Saklı Kalmış Bir Roman: Kendine Tapan Kadın

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın eserini 1947 yılında Gece Postası gazetesinde tefrika ettirmiştir. Tefrika edildikten sonra unutulan bu romanı tam 71 sene sonra yani 2018 yılında İthaki Yayınları ilk kez kitap hâline getirmiştir. Konu bakımından klasik bir aşk hikâyesi gibi gözükse de aslında öyle değil. Merkeze alınan duygu aşk olsa da arka planda intikam, hırs, sınıf çatışmaları gibi konular yer almaktadır. Romanı okuduğunuzda bireylerin karmaşık yaşantılarına ve karanlık iç dünyalarına şahit olacaksınız. Selim İleri’nin de ön sözünde bahsettiği gibi gerçek anlamda “unutulmayacak bir roman” Kendine Tapan Kadın…

Eseri daha detaylı incelemek gerekirse;

Derviş, roman karakterlerini çok boyutlu bir biçimde kurgulamıştır. Bu karakterlerin aile yapısı, geldikleri sınıf, iç dünyaları, kişilikleri, psikolojik durumları gibi karakterler pek çok yönüyle ele alınmış ve bunlar okuyucuya oldukça gerçekçi bir şekilde hissettirilmiştir.  Tabii karakterleri bu kadar iyi bir şekilde anlatmasının da yazarın yetiştiği çevre meslek hayatı etkili olmuştur. Derviş, yaşadığı dönemdeki farklı toplumsal yaşayışları çok iyi bilmektedir. Varlıklı bir aileden geldiği için üst tabaka diyebileceğimiz bir çevreyi, gazetecilik yaptığı için de alt tabakayı çok iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini eserine kusursuz bir şekilde yansıtmıştır.

Derviş, karakterlerin yaşadığı duygusal ilişkileri bir çatışma, bir savaş gibi betimlemiştir ki bu durum çok belirgindir. Örneğin, sevilen kişi düşman gibi görülmüş ve öyle muamele edilmiştir. Bunu romandan bir alıntıyla anlayabiliriz:

“Onun manevi şahsiyetini sevmiyordu. Onun ruhunun ve karakterinin kendisinin başlıca düşmanı olduğunu hissediyordu. Günün birinde onun felaketini yaratacak olan şey Vahdet’in bu ruhî, bu manevi tarafı, bu karakteri olacağından da emindi.”

Karakterleri incelemek gerekirse;

Bana kalırsa romanda kendine tapan iki kişi var. Bunlar biri kendine tapan kadın olarak nitelendirilen Sârâ bir diğeri ise erkek karakter Vahdet.

Vahdet, orta yaşlarda, Sourbonne mezunu, zaman zaman dergilerde yazılar yazan ve bu sayede saygı gören, zengin, yakışıklı, çapkın bir karakter. Kadınları üzmeyi ve acı çektirmeyi neredeyse marifet sayacak adeta kendiyle gurur duyan biri. Ve Vahdet’ten vazgeçemeyen ona ne kadar acı çektirirse çektirsin bir türlü geri adım atamayan güzeller güzeli Nazan… Nazan, romanda pasif kalan bir kişi, Vahdet’e karşı o kadar sabırlı davranıyor ki şaşırmamak elde değil ancak başına talihsiz bir olay geldikten sonra bu tutumu değişiyor.

Kendine tapan kadın Sârâ güzelliği ile romanda övüldükçe övülen biri fakat anlaşılması oldukça güç bir kişilik. Çocukluğundan beri yaşadığı hayattan memnun olmayan, etrafındaki hiç kimseyi sevmeyen, kimseye acımayan, anne babasından bile nefret eden biri. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri:

 “Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.”

Kimseyle duygusal bir yakınlık kurmayan Sârâ’nın tek amacı istediği lüks hayata kavuşabilmek ama bu uğurda harcadığı ve üzdüğü kişi bir kişi var o da Demir… Demir ve Nazan’ın karakterlerini ben birbirine çok benzettim. İkisi de büyük bir sabırla ve kararlılıkla sevdikleri için mücadele verdiler. Bir diğer karakter ise, Nurullah Yurdakul. Bu karakteri Derviş, her fırsatta kötülemiş ve çirkin sıfatlarla biz okuyucuya betimlemiştir. Nurullah Yurdakul çok zengin yaşlı bir et tüccarıdır ve Sârâ ile evlenmek istemektedir. Sârâ da sırf istediği hayata kavuşabilmek için Nurullah Yurdakul ile evlenecektir fakat hayatı hiç de hayal ettiği gibi gitmeyecektir.

Sonuç olarak;

Suat Derviş, gerek betimlemeleriyle gerek ruhsal çözümlemeleriyle kurguladığı hayatı çok iyi anlattığını düşünüyorum. Zaman zaman tekrara düşse de romanı okuma heyecanınız hiç bitmiyor. Ayrıca romanın yazıldığı dönem ve yazarın kadın olması dikkate alınacak olursa Suat Derviş’in son derece cesaretli davrandığını düşünüyorum. Romanı okurken iç içe geçmiş bu aşk hikayesinin zihninizde adım adım canlanacağına ve bir süre aklınızdan çıkmayacağına eminim.  

İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ’nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi?