Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Dillerin Tarihi ve Türk Dili

İlk Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Dillerin nasıl ortaya çıktığına dair literatürümüzde kesin bilgiler yer almamaktadır. Fakat dillerin nasıl ayrıştığı ile ilgili az da olsa bilgi sahibiyiz. Prof. Dr. Mehmet Ölmez dillerin ayrışmasıyla ilgili şöyle der: “Bugüne kadar ki bilgilerimiz kutsal kitaplara dayalıdır fakat 19.yüzyıldan itibaren dilbilimciler bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır kutsal kitaplardan ziyade insanlarla ilgilenmişlerdir. Geldikleri nokta bir dilin nasıl ortaya çıktığı, en eski dilin hangisi olduğu buna karar verememişlerdir. Bu konuyu bırakıp dillerin yapısını incelemeye başlamışlardır ve 20.yüzyıl dilbilimi bunun üzerine şekillenmiştir.”

Diller Nasıl Farklılaştı ve Çoğaldı?

Dünya üzerinde aktif olarak konuşulan dil sayısı kimi araştırmacılara göre 5000 kimi araştırmacılara göre ise 7000 civarındandır. Dil aileleri kollar şeklinde ilerlemiştir. Her dil birbirinden kelime düzeyinde, gramer düzeyinde de etkilenebilir.

Türkçe Nasıl ve Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Prof. Dr. Doğan Aksan yazıtlardaki soyut sözcüklere bakarak Türkçeyi miladın başına kadar, yani 2000 yıl kadar eskiye götürmüştür. Fakat yazılı belgeli Türkçe ise 700’lü yıllara ulaşır. Bu tarihten önce yazılan yazıtlar da mevcut.

Türklerden Kalma En Eski Yazıtlar

552–630 arasında Türkler ilk devleti kurmuşlardır bu süre içinde ilk yazıtları bırakmışlardır. En eski yazıtları göz önünde bulunduracak olursak yazıtların üstündeki yazı bugün konuşulan Türkçemizden kelimelerin bulunduğu ama Türkçe olmayan bir dildir. Bu dil Soğdca ve bir tür Moğolca’dır. En eski Türkler bu iki dili kullanmışlardır. Bu yazıtlar Orhun Kitabelerinden daha eskidir. 6.yüzyılın son çeyreğine ait olan bu yazıt Kültigin ve Bilge Kağan’ın dedelerine aittir.

Soğdca ile yazılmış bir metin

8.yüzyıldaki yazıtlarda(Orhun Kitabeleri) bulunan metinlerle günümüz Türkçesinin gramer yapısı hemen hemen aynıdır.

Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta ekin ara kişi oglı kılınmış.

Bu cümle Kültigin Yazıtının ilk satırıdır. Az da olsa cümleyi anladınız değil mi?

Günümüz Türkçesiyle

Yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (kara toprak) yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış.

Türk dilleri hangi coğrafyalarda etkili olmuştur?

Türk dillerinin etkili olduğu coğrafya çok geniş bir alana yayılmıştır. Haritalar mutlaka farklılık gösterebilir ama genel olarak bu haritayı göz önüne alabiliriz. Renklendirilmemiş yerlerde Türk dili yoktur diyemeyiz. Dağınık olarak yaşamını sürdüren topluluklar mevcuttur.

  • Türk dilleri içinde en zor anlayabileceğimiz dil Çuvaşça’dır.
  • Bir de artık var olmayan bir dil olarak Fuyu Kırgızlarının dili söylenebilir. Kendi dillerine ait sadece 1000 civarında kelime biliyorlar. 

Türkçenin Dil Ailesindeki Yeri

Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır ve sondan eklemeli bir dildir. Bu kolda Japonca, Korece, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca yer almaktadır. Bu bilgiye göre Japonca ve Korece ile dil bakımından akrabayız fakat bu yanlış bir bilgi. Yani Korece ve Japonca ile herhangi bir dil akrabalığımız yoktur.

Bu durumu Prof. Dr. Mehmet Ölmez şöyle açıklıyor: “Japonca yalıtılmış bir dildir. Japonlar dillerini Endonezya diliyle, Afrika diliyle, Sanskritçeyle ve daha pek çok dille karşılaştırmışlardır. Sonuç olarak Japonca hiçbir dil ile yüzde yüz örtüşmüyor.”

Diyeceksiniz ki şimdi hani biz bu dilleri kolay öğrenebiliyorduk?

Evet, yine kolay öğrenebiliriz bu dillerle akraba olmamamız öğrenmemizi etkilemiyor çünkü yapı bakımından Türkçe ile benzerlik gösteriyorlar. Nasıl biz bir cümle kurarken sıralamamız özne, nesne, yüklem şeklindeyse bu sıralama Japonca’da da aynıdır. Bu yüzden diğer dillere göre daha kolay öğreniriz.

Sonuç olarak gördüğümüz üzere dilimizin çok köklü bir geçmişi var. Elbette literatürdeki bütün bilgileri bilemeyiz fakat yine de tarihimiz ve dilimiz hakkında az da olsa bilgi sahibi olmalıyız. Dilimize sahip çıkarak onu yozlaşmanın etkisinden kurtarabiliriz. Ülkemizin her bölgesi farklı ağızlara sahip. Bu da demek oluyor ki dil ve kültür alanında çok büyük çeşitliliğe sahibiz. Bu çeşitlilik ise bizim sahip olduğumuz en büyük hazinedir ve bu hazine ancak biz sahip çıkarsak var olacaktır.

Keyifli okumalar dilerim.

“Zoraki Kral” Film İncelemesi

20. YY’ın ikinci çeyreğini betimleyen film (VI. George) unvanıyla bilinen Albert Frederick Arthur George’un hayatını konu alıyor. Film içerisinde krallıktan yıbıllık, nınıklık ve genzeklik olarak adlandırabileceğimiz konuşma kusurlarından dolayı kaçan bir veliaht ile karşılaşıyoruz. Belirli öneriler neticesiyle birbirinden farklı doktorlar ile tanışsa da derdine derman olacak bir doktor çıkmıyor. Fakat eşinin çaresizce arayışının içerisinde tesadüfen karşılaşacağı o adam (Lionel Logue), veliahtın dermanı olacaktır. Lakin soylu bir monarşi üyesi olan bu veliaht, onu bir dostu olarak görmez. Tabii ki dostluklarının başlayacağı ilk yıllarda…

Veliaht geçmişteki yaşadıklarından ve ağabeysinin gölgesi altında kalmasından dolayı konuşma kusurlarına sahip olarak yaşar. Başta da belirttiğim gibi bu yüzden krallıktan kaçmaktadır. Hatta eşi bile Albert Frederick Arthur George’la konuşma kusurlarından dolayı kral olmayacağı için evlenmiştir. Öncesinde de veliahtın iki evlenme teklifini reddetmiştir.

Karakterimiz başlarda sadece mevkisi gereği konuşmasını düzeltmek istese de sonraki yıllarda yani zoraki kral olacağı dönemlerde bu emeklerinin faydasını misliyle görecektir. Hem dostu hem de konuşma kusurlarını düzelteceği hocası olan Lionel’den çokça yardım alacak ve kendi çabalarıyla birlikte bu konuşma kusurlarından kurtularak halkın simgesi olan bir kral olacaktır. Filmde konuşma konusunda bir yükselişe hatta inanılmaz bir becerinin gelişimine tanık olmaktayız.

Hayatın her yerinde her halinde tanık olduğumuz emeklerin neticesinde sağlanan başarıyı tekrar görüyoruz. Şaşırtıcı ve bazen de çözümleyici yöntemleri olan bir dâhinin rehberliğinde bu yöntemler uygulanıyor ve öz saygı kazanımıyla birlikte başarı açığa çıkıyor. Birkaçına değinecek olursak tekerlemeler, nefes egzersizleri, diyafram gelişimi için uygulanan hareketler ve kişiliği kazanmak için yapılan çılgınlıkları örnek gösterebiliriz.

Film içerisinde hitabetin öneminin vurgulanmasıyla birlikte konuşma eğitimine verilecek önemin vurgusu da yapılmakta. Kısaca kendi öz eleştirim olarak şunları söylemek isterim: Film her düzeyde herkesin izleyebileceği bir forma sahip. Lakin konuşma eğitimi alan kişilerin daha çok zevk alabileceği bir seviyede ilerliyor. Ayrıca o dönemi araştıran bir kişinin de izlemesi gereken bir film. Konuşma eğitimi içerisinde alınan bilgiler filmle beraber pekişeceği ve ilişkiler kurduracağı için eğitim açısından da kullanılabilir yeterliliğe sahip. Ben bir öğretmen adayı olarak filmi sıkılmadan ve zevk alarak izledim. Hem benimle aynı eğitimi alan öğretmen adaylarına hem de farklı eğitim kademelerindeki öğrencilere ve eğitmenlere önereceğim eğitici filmler arasında yerini aldı. Fazla uzatıp tadını kaçırmadan da şunu ekleyeyim, anlattıklarımın devamı ve fazlası filmde mevcuttur. İyi seyirler…

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, Yer-Su İyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.

Sheakspeare’in Hamlet’i

Hamlet, William Shakespeare tarafından 1599–1601 yılları arasında yazılan temasında trajediyi işlediği bir tiyatrosudur. İngiliz edebiyatının en etkileyici eserlerinden biridir ve Dünya edebiyatında da yerinin ayrı olduğu söylenebilir. Pek çok ülkede defalarca sahnelenmiş beş perdelik bir oyun olan Hamlet’in sahnelenmesi son derece uzundur. Ayrıca dil özellikleri bakımından da zaman zaman anlaşılması güç kelime ve cümlelere rastlıyoruz. Yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, hırs, intikam gibi kavramları konu edinen Hamlet’in konusuna bir göz atalım:

Hamlet’in hikâyesi eski kuzey masallarına bağlanmaktadır. Yani özgün bir konu değildir ve kaynağı başka eserlere dayanmaktadır. Danimarka’da geçen oyunda Prens Hamlet’in kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius’tan nasıl intikam aldığını anlatır. Konusu kısaca bu şekildedir fakat olayların nasıl başladığını anlamak için biraz daha detaylı inceleyelim:

Hamlet, mutsuz ve öfkelidir. Bunun sebebi sadece babasının ölümünden kaynaklanmaz. Kendisinin de söylediği gibi babası öleli henüz iki ay olmuşken annesi Gertrude ile amcası Claudius’un evlenmesi onu daha da öfkelendirmiş ve melankolik bir ruh haline bürünmüştür. Ayrıca Hamlet’in de bir takım şüpheleri vardır. Babasını öldürenin amcası Claudius olduğunu düşünür fakat bu nasıl ispatlayacağını nasıl intikam alacağını bilemez. O bunları düşünürken mezarında rahat uyuyamayan babasını ruhu Danimarka surlarında her gece dolaşmaktadır. Hayaleti gören kişiyse Hamlet’in dostu Horatio’dur. İnançları gereği ölülerin ruhlarının dolaşması iyiye işaret değildir. Ülkede kara bulutların dolaştığını düşünen Horatio bu durumu hemen Hamlet’e bildirir. Bunun üzerine Hamlet gece yarısı hayaletin geleceği saatte surlara çıkar ve onunla konuşur. Hayalet her şeyi anlatır. Olaylar tam da Hamlet’in düşündüğü gibi olmuştur. Yani amcası Clauduis, babasını uykusundayken kulağına zehirli bir sıvı akıtarak öldürmüştür. Bütün bunları öğrenen Hamlet’in kanı çekilir ve orada intikam alacağına yemin eder.

Olaylar her ne kadar iktidar mücadelesi, entrika gibi gözükse de devletteki çürümüşlük, yolsuzluk olayların altında yatan asıl sebeptir. Çürümenin başı Claduius’tur yani devletin kendisidir. O zamanın anlayışına göre kralların Tanrı tarafından göreve getirildiğine inanıldığından Claudius’un ağabeyini öldürmesi sadece krala karşı işlenmiş bir suç değildir. Aynı zamanda Tanrı’ya karşı da suç işlemektir. Tabi ülkede ki çürümüşlüğün tek nedeni kralın zehirlenerek öldürülmüş olması değildir. Tahta geçen Claudius’un devletin nasıl yönetileceğinden bir haber olması, zevk ve sefa düşkünü olması ve meşru olmayan yönetimidir.

Buradan sonrası spoiler!

Sonuna doğru gelecek olursak:

Bir gün hamlet ve annesi konuşurken başmabeyinci Polonius bir perde arkasından onları gizlice dinler. O sırada birinin kendilerini dinlediğini fark eden Hamlet hançerini çekerek Polonius’a saplar. (Kral Claudius olduğunu zanneder.) Polonius orada ölür daha sonra Polonius’un oğlu olan Leartes durumu öğrenir ve Hamlet’i öldürmek ister. Kral Claudius, Hamlet’i öldürmesi için Leartes’e yardım eder ve bir tuzak kurarlar. Hamlet ve Leartes arasında bir düello düzenlenir fakat Leartes’in kullandığı kılıcın ucu zehirlidir. Kral da Hamlet’e vermek için zehirli içki hazırlar. Düello sorasında Leartes Hamlet’i yaralar, kraliçe yanlışlıkla içkiyi içer ve ölür. Daha sonra zehirli kılıcı eline geçiren Hamlet hem Leartes’i hem de Kral Claudius’u öldürür.

Sonuç olarak, Hamlet’in konusunun sıradan ve basit bir konu olmadığını, görünenin dışında çok farklı bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun sonu beni oldukça şaşırtmış ve üzmüş olsa da kurguya hayran kaldım diyebilirim. Kesinlikle okunması ve anlaşılması gereken bir yapıt olduğunu düşünüyorum.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

Yüreğim, katılaşma, taş olma sakın, yüreğim!
Neron’un canavarlığı girmesin içine.
Bırak sert olmasına sert, ama insan kalayım.
Hançer gibi konuşayım, hançer olmadan.
Dilim de, içim de iki yüzlü olsun bu işte:
Sözlerim canını ne kadar yakarsa yaksın.

Keyifli okumalar diliyorum…

Gurur ve Ön Yargı (Aşk ve Gurur) Kitap ve Film Üzerine

Gurur ve Ön Yargı 1796–1797 yılları arasında Jane Austen (1775–1817) tarafından yazılmış, ilk kez 1813’te yayımlanmıştır. Yazarımızın romanı kaleme aldığı seneye dikkat edersek oldukça genç bir yaşta mükemmel bir eser ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Tabii o dönemin İngiltere’sinde bir kadının roman kaleme alması pek de alışıldık bir durum değil bu yüzden ilk baskıda yazar, adının yerine “A Lady” ismini kullanmıştır.  Eser o zamanlar hak ettiği değeri göremese de zamanla gereken önemi ve değeri kazanmıştır. Eserin konusunu sadece bir aşk hikâyesi olarak nitelendirmek yanlış olsa gerek çünkü aynı zamanda dönemin getirdiği dayatmaları da konu edinen bir toplum eleştirisidir.

Romanın beyaz perdeye de uyarlanmış birkaç tane versiyonu var fakat bana kalırsa en güzeli 2005 yapımı olan başrollerini Keira Knightley (Elizabeth Bennet) ve Matthew Macfadyen (Fitzwilliam Darcy) paylaştığı Gurur ve Ön Yargı. Tabii ilk olarak romanı okumanın gerektiğini düşünüyorum çünkü her sahnenin gözünüzün önünde canlanması, adım adım ilerlemek romanı ve filmi daha zevkli hale getiriyor. Kitap bitip filmi izlemeye koyulduğunuz zaman gözünüzdeki bütün betimlemeler tek tek yerine oturuyor ve bir kere daha hayran kalıyorsunuz.

