Dondurulmuş İnsanlar

Dondurucular sayesinde pek çok besini uzun süreli olarak saklayabiliyor ve bunları sonradan tüketebiliyoruz. Hepimizin dondurucusunda dondurulmuş gıdalar bulunur. Meyveler, sebzeler, dondurmalar… Dondurulmuş gıdanın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya dondurulmuş insan? Tüylerinizin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Yapılan deney belki de tıp tarihinin en büyük deneylerinden biri olabilir. Bu yazımda sizin için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm dondurulmuş insan deneyi konusunu ele almak istiyorum.

Nasıl Başladı?

Dünya üzerindeki ilk dondurulmuş insan James Berdford’dur. James Bedford Amerikalı, ünlü bir bilim insanıdır. Araştırmacılar insan dondurma düşüncesinin filizlerinin Benjamin Franklin’in bir mektubunda ortaya çıktığından bahsediyor. Mektubun yazılmış olabileceği tarihin ise 1773 yılları olabileceği düşünülüyor. Yine aynı tarihte “ölümü erteleme” çalışmalarıyla tanınan ünlü tıp araştırmacısı Jacques Dubourg bir yazısında şu satırları kaleme alıyor: “Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot olsaydı.” Bu tarihten 2 asır sonra bir fizikçi olan Robert Ettinger insan dondurma konusunu tekrar gündeme getirmeyi başarıyor. Bununla birlikte 4-5 yılın sonunda ilk insan dondurma deneyi gerçekleştiriliyor. James Berdford donduruluyor. Bu işlemin adına da “cryonics” deniliyor. Bu projenin temelinde yatan düşünce ise günümüz tarihinde tedavisi mümkün olmayan kanser vb. hastalıkların gelecekte ilerleyen ve gelişen tıp yöntemleri ile tedavi edilebileceği düşüncesidir.

Çalışmayı Kim Yürütüyor?

Cryonics Enstitüsü bu çalışmayı yürüten enstitüdür. Aynı zamanda James Berdford’un dondurulduğu enstitüdür. Cryonics ilk yıllarda bu deneyi başarılı bir şekilde yürütmeyi başarmış fakat sonra oluşan enerji problemi sebebiyle dondurulmuş olan 9 insandan bazılarının buzlarının çözüldüğü fark edilmiş, bu nedenle de güvenilirliği ciddi bir şekilde zedelenmiştir. İlerleyen yıllarda da dondurulmuş bedenlerden sadece James Berdford’un bedeni kurtarılabilmiştir. Cryonics Enstitüsü deneylerini günümüzde de yürütmektedir. Ben kendi adıma küçük bir inceleme yaptım. Cryonics’in internet sitesine girdiğimizde “ Hayatta İkinci Bir Şans” başlığıyla karşılaşıyoruz. Daha sonra ideallerinin ve hizmetlerinin yazılı olduğu metinlerle karşılaşıyoruz. Bunun dışında bu projeye dahil olmuş hastaların genel bilgileriyle karşılaşıyoruz. Her hastaya kendi şahsına ait bir numara verilmiş ve numaralarının yanında hastanın sağlık durumu kısaca belirtilmiş, bunun yanı sıra hangi tarihte öldükleri ve dondurulmaya başlandığı bilgilerine ulaşabiliyoruz. Eğer daha fazla merak ettikleriniz varsa “bilgi al” butonuna tıklayıp e-posta belirterek sorularınızı iletebiliyorsunuz. Ayrıca site pek çok dil seçeneği sunmakta. Giriş yaptığınızda kendi dilinizi seçip siz de siteyi inceleyebilirsiniz.

İşlem Nasıl Gerçekleşiyor?

Ölü beden ilk önce buz kalıplarına konularak . Soğutma işlemi gerçekleştikten sonra göğüs kafesi açılıyor, vücuttaki kan damarlarından çekiliyor. Daha sonra kan yerine -50 derece gliserol enjekte ediliyor. Bunun sonucunda vücut ısısı -50 dereceye düşüyor. Hücre çevrelerinde yer alan vücut yağlarının buruşmaması ve düzgün kalması için , içinde sıvı nitrojen olan metal silindir içerisinde -196 derecede muhafaza ediliyor. Bütün bu önlemler alınmadan beden dondurulursa buz kristalleri hücrelerin çevresini sarıyor ve su kaybına sebep oluyor. Bunun sonucunda gerilmiş olan hücre zarı yırtılıp parçalanıyor. Bu nedenle de önlemek amacıyla gliserol gibi donmayan kimyasal maddeler dondurulan insan vücuduna enjekte ediliyor. Dondurma işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Dondurulan Diğer Canlılar

Dünya üzerinde dondurulmuş tek canlı insan değildir. Bu ve buna benzer deneylerde yer alan pek çok hayvan ve mikroskobik canlılar da mevcuttur. Araştırmacılar Sibirya’da 24 bin yıllık donmuş bir organizma bulunduğunu ve hayata döndürüldüğünü söylemişlerdir. Bu çalışmayı yürüten Rus bilim insanları özellikle mikroskobik canlıların dondurularak uzun yıllar hayatta tutulabileceği konusunda açıklamalar . Daha önce yapılan çalışmalar da bu canlıların 10 yıla kadar donmuş durumda hayatta kalabileceklerini göstermekteydi fakat yapılan çalışmalar yeterli değildi ve daha fazla çalışmaya ve kanıta ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Japon bilim insanları da bir mikroskobik canlıyı dondurup 9 yıl ve ardından dondurulan canlının buzunu çözdüler. Dondurulan mikroskobik canlı yaşıyordu Bu da bu tür deneylerin doğruluğunu kanıtlamaktaydı. Bilim sonsuz bir yolculuktur. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak?

Yer Çekimi Kuvveti

Hiç düşündünüz mü, maddeler yeryüzünde nasıl sabit kalıyor? Uzayda cisimler havada süzülüyorken biz nasıl havada kalamıyoruz? İşte bunu sağlayan özel bir kuvvet var ve biz bu kuvvete yer çekimi kuvveti diyoruz. Bu kuvvet sayesinde maddeler havada asılı kalmıyor. Gelin hep birlikte yer çekiminin ne olduğunu detaylıca öğrenelim.

Yer Çekimi Nedir?

Yer çekimi dünyamızın kütle çekim kuvvetidir. Yer çekimi bir nevi mıknatıs olarak zihnimizde canlandırabiliriz. Yer çekiminin diğer bir adı da kütle çekim kuvvetidir. Isaac Newton tarafından 1642-1727 yıllarında keşfedilmiştir. Yer çekimi kuvveti maddelerin yerinde sabit kalabilmesini sağlar. Eğer bu kuvvet olmasaydı maddeler tıpkı uzay boşluğunda süzülen cisimler gibi havada asılı kalırdı. Kulağa ne kadar hoş gelse de esasen dünya için büyük bir tehdit oluştururdu. Her şeyin dengesiz bir biçimde havada süzüldüğünü düşünün. Biraz korkutucu değil mi?

Yer Çekimi Nasıl Ortaya Çıktı?

Hepimiz Isaac Newton’un hikayesini biliriz. Newton bir gün düşünmek için bir elma ağacının altına oturur. Bu sırada kafasına bir elma düşer ve Newton böylece yer çekimini bulur. Peki gerçekten de yer çekimi böyle mi keşfedildi? Dünya için belki de çığır açıcı nitelikte olan bu bilgi bu kadar basit bir şekilde mi ortaya çıktı? Aslında bu düşüncenin temellerini ortaya atan ilk kişi Aristo’dur. Aristo yukarıdan yere atılan cisimlerin düşüş hızının kütlesine göre değişiklik gösterdiğini fark etmiştir. Yani yukarıdan yere bıraktığı cisimlerden ağır olanı yere daha hızlı düşerken hafif olan cismim diğer cisme oranla daha yaklaş yere ulaştığını fark etmiştir. Aristo’dan sonra bu konuyla ilgili araştırmalar yapan diğer bir kişi de Galileo’dur. O da yaptığı çalışma da iki cismi farklı yüksekliklerden yere bırakmış ve düşüş hızlarının değişiklik gösterdiğini gözlemlemiştir. Bu çalışma sonucunda yere yakın mesafede olan cisimlerin düşüş hızlarının daha fazla olduğunu, yere uzak mesafede olan cisimlerin ise düşüş hızlarının daha yavaş olduğunu fark etmiştir. Aristo ve Galileo ne kadar araştırma yapmış olsalar da yer çekimi kanununu tam olarak açıklayamamışlardır.

Yer çekimi kanununu esas ortaya çıkaran kişi Isaac Newton’dur. Newton uzun yıllar boyunca yer çekimi kanununu araştırmış, bunun üzerine pek çok çalışma yapmıştır. Aslında Aristo’nun döneminde yer çekiminin ne olduğu biliniyordu fakat bilinmeyen bir şey vardı; o da cisimlerin bırakıldığı yere neden düz bir şekilde düştüğü konusuydu. İşte bu konuya son noktayı koyan kişi Newton’dur. Newton’un kütle çekim kuvveti kuramı tam olarak bu konuya aydınlık getirmektedir.

Yer Çekimi Dünyanın Her Yerinde Aynı Etkiye Sahip Mi?

Kütle çekim kuvveti olarak da adlandırılan yer çekimi kuvveti dünyanın her yerini aynı oranda etkilemez. Bunun en temel sebebi gezegenimiz olan dünyanın şeklinden kaynaklanmaktadır. Dünyamız tam anlamıyla bir küre şekline sahip olmadığı için yer çekimi kuvveti gezegenimizin her bölgesinde aynı etkiyi yaratmaktadır. Dünyamızın kendi etrafında yaptığı hareket sonucu gezegenimizin şeklinde bazı bozulmalar meydana gelir. Böylelikle dünyanın şekli kutuplardan basık, ekvatordan şişkin bir şekil almıştır.

Ay ve Dünya arasındaki yer çekimi etkileşimi de, dünyamızın şeklinde düzensizliklere sebep olmaktadır. Ayrıca yüzey şekilleri de kütle çekim kuvvetine göre değişmektedir. Bu nedenle de Ekvator bölgesinde bulunan bir dağın zirvesindeki cismin ağırlığı, deniz seviyesindeki ağırlığından daha düşük olur. Son dönemlerde yapılan pek çok araştırmaya göre buzullardaki erimelerin okyanus tabanının hareketli yapısının gezegenimizin kütle çekim alanını büyük oranda etkilediği sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra dünya üzerindeki kayaçların yapıları, türleri de kütle çekim kuvvetini etkilemektedir.

Isaac Newton

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, Yer-Su İyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.

Küresel Isınma

Küresel ısınma Dünya’yı etkisi altına alan çok büyük ve riskli bir küresel çevre problemidir. Özellikle de son yıllarda Küresel ısınmanın etkisi geçmiş yıllara oranla daha çok hissedilmekte ve pek çok canlı bu sorundan olumsuz etkilenmektedir. Yıllar geçtikçe dünyamız koca bir ateş topuna dönüşmekte ve tüm canlılar için yuva olan bu güzel gezegenimiz çok büyük hasarlar almaktadır. Eğer evimiz olan bu gezegeni kaybetmek istemiyorsak bir şeylerin farkına varmalı ve vakit kaybetmeden önlemler almalıyız. Bu yazımda farkındalık oluşturmak amacıyla küresel ısınma sorununu anlatan bilgilendirici bir yazı yazmak istedim.

Küresel Isınma Nedir?

Küresel ısınma atmosfere salınan zararlı gazların sebep olduğu düşünülen, sera etkisinin sonucunda dünya üzerinde ölçülen ortalama sıcaklığın tehlike oluşturacak şekilde artması olarak tanımlanabilir. Pek çok bilim insanının yaptığı çalışmalara göre küresel ısınmayı endüstriyel, tarımsal ve enerji tüketimi sonucu havaya salınan kimyasal gazlar meydana getirmektedir. Metan, karbondioksit, su buharı gibi gazların Güneş’ten gelen radyasyonun yansımasını önleyerek soğurması sonucu yer kürenin fazlaca ısındığı düşünülmektedir. Küresel ısınma sonucunda ozon tabakası delinmekte ve Güneş’ten gelen zararlı ışınlar kolaylıkla dünyamıza girebilmektedir. Tarım alanlarında daha doğal yöntemlerin kullanılmasıyla, enerji üretiminde kullanılan kimyasal yöntemler yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasıyla etkisi azaltılabilir. Önlem alınamazsa gezegenimizi çok acı sonuçlar beklemektedir.

Küresel Isınmanın Etkileri Nelerdir?

Küresel ısınmanın pek çok olumsuz etkisi vardır. Bilim insanları, bu büyük problemin önüne bir an önce geçilmezse dünyamızı iyi şeylerin beklemediğini sürekli vurgulamaktadır. Küresel ısınmanın yarattığı en büyük problemlerden biri iklim değişikliği sorunudur. İklim değişikliği sebebiyle doğanın dengesinin bozulduğu gözle görülür bir durumdur. Biz canlılar olarak bu duruma ayak uydurmakta oldukça zorlanmaktayız. Özellikle de hayvan dostlarımız. İnsanlığın yarattığı bu büyük problemden en çok etkilenenler ne yazık ki onlardır. Artan sıcaklıklar nedeniyle buzullar hızla eriyor, Kutuplardaki yaşam alanları daralıyor ve çoğu hayvan bu sebeple canlarından oluyor. Yaz mevsimleri aşırı sıcak geçiyor ve kış mevsimlerinde beklendiği miktarda kar yağmıyor. İlkbahar ve sonbahar gibi yağmurlu geçen mevsimlerde ise beklenenin çok çok altında yağışlar meydana geliyor. Kuşlar göç etmekte zorlanıyor ve göç edemedikleri için canlarından oluyorlar. Dahası su kaynaklarımız hızla tükeniyor ve yağış meydana gelmediği için neredeyse bitme noktasına geliyor. Ekosistemler yok oluyor, hayvan ve bitkilerin türlerinde azalmalar meydana geliyor. Tarım alanlarındaki verimlilik düşüyor.

Küresel Isınmayı Önlemek İçin Neler Yapılabilir?

Yapılması gereken ilk şeylerden birisi bu sorunu dikkate almak ve vereceği zararların farkına varmaktır. Bunun için de yeterince bilgi sahibi olmamız gerekir. Kullandığımız enerji kaynaklarına dikkat etmeliyiz. Enerji dostu ampuller kullanmalıyız. Ev ve sokak aydınlatmalarına dikkat etmeli, sokaklarda gereksiz aydınlatmalar yapmamalıyız. Gideceğimiz yakın mesafelerdeki yerlere giderken eğer zorunda değilsek araba kullanmamalı yürüyerek ya da bisiklet kullanarak gidebiliriz. Toplu taşıma araçlarını tercih edebiliriz. Araç alırken kurşunsuz benzin tüketen araçları tercih etmeliyiz. Enerji üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmeliyiz. Alacağımız küçük önlemlerin bile etkisi büyük olacaktır.
Pek çok çevre örgütü bu durumun önüne geçmek için çalışmalar gerçekleştiriyor fakat hala önlem almış değiliz. Örneğin Greenpeace ses getirmek adına iklim grevleri yapıyor. Çok fazla çalışma ve eylem yapılmasına rağmen ne yazık ki bu problemin önüne geçebilmiş değiliz. Unutmamalıyız ki her şeyin olduğu gibi dünyamızın da yok olacağı bir gerçektir ve maalesef çevreye verdiğimiz olumsuzluklar sebebiyle biz sadece biz bu süreyi hızlandırıyoruz.

Renklerin İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri:

Bütün evren sadece siyahtan oluşsaydı ne olurdu? Bir sabah uyandığınızda her şeyin siyahtan ibaret olduğunu düşünün. Nasıl hissederdiniz? Bu soru bana sorulmuş olsaydı eğer vereceğim cevap muhtemelen şu olurdu: “Sanki hiç sonu gelmeyecek bir gecenin bütün renkleri yediğini düşünürdüm.’’

Dünya üzerinde hatta evrende pek çok renk var ve her rengin de kendine özgü farklı bir enerjisi var. Yapılan araştırmalara göre her renk insanda farklı hisler uyandırır. Örneğin açık renklerin insana enerji verirken koyu renklerin insanı karamsarlığa, olumsuzluğa ittiği düşünülür. Bu izlenimden yola çıkarak renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

Pek çok psikoloji uzmanına göre her renk bilinçaltımıza farklı bir mesaj iletir. Örneğin yemek yediğimiz bazı yerlerde kırmızı ve tonlarının kullanılmasının nedeni kırmızının açlık dürtümüzü canlandırmasıdır. Bir diğer örnek de kırmızı rengin adrenalin salgısını harekete geçirmesidir. Aynı zamanda kırmızı renk tehlikenin simgesidir. Trafik lambalarında kırmızının kullanılması bu gibi durumlara örnek verilebilir. Pembe renk ise sakinleştirici bir özelliğe sahiptir. Arizona Üniversitesi tarafından yürütülen bir deneyde hapishane demirleri pembe renge boyanmıştır. Bunun sonucunda içerideki mahkumların agresif davranışlarında azalma olduğu görülmüştür. Bu örneğe bağlı olarak renklerin o ortamda bulunan bireylerin üzerinde psikolojik bir etki yarattığı söylenebilir. Sarı, turuncu, kırmızı gibi sıcak renklerin insanların duygularını harekete geçirdiği ve dinamizmi arttırdığı bilinmektedir. Mor, yeşil, mavi gibi soğuk renkler ise insana sakinlik güven ve huzur vermektedir. İş ve hastane ortamlarında soğuk renklerin kullanılmasının sebebi huzur ve güven duygusunun yayılmasını sağlamaktır.

Yapılan bazı araştırmalarda sarı rengin sinirsel bozukluk yaşayan bireylere, mor rengin uykusuzluk çeken bireylere iyi geldiği sonucuna varılmıştır. Psikologlar neşelenmek isteyenlere turuncu, sakinleşmek isteyenlere mavi, canlanmak isteyenlere ise turkuaz rengini önermektedir. Bulunulan ortamın rengi bireyi olumlu veya olumsuz olarak etkileyebilir. Sevmediği bir renk ortamında çalışan bireyin psikolojisi bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Bunun sonucunda ise iş verimliliği azalabilir. Sevdiği renklerin olduğu bir ortamda çalışan Bireyde ise bu durumun tam tersi bir durum söz konusudur. İnsanların kendilerini ifade edebilmelerinin bir yolu da renklerdir renkler sayesinde insanlar duygularını ifade edebilir. Moral bozukluğu yaşayan ve psikolojik bir çöküntü içerisinde olan insanlar kıyafetlerinde genellikle koyu tonları tercih etmektedir. Cenazelerde giyilen siyah rengin üzüntüyü ve matemi temsil etmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. Mutlu ve neşeli insanlar ise genellikle açık renk tonları tercih ederler.

Yeşil:

Sakinleştirici etkisi vardır. Denge ve uyumun temsilcisidir.

Mavi:

Sadakati, güveni, dürüstlüğü ve sorumluluğu temsil eder.

Mor:

Maneviyat ve hayal gücünü temsil eder. Derin düşüncelerin sembolüdür.

Turkuaz:

Duygusal dengeyi düzenler.

Pembe:

Şefkati, huzuru ve sevgiyi temsil eder.

Kırmızı:

Tutku ve enerjinin temsilcisidir. Aynı zamanda tehlikeyi de temsil eder.

Sarı:

Zekayı, aklı ve bilgeliği temsil eder. Beynin sol yarım küresini göstermek amacıyla da kullanılır.

Kahverengi:

Korumacılığın temsilcisidir. Güvende hissetme ve huzur bulma ifadelerinde temsil eder.

Beyaz:

Beyaz renk saflığı, temizliği, doğallığı temsil eder. Aynı zamanda masumiyetin ve bütüncüllüğün de temsilcisidir.

Siyah:

Siyah renk otorite ve gücü temsil eder. Bununla birlikte derin bir yası, üzüntüyü ve korkuyu temsil etmektedir.

Bütün bu bahsedilenler sonucunda görmekteyiz ki renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli ve hafife alınmayacak bir etkisi vardır. Bundan yola çıkarak biz de gündelik hayatımızda kullandığımız renklere dikkat etmeliyiz. Bize enerji ve canlılık veren renkleri kullanmalıyız. Kısacası hayatı sevdiğimiz, bize güç veren renklerle yaşamalıyız.

Uzay Nasıl Keşfedildi?

   Hiç kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktınız mı? O pamuğa benzeyen bembeyaz bulutların arkasındaki gizemi hiç merak ettiniz mi? Gezegenler, yıldızlar, göktaşları daha birçok gök cismi nasıl keşfedildi hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm ve sizler için araştırdım. Gelin bu soruların cevabını birlikte arayalım.

   Uzay çalışmaları ilk kez Sovyetler Birliği tarafından başlatıldı. 4 Ekim 1957 tarihinde Sputnik adlı insan yapımı ilk uydunun uzaya gönderilmesiyle ‘’Uzay Çağı’’ başladı ve çalışmalar 23 gün sürdü. Aynı yıl içerisinde Laika adında bir köpek koyularak gönderilen Sputnik 2 ile devam etti. Laika uzayda 2 gün hayatta kalabildi ve yeryüzüne ölü olarak iniş yaptı. Yani Laika adlı bu köpek uzayı gören ilk canlı olmayı başardı. Daha sonra ABD 4 Ocak 1958 tarihinde Explorer 1 isimli uzay aracını fırlatıldı ve uzay araştırmalarının devamını böylece gelmiş oldu.

Uzaya Giden İlk Maymun

   28 Mayıs 1959 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri bir Jüpiter balistik füzesinin burun hunisinde Able ve Baker adında iki maymunu uzaya fırlatıldı. Fırlatılışından 1 saat 33 dakika sonra maymunların bulunduğu kapsül Atlas okyanusuna indi. İşin ilginç yanı ise iki maymun da sağ salim geri dönmeyi başardı.

Ay’ın Arka Yüzü:

   14 Ekim 1959 tarihinde Sovyetler Birliği Luna 2 adını verdikleri bir kapsülü Ay’a çarptırarak gökyüzündeki başka bir maddeye ilk cismi göndermeyi başardı. Ay’ın Dünya’dan görünmeyen arka yüzünün ilk fotoğrafı 7 Ekim 1959’da Sovyet uydusu olan Luna 3 tarafından çekildi.

Bir Kavanoz Sinek ve Birkaç Fare Uzayda

   19 Ağustos 1960 yılında 4.600 kilo ağırlığındaki bir uyduyla yörüngeye iki köpek, bir kavanoz sinek ve birkaç fare gönderildi. Dünya’nın çevresini 18 kez dolanan bu canlılar 20 Ağustos 1960 günü sağ salim döndüler.

Uzaya Giden İlk İnsan (Yuri Gagarin)

Uzaya Giden İlk İnsan: Yuri Gagarin

   12 Nisan 1961’de Sovyetler Birliği, içerisinde Yüzbaşı Yuri Gagarin’in bulunduğu bir uzay gemisini Dünya yörüngesine fırlatıldı. Uzay gemisi fırlatıldıktan 108 dakika sonra tekrar Dünya’ya döndü. Böylelikle uzaya ilk insan başarıyla gönderildi.

Uzaya Giden İlk Kadın (Valentina Tereshkova)

16 Haziran 1963’de Vostok 6 yörüngeye oturmak üzere yola çıktı. Vostok 6’nın içinde Valentina Tereshkova bulunuyordu. Bu sayede uzaya ilk kez bir kadın adımını attı ve pek çok hemcinsine de öncülük etmiş oldu.

Günümüzde uzayla ilgili çalışmaları NASA yürütmektedir. Eğer sizin de uzayla ilgili meraklarınız varsa NASA’nın yaptığı canlı yayınlara katılabilirsiniz.

Bebekler Belgeseli İncelemesi

Yeni doğan bir bebekle tanıştığımızda aklından neler geçirdiğini tahmin etmeye çalışırız fakat tahminlerimiz genelde bizi bir sonuca götürmez. Bu belgeselde bebeklerin gelişim evresinde verdikleri tepkiler dünya çapında tanınmış 36 bilim insanı gözetiminde incelenmiş, bilimsel olgular ve deneylerle desteklenmiştir. Bebeklerin birçok konu başlığı altında nasıl bir süreç geçirdiklerini izlemek için yolculuğa çıkıyoruz. Her bebek anne karnında bu yolculuğa hazır bir konumda olur. Anneyi dinleme, sesleri tanıma bu süreçle birlikte başlar. Aslında dinlemenin öncesinde bebeğin sesleri işittiğini daha sonra dinleyip sesin sahibi ile bağdaştırdığını görürüz.

Bebek dünyaya gözlerini açtığında koca bir sevgi kavramı ile tanışır. Bağ kurmanın biyolojisini incelediğimizde bebeğin ebeveynleri arasındaki oksitosin seviyesinin arttığı gözlemlenir. Ayrıca bebeğin sosyal etkileşime girme yetisiyle doğduğu tespit edilir. Buradan anlamaktayız ki bebeğin dünyasında ebeveynlerinin yeri çok büyük. Gelişim zincirinin ikinci basamağını ilk gıdalar oluşturur. Beden ve zihin gelişimi için anne sütünün öneminin ne kadar büyük olduğu görülür. Hatta yapılan bir deneyde bebekte saptanan demir eksikliği sonucunda beyinden gelen elektriksel aktivite ölçülür. Bebeğe anne sesi ve bir yabancının sesi dinletilir. Demir eksikliği yaşayan bebek iki sesi birbirinden ayıramaz ve bu eksikliğin hafızasının gelişimini de etkilediği saptanır. Böylece demir eksikliğinin nörolojik gelişimi etkilediği de gözler önünde serilir. Bebeğin gelişimini emekleme takip eder. Ardından ilk sözcüklerini seçmeye hazırlanan bebek ilk aşamada sesleri melodi halinde duyar ve zamanla birleştirmeye, kelimelerin dansında kendine bir yer edinmeye gayret gösterir. Böylece yavaş yavaş dilbiliminin şifresi bebek için çözülmeye başlar. Bu karmaşık yapıyı çözmesi zaman alsa da ilk kelimesini söylediğinde ebeveynleri için koca bir şölen başlamış olur.

Bebeğin gelişim sürecinde uyku düzeni ise önemli faktörlerden birisidir. Bazı aileler bebek ilk doğduğu zaman daha rahat uyumaları için ayrı bir oda yaparlar fakat bebek anne babasının yanında olmalı ve bu sayede bilişsel gelişimi desteklenebilmelidir. Sonraki süreçte ise ilk adımlar, duyular, kurduğu ilişkiler ve artık dünyada var olmanın ikinci yılına geçmesi ile artık sisteme ayak uydurmaya hazır hale gelir. Belgeselde bebeğin her adımı takip altına alınmış ve deney, gözlem metodu ile bilimsel kaynaklarla açıklık getirilmiştir. Bebek dünyaya gelmiş özgür bir bireydir. Dünyaya gözlerini sağlıkla açan veya özel gereksinimleriyle, fizyolojik engelleriyle var olmuş her birey dinlenmek ve anlaşılmak ister. Dinleme becerisine sahip olması gereken ilk kişiler her zaman ailelerdir. Erikson’un psikososyal gelişim kuramına göre çocuğun girişimciliğe karşı suçluluk dönemi vardır. Bu dönemde çocukların hayal güçleri en üst seviyededir. Aşırı meraklı olurlar ve sürekli soru sorarlar. Ailelerin bu sorular karşısındaki tutumları ise çocuğun bütün hayatını etkileyecektir. Yani çocuğun özgün, özgür, hayal gücü geniş bir birey olması ya da tam tersi davranış oluşturması ailelerin elindedir. Aileler eğer çocuklarını dinleyip onlara söz hakkı tanırlarsa çocuk hayata daha pozitif ve ılımlı bakmayı öğrenecektir. Bu şekilde onlarla kurduğumuz ilişkiler daha da anlamlı hale gelir. Son olarak ‘’30 Milyon Kelime’’ kitabında, ‘’Bir çocuğun doğumundan üç yaşına kadar duyduğu kelimelerin nitelik ve niceliği, çocukların eğitim hayatındaki başarılarının neden farklılaştığını açıklayabilir’’ olduğu bahsedilir. Buradan da anlamaktayız ki dilin gelişiminde kullanılan kelimeler dinleme becerisini geliştirmekle beraber bilişsel gelişimi de hızlandırmaktadır. 

Bebeklerin bu eşsiz serüvenine ortak olmak ve neler bildiklerini gözlemlemek için muhteşem bir yapıt. İzlemenizi mutlaka tavsiye ederim. İyi seyirler…