It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat) Film Analizi

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Frank Capra’nın üstlendiği bu filmin başrollerinde James Stewart ve Donna Reed’i görmekteyiz. It’s A Wonderful Life, 1946 yılında beyaz perdeye taşınmış olan ABD yapımı filmdir. Konusu itibariyle son derece dikkat çekici olan bu filmin türü fantastik dramadır. Aradan geçen 75 yıla rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusu, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyicilere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Şimdi bu filmin konusunu daha detaylı inceleyelim:

Film, dua ve yakarış sesleri ile başlar. O sesler bize George Bailey adında bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Bunun üzerine melekler arasında şöyle bir diyalog geçer:

  • Dünya’dan biri yardımımızı istiyor.
  • Harika, hasta mı?
  • Daha kötü, umudunu yitirmiş.

Ardından George’un annesinin, çocuklarının ve kasaba halkının dualarını duyarız. O sırada Melekler ise George Bailey’e yardım etmesi için ikinci derece melek olan kanatsız Clarence’in gönderilmesine karar verir. Eğer Clarence, George’un intiharını engelleyebilirse kanatlarını kazanacaktır. Clarence’a George’u tanıtmak amacıyla hayatını izletirler. Biz de bu sayede George’un küçüklüğünden başlayarak hayatını seyretmeye başlarız. Kendisinin çocukluğundan beri herkesin yardımına koşan fedakâr biri olduğunu öğreniriz. Hatta kendisini tehlikeye atarak kardeşinin hayatını kurtarmış ve bu uğurda bir kulağının duyma işlevini kaybettiğini görürüz. Daha sonra George’un yetişkin halini izleriz. George âşık olur ve evlenir. George’un yetişkinliği, Amerika’daki büyük ekonomik buhranın yaşandığı yıllara tekabül eder. Kasabadaki her hane maddi manevi zorlukta olduğundan soluğu George’un babasının vefatından sonra devraldığı konut ve finans şirketinde alır. Buna rağmen George Bailey, bu krizi hasarsız atlatır ve kasabalıların neredeyse tamamını ev sahibi yapar. Tabii bu arada mimar olmayı, dünyayı gezmeyi, çok para kazanmayı yani hayallerini hep ertelemek zorunda kalır. Bir gün şirkete ait önemli bir para George’un amcasının dalgınlığı sonucu kötü niyetli bir banker olan Potter (Lionel Barrymore)’ın eline geçer. Banka müfettişlerinin yaptığı denetleme sonucu hesaplardaki açık ortaya çıkar ve tabii bunun anlamı iflas ve tutuklama demektir. İşin içinden bir türlü çıkamayan George Bailey, intiharın eşiğine gelir. Peki, onu bu umutsuzluktan kim kurtaracaktır? Tabii ki dünyaya George’u kurtarmak için gönderilen melek Clarence. Clarence, George Bailey’e küçük bir oyun oynar. George’a eğer dünyada hiç var olmamış olsaydı neler olacağını ve hayatın sevdiği insanlara neler getireceğini gösterir.

“Herkesin hayatı bir başkasının hayatını etkiler. O ortalarda olmadığından büyük bir boşluk olur.”

Cevap aslında hepimizin tahmin ettiği gibi tek kelime ile berbattır. Eşi, ailesi, arkadaşları ve kasaba halkı hiç de iyi olmayan bir yaşam sürmektedir. George Bailey bunları gördükçe haliyle üzülür ve hayatın anlamını kavrar. Daha sonra Clarence’in oyunu sona erer ve George evinde onu bekleyen sürprizden habersiz soluğu evinde alır.

Buradan sonrasını tabii ki anlatmayacağım. Umarım sonunu merak eder ve filmi izlersiniz. Ve umarım içiniz umutla dolar.

Sonuç olarak, film ne kadar fantastik drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Dönemin yaşayış tarzını, ülkenin içinde bulunduğu durumu filmden çıkarabilmekteyiz. Ayrıca yardım etmenin bizden hiçbir zaman hiçbir şey eksiltmeyeceğini ve en önemlisi de her ne durumda olursak olalım umut etmeyi bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken sizinle filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

“Unutma ki, dostu olan hiç kimse kaybetmez!”

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Downsizing – Küçülen Hayatlara Eleştirel Bakış

İnsan ırkı olarak dünyaya verdiğimiz zararın ne kadar büyük boyutta olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız gezegenin tek sahibiymişiz gibi davranıp, elimizde olan bütün kaynakları sonunu hiç düşünmeden tüketiyoruz. Bunu yaparken doğaya zarar vermekten de geri kalmıyoruz. Peki, eğer dünyaya verdiğimiz zararı en aza indirmek için inanılmaz bir fikir ortaya atılsa ve bu fikir insanların 12,7 santimetreye kadar küçültülmesini içerse ne yapardınız?

Evet, Downsizing filminin konusu; bilim insanlarının yıllarca üzerinde çalıştığı, insanları doğaya daha az zarar verecek hale getirmek için küçültme fikri, yapılan binlerce deney sonucunda nihayet gerçekleştiriliyor. Filmin ilk kısmında başarıyla sonuçlanan bir deneyle karşılaşıyoruz ve bundan sonra gelişen olaylar ise bu fikrin inanlara tanıtılması ve insanları küçülme fikrine ikna etme çabasını içeriyor.

Filmin konusundan kısaca bahsettiğimize göre şimdi de filme eleştirel bakalım. Kapladığımız alan ne kadar küçük olursa dünyaya verdiğimiz zarar da o kadar az olur. Downsizing filminde küçültülmeyi seçen insanların yedikleri yemeler kullandıkları enerji veya giydikleri kıyafetten, arabalarına aldıkları benzine kadar her şey o kadar az, küçük boyutta ki, böyle bir durumda normal insanken ellerinde bulunan paraları küçüldüklerinde on katından fazla bir miktara dönüşüyor. Bu ne demek ve nasıl sonuçlara sebep oluyor? Standart bir insan hayatı yaşarken kendinizi bir anda çok zengin bulabileceğiniz anlamına geliyor. Küçültüldükten sonra sizler için özel olarak tasarlanmış evlerde yaşıyor, minik bir su damlasıyla su ihtiyacınızı karşılıyor veya hiç çalışmanıza bile gerek kalmadan yaşayabiliyorsunuz. Çok çılgınca bir fikir öyle değil mi?

Elbette bu bahsettiklerimiz küçülmeyi seçen insanların yaşadıkları hayat ve olumlu tarafları, bir de işin diğer boyutu var. İnsanlar küçüldüklerinde doğal olarak her şey aynı seyrinde devam etmiyor. Örneğin güneş ışınları tenlerine asla temas etmemeli çünkü zarar görme ihtimali çok yüksek. Veya hayvanlar, bir karınca bile küçülen insanlar için büyük bir tehlike yaratabilir. Bu yüzden bu insanlar kendileri için yapılan özel kolonilerde yaşamak zorundadırlar. Downsizing’deki bir diğer olumsuz durum ise kapital sistemin burada da yer edinmiş olmasıdır. Bazı devletler suçluları veya kendilerine düşman olarak gördükleri kişileri cezalandırmak için küçültüyorlar. Bu insanlar elleri boş bir şekilde küçülen hayatların yaşadığı dünyaya gönderildiklerinde doğal olarak hayatta kalmak için her işi yapmak zorunda kalıyorlar. Görkemli evlerin, villaların arka mahallelerinde yaşam mücadelesi veren insanları görüyoruz. Bu insanlar kimi zaman bir temizlik görevlisi, bir şoför veya hayata tutunamayan bir evsiz olarak karşımıza çıkabiliyor.

Başrollerinde Cristoph Waltz, Matt Damon, Udo Kier gibi isimlerin bulunduğu 2017 yapımı olan bilim kurgu filmi olan Downsizing yaratıcı senaryosu ve önemli başrol oyuncuları ile karşınızda. Peki, sizce dünyaya daha az zarar vermek için hatta dünyayı kurtarmak için düşünülen ve yıllarca üzerinde çalışılıp nihayet gerçekleştirilen bu proje işe yaramış mıdır dersiniz?

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Çatışmalar Üzerine Bir Taşra Sineması: Nuh Tepesi

Sevgili okur, yazıya bu dinletiyle başlamanı öneririm.

Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği uzun metrajlı bol ödüllü ilk filmidir. 26. Altın koza Festivali’nde “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi görüntü yönetmeni” ödüllerini almaya hak kazanmıştır.  Filmde birçok çatışma derinlikleriyle çözümlenmiş, eksik kalan kısımlar da seyircinin iç dünyasına bırakılmıştır. Film, metaforlara, simgesel dünyaya, mitolojik ve dinsel unsurlara kucak açmış, ustaca yorumlanmıştır. Yapılan betimlemeler ve izleyenin tasvirleriyle güzel bir sinematografi ortaya çıkmıştır. İsterseniz sizi çok da meraklandırmadan filmin konusuna bir göz atalım. (Spoiler içerir!)

Nuh Tepesi temelinde baba-oğul çatışmasını konu alıyor. Altında yatan birçok çatışmaya da yer veriyor. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in oynadığı İbrahim karakteri yıllar önce bir kadına duyduğu aşk yüzünden ailesini terk edip Paris’e gidiyor. Ali Atay’ın can verdiği Ömer karakteri ise babasının, annesini ve kendisini bırakıp uzaklara gitmesinin öfkesiyle kendi içinde bir varoluş kavgası yaşıyor. İbrahim yıllar sonra köyüne, çocukluğunun geçtiği topraklara dönme kararı veriyor. Altında yatan sebep ise ölünce çocukken diktiği zeytin ağacının altına gömülme vasiyeti. Yıllardır araları bozuk olan oğlu Ömer’den yardım istiyor ve Ömer ne kadar kızgın da olsa vicdanının sesini susturamadan babasına yardım ediyor.

Noah Land

Ayrıca filmde Rus edebiyatından da esinlenmeler var. Ömer’in Dostoyevski’den Budala’yı okuması İbrahim’in yakında öleceğini anımsatır. Ek olarak bu klasik eserde toplumsal bozukluk, ölüm psikolojisi, bilinçaltı, hayata bakış açısı, parçalanmış kişilik gibi kavramlar yer alır. Budala’ da geçen bir bölümü sizinle paylaşıp kitabın ne kadar isabetli kullanıldığını göstermek istiyorum.

‘’İşkence edilen bir adamı düşünün; her yanı yara bere içinde, bedeni acıyla kıvranıyor. Bütün bu bedensel acılar, onun ruhsal acı duymasını engeller. Yani sonuçta ölüm gelip her şeye nokta koyana dek yalnızca yaralarından berelerinden acı duyarsın. Oysa kim bilir, esas acı insana en acı veren yara bereden değil de az sonra öleceğini bilmekten kaynaklanan acıdır. Az sonra bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, işte şimdi, şu anda ruh bedenden uçacak ve senin bir insan olarak varlığın sona erecek, et yığınına dönüşeceksin…’’

Dostoyevski, Budala

Hikâye başlangıçta bu formda ilerliyor. Ömer babasının isteğini yerine getirmek üzere köyün muhtarıyla konuşuyor. Aslında bakarsanız muhtarla ilk yüzleşme de kavgayla başlıyor. Meğer İbrahim’in küçükken diktiği tapulu zeytin ağacı Nuh peygamberin ağacı olmuş yıllar sonra. Adeta o ağacın bulunduğu çevre türbeye dönüştürülmüş. Köylülerse kutsallaştırdıkları bu ağaçtan gelir elde etmeye başlayınca Nuh ağacı bir miti kucaklayan simgeye bürünmüş. Ömer hem babasıyla hem de köylülerin yaşattığı dinamizmle bir çatışmanın daha içine düşüyor.  

Noah Land

Cenk Ertürk bu hususla sosyokültürel değişimin ve sömürülen din anlayışının altını çiziyor. Köylülerin sıradan bir zeytin ağacını kutsallaştırıp bir türbe haline getirmeleri ve bundan kişisel çıkar ve menfaat sağlamaları insanların duygularını ve inançlarını dolaylı yönden taciz etmektir. Maalesef ki bu örneğin birçok varyantını başka hallerde memleketimizde de görmekteyiz. Din hassasiyeti bu şekilde insanlardan çalınabilmekte ve istismar edilmektedir.

Ömer babasıyla olan çatışmasına bu sayede kısa bir ara verip Nuh ağacının babasına ait bir arazide bulunduğunu ispat etmek için gereken işlemleri zaman kaybetmeden yapmaya koyuluyor. Tapu kadastroda o döneme ait belgelerin bir sel baskını yüzünden kaybolduğu söylence Ömer bu işin peşini bırakmayacağını, adaletin er geç ortaya çıkacağını savunuyor.

Filmde çürümüş sistem eleştirisine böylelikle yer verilmiş, Anadolu’da arazi kavgaları, kişisel menfaatin çemberinde gerçekleşen yolsuzluk ve usulsüzlük olgusuyla örneklendirilmiştir. Bir zamanlar Anadolu’da yaşanan yolsuzluklar hâlâ gündemimizde bu dönemde de yerini korumaktadır.

Filmin asıl noktası baba-oğul çatışmasına dayanıyor demiştik. Babanın oğluyla hesaplaşmaları filmde en beğendiğim sahnelerden birisi oldu. İbrahim’e kızan Ömer yılların birikmişliğini savuruyor bir hışımla babasının yüzüne. Babası sessiz kalsa da sonraki sahnelerin birinde şunları söylüyor:

“Yetersizliğinin farkında olan bir adama kızamazsın ki, merhamet edebilirsin ancak.”

Nuh Tepesi

Yetersizliğinizin farkındaysanız ve kör düğümlerle bağlıysanız bu hisse zaten o zaman da ölmüş olmaz mısınız? Ömer de bunu görüyor belki babasında. O yüzden istese de istemese de babasının yanında duruyor. Filmin başlangıç sahnelerinden birinde arabanın ön koltuğunda oturan babasını yanında istemiyor ve kapıyı bir hamlede bozuyor. Filmin son sahnelerinde ise arka koltuktan babasının yanına hiçbir şeyi önemseden ön koltuğa geçiyor. Yüzündeki tebessümü de görecek olursak babasıyla içinde verdiği savaşın bayrakları böylece yarıya iniyor diyebiliriz.

Filmde Hande Doğandemir’i Elif karakteriyle Ömer’in eşi olarak görüyoruz. Elif Arapça ’da sonsuzluk anlamına gelir. Her şeyin başı ve sonudur. Filmde ilk sahne Elif’in sınıfta dışarıyı kederle seyretmesiyle başlar. Ömer’in ‘’benim babam öldü’’ diyerek telefona sarıldığı son sahnede ise yine Elif karşımıza çıkar. Bir bakıma Ömer karakterinin kendiyle hesaplaşmasında eski eşi Elif’in büyük bir payı vardır. Başlangıcın ve sonun arasındaki köprü görevini üstlenir. Aralarındaki hesaplaşmalar da filmin en vurucu kısımlarındandır.

Noah Land

Film genel hatlarıyla güzel bir kurguya ev sahipliği yapmış. Bazı sahnelerde NBC esintisini görür gibi olsak da genç bir yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu hatırlayıp göreceli olarak başarılı bir yapıt olduğunu savunabiliriz. Birçok çatışmaya yer verilmesi de filmde etkili bir unsur olmuş. Çoğu yerde ben de içimde verdiğim kavga ve çatışmaları sorguladım. Siz de belki kendinizle yüzleşir, içinizdeki çatışmalara kulak veririsiniz. Mutlaka izlenecekler listenize eklemenizi öneriyorum. Filmde geçen bir alıntıyla yazımı sonlandıryorum. Cevabını vermek size kalmış.

Keyifli seyirler. Filmlerle kalın…

Noah Land

Neden sevmek ya da nefret etmek zorundayız ki? Neden bu iki aşırı uca mecburuz? Arada bir yerde durmak o kadar mı zor?

Nuh Tepesi

Fahrenheit 451 Roman / Film İncelemesi

Şimdiye kadar birçok distopik eseri inceledik, filmler değerlendirdik.  Tam bir distopik bilimkurgu filmi olan Fahrenheit 451’i es geçmek olmaz. Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Bir sıcaklık birimi olarak kullanılan terim, kâğıtların yanarak tutuştukları sıcaklık derecesinden esinlenilerek bulunmuştur. Kitap 1953 yılında çıkmıştır. Yazarı Ray Bradbury’dir. Kitabın dili sade, açık ve anlaşılırdır. Akıcı bir şekilde okunabilir.

1950’li yıllar yani kitabın çıktığı dönem soğuk savaş yıllarıdır. Kaosla geçen seneler, Amerika ve Sovyet Rusya arasında kıyasıya mücadelenin olduğu dönemlerdir. Bu yıllarda radyo ve televizyon evlere girmeye başladı. Bunun sonucunda da insanlar artık zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon başında geçirmeye başladılar. Yazar Bradbury bu yıllarda insanların zamanlarını bu şekilde geçirmelerinden etkilenir ve insanların bu şekilde televizyon seyretmeye devam etmeleri durumunda ileride ellerine kitap dahi almayacaklarını söyler. Bu olay sonucunda da Fahrenheit 451 romanını ortaya çıkar.

‘’Yakmak bir zevkti.’’

Kitabın dayandığı temel düşünce yakmanın bir zevk olduğu ve cehaletin mutluluk olduğudur. Felsefede geçmişten günümüze birçok filozof mutluluğun farklı tanımlarını yapmıştır. Örneğin; Nietzsche’ye göre mutluluk anlıktır yani geçicidir. Buddha’ya göre ise mutluluk yolun kendisidir. Mutluluğu aramak insanoğlunun yüzyıllardır peşinde olduğu bir şeydir. Fahrenheit 451’e göre ise mutluluk cahilliktir.

Kitapta geçen dünya geleceğin Amerika’sıdır. Olaylar günümüzden farklı, ileri bir teknolojide geçmektedir. Bu dünyada yaşayan insanlar evlerin içerisinde bulunan kameralar ile yedi yirmi dört izleniyorlar. Bir bakıma televizyonun içindelermiş gibi gözetleniyorlar. Bu dünyada tek amaç insanların mutluluğudur. Kitaplar gerçekleri anlatır ve bizlerin duymak, bilmek istemeyeceği olayları görmemize sebep olurlar. Bu yüzden kitaplar gereksizdirler ve insanları mutsuzluğa sürüklemektedirler.