Karakterlere göz atmadan önce kısaca bilgi verelim; bütün karakterler tam tahmin ettiğim gibiydi o yüzden filmi izlerken hemen benimsedim yani pek yabancılık çekmedim. Tabii öncelikle kitabı iyi sindirmek gerekiyor. Ayrıca filmdeki birçok diyalog romanda geçen diyaloglarla aynı bu da filmi daha hoş bir hale getiriyor. Gelelim karakterlerimize;

Elizabeth, Bennet ailesinin ikinci kızıdır, ablası Jane kadar güzel değildir ama son derece zekidir ve romanda ön yargıyı temsil eder. Mr. Darcy hakkındaki yargıları zamanla bir bir boşa çıkacaktır ve aslında ona ne kadar haksızlık ettiğini anlayacaktır. Mr. Darcy ise oldukça zengin ve yakışıklıdır aslında Elizabeth’e âşıktır fakat Bennet ailesi kendisine göre alt sınıftan olduğu için gurur yapar ve aşkını gizler tabii bir müddet. İşte burada Mr. Darcy’nin itirafı filmde mükemmel yansıtılmış diyebiliriz.

Diğer karakterlere bakacak olursak Mr. ve Mrs. Bennet karakterleriyle son derece uyum içindeydiler, Jane ise eşsiz güzelliğiyle kitabın anlattığı karakterle birebir uyuşuyordu. Diğer karakterlere nazaran biraz daha geri planda kalan Lydia, Kitty, Mary, Mr. Wickham, Mr. Bingley, Mr. Collins karakterleri de kitaptaki betimlemeyle örtüşüyordu.

Bundan sonrası spoiler!

Kitabın çözülme noktasına bakalım;

Wickham ve Elizabeth arasında geçen konuşmalarda Wickham Darcy’e karşı Elizabeth’i hep doldurdu. Elizabeth de Darcy’e karşı kurduğu ön yargıları ancak gerçekleri öğrendikten sonra kırabildi haliyle. Böylece sadece Elizabeth değil biz okurlar da ta kitabın başından beri Darcy’e duyduğumuz ön yargılardan sıyrılıyoruz. Elizabeth gerçeği öğrendiği zaman Darcy’i ve Wickham’ı ne kadar yanlış değerlendirdiğini anlıyor ve Darcy’e karşı olan tutumu değişiyor.

İşte romanın kilit noktası tam da burası o noktaya kadar biz de Darcy hakkında iyi şeyler düşünmedik. Peki, o kilit nasıl açılıyor? Şöyle oluyor ki Darcy Elizabeth’in kendisini bu kadar kötü biri olarak görmesine daha fazla dayanamamış olsa gerek Elizabeth’e uzunca bir mektup bırakıyor. Elizabeth mektubu okuyup gerçekleri öğrenince hisleri arasında adeta bir perde kalkıyor. Aslında kendisinin de Darcy’i sevdiğini, gururu ve ön yargıları yüzünden bu hissini bastırdığını anlıyor.

Son olarak, gururun ve ön yargının insanları aslında ne kadar yanlış değerlendirebileceğimize, gerçeğin çoğu zaman pek çok farklı şekilde olabileceğine şahit olduk. Basit bir aşk romanından ziyade pek çok farklı yönü olan bu romanı önce okumanızı daha sonra izlemenizi tavsiye ederim. Ve güzel bir alıntıyla da yazımızı sonlandıralım:

“Onun gururunu ben de kolaylıkla hoş görebilirdim. Benim gururuma dokunmamış olsaydı.”

Keyifli okumalar dilerim. Sevgiler…

Toplumun Bir Halkası ”Çocuk” Üzerine

Froebel eğitimin doğumla birlikte başlaması gerektiğini savunur. Çocukların algılayış biçimi, hayata bakış açıları, yetiştikleri ortam, bulundukları sosyal çevre kurulan iletişim için önem taşımaktadır. Çocuk, kimi insan için çok basit bir kelime olarak algılansa bile aslında geleceğimizi şekillendiren yegâne bir değerdir çünkü geleceğin, dünyanın, yarının ta kendisidir. Burada en büyük iş ailelere düşüyor. Ailemizden gördüğümüz ve öğrendiğimiz her şey bizi geleceğimize hazırlıyor. Dünyada her çocuğun yetiştirilme tarzı farklıdır. Burada ülkelerin kültürleri de işin içerisine giriyor. Kimi aile otoriter, kimi aile umursamaz, kimi aile sevgi dolu kimisi ise nefret doludur. Çocukluk denen olgu bizleri bugün biz yapan en büyük olaydır. O dönemlerde yaşadığımız her şey ruhumuza karışıyor ve bugün davranışlarımızla, konuşma tarzımızla, karakterimizle dışarıya yansıyor. Anne babanın yetiştirme tarzı ve davranışları okuldan, sosyal çevreden çok daha önemlidir. Her birimizin kişiliği anne karnından başlayarak tüm yaşamımız süresince toplumsal kurumlardaki yaşantılarla şekillenir.

Çocuklar minyatür yetişkinler değildirler. Onlar üzerindeki etkimiz sandığımızdan çok daha büyüktür. Frijhoff ’a göre çocuklar tarihin dilsiz kaynaklarıdır. Anne ve babalar çoğu zaman çocuklarının yerine karar verir, onları istemedikleri durumlara sürükleyebilirler. Burada da devreye okul giriyor. Anne ve babadan sonra en büyük etkiye sahip olan öğretmenler çocukların her birini bir birey olarak görmeli ve bu doğrultuda onları yetiştirmelidir. Çocukları toplumdan soyutlamamamız, onları da toplumun bir ferdi olarak görmemiz gerekmektedir. Bu yüzden en iyi şekilde eğitmemiz gerekmektedir. Anne babanın ebeveyn olarak gösterdiği davranışlar özellikle toplumsallaşma sürecinin en yoğun yaşandığı ve kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı okul öncesi dönemde önemli rol oynamaktadır.

