Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

Paganizm

Paganizm, tek tanrılı dinler ortaya çıkmadan önce inanılan, doğanın yüceltmesini temel alan bir grup dinler ve inançlar topluluğudur. Tıpkı Hinduizmde olduğu gibi, tek bir kurucusu, tek bir kitabı, tek bir dinsel felsefesi yoktur.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi paganizm, tek tanrılı dinlerden önce çıkmış bir dindir. Fakat inançlarına çok tanrılı da denemez. İslamiyetteki tasavvuf inancında bulunan “Vahdet-i Vücut” anlayışındaki gibi, paganlar da evrendeki her cismin tanrının bir yansıması olduğuna inanmaktadırlar.Paganizme göre, evrenin içindeki her cisim, tıpkı Animizm inancında olduğu gibi, bir ruha sahiptir. Bu ruhlar sonsuz yaşama sahiptir ve cisimleri sona erdikten sonra farklı bir bedende; bazen bir ağaç olarak, bazen bir çiçek olarak dünyaya gelirler. Pagan inancına göre ruhlar, önceki yaşamlarında çok fazla kötülük yapmışlarsa, yeni yaşamlarında bir böcekte veya bir taşta beden bulmaktadırlar.

Paganizm bazı kayankala göre Şamanizm ve Animizm gibi doğayı merkezine alan dinlerin barındığı bir inançlar bütünüdür. Genel olarak ağaç sembolü ile anılırlar. Ağaç Paganizm inancı için reenkarnasyonu sembolize eder. Ağaç dışında kullandıkları en önemli sembolleri ise beş köşeli yıldızdır. Bu köşeler ateşi, suyu, toprağı, havayı ve gökyüzündeki yıldızları temsil eder. Aynı zamanda paganlar için cennet de cehennem de yeryüzünün kendisidir.

Paganlar Kimlerdir?

Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Paganlar kısaca Paganizm dinine mensup olan insanlardır. Paganlar, genel olarak 3 ayrı grupta toplanır:

1) Neo-pagan: Neo-pagan tabiri günümüzdeki modern paganları tanımlamak için kullanılmaktadır. Misyonları arasında hiçbir canlıya zarar vermemek, doğanın içinde doğal yaşamak ve yardımlaşmak yer almaktadır.

2) Mezo-pagan: Mezo-paganlara göre evren saat kususrsuz bir düzene sahiptir. Bu düzenin bozulmaması için insanlar doğayla barışık ve doğaya uygun bir yaşam sürdürmelidirler. Mezo-paganlar ayinler düzenlemezler, inançlarını bireysel düzeyde gerçekleştirirler. Bazı aborjin ve kızılderili kabileleri de mezo-pagan olarak nitelendirilebilir.

3) Paleo-pagan: Paleo-pagan, diğer dinlerden en az etkilenip, özüne sadık kalmayı en çok becermiş dindir. 20.yy’nin ikinci yarısının başlarında ortaya çıkan Hippi topluluğunun görüşü olan “Cape Diem“(anı yaşa) sloganı, paleo-paganların inançlarının merkezini oluşturmaktadır. Onlara göre dün ve yarın yoktur, sadece bugün vardır. Ayrıca liderlerinin ağaçlarla ve hayvanlarla konuşabildiğine inanılmaktadır.

Çoğunlukla kabile liderleri tarafından kötü ruhları kabilelerinden uzaklaştırmak için ayinler düzenlenir. Çeşitli şekillerde ayinler yaparak transa geçenler, inanca göre kötü ruhlarla iletişime geçer, onları kabileden uzak tutmaya çalışır. Günümüzdeki Neo-pagan topluluğu şamanları, Kutsal Çevrecileri, Odinistleri, Heathenleri ve Cadıları kapsar. Bu kişiler, günümüzde “karanlık taraf ile” iletişim içinde olduğunu iddia eden son gruplardandır.

Paganizm Ayinleri

Paganlar, doğayı yücelten bir inanışa sahiptir. Dolayısıyla onların ayinlerinde ve törenlerinde, zannedilenin aksine, kurbanlara yer verilmez.

Günümüzde Neo-paganlar büyüler veya çeşitli otların yardımıyla ayinler düzenlemektedir. Bu ayinlerin Neo-paganlar için tapınmaktan farkı yoktur, ama bu ayinlere verilen anlam değişirse, ayinler ibadet olmaktan çıkabilir. Paganizm için bu ayinler iki anlam taşır. eğer kişiler-topluluklar kendileri için yaparsa, bunlar iyi büyü ya da iyi ayin olarak adlandırılır. Aksi takdirde, başkası için yapılırsa, o zaman kötü büyü ya da kötü ayin olarak adlandırılmaktadır. Bu Paganizm ayinlerine örnek olarak dünya çapında kutlanılan cadılar bayramı örnek verilebilir. Sanılanın aksine cadılar bayramı Hristiyanlık’ın değil Paganizm’in bayramıdır. Paganlar bu günde kendilerini diğer varlıkların kılığına sokarlar. Başka bir örnek verilmesi gerekirse de paganların çoğunluğunun inandığı mevsimsel festivaller akla gelebilir. Bunların en önemlileri yılın en kısa ve en uzun günleri olan gün dönümleri olarak verilebilir.

Neo Paganizm Wicca Hareketi Nedir?

Eski paganlarda bazı örnekler görülse de (Stonehenge de bazı kesimler tarafından bunların örneği olarak görülmektedir.) modern paganların ibadethaneleri yoktur. Modern paganlar ibadetlerini açık havada gerçekleştirirler.

Sokrates ve Demokrasi

Eski Yunan’da demokrasi fikri ilk ortaya çıktığında Sokrates bu fikri hiç benimsemediği gibi şiddetle de karşı çıkmıştır.

Hatta Platon’un yazılarından da öyle anlıyoruz ki Sokrates’in idamına sebep de demokrasiye karşı oluşudur.

Platon’un 10 kitaptan oluşan ”Cumhuriyet” isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir öğrencisi ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus’a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye, anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates toplumu bir gemiye benzetir.

Bir gün Sokrates yine öğrencileriyle sohbet ederken bir öğrencisi Sokrates’e sorar:


-Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse adil olan da bu değil midir? Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı ? Hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.

Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru-cevap yöntemini kullanarak öğrencisine önce sorar.

-Bize söyler misin? Bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur?

Öğrenci: Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.

Sokrates : Peki o halde bize yine söyler misin? Toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı?

Öğrenci : Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.

Sokrates : Peki bize yine söyler misin? Bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede, nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu ?

Öğrenci : Eğer yolcular içinde denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.

Sokrates : Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez? Herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli.

Öğrenci : Pek tabii olması gereken budur.

Sokrates : Peki o halde bize yine söyler misin? Kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi? Hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur.