Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İstanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Okuma Eylemi ve Zihinsel Gelişime Etkileri

Aslında hepimiz hayatımızın büyük bir bölümünde okuma eylemini gerçekleştiriyoruz. Gazeteler, dergiler, makaleler, kitaplar… Pek çok şey okuyoruz. Hatta çevremizde gördüğümüz yazıları bile farkında olmadan okuduğumuz zamanlar olmuştur. Okumak çoğu insana göre büyük bir tutkudur. Okumak insanın ufkunu açar, hayal gücünü geliştirir, kelime hazinesini genişletir, bilişsel ve duyuşsal alanda bireylerin gelişmesine katkı sağlar. Kısacası okumanın insana pek çok faydası vardır. Peki okuma eylemi nedir? Gelin hep birlikte öğrenelim.

Okuma Nedir?

Okuma eylemi yazılı iletişimleri duyu organları aracılığıyla algılama, anlamlandırma ve yorumlama etkinliğidir. Okumanın en genel tanımı budur diyebiliriz. Okumak önemli bir eylemdir. Çünkü insana pek çok alanda katkı sağlar ve bireyin kişisel gelişimine rehberlik eder. Bireyin duyusal, sosyal, zihinsel gelişiminde önemli roller üstlenir. Okuma bireyin düşünme becerilerini geliştirir ve bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Kendini geliştirmek isteyen her birey mutlaka okumalıdır. Bu bağlamda bireylere okuma alışkanlığının kazandırılması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Okuma Alışkanlığı

Okumak elbette önemli bir eylemdir fakat okumayı alışkanlık haline getirmek daha da önemlidir. Çünkü okumayı alışkanlık haline getirdiğimiz zaman biz bu eylemden daha fazla verim alıyoruz. Okuma alışkanlığı daha küçük yaşlarda bireylere kazandırılması gereken bir alışkanlıktır. Çünkü bir bireyin öğrenmeye ve öğrendiklerini alışkanlık haline getirmeye en açık olduğu dönem çocukluk dönemidir. Çocuklar öğrenmeye açtır. Bu sebeple de okuma alışkanlığı çocukken bireylere kazandırılmalıdır.

Okuma Alışkanlığı ve Ailenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında en büyük rol her zaman aileye düşmektedir. Çünkü eğitim ailede başlar ve ebeveynlerimiz aslında bizim ilk öğretmenlerimizdir. Çocuklar ailelerini örnek alırlar. Bu sebeple de okuma alışkanlığını çocuklarına kazandırmak ilk olarak ebeveynlerin görevidir.
Ebeveynler çocuklarına kitap sevgisini aşılamalı, onlara okuma sevgisi kazandırmalıdır. Bu sebeple de ailelere bazı görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ebeveynler çocuklarıyla okuma etkinlikleri yapmalı, evde okuma saatleri düzenlemeli, çocuklarına kitap okumalı, okuma etkinliği içeren oyunlar oynamalı ve zaman zaman kütüphane ziyareti yapmalıdırlar. Bu gibi uygulamaları yapan ebeveynler çocuklarına okuma alışkanlığını kolaylıkla kazandırabilirler.

Okuma Alışkanlığı ve Öğretmenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında etkili rol oynayan diğer bir unsur da öğretmendir. Bireyler okula başladıkları anda öğretmenlerinin etkisi altına girerler. Öğretmenlerini örnek alır, zaman zaman onları taklit ederler ve öğretmenlerini rol model olarak görürler. Bu nedenle okuma alışkanlığı kazandırmada öğretmenlere de çok fazla görev ve sorumluluk düşmektedir. Bir öğretmen her zaman okumalıdır. Öğretmenlerini okurken gören çocuklar okumaya ilgi duymaya başlayacaktır. Bunun yanı sıra öğretmen okuma saatleri düzenlemeli, okuma alıştırmaları yaptırmalı, kütüphane gezileri düzenlemelidir. Aynı zamanda öğrencilerine onların düzeylerine uygun, onların sevebileceği kitaplar önermelidir.

Okuma Eyleminin Zihin Gelişimine Etkileri

Değinmek istediğim son nokta da okumanın zihin gelişimine etkileridir. Okuma eyleminin bireylerin gelişiminde önemli bir rolü vardır. Bunlardan biri de zihin gelişimine olan etkisidir. Okumak zihni tazeler, ufkumuzu genişletir. Kelime hazinemizin zenginleşmesini sağlar. Okuyan bireyler eleştirel düşünebilir ve kendilerini ifade etmekte güçlük çekmezler. Okuma eylemi bireylerin düşünme becerilerini geliştirir, bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Bu becerileri kazanmış olan bireyler akademik hayatlarında da başarılı olurlar. Bunun yanı sıra okuma eylemi bireylere üst düzey düşünme becerisi ve anlama becerisi kazandırır. Çünkü birey okuduklarını zihninde anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışır.

Okuma eyleminin zihinsel anlamda bize bahsettiği en büyük hediye ise güçlü bir hafızadır. Özellikle de yaşlılık döneminde ortaya çıkan unutkanlık problemi okuyarak en aza indirilebilir. Bunun için de bireyler çok okumalı ve hafızasını canlı tutmalıdır. Okuma eylemi hayal gücünün gelişmesinde de önemli bir etkiye sahiptir. Hayal gücü gelişmiş olan bireyler yaratıcı düşünebilen ve yaratıcı ürünler ortaya koyabilen bireylere dönüşürler. Bütün bunlardan yola çıkarak eğer biz de hayatımızı verimli ve kaliteli bir şekilde geçirmek istiyorsak çok fazla okumalıyız.

Fahrenheit 451 Roman / Film İncelemesi

Şimdiye kadar birçok distopik eseri inceledik, filmler değerlendirdik.  Tam bir distopik bilimkurgu filmi olan Fahrenheit 451’i es geçmek olmaz. Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Bir sıcaklık birimi olarak kullanılan terim, kâğıtların yanarak tutuştukları sıcaklık derecesinden esinlenilerek bulunmuştur. Kitap 1953 yılında çıkmıştır. Yazarı Ray Bradbury’dir. Kitabın dili sade, açık ve anlaşılırdır. Akıcı bir şekilde okunabilir.

1950’li yıllar yani kitabın çıktığı dönem soğuk savaş yıllarıdır. Kaosla geçen seneler, Amerika ve Sovyet Rusya arasında kıyasıya mücadelenin olduğu dönemlerdir. Bu yıllarda radyo ve televizyon evlere girmeye başladı. Bunun sonucunda da insanlar artık zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon başında geçirmeye başladılar. Yazar Bradbury bu yıllarda insanların zamanlarını bu şekilde geçirmelerinden etkilenir ve insanların bu şekilde televizyon seyretmeye devam etmeleri durumunda ileride ellerine kitap dahi almayacaklarını söyler. Bu olay sonucunda da Fahrenheit 451 romanını ortaya çıkar.

‘’Yakmak bir zevkti.’’

Kitabın dayandığı temel düşünce yakmanın bir zevk olduğu ve cehaletin mutluluk olduğudur. Felsefede geçmişten günümüze birçok filozof mutluluğun farklı tanımlarını yapmıştır. Örneğin; Nietzsche’ye göre mutluluk anlıktır yani geçicidir. Buddha’ya göre ise mutluluk yolun kendisidir. Mutluluğu aramak insanoğlunun yüzyıllardır peşinde olduğu bir şeydir. Fahrenheit 451’e göre ise mutluluk cahilliktir.