‘’Çocuktan al haberi’’ sözü sıklıkla duyduğumuz bir cümledir. Burada değinilen en önemli şey çocukların saflığı, dürüstlüğü, sadeliği temsil ettiği düşüncesidir. Çocuklarınızı sevin, onlara saygı gösterin. Sevildiğini, sayıldığını gören bir çocuğun kendine özgüveni de olur, hayatında başarılı da olur. Sevmek en büyük anahtardır. Burada iş sadece annelere düşmüyor. Anneler kadar babalarında üzerine büyük sorumluluklar düşüyor. Unutmayın çocuk sadece bir insan değildir. Çocuk aynı zamanda yarının yetişkini, yaşlısıdır. En doğru şekilde yetiştirilirse yetişkinliğe adım attığında da aynı dürüst, güvenilir insan olmaya devam edecektir. Anne ve babanın olumlu davranışları çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesini sağlamaktadır. Çocuk yaşamımızın birer halkasıdır.

Çocuk hem ebeveynlerinin bir parçasıdır hem de ebeveynlerinden ayrıdır. Onları yetişkinlerden ayrı değerlendirmek son derece önemlidir. Bilginin, gerçekliğin, geleceğin çoğaltıcısıdır; yatırım yapılması gereken en büyük sermayedir. Jean Jack Rousseau’ya göre ise çocuk masumiyetin simgesidir ve çocukluk insan hayatının altın çağını temsil eder.

Yapılan bir araştırmada ailenin eğitim seviyesinin önemi üzerinde de durulmuştur. Buna göre ilköğretim mezunu annelerin aşırı koruyucu tutumlar gösterdiği görülmüştür. Annelerin eğitim seviyesi arttıkça gösterdikleri baskı ve aşırı koruyucu tutumun düştüğü görülmüştür. Eğitimin yanında ailelerin aldıkları çocuk yetiştirme eğitimleri de önem arz ediyor. Çocuk yetiştirme konusunda bilgi alan aileler daha demokratik çocuklarına karşı daha olumlu tutumlar göstermektedir. Anne babanın iletişimleri ve tutumları çocuğun aile içindeki yerini belirler ve sağlıklı yetişmelerine olanak sağlar.

Geçmişten, geleceğe değişen onca teknolojinin arasında aslında kendi zihnimizi, hayata bakışımızı ve bilgilerimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz gerekiyor. Toplumlar arası görülen büyük farklar gelişen teknolojiye rağmen daha da artıyor. Belki kültürlerimizi değiştirmek çok zor olacaktır. Ancak toplumun birer ferdi olan çocukların eğitimine tüm toplumlar eşit ölçüde yaklaşmalıdır. Çünkü çocuk kültür fark etmeksizin aynı ölçüde değerlidir.

Eleştirel Düşünme (Düşünebilme) Üzerine

Bırakın eleştirel düşünmeyi düşünmekten de yoksun bir milletiz. Dış kontrol odaklı yaşıyoruz. Bir üstümüz bize ne emrederse düşünmeden, yargılamadan direkt uygulamaya başlıyoruz. Sorgulamıyoruz! Okul yaşamında, evde, dışarda ve çoğu sosyal ortamda da durum böyle. Birer robot gibi yaşamımızı devam ettiriyoruz. Yaptığımız işleri yapmamız gerektiği için yapıyoruz. Monoton yaşamı seviyoruz belki de! Her şeyin aynı kalmasını aynı sıra ve düzeni takip etmesini istiyoruz. Çoğumuz böyle alışmadık mı zaten? Bugün düşünme becerisi yönünden yeterli olmadığımız gözler önünde. Düşünmeyi düşündüğümüz zaman hem birey olarak hem de toplum olarak çoğu şeyin farkında oluruz. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin farkına vardığımızda ve düşünmeyi öğrendiğimizde ise gerçek muhakeme gücümüz ortaya çıkar. Yaşamı sorgulamaya, birey olmaya ve kör düzene karşı gelmeye başlarız. İnsanlık ve toplum açısından ne büyük devrimdir eleştirel düşünmek! Daha doğrusu düşünmeyi düşünebilmek!

Konumuzun eleştirel düşünme ile ilgili bölümünü irdeleyelim. Nedir bu eleştirel düşünmek? Okullarda öğretilebilir mi? İnsan hayatında neyi değiştirir düşünmek? İnsan düşünmeden yaşayabilir mi? Bu yazımızda bütün bu soruların cevaplarını hep birlikte bulacağız. Eleştiri dediğimiz kavram toplum tarafından yanlış anlaşılıp olumsuz olarak nitelendirilebiliyor. Oysa durum farklı. Chance eleştirel düşünmeyi “gerçekleri analiz etme, fikirler üretip düzenleme, fikirleri savunma, karşılaştırmalar ve çıkarımlar yapma, savları değerlendirme ve problem çözme becerilerinin bir bütünü” olarak belirlemiştir. Eleştirel düşünme yapabilmek bireyin hayatında önemli bir konuma sahiptir. Mantık yürüterek sorgulama yapabilme, günlük hayatta karşılaşılan bir problemi çözme, önyargıları engelleme, bireyleşme ve yurttaş olabilme becerilerinin gelişimi bakımından önemli olan bir düşünme etkinliğidir. Eleştirel düşünme kendimizi oluşturmanın temel noktasıdır. Düşünebildiğimizin kanıtıdır. Bir şeylere körü körüne bağlanmaktansa muhakeme yapmak, yaşama bakış açımızı değiştirir.

Ancak okul dediğimiz eğitim ortamları eleştirel düşünmeyi engelliyor. Ders kitabı olarak öğrencilere sunulan etkinlikler eleştirel düşünme becerisini desteklemiyor. Eleştirel düşünme yetisinin geliştirilmesine ve oluşturulmasına imkan tanımıyor. Ezbere eğitim yöntemi gün geçtikçe yayılıyor. Gelecek nesilleri zehirliyor. Bilgi basamağından ziyade artık anlama, yorumlama, çıkarım yapma ve değerlendirme basamağına geçmemiz gerekiyor. En basitinden merkezi ve yerel sınavlarda yorum sorusuna yer yok, çoğunluğunca seçmeli sorulara yer veriliyor. Ezberden bilgi ile doğru şıkkı işaretliyoruz. Ancak sınavlarda sorulan soruların açık uçlu olması, sınav içeriklerinin eleştirel düşünmeyi yansıtacak biçimde değiştirilmesi ve en önemlisi kalıpları ölçmektense, öğrencinin yorumlama, eleştirel düşünme ve değerlendirme becerisini de destekler nitelikte olması gerekmekte. Aksi halde öğrencilerimiz, insanlarımız ve toplumumuz düşünemez duruma gelir.

Sınıf içerisinde konuşulup tartışabilen demokratik bir ortam yaratmak gerekir. Aynı şekilde öğrenciyi derste aktif tutmak, ders kitaplarının ötesine geçmek, öğrenci fikirlerine saygı duymak ve öğrenciyle etkileşim halinde olmak ve en önemlisi düşünme egzersizleri yapmak kişi hayatında olumlu sonuçlar doğuracaktır. Özgür düşünme ortamı eleştirel düşünme için en birincil kuraldır. Bu ortamın gerek öğretmen gerekse okul tarafından sağlanması gerekir. Öğrenci öğrenen, keşfeden, sorgulayan, yorumlayan, mantık yürüten, tartışabilen ve kendi fikirlerini oluşturabilen bireydir. Yeterli ortamlar ve imkanlar sağlandığında, sınırlar alışkanlıklar kırıldığında, gerekli zihniyet dönüşümü gerçekleştiğinde ve doğru öğrenme-  öğretme biçimi benimsetildiğinde birey hayat boyu doğru düşünmenin, eleştirel düşünmenin etkisini açıkça görebilir.

Hayvan Çiftliği Kitap İncelemesi

George Orwell’ın yazmış olduğu “Hayvan Çiftliği” dünya edebiyatında eleştiri türünün en başarılı yapıtlarından birisidir. Kitabını sade bir dille yazan George Orwell, masalsı bir anlatım sergilemiştir. Kitabın alt başlığı da “Bir Peri Masalı” olarak geçmektedir. Fakat, Orwell masalsı ögeleri kullanmak yerine gerçek olaylardan yola çıkmış ve eleştiri türüne farklı bir boyut kazandırmıştır. 1945 yılında ilk basımı yapılan kitap, 1940’lardaki sosyalizmi ele almaktadır. Orwell’ın, kitap kahramanlarını insan olarak değil de hayvan olarak kullanması kitabın daha çok dikkat çekmesini sağlamıştır. Her bir hayvan karakteri aslında her bir insan tiplemesinin örneğidir. Orwell, insan tiplemelerini hayvanlara o kadar iyi uyarlamıştır ki, kitabın sonunda hayvanlar ve insanlar birbirlerinden ayırt edilemez hale gelmiştir. Belki de hayvanlar ve insanlar arasında hiçbir fark yoktur. Önemli olan gücü elinde bulunduran kişinin izlediği yoldur.

Orwell, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ni eleştiren ve sosyalizmin pratikteki ve uygulamadaki farkı ustaca dile getirmiştir. Kitapta hayvanlar “Eşitlik” kavramını kendilerine yol olarak belirleseler de, eşitlikten yoksun bir hayat sürmüşlerdir. İktidarda olma isteği, farklı insan tipleri eşitliğe engel oluşturmuştur. Orwell, sistemin ve karakterlerin adını vermeden keskin bir anlatımla kolayca okuyucuya bu tipleri yansıtmayı başarmıştır.

Napoleon adlı domuz gerçek hayatta Stalin’i temsil etmektedir. Çok zeki ve güçlü olan Napoleon, iktidarın tek sahibidir. Kendisine içki içme, yatakta uyuma, insan giysileri giyebilme gibi ayrıcalıklar tanırken, diğer hayvanlar bu uygulamalardan katı şekilde yoksun bırakılır. Snowball isimli domuz da Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybeden Troçki’yi simgelemektedir. Napoleon’a göre kendini daha çok geliştirmiş yaratıcı bir domuzdur. Fakat iktidarın sahibi tarafından sürgüne gönderilmekten kurtulamaz. Squealer adlı domuz, konuşma yeteneği çok güçlü olan, söz oyunlarıyla çevresindeki hayvanları etkisi altına alabilme yeteneğine sahiptir. Napoleon’un sözcüsü olarak da adlandırabileceğimiz Squealer, o dönemde Sovyet yanlısı olan Pravda gazetesini simgelemektedir. Boxer ise zeki olmayan ama çok fazla çalışan bir attır. Kendisine söyleneni hiçbir şekilde sorgulamadan yapan, tek doğrusu ‘daha çok çalışacağım ve Napoleon her zaman haklıdır’ sözleridir. Oysa ölümünün Napoleon’dan geleceğini bilse yine bu kadar çok sadık ve çalışkan bir at olur muydu bilinmez. Muriel de domuzlar kadar olmasa da okumayı söken bilgili bir keçidir. Bu özelliğinden dolayı yöneticilere eleştiri yöneltebilecek olan işçi kesimini simgeler. Fakat inancını yitirmiş olmasından dolayı domuzlara karşı sesini çıkaramaz. Jones, kitapta çiftliğin sahibi olan insandır. Hayvanların bakımını ihmal eden, sürekli içki içen ve ayaklanmaya sebep olan karakterdir. Gerçek hayattaki çarlık dönemini simgelemektedir. Son olarak köpekler ise Napoleon’un korumalığını üstlenen, gerçek hayatta Sovyet Gizli Birliği’ni simgelemektedir. Çok fazla ortalarda gözükmeseler bile etkilidirler. Napoleon onları özel olarak eğitmiş ve Snowball’ın sürgüne gönderilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Jones’in çiftliği önemsememesi ve hayvanların yaşadıkları sefil hayat çiftlikte bir ayaklanmaya neden olur ve Jones hayvanlar tarafından kovulur. Beylik çiftliğinin yeni adı hayvan çiftliği olarak değiştirilir. Zeki hayvanlar olarak bilinen domuzlar bu ayaklanmaya öncülük eder ve liderliği üstlenir. Hayvanların önünde artık yeni bir hayat vardır. Yepyeni bir düzen kurulur. Herkes eşittir, hiçbir ayrımcılık gözetilmeden, kendi ürettiklerini eşit şekilde paylaşarak tüketme hakimdir. İnsanlara benzemek, onlarla ticari ilişkilerde bulunmak yasaktır. Yedi madde şeklinde sıralanan bu kuralları çiğnemek söz konusu bile değildir. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” düşüncesiyle hareket edilir. Bütün hayvanlara okuma-yazma dersleri verilir. Fakat Muriel ve domuzlardan başka okumayı söken neredeyse hiçbir hayvan olmaz.

Sarsıcı Distopik Kitapların Başında Gelen 'Hayvan Çiftliği'nden 15 Muhteşem  Kesit - onedio.com

Buna rağmen herkes hayatından memnundur. Ancak zamanla işler tam tersine dönüşür. Lider domuzlardan Snowball, Napoleon adlı domuzun öncülüğünde köpekler tarafından sürgüne gönderilir. İktidarın tek sahibi artık Napoleon olur. Asla çiğnenmeyecek olan kuralları bir bir çiğner. Hayvanları da Squaler sayesinde kolayca kandırmayı başarır. Sürekli çalışmalarına rağmen hayvanların aç bir şekilde uyuduğu günler bile gelir. Tüm çiftlik Jones’in zamanına dönüşür. Acımasız, baskıcı bir diktatörlük meydana gelmiştir. Hayvanlar çalışmaktan bunu bile fark edemez. Bir akşam vakti domuzlar bir ziyafet verir ve insanları işbirliği için davet eder. Büyük bir masanın etrafında toplanan domuzları ve insanları gören diğer hayvanlar olan biteni şaşkınlık içinde pencereden izler. Çünkü hayvanlarla insanların yüzlerini ayırt edemezler.

Hayvan Çiftliği filmi Netflix'e geliyor | Postkolik

Kitap çarpıcı bir kareyle son bulmuştur. Değiştirilmek istenen düzene geri dönülmüş, tarih tekerrür etmiştir. Eğitimin önemi kitapla bir kez daha anlaşılmıştır. Hep birlikte ayaklanmayı başarılı şekilde gerçekleştirmiş olsalar da, domuzların okuyup-öğrenmesi, gücü elinde bulundurmalarına sebep olmuş ve diğer hayvanlar verilen buyruklara uymak zorunda kalmışlardır. Bir milletin sağlıklı bir yaşam sürmesi ve ilerlemesi için eğitim şarttır. Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça muharebe mekanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır.”

Yetişin Çocuklar Kitap İncelemesi

Selçuk Şirin’in, günümüz koşullarını dikkate alarak yazdığı bu kitap, her anne-baba için kesinlikle vazgeçilmez bir başucu kitabıdır. Yenidoğandan, erken çocukluk dönemine; okul döneminden, ergenlik dönemine kadar çocukların gelişimini içeren kitap, ebeveynler için yol gösterici niteliğe sahiptir.

Fiziksel, ruhsal(duygusal), ve zihinsel olarak çocukların gelişim sürecinde neler yapılmalı, nasıl bir yol izlenmeli açık bir dille anlatılmıştır. Fiziksel gelişim sürecinde genetik faktörlerle birlikte, çevresel faktörlerinde birçok etkisi vardır. Bu sadece fiziksel gelişim için değil, ruhsal ve zihinsel gelişim için de geçerli bir durumdur. Zaten bu üç gelişim sürecini birbirinden ayırmak imkansızdır. Urie Bronfennbrenner’in “Ekolojik Gelişim Modeli”  bu durumu açıklayan en iyi modellerden bir tanesidir. Bronfennbrenner, çocuğun gelişiminde etkili olan faktörleri açıklamış ve birbiriyle olan etkileşimini ortaya koymuştur. Peki size göre zeka ve yetenek doğuştan mıdır yoksa sonradan mı kazanılır? Bu soruyu Şirin, oldukça net bir şekilde açığa çıkarır. Zeka ve yeteneğin sonradan kazanıldığına inananlar yolun başında kaybedenler olmuştur. Çünkü zeka ve yetenek sonradan geliştirilebilir, sadece biraz zaman ve emek gerektirir. Dweck’in Tedx’te “Gelişebileceğinize İnanmanın Gücü” konuşması bu konuyu çok güzel özetlemiştir. Çocuklarımız yetişirken onların mizacını iyi tanımalı ve ebeveyn olarak hareketlerimizi çocuğa göre esnetebilmemiz gereklidir. Duygusal gelişimi için onunla güvenli bir bağ kurmalı ve çocuklarımız için mükemmel değil yeterince iyi ebeveynler olmalıyız. Aynı zamanda gelişimlerini olumlu yönde etkilemek için evde düzenli bir rutin oluşturulmasına özen göstermeliyiz. Çocuktan çocuğa, zamana, ekonomik düzeye göre değişen çocuk yetiştirme tarzlarından en uygunu ise demokratik ebeveynlik tercih edilmelidir.

Okulöncesi dönemde zekayı üç yolla artırabiliriz. Bunlardan ilki diyettir. İkincisi anne karnından itibaren çocukla etkin diyalog kurulmalıdır. Ve belki de en önemlisi onun gelişimi için okulöncesi eğitimdir. Bilindiği gibi çocukların beyin gelişimi ilk üç yılı daha büyük orana sahip olmakla bilikte altı yaşına kadar neredeyse tamamlanmaktadır. Bu nedenle okulöncesi eğitim bir çocuğun gelişimi ve ilerdeki yaşamı için vazgeçilmezdir. Erken çocuklukta kelime hazinesini geliştirmek için yaşına göre ve yaşına uygun belli bir süre kitaplar okunmalıdır. Kitap okuma etkin diyaloglar şeklinde olmalı ve bu sayede çocukla anne arasında duygusal bağ kuvvetlendirilmelidir. Teknolojini bu kadar hayatımızda olması doğal olarak çocukları da etkiler. Çocuklara ekranı kısıtlamak kesinlikle çözüm değildir. Yine yaşına göre belli bir süre ekran karşısında zaman geçirmesine izin verilmelidir.

Selçuk Şirin, OECD tarafından yapılan PISA testlerinde Türkiye’nin maalesef kötü sonuçları doğrultusunda bir eğitim reformu tasarlamıştır. Bu reforma göre, okulöncesi eğitim kurumları her mahallede kurulmalıdır. Çünkü beyin gelişiminin en hızlı olduğu bu dönemde, çocukların etkileşim halinde olması gerekir. Öğretmenlere, yüksek kaliteli hizmet içi eğitim şartı koyulması gerekir. Okullarla ilgili hususları sadece merkez değil, okul yöneticileri de karar vermelidir. Bu konuda esneklik sağlanmalıdır. Dezavantajlı öğrencilere, küçük sınıflar ve kaliteli öğretmenler verilerek, bu çocukların seviyelerini diğer çocuklarla eşitlemek önemlidir. ABD’deki STEM reform girişimini yapmalıyız ki, gelişen teknolojik hayata ayak uydurabilelim. Ve belki de en önemli değişim sınav yöntemi ile içeriğin değişmesiyle olacaktır. Okul dışında ise gelişen teknoloji döneminde ebeveynlere düşen büyük görevler vardır. Bunların başında çocuğa kodlama öğretilmesidir. Kodlama yapan bir çocuk akranlarından her zaman öndedir. Çocukların verimli bir eğitim süreci geçirmesinin ardından araya yaz tatilleri girer. Fakat ebeveynler yaz tatillerinde öğrenme kaybını engellemesi gerekir. Öğrenme setleri, yaz kampları, spor-sanat etkinlikleri, geziler ve kaliteli, eğlenceli oyunlar oynayarak yaz tatilleri kayıp olarak değil, kazanç olarak çocuklara dönmelidir.

Ergenlik döneminde de anne-babalara büyük görevler düşer. Artık bu dönemde çocuğun düşünceleri şekillenir. Gelecekte hangi konumda olmak istediklerine dair karalar alırlar. Bu değişim sürecinde çocukların mutluluğu için ebeveynler onlarla yakın ilişkiyi kesmemelidir. Ancak yakından diyaloglar kurarak çocuktaki bu değişimleri fark edebiliriz. Bu dönem çocuğun karalarını aldığı en kritik dönemdir. Gelecekteki hayatını şekillendirirken öncelikle işe hayal kurarak başlamalı sonrasında kendi seviyesini, sorular sorarak tespit etmelidir. Ardından sürekli olarak pratikler yaparak hayallerine adım adım ilerleyecektir. Tabii ki bu ilerleme emek ve çaba gerektirir. Üniversite tercihlerinde de çocuğun hayali, isteği neyse ona öncelik tanınmalıdır. Çocuğa baskı kurmayan ve karalarına saygı duyan ebeveynler desteklerini bu şekilde göstermelidir.

Toplumsal, siyasal, ekonomik bağlam da çocuk yetiştirmede aile kadar etkilidir. Ülkemize gelen yabancı uyruklu öğrenciler, mülteci öğrenciler ve kendi ülkemizde yoksulluktan dolayı yeterli eğitimi alamayan milyonlarca çocuk var. Maalesef bu durum hem toplumu hem de ekonomiyi etkilemekte. Sonuç olarak da kendi çocuklarımızın var olduğu ülkemizde, diğer çocukların eğitimine de önem vererek ortamı iyileştirmek gereklidir. Çünkü her kesim birbiriyle etkileşim halindedir. Gerekli imkanlar sağlanıp, eğitim verilmeli ki ilerlemede geride kalmayalım.

“Umut, çocukların kuracağı dünyada. Yetişin Çocuklar!”