Bizim dünyamızdaki itfaiyecilerin temel görevi yangın çıkması durumunda yangına müdahale ederek yangını söndürmektir. Ancak Fahrenheit 451 romanında itfaiyecilerin görevi kitapları yakmak, yok etmektir. Herhangi bir evde kitap bulunduğu ihbarı gelmesi durumunda hemen alev silahlarını alarak olay yerine giderler, evi kitaplardan arındırırlar ve kitapları orada yakarlar.

Kitabımızın başkarakteri küçükken babasını kaybetmiştir. Kendisi de bir itfaiyecidir. Her gün kitap bulunan evlerin tespit edilip ihbar edilmesiyle olay yerine giderler, kitapları yakarlar ve mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir gün başkarakterimiz Guy Montag’a on yedi yaşındaki Clarisse hayatını değiştirecek bir soru sorar. Mutlu musun? Montag bu soru karşısında durur ve düşünür. Hiçbir şey hissetmez. Her şeye sahiptir. Mesleği, evi, itibarı her şeyi vardır ancak neden hâlâ mutlu değildir? Hayatı sorgulamaya başlar. Her gün yakmaya gittiği kitapların içerisinde ne vardır? Kitapları bu kadar tehlikeli kılan özellik nedir? İnsanlar arasında klasik bir düşünce vardır. ‘’Yasak olan caziptir.’’ Başkarakterimiz Montag’da bu duruma düşer. Bir gün yine kitap ihbarı aldıkları eve giderler ve evde bulunan yaşlı kadın kitapları için yanmayı göze alır. İşte bu noktadan sonra Montag için her şey değişmeye başlar. Daha fazla düşünmeye, sorgulamaya başlar. Kitaplar uğruna yanılacak şeyler midir?

Kitaptaki totaliter rejimin temel amacı insanları mutlu etmektir. Baskı, gözetlenme, uyku hapları, herkesin birbirinden soyutlandığı bir dünya bunların hepsi insanların iyiliği içindir. Düşünen insan mutsuzdur. Bu yüzden insanları düşünmeye, sorgulamaya iten her şey yok edilmelidir düşüncesine sahiptirler.

‘’Kitapları yakabilirsiniz, fikirleri asla’’ İnsan düşünen bir varlıktır. Hayatımız sorgulama üzerine kuruludur. Bilgini güç olduğu ve buna sahip olan insanların toplumları çok kolay bir şeklide manipüle etmeleri, bilgiyi güç olarak kullanan insanlardan neden bu kadar çok korkulduğunun açık bir göstergesidir. Distopik bilimkurgu romanı Fahrenheit 451 bizlere farklı bir pencereden bakma imkânı sağlıyor.

Fahrenheit 451 Filmi / 2018

Fahrenheit 451 daha önceden 1966 yılında ‘’Değişen Dünyanın İnsanları’’ ismiyle de filme uyarlanmıştır. Bu kısımda 2018 yılında tekrardan uyarlanan filmini kısaca inceleyeceğiz. Bilim kurgu/dram türündeki film kitaptan bazı noktalarıyla ayrılıyor. Örneğin kitapta yer alan bazı karakterlerin filmde yer almaması gibi. Filmin günümüze yakın bir tarihte çekilmiş olması kitaptaki anlatılan teknolojiye daha fazla benzetilmiştir. Özellikle siyah tonunun ağırlığı bizleri korku, şüpheye ve tedirginliğe düşürmeye yetiyor. Fahrenheit 451 kitabını okuduktan sonra mutlaka filmini de izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar, keyifli seyirler…

Jane Eyre

Jane Eyre, Charlotte Bronte tarafından 1847 yılında yazılmış Victoria döneminin yansımalarını çok net bir şekilde görebildiğimiz, olay örgüsünün ilmek ilmek işlendiği muhteşem bir başyapıt. Ataerkil zihniyetin hâkim olduğu bir dönemde kadınların ismini duyurması pek de hoş karşılanmadığı için Bronte bu eseri “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Romantizm ve feminizm akımlarının etkisiyle kaleme alınan eser sosyal statü farkları, toplumsal ve dini baskıların kadını sindirmeye çalıştığı, aşk gibi konuları kapsamaktadır.

Ayrıca eser pek çok kez beyaz perdeye de uyarlanmıştır. Beni en çok etkileyen uyarlama, 2011 yapımı olan başrollerini Mia Wasikowska (Jane Eyre) ve Michael Fassbender’ın (Bay Rochester) paylaştığı Jane Eyre. Tabii film uyarlaması olan her eser gibi bu eserin de öncelikle okunması gerektiğini daha sonrasın da filmin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanı okurken zihnimizde betimlenen her sahnenin filmle bire bir aynı olduğunu gördüğümüzde o eser daha unutulmaz ve daha keyifli oluyor.

