Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Nereye?

“Ah kimselerin vakti yok,

durup ince şeyleri anlamaya…”

“KİMSENİN UZUN YAZILAR OKUMAYA VAKTİ YOK BİRBİRİMİZİ KANDIRMAYALIM”

Şimdi önce oynat tuşuna bir dokunuver, müziği bir aç, sonra da vaktin olursa eğer yazıyı okursun. Ama ezgiler sözlerin bittiği yerde devreye girer işte. 🙂

Yine gel bakayım buraya, kaçamazsın bir yere! Bak bu yukarıdaki ezgi bir anne müşfikliği barındırıyor içinde. Ona göre, sonra terliği yersin benden söylemesi…

Şu an dinlediğin bu ezgi ne söylüyor sana biliyor musun?

Sanki genç bir kız yaşamın hengamesinde yaşlanınca o kendini unutan bunaklardan olmak istemiyor ve işte tüm bu yorgunluğunu annesinin kucağında saçının okşanmasında buluveriyor. Ne yemek, ne uyku, ne de Allah! Öyle huzurlu ki burada, sanki “küçül de cebime gir” lafını duydu da annesi onu eskiden ki gibi yatağına taşıyıverecek… Sonra acı bir ses kulağında: ” Uyan kızım, büyüdün artık sen! “

“Yok be anne büyümedim; ben hâlâ senin küçük kızın, o çocuk Ezgi’yim…”

Buraya kadar dayandıysan yani okuduysan yazımı öncelikle kendine bir teşekkür et, sonra da biraz bekle tam burada ve “Kadife Sesli Ceren” ile oku. Aşağıdaki yazımı, akordeon ile neyin ahenginde kaybol evvela, hemen değil bak o’nunla oku, bekle…

“siyahın gölgesinde bir güz/ellerinde ağır ezgi/…uzağımdan geçmez vakti zaman/her birimize bu yazgı…”

bekle…

“y ü r ü oğul y ü r ü !

Müzik işte; altı üstü bir müzik. Bir seda, bir tel, bir tuş, biraz bir cızırtı… Nasıl bu kadar iyi gelebiliyor ki bizlere? İnsan niçin sözlerin kafi gelmediği yerde ezgilere sığınır ki?

“Melodisi o kadar huzur verdi ki bana sözlerini hiç okumadım” demiş bir kimse ya; öyle işte…

https://www.antoloji.com/buhran-7-siiri/

Ama insan en önce kendine müşfik davranmalı güzel ezgi. Böyle annen senin saçlarını nasıl okşadıysa sen de al kendini, dizine yat ve sonra okşa her bir telini.

Sonra sarıl kendine, “aferin sana!” bugün gitmen gereken yolu yine keşfettin, sakın dinleme sana ilk adımlarını öğreten ailenin “bu yoldan gitmelisin!” çığlıklarını, sen kendi yoluna var git. Unutma yoldan çıkanlar gidemezler o’na. Gözlerinin içine bak kendinin ve bunu o’na yapamayacağını acı bir şekilde hatırla. Çünkü hata yapmağ çok güzeldil. Çünkü sen de biliyorsun kuşlar uçmayı öğrenirken anneleri “aman yavrum düşecek!” diye evhama kapılmıyor. Ee, ne diyor şu bizim ezgi: “kuş ol da uç gel!”

Ahesteliğin mollası kaplumbağalara danış ettim
Yola teslim gerek imiş
Telaşı bırakıp kendimi dinlemeye gönül verdim
En güzel göç bende gizliymiş

bu ne ya kocaman?

Bir avakadonun 22 yılda meyve verdiğini öğrendikten sonra dedim ki “e pahalı olması normal, bu meyve çok yavaş büyüyor…”

Bir gün avakado yiyebilmeniz dileğiyle bu yazıdan evvel bir kendinizi okumanızı temenni ederim!

Hoş akıl da ne gönül imiş asıl iş
Asıl mesele kalbim ne derse onu mu dinlemekte?
Sabır beklemek değil dikeni görüp gülü
sezmekteymiş,

Her yolun sonunda ölüm var ise bu beşer niye kendine zulüm etmekte?

İskender Pala “Aşkname”

İskender pala, 8 Haziran 1958 yılında Uşak’ta doğdu. İlkokulu Uşak Cumhuriyet İlköğretim Okulunda bitirdi. Liseyi Kütahya Lisesinde bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya hak kazandı. Doktora çalışmasını ‘Aşki, Hayatı, Edebi Şahsiyeti ve Divanı’ başlığı altında yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. Divan Edebiyatı dalında 1983 yılında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesinde doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesinde profesör oldu. Divan Edebiyatı dalındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı, bilimsel ve edebi makalelerin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır.

Osmanlı Tarihi ve edebiyatla tanışması İstanbul’daki üniversite yıllarına denk gelmiştir. Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’de Şairane adlı programı sunan yazar, TRT 2’de Divançe adlı programı hazırlamıştır. “Babil’de Ölüm, İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem, Şah Sultan, OD, Efsane, Mihmandar, Karun ve Anarşist” romanlarının baskıları yüz binlere ulaştı, bu romanları pek çok ödül aldı ve yabancı dillere çevrildi. “Bülbülün Kırk Şarkısı” adlı kitabını ömrünün en güzel çabası sayan İskender Pala, evli ve üç çocuk babasıdır. Şu an halen İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Aşkname, dört farklı hikayenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Aynı zamanda hikayeler kendi içinde gerçek hayattan alınmış hikayeleri de barındırmaktadır. Bu hikayeleri tarihten derleyen İskender Pala, Endülüs’te, İran’da ve Osmanlı topraklarında üretilmiş birçok kitap okumuş ve araştırma yapmıştır. Kitapta bu çağın insanına hitap edecek anlayışları oluştururken, geçmişten bazı unsurları bugüne getirmek gerektiğine inanmış ve bu kitabı yazmıştır. Kitabın tamamında Aşki, Sadi, Ruhi gibi şairlerin şiirlerinden faydalanmış ve bu şairlerin hayat hikayelerini bugünün şartlarına uyarlayarak, kitabı gerçekçi bir hale getirmiştir. Kısacası kitaptaki aşk, şairlerin yaşanmış hayat hikayelerinden esinlenerek anlatılmıştır.

Kitabın ilk hikayesi “Şehnaz Beste” dir. Hikaye bir bestenin üzerine kurulmuştur. O yüzden her bir alt başlığa verilen isimler Batı müziğinin formları şeklinde verilmiştir. ( Allegro, Andante, Rondo, Sonat, Finale.) Baş karakterimiz olan Hayal Banu, torunu Dilşeker’in hocasından öğrendiği yeni besteyi çalmasıyla hikayemiz başlar. Bestenin sözleri şu şekildedir; ‘Feryad ki feryadıma imdad edecek yok’. Hayal Banu bu sözleri duyar duymaz eski günlere gider. Hayal Banu’nun hikayesi bir İngiliz gemisinde, Muhsin Çelebi ile başlayan aşklarının İstanbul’a geldiği an son bulması, çok sevdiği aşkı olan Muhsin Çelebi’nin onu yüklü bir miktara satmasıyla son bulur. Sonrasında ise şairin şu dizeleri dile gelir; ‘Sevgiliyi hayatından daha az seven aşıka lanet olsun.’ Dersaadet’te Amerikan elçisinin evine satılan Hayal Banu, yabancı bir lisan bilmesi sayesinde müderrislik yapmaya başlar. Bir gün evlerine ziyarete gelen bir şaire hizmet ederken, Şair Beyin serçe parmağının; Hayal Banu’nun tepsiyi tutan eline değmesiyle ikisi arasında kalplerini ısıtan bir hadise gelişir.  Bu olay sonrasında Şair Bey’in, Hayal Banu’ya Nigar Hanım’ın şiirini okumasıyla daha heyecanlı bir hal alır. Şair Bey’in evlenme isteğine daha önceden yaşamış olduğu hayal kırıklıkları nedeniyle hayır diyen Hayal Banu, ikisinin de hayatlarını etkilemiş, sonrasında gelişen birtakım olayların ardından her ikisi de ölmüştür.

Kitabın ikinci bölümünü “Pervanenin Kanatlarında” adlı hikaye oluşturur. Hikayenin baş karakteri olan Kani Ebubekir Efendi, şair ve yazardır. Ebubekir Efendi, günün birinde Hristiyan olan genç bir kıza aşık olur. Aşık olduğu kızın babası rahiptir. Günler geçtikçe Tiryandafila adını verdiği sevgilisine şiirler, gazeller yazar, ondan başka bir şeyi düşünemez olmuştur. Bir gün karar verir. Gece yarısı kızın kapısına dayanır ve kızı babasından ister. Kızın babası ise kızımı sana ancak Hristiyan olursan veririm der. Bunun üzerine Ebubekir Efendi’nin cevabı: ‘ – İnsaf eyle Petraki Efendi, kırk yıllık Kani olur mu yani!’ diyerek günümüzde de deyimlerimiz arasında yer alan sözü dile getirir. Ardından bu iş olmayınca kızın babası, kızını yurt dışına gönderir. Etrafta söylentiler bitince, kız bir süre sonra geri döner. Bir camide kavuşan ikili, kızın Ebubekir Efendi’nin kolları arasında ölmesiyle yine ayrılır. Kızın ölümünden sonra bir daha hiç aşk şiiri yazmayan Ebubekir Efendi, kızın ölümünden altı ay sonra, kendisi de ölür.