Kitapta geçen dünya geleceğin Amerika’sıdır. Olaylar günümüzden farklı, ileri bir teknolojide geçmektedir. Bu dünyada yaşayan insanlar evlerin içerisinde bulunan kameralar ile yedi yirmi dört izleniyorlar. Bir bakıma televizyonun içindelermiş gibi gözetleniyorlar. Bu dünyada tek amaç insanların mutluluğudur. Kitaplar gerçekleri anlatır ve bizlerin duymak, bilmek istemeyeceği olayları görmemize sebep olurlar. Bu yüzden kitaplar gereksizdirler ve insanları mutsuzluğa sürüklemektedirler.

Bizim dünyamızdaki itfaiyecilerin temel görevi yangın çıkması durumunda yangına müdahale ederek yangını söndürmektir. Ancak Fahrenheit 451 romanında itfaiyecilerin görevi kitapları yakmak, yok etmektir. Herhangi bir evde kitap bulunduğu ihbarı gelmesi durumunda hemen alev silahlarını alarak olay yerine giderler, evi kitaplardan arındırırlar ve kitapları orada yakarlar.

Kitabımızın başkarakteri küçükken babasını kaybetmiştir. Kendisi de bir itfaiyecidir. Her gün kitap bulunan evlerin tespit edilip ihbar edilmesiyle olay yerine giderler, kitapları yakarlar ve mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir gün başkarakterimiz Guy Montag’a on yedi yaşındaki Clarisse hayatını değiştirecek bir soru sorar. Mutlu musun? Montag bu soru karşısında durur ve düşünür. Hiçbir şey hissetmez. Her şeye sahiptir. Mesleği, evi, itibarı her şeyi vardır ancak neden hâlâ mutlu değildir? Hayatı sorgulamaya başlar. Her gün yakmaya gittiği kitapların içerisinde ne vardır? Kitapları bu kadar tehlikeli kılan özellik nedir? İnsanlar arasında klasik bir düşünce vardır. ‘’Yasak olan caziptir.’’ Başkarakterimiz Montag’da bu duruma düşer. Bir gün yine kitap ihbarı aldıkları eve giderler ve evde bulunan yaşlı kadın kitapları için yanmayı göze alır. İşte bu noktadan sonra Montag için her şey değişmeye başlar. Daha fazla düşünmeye, sorgulamaya başlar. Kitaplar uğruna yanılacak şeyler midir?

Kitaptaki totaliter rejimin temel amacı insanları mutlu etmektir. Baskı, gözetlenme, uyku hapları, herkesin birbirinden soyutlandığı bir dünya bunların hepsi insanların iyiliği içindir. Düşünen insan mutsuzdur. Bu yüzden insanları düşünmeye, sorgulamaya iten her şey yok edilmelidir düşüncesine sahiptirler.

‘’Kitapları yakabilirsiniz, fikirleri asla’’ İnsan düşünen bir varlıktır. Hayatımız sorgulama üzerine kuruludur. Bilgini güç olduğu ve buna sahip olan insanların toplumları çok kolay bir şeklide manipüle etmeleri, bilgiyi güç olarak kullanan insanlardan neden bu kadar çok korkulduğunun açık bir göstergesidir. Distopik bilimkurgu romanı Fahrenheit 451 bizlere farklı bir pencereden bakma imkânı sağlıyor.

Fahrenheit 451 Filmi / 2018

Fahrenheit 451 daha önceden 1966 yılında ‘’Değişen Dünyanın İnsanları’’ ismiyle de filme uyarlanmıştır. Bu kısımda 2018 yılında tekrardan uyarlanan filmini kısaca inceleyeceğiz. Bilim kurgu/dram türündeki film kitaptan bazı noktalarıyla ayrılıyor. Örneğin kitapta yer alan bazı karakterlerin filmde yer almaması gibi. Filmin günümüze yakın bir tarihte çekilmiş olması kitaptaki anlatılan teknolojiye daha fazla benzetilmiştir. Özellikle siyah tonunun ağırlığı bizleri korku, şüpheye ve tedirginliğe düşürmeye yetiyor. Fahrenheit 451 kitabını okuduktan sonra mutlaka filmini de izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar, keyifli seyirler…

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Jane Eyre

Jane Eyre, Charlotte Bronte tarafından 1847 yılında yazılmış Victoria döneminin yansımalarını çok net bir şekilde görebildiğimiz, olay örgüsünün ilmek ilmek işlendiği muhteşem bir başyapıt. Ataerkil zihniyetin hâkim olduğu bir dönemde kadınların ismini duyurması pek de hoş karşılanmadığı için Bronte bu eseri “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Romantizm ve feminizm akımlarının etkisiyle kaleme alınan eser sosyal statü farkları, toplumsal ve dini baskıların kadını sindirmeye çalıştığı, aşk gibi konuları kapsamaktadır.

Ayrıca eser pek çok kez beyaz perdeye de uyarlanmıştır. Beni en çok etkileyen uyarlama, 2011 yapımı olan başrollerini Mia Wasikowska (Jane Eyre) ve Michael Fassbender’ın (Bay Rochester) paylaştığı Jane Eyre. Tabii film uyarlaması olan her eser gibi bu eserin de öncelikle okunması gerektiğini daha sonrasın da filmin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanı okurken zihnimizde betimlenen her sahnenin filmle bire bir aynı olduğunu gördüğümüzde o eser daha unutulmaz ve daha keyifli oluyor.

Eseri detaylı incelemek gerekirse;

Yazar da roman kahramanı Jane Eyre gibi zor bir çocukluk geçirmiş, trajik olaylar yaşamış ve hayatı mücadele ile geçmiştir. Yani buradan eserin yazarın hayatından izler taşıdığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazar, Jane Eyre üzerinden biz okurlarına mesaj vermekte güçlü kadın betimlemesiyle bize ışık tutmaktadır.

Karakterlere bakacak olursak;

Jane Eyre, yetiştiği çevre itibariyle isyankâr, mücadeleci, boyun eğmeyen bir kişiliğe sahip. Yazarın güçlü kadın örneği olarak bizlere sunduğu Jane Eyre’i romanı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Acılarla büyümüş bir çocuk ve ayakta kalmaya çalışan bir kadın olan Jane Eyre Thornfield Konağı’nda küçük Fransız bir kız çocuğu olan Adele’e mürebbiyelik yaparak geçimini sağlar. Ve zamanla Bay Rochester’a âşık olur.

Bir diğer ana karakterimiz olan Bay Rochester ise herkesin ondan çekindiği soğuk, kaba biri olarak tanınır. Jane Eyre’in mürebbiyelik yaptığı konağın sahibidir ve Adele de onun evlatlık kızıdır. Aralarında hem yaş hem de sosyal statü bakımından fark olmasına rağmen Jane Eyre‘e âşık olur ve daha fazla dayanamayarak aşkını itiraf eder.

Diğer karakterlerimiz; Bayan Reed, Bay Brocklehurst, Maria Temple, Alice Fairfax, Adele Varens, Grace Poole, Bertha Mason, Richard Mason, Blanche Ingram, St. John Rivers, Mary ve Diana Rivers, Bay Brigg… Bu sıraladığım isimler kadar daha birkaç tane karakter var fakat kilit karakterlerin çoğu bu isimler diyebilirim.

SPOİLER!