Eseri detaylı incelemek gerekirse;

Yazar da roman kahramanı Jane Eyre gibi zor bir çocukluk geçirmiş, trajik olaylar yaşamış ve hayatı mücadele ile geçmiştir. Yani buradan eserin yazarın hayatından izler taşıdığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazar, Jane Eyre üzerinden biz okurlarına mesaj vermekte güçlü kadın betimlemesiyle bize ışık tutmaktadır.

Karakterlere bakacak olursak;

Jane Eyre, yetiştiği çevre itibariyle isyankâr, mücadeleci, boyun eğmeyen bir kişiliğe sahip. Yazarın güçlü kadın örneği olarak bizlere sunduğu Jane Eyre’i romanı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Acılarla büyümüş bir çocuk ve ayakta kalmaya çalışan bir kadın olan Jane Eyre Thornfield Konağı’nda küçük Fransız bir kız çocuğu olan Adele’e mürebbiyelik yaparak geçimini sağlar. Ve zamanla Bay Rochester’a âşık olur.

Bir diğer ana karakterimiz olan Bay Rochester ise herkesin ondan çekindiği soğuk, kaba biri olarak tanınır. Jane Eyre’in mürebbiyelik yaptığı konağın sahibidir ve Adele de onun evlatlık kızıdır. Aralarında hem yaş hem de sosyal statü bakımından fark olmasına rağmen Jane Eyre‘e âşık olur ve daha fazla dayanamayarak aşkını itiraf eder.

Diğer karakterlerimiz; Bayan Reed, Bay Brocklehurst, Maria Temple, Alice Fairfax, Adele Varens, Grace Poole, Bertha Mason, Richard Mason, Blanche Ingram, St. John Rivers, Mary ve Diana Rivers, Bay Brigg… Bu sıraladığım isimler kadar daha birkaç tane karakter var fakat kilit karakterlerin çoğu bu isimler diyebilirim.

SPOİLER!

Özellikle Bay Brigg ve Richard Mason tam Jane Eyre ve Bay Rochester evlenmek üzereyken gelmiş ve nikâhı engellemiştir çünkü Bay Rochester aslında Bertha Mason ile evlidir fakat karısı akıl hastası olduğunu için onu konakta bir odaya kapatmıştır. Bu durumu öğrenen Jane Eyre hemen konağı terk eder fakat birkaç sene sonra daha fazla dayanamayarak Bay Rochester’ı merak eder ve geri döner fakat konağın yandığını öğrenir ve bu yangında Bay Rochester’ın karısı vefat etmiş kendisi de bir elini ve görme yetisini kaybetmiştir o yüzden kendini Ferndean Çiftliği’ne kapatmıştır. Bu yaşananları öğrenen Jane hemen Bay Rochester’ın yanına gider, Bay Rochester ona tekrar evlilik teklifi eder ve evlenirler. Yani tam anlamıyla yıllar sonra gelen mutluluk…

Aslında romanı en başından özetlemek gerekir fakat roman oldukça hacimli ve olay örgüsü de bir o kadar sık ve bütün olaylar da birbiriyle bağlantılı. O sebeple bir özet geçemedim romanı okur, filmi de izlerseniz aklınızda kalan bütün sorular eminim bir cevap bulacaktır.

Romandan güzel bir alıntı ile yazımı sonlandırıyorum:

İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Yıldızların parlaklığını görmezler de ancak ufak tefek lekeleri seçerler.

Keyifli okumalar dilerim…

13. Kat Film Analizi – The Thirteenth Floor

1999 yapımı bilim kurgu filmi olan 13. Kat’ın o dönemde günümüz teknolojisinden bir hayli geride olunmasına rağmen müthiş bir hayal gücü ile ortaya koyulan bir filmdir. Varoluş, gerçek dışı dünyalar ve teknolojinin birleştiği bir film olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzden yaklaşık yirmi iki yıl önce çekilen bu filmin kendisini hâlâ izletmesi gerçekten başarılı bir yapıt olduğunun göstergesidir. Nitekim 1999 yılı dünya sineması için çok başarılı bir yıldır. Çok kaliteli filmler bu yılda çekilmiştir. Ayrıca film Daniel Galouye’un Simulacron-3 adlı romanından uyarlatılmıştır.          

Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak Douglas’ın ve Fuller’in ortakları olduğu teknoloji şirketi yeni bir teknolojik alet üzerinde çalışmaktadırlar. Yaklaşık altı yıldır üzerinde çalıştıkları bu alet zamanlar arası geçiş yapabilen bir simülasyondur. Bu alet kullanıcısını olayların geçtiği 1999 yılından 1937 yılının Los Angeles’ine götürebilmektedir.

