girişinde bir bakkal vardı. Sahibi Hayri Bey’di. Bütün gün dükkânının önünde otururdu. Onu herkes tanırdı. Hayri Bey benim için o yıllarda bakkal amcaydı. Aslında o bütün çocukların amcasıydı, bakkal amcası… Hayri Bey’in yanındaki dükkânda berber Selim ve çırağı Turgut vardı. Selim abi mahallenin en genç esnafıydı. Genç olmasına gençti ama bu işteki ustalığını bilmeyen var mıydı, sanmam. İşleri büyüttüğünde yanında çalışması için bir de Turgut’u almıştı. Turgut yerlere dökülen saçları süpürür, hesap kitap işleriyle uğraşırdı. Fakat şu an önünde durduğum bu berber dükkânın içinde işler değişmiş görünüyor. Turgut elinde makası daha önce görmediğim insanlarla sohbet ediyor. Selim abi nerede? Selim abi öldü mü?

Bu düşünce nedense başımı döndürüyor. Yürümeye devam ediyorum. Aklıma birden yeşil sundurmalı bir ev düşüyor. Bu yeşil sundurmalı ev buralarda bir yerlerde olmalı. Bana doğru gelen bir simitçi görüyorum. Yoksa “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağıran Hasan amca mı? İçimden Hasan amcanın olması mümkün değil diye geçiriyorum. Hem “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağırmıyor. Yine de canım simit çekiyor. Bir simit alıyorum. Bu yeşil sundurmalı ev neredeydi acaba? Omzuma bir el dokunuyor. Durduğum yer bir kahvehanenin önü. “Yabancı mısınız?” Bir saniyeliğine düşünüyorum. “Birisini mi arıyorsunuz?” Ben diyorum, içimden, yeşil sundurmalı evi arıyorum. Hayır diyorum, birisini aramıyorum. Nedenini bilmediğim bir şekilde adımlarımı hızlandırıyorum.

Yine yapmıştım. Neden kaçmıştım? İnsanlardan neden kaçıyordum? Belki de yeşil sundurmalı ev yerine önce bu soruların cevabını bulmalıydım. Fakat bu daha zordu. Çünkü cevabı kendi içimde aramalıydım.

Karşıdan gelen biri bana sesleniyor. Şaşırıyorum. Duruyorum. Eski bir dost selamı ile kucaklıyor beni. “Tanımadın mı beni?” diye soruyor. Onu tanımamı istediğini fark ediyorum. Bakışlarımdan anlamış olmalı ki ceketinin sağ kolunu sıyırıp bana yara izini gösteriyor. Yüzümde farkında olmadan bir tebessüm beliriyor. Bana nerelerde olduğumu soruyor. Onu arayıp sormamamdan şikâyetçiymiş. “Ayaküstü olur mu böyle, gel bize gidelim.” Teşekkür ederim, diyorum. Israr ediyor. Malum soruyu hala sormadı. Israr etmesini istemediğim için peki diyorum. Sadece peki…

Eski dostum burada kalmış. Hiç ayrılmamış. Orada da çok durmuyorum. Gitmeden önce “Yeşil sundurmalı ev neredeydi?” diye soruyorum. Gülüyor. Artık yeşil değil, kırmızı diyor. Buralara bir kere daha yabancı hissediyorum.

Sokağa döndüğümde aramızda geçen konuşmalar canlanıyor kafamın içinde. Defalarca benim nasıl gidebildiğimi sordu. Kimseye haber vermeden, kimseyle vedalaşmadan… Ardından duymayı hiç beklemediğim, kendime bile soramadığım o soruyu sordu: “Neden geldin?” Bunları düşünürken evime yaklaştığımı hissediyorum. Orası hâlâ benim evim mi? İçinde ailemin olmadığı o ev nasıl benim evim olabilir ki?

Ve işte… O bahçedeyim şimdi. Havuzunda kaptanı olup kâğıttan gemilerimi yüzdürdüğüm, hasırdan iskemlesinde annemin kaynattığı ıhlamuru içtiğim… Sola döndüğümde babamın diktiği kırmızı güller canlanıyor gözümde. Ne de güzel kokardı o güller! Mutlu olsun diye bu güllerden götürürdüm anneme. Mutlu olurdu ama “Çiçek dalında güzeldir,” derdi bana. Babam ise gülleri kopardığım için kızardı. Şimdi düşünüyorum da, belki ona da güller götürmeliydim. Belki o zaman babam da sevinirdi.

Şimdi, neden burada olduğumu daha iyi anlıyorum. Belki de sadece çocukluğumu özlemiştim. Belki sadece bu evi, belki sadece arkadaşlarımı, belki sadece… Bu belkilerin ardından yıllarca kaçtığım o soruyu sonunda kendime sorabilme cesareti bulmuştum. Neden gitmiştim? Neden kimseye haber vermemiştim? Ve neden daha sonra kimseyi aramamıştım? Bu soruların cevabı yıllar sonra bile bir bilmece.

Kapak fotoğrafı https://www.araguler.com.tr/istanbulphotos2.html sayfasından alınmıştır.

Serinlik Mahallesi

Asfalt nedir bilmeyen mahallenin çocuklarıydık bizler. Arnavut kaldırımlı sokakların siyahtan taşlarını sayarak geçti günlerimiz. Mahalleyi mahalle yapan taş kaldırımlardır aslında. Çünkü onlar komşuya, bakkala, kahveye, aşka götürür sizleri. Biraz dikkatli bakarsanız eğer onlara, aralarındaki tozun toprağın kir olmadığını göreceksiniz. O tozun toprağın anılar olduğunu gördüğünüzde ise başınızı kaldırıp bakarsanız mahalleye, her bir suret her bir bina size çok daha tanıdık gelecek.

Serinlik Mahallesi emekli asker Seyfi Bey’in oturduğu apartmanla başlayıp Çerkez ablanın eviyle son bulurdu. Son bulmazdı da aslında biten sadece binalardı, nitekim içinde ölmeyecek demet demet anıları saklıydı. Şimdilerde göçen gidenler sokağına döndü ama ben hâlâ o cıvıltı günlerini hatrımda tutarım. Mahalle ortasında bulunan kahvehanede atılan tavla zarının sesi kulaklarımda mesela. Birbirlerine espriler yaparak işini yapan Kasap Feyyaz ile Bakkal Seyit’in sesleri sokakta capcanlı hâlâ. Sokak ortasında top oynayan çocukların ince sesleriyle ettiği o masum küfürler de…

Küçücük bir mahalle gibi görünse de sakinlerine yetiyordu, herkes birbirine kaldırımlar kadar bağlıydı. Bir kişi eksilse o bağdan yerine bulamazdınız kimseyi. Mahalleyi birbirine katıp karıştıran Serpil abla mahallelinin ağızındaki haliyle Cazgır Serpil bile kopsa o bağdan yerine hiç kimseyi koyamazdınız. Herkesin şekil almış isimleri vardı kısaca. Ben mahallede herkesi olması gerektiği kadar severdim. Yan komşumuz Necla ablayı daha çok severdim mesela. Onu hep Alpay’ın Fabrika Kızı şarkısındaki kız sanırdım. Annemin en yakın arkadaşıydı. Annem ahretliğim derken ve ismini söylerken ayrı bir tonda seslenirdi adeta. Necla abla izinli olduğu günlerde annemle arka balkonda çay içerlerdi. Orada sık sık birbirlerine destek olur, arada dedikodularını sıkıştırır ve bir demlik çayla iki sigarayla günü akşam ederlerdi. Necla ablayı benimle çok ilgilendiğinden ve bize çok geldiğinden severdim ama bir de tütün fabrikasında çalıştığı için çok severdim. Her ay anneme bir karton sigara getirirdi, bana da o kartondan nasiplenmek düşerdi. Ara sıra iki üç dal fazla alırdım. Ya gece camdan tüttürmek için ya da arkadaşlarla arka sokaklarda gezinirken içmek için. Gerçi yine böyle bir yürüyüş sırasında Cazgır Serpil’e yakalanmıştık. Dedikodu hızını ilk orada anlamıştım. Daha işten eve dönmemiş olan babamın bu durumdan nasıl haberi olmuştu hâlâ düşünürüm. Serpil abla mahallenin magazin kamerası gibiydi, hiçbir şey bulamazsa alt komşuları yeni evlenmiş Sedat ağabey ile Nazan ablanın kavgalarını anlatır dururdu. Malum dedikodu paparazi bir davranıştır. Ve bence en çok dedikoduyu kendi hayatını yaşayamayan insanlar yapar. Belki de Cazgır Serpil’in yaşayamadığı onlarca şey vardır…