Özellikle Bay Brigg ve Richard Mason tam Jane Eyre ve Bay Rochester evlenmek üzereyken gelmiş ve nikâhı engellemiştir çünkü Bay Rochester aslında Bertha Mason ile evlidir fakat karısı akıl hastası olduğunu için onu konakta bir odaya kapatmıştır. Bu durumu öğrenen Jane Eyre hemen konağı terk eder fakat birkaç sene sonra daha fazla dayanamayarak Bay Rochester’ı merak eder ve geri döner fakat konağın yandığını öğrenir ve bu yangında Bay Rochester’ın karısı vefat etmiş kendisi de bir elini ve görme yetisini kaybetmiştir o yüzden kendini Ferndean Çiftliği’ne kapatmıştır. Bu yaşananları öğrenen Jane hemen Bay Rochester’ın yanına gider, Bay Rochester ona tekrar evlilik teklifi eder ve evlenirler. Yani tam anlamıyla yıllar sonra gelen mutluluk…

Aslında romanı en başından özetlemek gerekir fakat roman oldukça hacimli ve olay örgüsü de bir o kadar sık ve bütün olaylar da birbiriyle bağlantılı. O sebeple bir özet geçemedim romanı okur, filmi de izlerseniz aklınızda kalan bütün sorular eminim bir cevap bulacaktır.

Romandan güzel bir alıntı ile yazımı sonlandırıyorum:

İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Yıldızların parlaklığını görmezler de ancak ufak tefek lekeleri seçerler.

Keyifli okumalar dilerim…

Sheakspeare’in Hamlet’i

Hamlet, William Shakespeare tarafından 1599–1601 yılları arasında yazılan temasında trajediyi işlediği bir tiyatrosudur. İngiliz edebiyatının en etkileyici eserlerinden biridir ve Dünya edebiyatında da yerinin ayrı olduğu söylenebilir. Pek çok ülkede defalarca sahnelenmiş beş perdelik bir oyun olan Hamlet’in sahnelenmesi son derece uzundur. Ayrıca dil özellikleri bakımından da zaman zaman anlaşılması güç kelime ve cümlelere rastlıyoruz. Yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, hırs, intikam gibi kavramları konu edinen Hamlet’in konusuna bir göz atalım:

Hamlet’in hikâyesi eski kuzey masallarına bağlanmaktadır. Yani özgün bir konu değildir ve kaynağı başka eserlere dayanmaktadır. Danimarka’da geçen oyunda Prens Hamlet’in kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius’tan nasıl intikam aldığını anlatır. Konusu kısaca bu şekildedir fakat olayların nasıl başladığını anlamak için biraz daha detaylı inceleyelim:

Hamlet, mutsuz ve öfkelidir. Bunun sebebi sadece babasının ölümünden kaynaklanmaz. Kendisinin de söylediği gibi babası öleli henüz iki ay olmuşken annesi Gertrude ile amcası Claudius’un evlenmesi onu daha da öfkelendirmiş ve melankolik bir ruh haline bürünmüştür. Ayrıca Hamlet’in de bir takım şüpheleri vardır. Babasını öldürenin amcası Claudius olduğunu düşünür fakat bu nasıl ispatlayacağını nasıl intikam alacağını bilemez. O bunları düşünürken mezarında rahat uyuyamayan babasını ruhu Danimarka surlarında her gece dolaşmaktadır. Hayaleti gören kişiyse Hamlet’in dostu Horatio’dur. İnançları gereği ölülerin ruhlarının dolaşması iyiye işaret değildir. Ülkede kara bulutların dolaştığını düşünen Horatio bu durumu hemen Hamlet’e bildirir. Bunun üzerine Hamlet gece yarısı hayaletin geleceği saatte surlara çıkar ve onunla konuşur. Hayalet her şeyi anlatır. Olaylar tam da Hamlet’in düşündüğü gibi olmuştur. Yani amcası Clauduis, babasını uykusundayken kulağına zehirli bir sıvı akıtarak öldürmüştür. Bütün bunları öğrenen Hamlet’in kanı çekilir ve orada intikam alacağına yemin eder.

Olaylar her ne kadar iktidar mücadelesi, entrika gibi gözükse de devletteki çürümüşlük, yolsuzluk olayların altında yatan asıl sebeptir. Çürümenin başı Claduius’tur yani devletin kendisidir. O zamanın anlayışına göre kralların Tanrı tarafından göreve getirildiğine inanıldığından Claudius’un ağabeyini öldürmesi sadece krala karşı işlenmiş bir suç değildir. Aynı zamanda Tanrı’ya karşı da suç işlemektir. Tabi ülkede ki çürümüşlüğün tek nedeni kralın zehirlenerek öldürülmüş olması değildir. Tahta geçen Claudius’un devletin nasıl yönetileceğinden bir haber olması, zevk ve sefa düşkünü olması ve meşru olmayan yönetimidir.

Buradan sonrası spoiler!

Sonuna doğru gelecek olursak:

Bir gün hamlet ve annesi konuşurken başmabeyinci Polonius bir perde arkasından onları gizlice dinler. O sırada birinin kendilerini dinlediğini fark eden Hamlet hançerini çekerek Polonius’a saplar. (Kral Claudius olduğunu zanneder.) Polonius orada ölür daha sonra Polonius’un oğlu olan Leartes durumu öğrenir ve Hamlet’i öldürmek ister. Kral Claudius, Hamlet’i öldürmesi için Leartes’e yardım eder ve bir tuzak kurarlar. Hamlet ve Leartes arasında bir düello düzenlenir fakat Leartes’in kullandığı kılıcın ucu zehirlidir. Kral da Hamlet’e vermek için zehirli içki hazırlar. Düello sorasında Leartes Hamlet’i yaralar, kraliçe yanlışlıkla içkiyi içer ve ölür. Daha sonra zehirli kılıcı eline geçiren Hamlet hem Leartes’i hem de Kral Claudius’u öldürür.

Sonuç olarak, Hamlet’in konusunun sıradan ve basit bir konu olmadığını, görünenin dışında çok farklı bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun sonu beni oldukça şaşırtmış ve üzmüş olsa da kurguya hayran kaldım diyebilirim. Kesinlikle okunması ve anlaşılması gereken bir yapıt olduğunu düşünüyorum.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

Yüreğim, katılaşma, taş olma sakın, yüreğim!
Neron’un canavarlığı girmesin içine.
Bırak sert olmasına sert, ama insan kalayım.
Hançer gibi konuşayım, hançer olmadan.
Dilim de, içim de iki yüzlü olsun bu işte:
Sözlerim canını ne kadar yakarsa yaksın.

Keyifli okumalar diliyorum…

Kendini Arayan Kayıp Ruh

Issız bir adada tek başına olduğunuzu ve artık bulunma umudunuzun kaybolduğunu düşünün. Ne kadar çaresiz ve ümitsizce değil mi? Şimdi günümüze gelin. Kalabalıklar arasında yalnız olduğunuzu ve birçok arkadaşınızın, ailenizin, yakınlarınızın içinde yapayalnız bir ruhla, bulunduğunuz çağdan ölesiye nefret ettiğinizi hayal edin. Issız adada tek başınalık mı incitir benliğinizi yoksa kalabalıklar arasında yavaş yavaş yok olmak mı? Bu soru eğer bana sorulsaydı ikincisini seçerdim. Çünkü o ıssız adada birilerinin gelmesi benim içimde hep bir umut kapısı açar ve yok olasıya dek içimde varlığını sürdürdü. Fakat etrafınızda onlarca insan varken ve siz yalnızken içinizi gören birinin olmaması ruhunuzu ebediyetten umutsuzluğa sürükler.

Peki, sevgili okur, yalnızlık nedir? Ne zaman insan var olur? Ne zaman kendini değerli, neşeli ve mutlu hisseder? Ah bu sorular… Cevabı her insan için farklı anlamlar taşıyor biliyorum. Sylvia Plath’in bu hissi nasıl yorumladığına bakın.

“Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum, çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.”

Karmaşanın sebepleri her çağda ve her asırda farklı nedenleri doğursa da hissettirdikleri şey daima benzerdir. Koca bir başınalık ve üzerimize çöken boşluğun dayanılmaz ağırlığı. Boşluğun ağırlığı hiç olur mu demeyin. İnsan meşgulken, bir işle uğraşırken düşüneceği onca şeye vakit bulamaz. Sadece odaklanır ve işine zaman ayırır. Ama boş vakitlerimiz varken ve artık boşluğun hecelerini deftere nakış nakış işlerken düşünceler zihni bir örümcek ağı gibi kaplar. Sardıkça çekilmez, dayanılmaz bir sancının panzehri yayılır tüm bedene. Demem o ki insanın en ağır yükü zihninde yarattığı boşluklardır. Hep meşgul olmak, bir şeyle uğraşmak ve zihnimizi ele geçiren düşünceleri ertelemek sağlıklı olan mıdır?

Duygularımızı bastırmak, özlemlerimizi ertelemek ve o anda ne yaşayacaksak içimizde bir yerlere gömmek peşimizi bırakmayan bir ruh gibi dolanır her defasında. Acıyı, sevinci, özlemi, iç bunalmaları ve kararsızlıkları anda yaşamak ne geleceğin üzerine bir yük bindirir ne de geçmişe bırakılacak keşkelerin sıkıntısını doğurur. Şimdiye bakmak, anı yaşamak belki de duygularımızın en özgür olduğu zamanlardır. Kaygılarımız olmayacak mı, üzülüp sıkılmayacak mıyız? Elbette üzülmek, mutsuzlukları, özlemleri doruklarda yaşamak insan olduğumuzun göstergesidir. Tek başınalık belki de o kadar kötü bir şey değildir sevgili okur. İnsan kendine zaman ayırmalı, kendine ait odasında benliği ile hemhal olmalıdır. Kalabalıklar bizi anlamasa da bizi en iyi anlayan yine kendimizizdir. Eğer kendi yalnızlığımızda, verdiğimiz iç savaşta yine kendimizi dışlarsak bu sefer sonsuz bir karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılırız. İnsan özgürdür, kendine ait odasında. Edebiyatta bu olguyu çok güzel işler her detayında.

Psikolojik yabancılaşmanın en bariz örneği Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’dir. Zebercet’in kopukluğunu hat safhada görmek mümkündür. Zebercet şahsında karamsarlığı, acıyı, tükenmişliği ve hayatın bitirdiği insan modelini görürüz. Tutunamayanlar’ın Selim’i. O hayata tutunmak istemiş ama elinden geleni yapsa da o kalabalığa katılamamış, onların arasına girmeye hak kazanamamıştır. Çocukluğundan beri burjuvanın sahteliği ve kimsenin kimseyi dinlemediği bir çağda yaşamak midesini bulandırmış, onu oldukça yormuştur. Bakın bunu nasıl tasvir etmiş Oğuz Atay.

“Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın.”

Selim Işık’ın hikâyesi size başka bir yerden tanıdık geliyor mu? Evet, evet bildiniz. Jack London’ın Martin Eden’i. Hayalleri uğruna savaşan, eğitimsiz bir camiadan gelip kendini sürekli geliştirmek için elinden geleni yapan, asla pes etmeden sürekli yol kat eden yazar Martin Eden. Bir gün hayalleri gerçekleşince elde ettiği haz onu tatmin edecek midir? Hayallerini kaybedince hayatın derin sularına mı bırakır kendini? İnsan hayallerini, ideallerini, umutlarını kaybedince derin bir yalnızlığa hapsolurmuş, bunu öğretecek bize sevgili Eden.

Peki ya her sabah günlük rutininden uyanmayı dilerken bir sabah böcek olarak uyanan Gregor Samsa? Onun yalnızlığı ve hüznü edebiyat dünyasının en ünlü yakarışlarındandır. Kafka muhteşem bir dönüşümü, toplumun hoşgörüsüzlüğünü, dışlanmışlığı, ötekileştirmeleri ve tahammülsüzlüğü böcek metaforu üzerinden uzun bir yolculukla paylaşır okurlarla. Toplumun yabancılaştırdığı bedenleri, ölesiyle nefret edip soyutladığı ruhları görmezden gelmek, onları öldürmekle eş değerdir. Siz hiç kendinizi Gregor Samsa gibi hissetmediniz mi? Toplum acımasız ve zalimdir. Bunu yok etmekse bazı vicdanlı insanların elindedir. Yaşamak gerek, özgürce ve hürce.

Ne diyor Dönüşüm ‘de, “Ölmekten müthiş bir şekilde korkuyordu çünkü henüz gerçek anlamda yaşamamıştı.” Daha çok örnek gösterilebilirim sizinle. Her seferinde şunu görmek mümkün:

Yalnızlık, arayış, insanın kendini buluş evresi, kalabalıklar içinde var oluş kavgası bulunduğumuz çağın vazgeçilmeyenlerinden. Yalnız da kalsanız içinizdeki çiçekleri büyütmek için var gücünüzle tutunun hayata. Mutlu olmak için, hayatın güzelliklerini bir an olsun kaçırmadan yaşamak için her zaman bir sebep vardır şu çağda. Hep vardı ve var olacak. Amacım öğüt vermek değil sevgili okur, sadece küçük bir öneri. Maurice Blanchot’un bir sözü vardır bununla ilgili.

“Ben bir taşın altındayım, ezildim; kalkmaya çalışıyorum. Bu sırada siz gelip taşın üzerine oturuyorsunuz ve bana öğüt veriyorsunuz.”

Demek istediğim, öğüdün de dışında sadece bir tavsiye. Kendinizi yaşatmak için ektiğiniz her güzel çiçek, etinizle, kemiğinizle nefret ettiğiniz şu zalim çağı güzelleştirmeyi sağlayan amaçlardan birisi haline gelecek. Çiçekleriniz hep büyüsün isterim. Büyüsün ve evrene güzel tohumlar bıraksın. Belki bir gün başka bir yürekte sizin çiçekleriniz açar, kim bilir.

Daima sevgiyle kalmanız dileğiyle…

Bir Kitaba Tutuldum! Kitap İncelemesi

“Dil, insanların binlerce yıllık deneyim ve birikiminin taşıyan benzersiz bir kültürel varlıktır.”Türk dünyasında ise dil, Kâşgarlı Mahmut’un çalışmaları ile kendini göstermiştir. Yabancılara Türkçe öğretimi hususunda ilk ciddi dil çalışmaları ile bilinen en değerli eseri Dîvânu Lügâti’t-Türk, tarih sahnesinde yerini almıştır. Bu mükemmel eser, kuşkusuz Türk dünyasının en kıymetli mücevheri, Türklüğün kültürel hazinesidir. Açıkçası bu eseri okumak, her sözcüğün anlamını yorumlamak, Türklük bilincini aşılamada ve yaşatmada en güzel örnektir. Eser sadece dil bakımından olmaksızın içeriğinde edebiyat, tarih, folklör ve sosyoloji bakımından zengin bir yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Türk dilinin güzelliğine, zenginliğine ve dönemin içinde barındırdığı kültürel kimliğe hayran kalmamak elde değil. Peki, bu eser günümüze gelmeyi nasıl başardı ve şu anda nasıl himaye edilmekte? Gelin birlikte kültürel mirasımızın kapısını aralayalım.

Dönemin ünlü bilginlerinden Ali Emîrî Efendi, 1912 yılında Dîvân’ın tek nüshasını yok olmaktan kurtarmış, Kilisli Rıfat ise bu nüshayı yayımlayarak Türk dünyasına neşretmiştir. Günümüzde ise eserin tek nüshası İstanbul’daki Millet Kütüphanesinde himaye edilmektedir.
Gelin Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün serüvenlerle dolu hikâyesini Doç. Dr. Feyzi Ersoy’un kaleme almış olduğu ‘’Bir Kitaba Tutuldum’’ adlı didaktik eserinde ne anlatıyor birlikte dinleyelim.

Yazar, romanın konusunu okurlara iki zaman diliminde anlatıyor. Geçmişte yaşanan olaylar 1912’lerin İstanbul’unda, günümüzde yaşanan olaylar ise 2017’nin Türkiye’sinde geçiyor. Geçmişe gittiğimizde başkahraman olarak Ali Emîrî Efendi’yi, günümüzdeyse emekli bir Türk dili profesörü olan Aykut hocayı görüyoruz. Romanın başlangıcı, Millet Kütüphanesinden çalınan Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün kaybolması ile başlıyor. Profesör, yaşanılan olayları yakın arkadaşı olan bir Türkolog profesör ve iki asistanı ile sıkı bir takibe alıyor. Takip sürerken eserde Divân hakkında bazı bilgilendirici konulara da yer veriliyor. Kitapta Divân’ın girişinden sözler de yer alıyor.

Dîvânu Lügâti’t-Türk- Millet Kütüphanesi

Evet, şimdi de sizinle geçmişe, 1912’lerin İstanbul’una yolculuk edelim. Hepimiz biliriz ki Ali Emîrî Efendi yaklaşık bin yıl önceden Kâşgarlı Mahmut’un mirasını ulusa kazandırmış çok değerli bir bilgindir. Kitapta Ali Emîrî, Divân’ın tek nüshasına erişmiş ve bu olaylar ise kısaca şu sırayla gerçekleşmiştir:
Ahmet Nazif Paşa’nın yeğeni olan Handan Hanım, pek değerli eseri, Divân’ı, ömrünün sonuna dek saklaması için paşadan emaneten alır. Eseri uzun bir süre muhafaza ettikten sonra hem sağlığı hem de maddi durumu bozulmaya başlar. Handan Hanım, amcazadesinin ölmeden önce zor durumda kalırsa Divân’ı altın para ile otuz liradan satabileceğini hatırlar. Büyük bir hassasiyetle eseri sakladığı yerden çıkarır ve içi buruk bir şekilde sahaflar çarşısına satmaya götürür. Sahaflardan Burhan Efendi, kitabı görüp inceler. Fakat Handan Hanım’ın söylediği miktarı çok bulur, eğer biraz beklerse hükümetteki tanıdıklarına kitabı gösterebileceğini söyler. Uzun uğraşlar sonucunda Burhan Efendi kitabı satamayıp Ali Emîrî Efendi’ye götürür. Ali Emîrî bir süre sonra kitabı satın almayı başarır. Kilisli Rıfat hariç uzun bir süre kitabı hiç kimseye göstermez. Ali Emîrî neşredilmesi için kitabı Kilisli Rıfat’a verir ve kitap bu sayede yayımlanır. Diğer taraftan günümüz İstanbul’unda Aykut hoca, meslektaş arkadaşı ve asistanlarıyla kaybolan Dîvân’dan gelecek güzel haberi beklemeyi sürdürürler.

Feyzi Ersoy’un gözünden Dîvân’ın bulunuş hikâyesini dinlerken büyük bir heyecan ve merak siz okurlara hâkim olacak. Kitabın içeriğine dair birçok detay ve bilgi bulunsa da okumayan okurlar için çok fazla bilgi vererek heyecanını kaçırmak istemiyorum.

‘’Bir Kitaba Tutuldum’’ romanını okurken kitaplığımda Dîvânu Lügâti’t-Türk’ü görmek, sözlüğün her detayını irdelemek ve o dönemin kültürel, sosyolojik yanlarını anlamak istedim. Kültürel mirasımıza sahip çıkmak ve tarih bilincinin farkında olmak bize düşen görevlerin en başında geliyor. Geçmişin ve geleceğin arasındaki köprüyü görmek adına bu güzel eseri baştan sona bitirmek şarttır. Nihat Sami Banarlı “Türkçenin Sırları” adlı eserinde Türk dilinin imparatorluk dili olduğunu ifade eder. Hemen ne dediğine bir göz atalım.

Türk dili herhangi küçük ve başkalarına mahkûm bir millet dili değil, tarihin daha ilk anlarından başlayarak bir imparatorluk dilidir. Her dil, imparatorluk dili olamaz çünkü her millet imparatorluk kuramaz. Bunun için büyük millet olmak lazımdır. Büyük milletlerin dili de tabiatıyla, büyük vatanlarda işlenmiş, büyük dil olur.

Eserde geçen bu bölüm Türkçenin zenginliğini genç kuşaklarla tanıştırmayı hedefleyen önemli bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Başka dilleri öğrenmeye merak salsak da kendi dilimizi, benliğimizi ve kimliğimizi unutmamamız gerekmektedir.

Dilimizin koca bir miras olduğunu anlamak ve kavramak için en değerli kaynağı Dîvânu Lügâti’t-Türk’ü, ardından Türkçenin Sırları’ını ve akabinde Bir Kitaba Tutuldum romanını okumanızı tüm kalbimle tavsiye ediyorum. Dil bilincini aşılayan ve aşılamaya devam eden tüm yazarlara ve bilim insanlarına minnetle…
Kitaplarla kalın.

Yeni Cennet Dünyaya Hoş Geldiniz – Ütopya

Ünlü İngiliz filozof Thomas More’un Ütopyası karşınızda. Dünya edebiyatı için önemli bir eser olan Ütopya kitabı 1516 yılında yazılmıştır. Kitabın bu kadar önemli olmasının sebebi Ütopya kavramının tanımını ilk defa Thomas More yapmıştır. Platon’un Devlet kitabı da bir ütopya olarak kabul edilmiştir. Ancak Ütopya romanı ütopya kavramını tanımlayan ilk kitaptır. Ütopya kavramını Thomas More ‘’iyi yer’’ ve ‘’yok yer’’ olarak tanımlamıştır. Kavramı iki farklı şekilde kullanan More kurduğu hayalî dünyayı güzel, iyi, yaşanılması mümkün yer olarak düşünmüştür. Diğer tarafta ise yok yer olarak tanımlaması ise işin acı gerçeğidir. Asla olmayacak olan, hayali, gerçekleşmesi mümkün görünmeyen yer olarak açıklamıştır. Bu durum Ütopya kavramının ne kadar çarpıcı bir gerçekliği olduğunu bizlere göstermiştir.

Distopta’nın tam zıttı olan bu kavram bizleri yaşadığımız dünyadan alıp bambaşka bir gerçekliğe ışınlıyor. Peki, nedir bu distopya? Ütopya yaşanması mümkün, güzel yer iken distopya tam tersini anlatır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli, insanların yaşamaktan keyif almadıkları, baskı altında oldukları bir toplumu karakterize eder. Birçok distopik roman yazılmıştır. Örneğin; Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Körlük distopik romanlara güzel örneklerdir. Saydığımız örneklerdeki kitaplar olumsuz, kimsenin yaşamayı istemeyeceği bir toplumu bizlere anlatır. Ancak Thomas More’nun hayalini kurduğu Ütopya bizi yeni cennet dünyaya götürür. Kitabı okurken ‘’Gerçekten böyle bir yerde yaşamak ister miydim?’’ sorusuna belki de insanların büyük bir çoğunluğu evet cevabını verir. Gelin şimdi Ütopya nasıl bir yermiş beraber bakalım.