Filmin ilk sahnesinde dönem filmini andıran bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Filmde kullanılan görsellik etkileyicidir. Filmin ilk perdesinde henüz anlamlandıramadığımız olaylarla karşılaşıyoruz. Ortada bir bilinmezlik var ancak bunun ne olduğunu tam olarak anlamlandıramıyoruz. Sonraki sahnelerde başkarakterimiz Douglas’ın iş ortaklarından Hannon Fuller’in öldürülmesi onu çok sarsıyor. Fuller’in ölmeden hemen önce Douglas’ı araması ancak Douglas’ın bunu hatırlamaması ve zihninde boşluklar olması işlerin daha da karmaşık bir hal almasına sebep oluyor. Douglas’ın evinde kanlı bir gömlek bulması olayların seyrini değiştiriyor. Douglas kendi masumiyetinden şüphe duymaya başlıyor ve baş şüpheli haline geliyor. Douglas ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kendisini Fuller’in kızı olarak tanıtan bir kadın çıkageliyor. Tuhaf olan Douglas’ın, Fuller’in bir kızı olduğundan haberinin bile olmamasıdır. Daha ilk konuşmalarından birbirinden etkilenen Jane ve Douglas sanki daha önceden birbirlerini tanıyorlarmış hissine kapılıyorlar. Bir nevi dejavu yaşıyorlar. Ne olaylar döndüğünü anlamak için kendini 1937 sanal yılına gönderen Douglas bunu ilk kez deneyecektir. Burada zamansal bir geçiş oluyor ancak geçen kişinin bedeni gitmiyor. Her kullanıcının bir taşıyıcısı vardır. Kişi zihnini taşıyıcısına aktarır. Taşıyıcısının bedenini kullanır. Fuller’den bir mesaj bir not arayan Douglas’ın işi zordur. Dougles asla yüzleşmek istemeyeceği bir gerçekle karşılaşacaktır.

Filmin tamamı gerçek mekânlarda çekilmiştir. Düşük bir bütçe ile çekilen 13.Kat filminde gerçek mekânların kullanılması sayesinde çok iyi sahneler çekilmiştir. Filmde sıklıkla karşılaştığımız asansör sahneleri ve 13.kat bazı batıl inanışlarda uğursuz sayı olarak bilinir. Gerilim, gizem, romantizm temalarını içinde barındırmıştır. Filmde yapılan zaman geçişleri yaşadıkları yıldan geçmişe 1937 yılına geri dönmeleri olayların seyrini değiştirdiği gibi izleyiciyi filmden koparmadan o heyecanın içerisinde tutmayı başarmıştır.

1937 yılını incelediğimizde hep bir balo, davet, eğlence anlayışı olduğunu görüyoruz. Aslına bakarsak bu bizlere simülasyonların kendi içlerinde eğlendiklerini gösteriyor. Simülasyon dediğimiz şey elektrik kablolarından ibarettir. Orada bulunan insanlar, hayvanlar evler hepsi yapaydır. Gerçekte hiçbiri yoktur.

‘’Düşünüyorum öyleyse varım.”

Duyularımız bazen bizi aldatabildiğine göre hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Filmde Descartes’ın uğursuz şeytan adı verilen mantık silsilesinden yola çıkılıyor. Gerçeklik bir simülasyondur. Bu simülasyon ve bu simülasyonda yaşayanlar bunu bilmiyor.Özgür irade. Yaptığımız seçimleri kendimiz bilinçli, özgür bir iradeyle mi seçiyoruz, yoksa önceden belirlenmiş seçimleri yaşayıp gidiyor muyuz? (Barış Özcan)

‘’Cahillik mutluluktur derler. Hayatımda ilk defa bu söze katılıyorum.’’ Filmde geçen bu söz filmi çok anlamlı kılıyor. Hiçbir şeyden haberin olmadan yaşamını sürdürmek varken gerçeklerle yüzleşiyorsun ve bütün hayatın alt üst oluyor. Bütün hayatın yalanlan ibaret aslında sen yoksun. Filmi izlerken kendime böyle bir yapay dünyada yaşıyor olsaydım her şeyden haberden olmak ister miydim diye sordum. Sanırım ben cahil olmayı seçerdim. Peki sen?

Hangi Hayvana Dönüşmek İsterdin? – The Lobster

Nasıl bir toplum içinde yaşıyoruz dersiniz? Kuralların, yasaların, yasakların veya kendi içimizde kendimize koyduğumuz sınırların içinde bulunuyoruz. Kurallar ve yasalar bir toplum için elbette gerekli olan durumlardır. Evlenmek çok zaruri bir ihtiyaç değildir ancak kırk belki elli yaşına gelmiş ve evli olmayan bir insanla karşılaştığımızda ona üzülüyoruz. Yorgos Lanthimos’un distopik filmi The Lobster’ın konusu bize çok farklı gelmiş olsa bile alt metinde aslında filmde gördüğümüz bu dünyanın farklı bir boyutunu bizler de yaşıyoruz. Distopik bir kara komedi filmi olan The Lobster’ gelin birlikte inceleyelim.

Toplum içerisinde bekâr dolaşmak veya bekâr olmak yasaktır. Şehir hayatı içinde evlenme yaşına gelmiş tüm insanlar şehrin dışında bulunan bir otele gönderiliyor. Bu otelde bulundukları kırk beş gün içinde kendilerine evlenecek bir eş bulmaları gerekiyor. Eğer bu süre içerisinde kendilerine bir eş bulamazlarsa istedikleri bir hayvana dönüştürüyorlar. Bu kırk beş günlük süreyi uzatmanın bir yolu var. Avlanmak. Bekâr olup bu düzeni kabul etmeyen yalnız insanlar kaçak bir şekilde ormanda yaşıyorlar. Eğer bu insanlardan birini avlarlarsa sürelerine her av için artı bir gün ekleniyor.

Filmde aslında üç hayat var; düzene karşı çıkıp ormanda yaşanlar, otelde yaşayıp kendilerine eş arayan insanlar ve şehir hayatı içinde yaşayan evli çiftler. Başkarakterimiz David eşi onu terk ettikten sonra otele yerleştiriliyor. Kırk beş gün içerisinde de kendine bir eş bulması isteniyor. Eğer bu süre içerisinde kendine bir eş bulamazsa denizi sevdiği için ve zeki hayvanlar olarak gördüğü için ıstakoza dönüştürülmeyi istiyor. Ancak kendine uygun eş bulmak öyle kolay değil. Her insanın belirleyici bir özelliği var. Örneğin; mavi gözlüysen seçeceğin kişi de mavi gözlü olmalı, sebepsiz yere burnun kanıyorsa eş olarak seçtiğin kişinin de sebepsiz yere burnu kanamalı, topallıyorsan eşin de topallamalı veya duygusuz bir insansan eş olarak seçeceğin kişi de duygusuz olmalı vs. Bunun sebebi de farklılıkların bizi birbirimizden uzaklaştırdığı düşüncesidir. Otelde tek başına bir şey yapmak yasaktır. Yemek yenilecekse toplu bir halde salonda yenilir. Avlanmaya toplu bir şekilde çıkılır gibi. Zaman zaman insanlara evliliğin nasıl iyi bir şey olduğunu göstermek amacıyla çeşitli toplantılar düzenleniyor. Örneğin bir canlandırmada adam tek başına yemek yerken boğazına bir şey kaçıyor ve adam ölüyor. Diğer bir canlandırmada adam yemek yerken yanında eşi bulunuyor adamın boğazına bir şey kaçıyor ve eşi adamı kurtarıyor.

Filmin ilk kısmında otel ve orman ön plandadır. Birbirlerinden farklı gibi görünseler de aslında ikisi de kurallardan ve baskıcı bir ortamdan oluşuyor. Bir tarafta eş olmak zorunlu iken diğer tarafta yalnız olmak zorunludur. Eğer ormanda yalnızlarla birlikte yaşayacaksan her şeyi tek başına yapmalısın. Tek başına dans etmelisin veya tek başına hayatta kalma mücadelesi vermelisin öyle ki ölmeden önce kendi mezarını kazmalısın çünkü öldüğün zaman diğer insanlar senin mezarını kazmak zorunda değiller. Sadece üzerine biraz toprak atarlar o kadar.

İlişkilerin karmaşık olmaması gerekiyor siyah ve beyaz her şey net çizgilerle belirlenmelidir. Filmde David’in yaşadığı durumu bu sözle özetleyebiliriz aslında ‘’İnsanın hissetmediği halde hissediyor gibi davranması, hissettiği halde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor.’’ David otelde tanıştığı duygusuz, sert, hiçbir şey hissetmeyen kadını eş seçmek zorunda olduğu için olmadığı halde duygusuzmuş gibi davranıyor. Tam tersi ormanda tanıştığı sevdiği kadını sırf yalnız olmak zorunda bırakıldıkları için sevmiyormuş gibi davranmak zorunda kalıyor.

Baskılar, otorite, insanları istemedikleri durumlara yönlendirmek sadece distopik dünyalarda karşımıza çıkan bir durum değildir. Yaşadığımız toplumları biraz gözden geçirmemiz bizim de farklı bir yaşamımız olmadığını görmemizi sağlayacaktır. Peki, sen böyle bir distopya içerisinde yaşamış olsaydın hangi hayvana dönüşmek isterdin?