O şirin mahallenin akşamları başka olurdu. Hele ki bir de yaz akşamıysa her balkondan bir çay kokusu gelirdi. Balkonların sarı ışıkları mahalleyi aydınlatırdı. Esnaf eve gitmek için değil de eve gitmemek için yavaş çalışır, kahvehaneden dolu dolu kahkahalar yükselirdi. Çocuklar mesela akşam ezanını hatırlamadan oyunlarını oynamaya devam ederdi, aşıklar sevdiklerini son bir kez daha görebilmek için evine giden yolun yönünü değiştirirdi. Bu kişilerden biri de Kemal ağabeydi çünkü mahalleyi kasıp kavuran bir aşk efsanesi vardı. Leyla ile Mecnun’u tanımadan Sevgi ile Kemal’i tanıdık bizler. Kemal abi uzun boylu, hafif esmer, saçları gür ve bakımlı, kıyafetleri özenli hem bir mahalle ağabeysi hem de hastaların şifacısı mesleğini seven bir eczacıydı. Sevgi Abla ise aile baskısından bunalmış, ev hapsinde günlerini geçiren, hasta dedesine ilaç almak için bir de mutfak eksiklerini tamamlamak için dışarı çıkan orta boylu, çakır gözlü, kısa saçlı kaküllü, her şeye rağmen sevecen ve güler yüzlü bir kadındı. Kemal Ağabey’in aşkı eczaneye ilaç almaya gelen Sevgi ablayı gördüğünde başlamıştı. O günden sonra Kemal ağabey Sevgi ablayı görebilmek için türlü bahanelerle Sevgi ablanın evinin kapısını çalar olmuştu. Tabii zamanla Cazgır Serpil’in de etkisiyle oluşan bu aşk, mahallenin kulağına düşüverdi. Çok zaman geçmeden de Sevgi ablanın babası Seyfi amcaya haber ulaşmıştı. Ardından hiç unutmam bir akşam eczane tarafından sesler gelmeye başladı. Kimi camdan kimi kapıdan atıverdi kendini ben de çıkmıştım. Görünürde bir kavga yoktu ama yüksek sesler bir yerden geliyordu. Seslere doğru yaklaşınca eczanenin içinde ilk gördüğüm şey Seyfi amcanın iki eli havada karşısında iki büklüm olmuş Kemal ağabeye bağırmasıydı. O akşam esnafın da olaya el atmasıyla çok büyümeden bazı meseleler rafa kaldırıldı. Fakat ilerleyen günlerde her şey çok değişmişti. Saklı kalması gereken şeylerin ortaya çıkmasından sonra insanlar gözleriyle anlatır bazı şeyleri.

Mesela bir adam bakışıyla tokat atabilir bir başka adama. Bir kadın mesela öldürebilir bir adamı gözünü kaçırarak yürürken. Ve anahtar kilde oturdu mu peşi sıra yıllar geçerken açılır kapının kilidi. Biz de yıllar sonra anladık o aşkın çaresiz savruluşunu. Meğerse Seyfi amcanın kızgınlığı Kemal ağabeye değil, Kemal ağabeyin rahmetli babası Orhan amcaya imiş. Vakti zamanından kendi aralarında yaşanan sûhân-ı ruh bir aşk hikayesinden kalma kinden kaynaklanmış bu kızgınlık. Neticede zaman dozu düşük bir ilaçtır, yani kısa vadede olmasa da uzun süreler sonunda Kemal ile Sevgi’nin de ilacı oldu. Hatta zamanın da bir meyvesi var, onun da adı Orhan Seyfi desem.

Şimdilerde geçerken mahallenin asfalt yolundan; çocukluğumdan, gençliğimden kalan duvarlarda bir boya dükkanlarda bir tabela mahallede tanıdık bir arkadaş evlerden gelen bir ses arıyorum. O hiç bitmeyecek gibi yaşayan mahalle şimdilerde anılarını yaşatacak insan arıyor. Mahalle artık küskün sakinlerine, ne eski neşesi var ne de heyecanı. Altmışlarına yaklaşmış ihtiyar bir ben gibi alışamıyor yeniye belki de değişime. Eminim onun da kaybettiklerinden gözleri yaşlanıyor sisli bir sonbahar sabahında. Nefesi kesiliyor, geceleri korkuyor çok tanıdık bir saat arasında ölmekten. Asfalt ona ağır geldi. Yeni binalar bilenmiş çelikten bir bıçak gibi sapandı göğsüne, yağmur damlaları artık muhteriz değil canı acıyor sağanaktan. Her şeyden sonra geleceklerden önce oda eminim şunları düşünüyor:

Kötü günler, kötü hatıralar, kötü zamanlar insanlarca hep unutulmak istenmiştir fakat iyi günler de iyi zamanlar da iyi hatıralar da unutulmalı. Hatta hiç bahsedilmemeli kötüler gibi. Çünkü insan kötüyü düşünürse geleceğe, iyi düşünürse geçmişe umut bağlıyor. Lakin önemli olan andır. Anı kıymet bilerek yaşamaktır. İnsanlar hep bunu unutuyor, kaybediyor ve üzülüyor. Sonra da ölüyor.