Thomas More ‘nun Ütopya’sı iyiliklerle dolu bir toplumu ifade ediyor. Kötülük yapmak diye bir şey yok. Öyle bir toplum düşünün ki paranın hiçbir değeri yok. Hatta altın o kadar değersiz bir şey ki kölelere kolye olarak takılıyor. Kitapta geçen bir pasajda ‘’Nasıl oluyor da, bir eşek kadar bile kafası işlemeyen zenginin biri sırf altını var diye bir sürü insanı köle gibi kullanabilir? ’’  diyerek işin aslını özetliyor aslında. Böyle güzel bir toplumda, bir ütopyada kölelik kavramı neyin nesi derseniz? Ağır bir suç işleyen insanlar köle olarak kullanılıyor. Ütopyalıların yaşadığı Ütopya şehri ismini Kral Utopus’tan alıyor. Kral Utopus’tan önce yoksulluk içinde, kötü şartlarda yaşayan bölge halkı kralla birlikte bambaşka bir hayata geçiyorlar. Kral Utopus yarımada şeklinde olan bölgeyi ele geçirince şehri düşmanlardan korumak için karayla birleşen kısmı kazıtarak yarımadayı ada şekline getiriyor. Mülkiyet kavramının olmadığı Ütopya şehrinde ortak mülkiyet kavramı vardır. Toplam elli dört şehirde oluşan Ütopya’da bütün şehirler birbirine eşit uzaklıktadır ve hepsi birbirinin aynısıdır. Başkent ise şehirlerin tam ortasında yer almaktadır. Bu şehirlerde yaşayan aileler on yılda bir yer değiştiriyorlar. Sebebi de elbette ki mülkiyet kavramının oluşmamasıdır. Halk istediği dini seçmede özgürdür. Tanrı ismi elbette var fakat nasıl ibadet edeceği tamamen kişiye kalmış. Ütopya ülkesinde hiç kimse dininden ötürü kötülenmiyor. Ütopyalılar törenlerde hayvan kurban etmiyorlar. Yaşasınlar diye can veren Tanrı, hayvanların kanının akıtılmasından hoşlanmaz düşüncesine sahiptirler. Dünyada rahat, sevinçli, hiçbir kaygı olmadan yaşamak kadar güzel bir şey olamaz.

Roman iki bölümden oluşuyor. Thomas More ilk önce kitabın ikinci kısmını yazıyor daha sonra birinci kısma geçiyor. Kitabın birinci bölümünde daha çok hikâyeleştirilmiş kısımlar bulunuyor. Gezmeyi seven Rapfael Hythloday isimli kurmaca karakter Thomas More ve arkadaşı Peter Giles’a Ütopya ülkesini anlatıyor. İkinci kısımda ise Ütopya’yı tüm özellikleriyle bize anlatıyor. Yazar Ütopya romanını Latince olarak yazıyor. Reform hareketine karşı olması sebebiyle ve Kral VIII. Henry ile ters düşmesi sonucunda ölümünden çok sonra bin beş yüz elli bir yılında kitap İngilizceye çevrilmektedir. Ütopya kitabı çok hacimli bir eser değildir. Bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm.

İki Şehrin Hikayesi

Yazarlar zorlu zamanlarının sonsuzluğa uzanan namelerini bize söylerken, içimize dokunan cümleleri sayfaların üzerinde beğendikleri satırlara sıra sıra yerleşirler. Kuşkusuz ki Charles Dickens‘da kusursuz cümleleriyle edebiyat tarihinin başyapıtlarından birisini kaleme aldı, İki Şehrin Hikayesi. Gelin birlikte bu şahane kitabın şahane girişini beraber bir daha okuyalım.

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı. Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha‘ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

Bu İki Şehrin Hikayesi Nedir?

Kitap 1775 senesinde, kasım aylarının sonlarına doğru bir cuma gecesi Fransa’dan Londra’ya at arabasıyla yapılan uzun bir yolculukla başlar. İngiltere’yle Fransa’da o dönem yaşananları Fransa’da sıradan halkın kendilerine karşı soyluların hayvanca eziyetlerinden bıkıp ihtilal yapmasını fakat ihtilalden önceki Fransız halkının çektiği acılardan, eziyetlerden, yoksulluktan, halkın mazlumluğundan eser kalmamasını ve ihtilalden sonrasında halkın çılgınlığına, yargısız infazlarına, kana susamışlığına, intikam için adaleti çiğnemelerine, halkın zalimliğine dönüşümünü ele alır.

Romanda bunun dışında, Londra ve Paris ekseninde yaşanan bir aşk hikayesi etrafında ki gelişen olaylar var ve bu olaylar romana daha sonradan dahil olan diğer karakterleri de birleştiriyor. Bir kızın babasına duyduğu özlem ve sevgisi daha sonra babanın kızına sahip çıkması, bir dostun sevdiği kız ve arkadaşı için kendi hayatını feda etmesi gibi çarpıcı konular da İki Şehrin Hikayesi romanında işlenen konular arasında.

Tarihe Not Düşülen Bir Olay: Bastille Kalesi’nin Düşüşü

Devrimin dönüm noktası ve hafızalara kazanacak görüntüsü Bastille Kalesi’nin düştüğü andır. Bastille’in düştüğü gün ”yüzlerce kişinin ayak sesleri sokağı inletiyordu. Sabahtan beri sokağın yaşayan ölüleri bir o yana, bir bu yana koşturup duruyorlardı ve zaman zaman aydınlanan güneş bu ölülere ışık veriyordu sanki.” diye yazdı Charles Dickens. Bastille Kalesi düşmüş, devrim tamamlanmıştı fakat devrimden sonra yakın zamanda da değişen pek bir şey olmamıştı. Ta ki Napolyon’un devrime karşı direnen Toulon şehrini kuşatıp ele geçirene kadar.

1984 Kitap İncelemesi

1984… Bu tarihte geçmeyen ama bu tarihi ve günümüzü öngörebilen bir distopya.

“Savaş Barıştır

Özgürlük Köleliktir

Cahillik Güçtür”

İşte tam da baş karakterimiz Büyük Birader’in dediği gibi. Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya sürekli savaş halinde olan üç büyük güç. Aynı ideoloji ve sistemle yönetilen bu devletlerin yaşam şekilleri. Kısacası onlar için savaş barıştır.

Asıl adı Erich Arthur olan George Orwell tarafından yazılan 1984, distopik ve bilim kurgu romanıdır. Kitap, içerik olarak geçmiş dönemlerde yaşanmış toplumsal olaylara karşı eleştiri niteliği de taşır. Günümüzde hala var olan makam, statü gibi olguların önem sırası, astlık ve üstlük düzeni çoğu toplumda görülen bir yapıdır. Bu düzen bireylerin yaşam koşullarını ve tarzlarını belirler. Avrasya, Doğu Asya gibi Okyanusya’da hiyerarşik düzeni korumak amacıyla savaşı yaşam şekli haline getiren bir devlettir. George Orwell, bu yaşamı tüm çıplaklığıyla ele alır ve en ince ayrıntısına kadar okuyucuya sunar. Zaman zaman olaylara karşı karakterlerin düşünce ve hareketleri romanı gerçekçi kılan önemli unsurlardandır.

Tanrılaştırılmış bir lider olan Büyük Birader, Okyanusya sokaklarında, evlerde bulunan tele ekran adı verilen televizyonlarda kısacası her yerde var olan partinin yöneticisidir. Tele ekranlar aracılığıyla insanlar sürekli gözetim halindedir. Kendi evinizde bile yalnız değilsinizdir. Düşünceleriniz, hareketleriniz, mimikleriniz her şey kontrol altında tutulur. Çünkü partinin amacı sizin düşüncelerinize bile sahip olmaktır. Eğer parti karşıtı bir düşünceye sahipseniz, dikkat edin düşünce suçundan dolayı düşünce polisleri tarafından her an tutuklanabilirsiniz. İç partide yer alan kesim, toplumda lüks dediğimiz koşullara sahip olan tabakadır. Dış parti ise orta kesim denilen, bakanlıklarda çalışan, bazı imtiyazlara sahip olan memur kesimidir. Toplumun en alt tabakasını ise proleterler denilen kesim oluşturur. Proleterler diğer kesimler gibi tele ekranlarla izlenmez. Çünkü onlar özgürüdür. Tek dertleri geçimlerini sağlamak, yaşama devam etmektir. Zaten çalışmaktan düşünmeye vakit bulamazlar ve bu yüzden partiye göre zararsızdırlar. İngsos yani İngiliz Sosyalizmi olarak adlandırılan sistemle yönetilen Okyanusya, yeni söylem denilen bir dille konuşur. Eski konuştukları dil, yani ingilizce ise artık eski söylem olarak adlandırılır. Düşüncelerle birlikte dilde değiştirilmiştir. Bir dilin milletler için ne kadar önemli olduğu kitaptan çıkarılacak en önemli sonuçlarda bir tanesidir. Millet olarak var olmanın en temel koşulu diline sahip çıkmaktır. Geçmişte yaşanılan olaylar ancak dil sayesinde korunabilir. Atatürk’ün de dediği gibi “Dil bir milletin hafızasıdır”. Çiftdüşün olarak adlandırılan kavram ise olmamış bir şeyi olmuş gibi kabul etmektir. Bir bakıma insanların kendi düşüncelerini yeni baştan oluşturma işlemi de denilebilir.

Winston’da bir dış parti üyesidir. Fakat bir süre sonra bu katı, nefret ve kinle kurulu düzeni sorgulamaya ve düşünmeye başlar. İçten içe partiye karşı olumsuz düşünceleri açığa çıkar. Nefret haftalarının birinde, partiye çok bağlı görünen fakat öyle olmayan Julıa’yla bir ilişkiye başlar. İnsanlar arasındaki ilşkiler de yasaktır. Duygusallığa hiçbir şekilde izin verilmez. Tek gerçek vardır o da partiye bağlılıktır. Evlilikler bile izin alınarak ve sadece partiye birey yetiştirmek amacıyla yapılır. İnsaniyetin yok edildiği bir toplumda, insanlar için duygularını açığa çıkaracak Nefret haftaları düzenlenir. Bu haftalarda Büyük Birader, partiyi yıkmak isteyen kardeşlik gurubu hakkında söylemlerde bulunur. Winston ve Julia bir süre sonra, düşünce polisi tarafından tutuklanır. Çeşitli şekillerde, bilinçleri kaybolana kadar işkencelere maruz kalırlar. En sonunda birbirlerine bile ihanet ederler. Yapılan bu işkenceler sonunda partiyi ve Büyük Birader’i kabullenir ve serbest bırakılırlar.

Kitap insanı derinden sarsan bir anlatıma sahiptir. Kesinlikle okunulması gereken başlıca yapıtlardan bir tanesidir. Toplumsal hiyerarşinin, çalışma gücünün, baskı altında yaşamanın ve özgürlüğün ne demek olduğu, ne derece önem taşıdığı çıkarılacak sonuçlardan sadece birkaçıdır. Son olarak kitabı özetleyecek bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.

“1984, aynı zamanda, günümüz toplumlarında gücü elinde tutmak, iktidarı sürdürmek adına uygulanan yönetsel, dinsel, dilsel, ulusal, ahlaksal, eğitsel baskılar, zorbalıklar, dayatmaların karanlığı içinden kulağımıza çalınan bir sis çanıdır.”

‘’Böyle Söyledi Zerdüşt’’ Kitap İncelemesi

Herkes için ve hiç kimse için bir kitap diyor Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt romanına başlarken. Kendi deyimiyle en derin eser, insanlığa verilmiş en yüce armağan. Her birimiz birer dünyayız kendi içimizde. Her birimizin kendi hikâyesi vardır. Ruhumuzun derinliklerinde sakladığımız, kimseye göstermediğimiz alt benliğimiz, yaralarımız vardır. Kaçmak istiyoruz her şeyden. Usandık bizi yoran insanlardan, iş hayatımızdan belki de ailemizden. İşte Zerdüşt’te yaralandıkça her şeyden kaçmak isteyen o insanlardan. Otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü ardına bırakarak dağa çekildi Zerdüşt. Dağda on yıl zaman zarfında, bıkmadan, usanmadan hep ruhunu dinledi ve sonunda içinde, gönlünün derinliklerinde bir değişiklik duyumsadı.

Orijinal adıyla ‘’Also sprach Zarathustra’’ Alman filozof Nietzsche tarafından yazılmış bir eserdir; edebi ve felsefi bir metindir. Böyle Söyledi Zerdüşt birçok farklı konu ve tarz barındırmaktadır. Kitapta Nietzsche şiirsel bir üslûpla felsefi meseleleri dile getirmiş, kendi felsefi düşüncelerini ve kavramlarını açıklamıştır. Nietzsche, felsefesinde olduğu gibi yazım tarzında da var olan kuralları hiçe saymış ve kendine özgü bir edebi üslup kullanmıştır. Kimi zaman şiir, kimi zaman düz yazı, kimi zaman da ikisinin karışımıyla karşımıza çıkan yazım tarzını, belirli bir kategori içerisinde tanımlamak güçtür. Böyle Söyledi Zerdüşt’ün geneli özdeyişlerden (aforizmalardan) oluşur. Nietzsche anlatmak istediği konuyu, benzetmeler ya da imalar kullanarak aktarır. Bu şekilde, okuyucunun bahsedilen konu hakkında düşünmesini ve kendisine ait bir yargıya ulaşmasını beklemektedir. Bu durumu şöyle açıklar: “Herkesin okumayı öğrenme hakkının olması, zamanla sadece yazmayı değil, düşünmeyi de mahveder. Dağlarda en kısa yol doruktan doruğadır; ama bunun için uzun bacakların olmalı. Özdeyişler doruk olmalı, kendisine hitap edilen de iri kıyım ve uzun boylu.” Kitapta Zerdüşt isimli karakterin gözlemleri ve bu gözlemler üzerine ürettiği düşünceler yer alır. Karakterin ismi, İranlı bir peygamber olan, Zerdüşt Peygamber’in ismiyle aynıdır. Bu durum zaman zaman “Böyle buyurdu Zerdüşt” ün bir kutsal kitap olarak algılanmasına neden olmuştur. Ancak böyle bir şey yoktur. Nietzsche’nin kendine özgü anlatım tarzıyla, birçok farklı anlam çıkarılabilecek özdeyişlerle, sert bir üslup kullanarak kaleme aldığı Böyle Söyledi Zerdüşt eseri, diğer eserleri gibi yaşadığı dönemde çok yadırganmış, birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. Nietzsche’nin kilit fikirlerini Apollon-Dionysos ikiliği, güç istenci, Tanrının ölümü, üstün insan ve bengi dönüş oluşturur. Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak hayatın olumlanmasıdır.

Kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir. İnsanı, hayvan ile üst insan arasında gerili bir ip olarak tanımlayan Zerdüşt, kişinin sürekli olarak üstün insana doğru kendisini aşması gerektiğini söyler. Her şey kalbimizin derinliklerinde saklıdır. Daha anne rahmine düşer düşmez başlar maceramız. Kendimizi bir kargaşa çukurunun içinde buluruz. Hayatımız bir dala tutunmaya çalışmakla geçer. Bu dal kimi zaman bir insan olabilir kimi zaman bir eşya, belki de bir kitap. En büyük mutluluğumuz kendi içimizde oysaki. Kendini bulmaya çalışan Zerdüşt her şeyden uzaklaşır ve bir mağarada tam on yıl geçirir. Bu on yıl içerisinde sadece düşünür ve sorgular. Belki de ihtiyacımız olan tek şey biraz yalnız kalmaktır. İnsanların arasında düşünce karmaşalarıyla geçirilen zamanımız, her kafadan çıkan sesler, düşünceler yoruyordur bizi. Her insanın mutlaka kendisini bulması gerekiyor. Tinimizin derinliklerine işleyen toplu yaşama arzusu bizi kendimiz olmaktan çıkartıyor. Toplum için yaşar hâle geliyoruz. Toplumdan dışlanmamak, bir nevi kendimizi kabul ettirmek için istemediğimiz durumlara sürüklüyoruz kendimizi. Böyle Söyledi Zerdüşt romanını okurken hayatı, gerçekleri ve benliğinizi sorgularken bulacaksınız kendinizi. Güzel bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız mutlaka okumanız gereken bir eser.

‘’Yaşamak, acı çekmektir. Hayatta kalmak ise, bu acıda bir anlam bulmaktır.’’ diyor Nietzsche. Yaşamımız bizim seçimlerimizle ilerler. Her şey insanda başlar ve yine insanda biter.

Kaynakça

Böyle Söyledi Zerdüşt – Friendrich Nietzsche İş Bankası Kültür Yayınları XX. Basım 2020

https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%B6yle_Buyurdu_Zerd%C3%BC%C5%9Ft

“Otuz Milyon Kelime” Kitap İncelemesi

“Otuz Milyon Kelime” kitabının müfredatı doğuştan üç yaşına kadar küçük çocukların dil çevresini zenginleştirmek için tasarlanmıştır. Dil öğrenme mekanizmasıyla dünyaya gelen çocuklar zengin bir çevrede yetişirlerse ve ebeveyn yeterli desteği sağlarsa hayat boyu etkilerini görmek mümkündür. Doğuştan gelen potansiyellerimizin ve konuşma kimliğimizin gerçekleştirilmesinde dil ortamı büyük öneme sahiptir. Çünkü yaşamın ilk yıllarında ana dili öğrenme sürecinin temelleri atılır. Çocuğun ilk yıllarından itibaren sesleri anlamlandırabilmesi için kelimeler bakımından zengin bir dünyada yaşaması gerekir. Dil ortamının olması ileriki yıllarda matematik, müzik ve görsel sanatlar gibi pek çok becerini gelişmesinde de önemli rol oynar.

Ailenin çocuklarıyla iletişime girmesi, onlarla konuşması, desteklemesi, yanlışlarını düzeltmesi ve çocuğun ihtiyaçlarına cevap vermesi çocuk üzerinde her anlamda olumlu bir etki yaratır. Çocuğa negatif yaklaşmak, baskıcı tutum sergilemek ve yetersiz erken dil ortamı ileriki yaşamını etkiler. Bunun yanında sosyoekonomik faktörlerin de etkili olduğu söylenebilir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki yüksek sosyoekonomik düzeye sahip ailelerde kelime sayısı, çocuklarına yanıt verme alışkanlıkları ve sözlü onay göstermeleri düşük düzey aileye göre çok daha fazla. Üç yaşın sonuna kadar işitilen toplam kelime sayısı arasındaki fark ise 32.000.000 kelime.

Ebeveyn tutumu yadsınamaz bir gerçektir. Ebeveynin çocuğuyla nasıl ve ne kadar konuştuğu, resmi konuşmaların yanında ekstra konuşmalar yapabilmesi, söylediği her kelimenin sadece bir kelime olmadığını kavraması, çocuğuyla kitap okuması, ona hikayeler anlatması ve ona her daim sevgiyle yaklaşması dil öğrenimi süreci için gerekli hususlardır. Bir çocuğun yaşamını şekillendirmek bizim elimizdedir. Unutulmamalıdır ki bebekler akıllı doğmaz, onlarla konuşan ebeveynler onları akıllı yapar ve zekaya şekil verebilir.

Kar Kitap İncelemesi

Orhan Pamuk, Türk edebiyatının önemli yazarlarından biri. Bunun sebebi sadece Nobel Edebiyat ödülü almış olması değil, bugüne kadar kırkın üzerinde eser vermiş olması. Pamuk, Nobel Edebiyat ödülüyle bu başarısını taçlandırmıştır. Şimdi beraber Orhan Pamuk’un ilk ve son siyasi romanım dediği “Kar” romanını inceleyeceğiz. Başlangıçta kitaplarının içinde başka kitaplar, başka sanat eserlerini bir içgüdüyle yazan Orhan Pamuk zamanla bunu bir alışkanlık haline getirmiştir. Nitekim “Kar” kitabında başkarakterimiz Ka bir kente gelmesiyle şiir kitabı yazmaya başlar ve bu şiir kitabının adı da “Kar”dır.

Kitap, sosyolojik tespitleriyle ön plana çıkıyor. Yirmi yıl önceki Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu aynı zamanda Kars’ta yaşayan insanları ve geçirdiği zaman zarfındaki durumlarını çok iyi bir şekilde anlatıyor. Kitap kırk dört bölümden oluşuyor. Kitabın belli bölümlerinde Ka’nın yazdığı şiirlerin isimlerini görüyoruz ancak şiirlerin içeriklerini bilmiyoruz. Kitabın gri ve pastellerin bulanık tonlarını kullanan beyaz-siyah ve cennet-cehennem gibi zıtlıkların yanı sıra kar tanesi diyagramının çok boyutlu simetrisi, gerçekliğin karmaşıklığının temel indirgenemezliğine işaret ediyor.

Roman on iki sene boyunca Frankfurt’ta sürgün hayatı çeken, entelektüel sayılabilecek Ka’nın Kars’a gelişi ile başlar. Kars’ta yaşayan kızlar nedensiz bir şekilde intihar ederler. Bunu araştırmak için gazeteci kimliğiyle Kars’a giden Ka kısa süre sonra şeyhlerin ve eski komünistlerin siyasi İslamcılara dönüşen bu yabancı dünyasına hapsolur. Eski lise arkadaşı olan ve aynı zamanda ona karşı duygular hissettiği İpek’in de orada olduğunu öğrenir. Soğuk ve karlı hava koşulları Kars’a ulaşımı engeller. Ka istemeden de olsa Kars’ta kalmak zorunda kalır ve olaylar gelişir.

Kitap, Ka’nın bağımsız bir gözlemci olarak bakış açısı ile aşkınlığı bulma konusundaki kişisel arayışı arasında gidip geliyor. Kitap yayınlandığı tarihten bu zamana eleştiri konusu olmuştur. Kar kitabını okurken Türkiye’nin on beş yirmi yıl içinde nasıl bu kadar çabuk değişmiş olabildiği de beni düşündüren diğer bir konu. Orhan Pamuk kitabın son sözünde Kar kitabını yazdıktan sonra Kars’a bir daha hiç gidemediğini de dile getiriyor. Bu kitabı okurken kendinizi çok farklı bir Türkiye’de bulacaksınız. Mutlaka okumanızı öneririm.