“Denizler Boyunca Aşk” üçüncü hikayemizdir. Baş karakterimiz Ali Ruhi, Ruhsar adında bir kıza aşık olur ve bu sevgisine karşılık da alır. İki sevgili bir deniz seferi nedeniyle ayrı düşerler. Ali Ruhi, Ertuğrul Bey ile Japonya seferine çıkar. Gemide, Yusuf Nafi adında bir yaşıtıyla tanışır ve arkadaş olur. Yusuf Nafi, şair Nefi’nin yedinci kuşak torunudur. Her ikisi de şiire ilgili olduklarından 17.yy şiirinden, Naili’den, Şeyhülislam Yahya’dan, Aziz Mahmut Hüdayi ve Nefi gibi birçok değerli şairlerden konuşurlar. Günler geçtikçe konuşmaları derinleşir ve Fuzuli’ye kadar gelir. Leyla ile Mecnun mesnevisi dile gelince kitaptaki aşk mecra değiştirir ve beşeri aşktan, mecazi-platonik aşka dönüşür. Gemi geri dönüş yolunda maalesef fırtınaya yakalanır ve batar. Gemiden sadece altmış dokuz kişi sağ kurtulur. Osmanlı Devleti’ne bu haber ulaşınca herkes yasa boğulur. Ölen kişilerin yakınları Sarayburnu’nda üç ay boyunca bekleşirler. Bu kişilerin arasında Ali Ruhi’nin sevgilisi Ruhsar, Yusuf Nafi’nin sevgilisi Zehra ‘da vardır. Bu olaydan çok etkilenen İskender Pala, vermiş olduğu bir söyleşide bu olayın derinliğini ve insanların gemiyi umutla bekleyişlerini anlatmak amacıyla Sarayburnu’na, gemiyi bekleyenlerin heykelinin yapılmasını istediğini dile de getirmiştir.

“Aşk ve Şiir” dördüncü hikayemizdir. İlyas ve babası baş karaktelerimzdendir. İlyas’ın annesi doğumda ölmüştür. Gül bahçesinde arkadaşlarıyla çalışmaya başlayan İlyas, burada Cemile adında bir kıza aşık olur. Her gün Cemile’nin peşinden giden İlyas, ağa tarafından azarlansa bile sevgilisi yüzünden azar işitmeyi bile iltifat olarak görmektedir. İlyas’ın babası Yavuz Sultan Selim’in yanında çalıştığı için, şimdiki padişah Sultan Süleyman’nın yanında hatrı sayılır kişilerdendir. Bu yüzden babası Süleyman’dan benden ne istersin diye sorduğunda oğluma iş cevabını vermiş ve oğluna artık ocakta çalışacağını açıklamıştır. Tabi bu haberi alan İlyas, sevgilisinden ayrılacağı için kahrolur ve ona şiir yazmaya karar verir. Yazdığı şiirden dolayı kendisine işi aşk olan anlamına gelen ‘aşki’ mahlasını verir. Zamanla Padişahın solağı olur ve padişahın şiirlerine nazireler yazmaya başlar. Almanya seferinden dönerken bir ırmakta kaybolan İlyas’ı herkes öldü diye düşünür. Ancak onu bir Alman bulur ve yanında köle olarak çalıştırmaya başlar. Cemile, İlyas’ın ölüm haberiyle yıkılır ve haberi aldığı gece matemi şebi anlamına gelen ayrılık gecesi ilan edilir. İlyas ancak beş yıl sonra serbest kalır ve İstanbul’a döner. Fakat döndüğünde birçok şeyin değiştiğini görür. Babası ölmüş, arkadaşları ona sırt çevirmiş ve en önemlisi de Cemile evlenmiş, iki çocuk annesidir. Babasından kalan eve gittiğinde hem evlerine hem de tarlalarına haydutlar tarafından el konulmuştur. Haydutlar ev sahibinin yaşadığını görünce onun gözlerini kör ederek yakmaya çalışmış, İlyas’ı bir derviş bularak onu Bektaşi tekkesine getirir. Bu tekkede dünyevi aşk ile ilahi aşkı öğrenen İlyas, her şeyin başında sevgi olduğunu o olmadan Allah’a kulluk edemeyeceğini de öğrenir. Ve dayanamaz başından geçenleri Sultan Süleyman’a ulaştırır. Sonrasında Süleyman sayesinde kocası ölen Cemile ile evlenir, iki tane çocukları olur. Süleyman’ın hediye olarak verdiği yalıda şiir sohbetleri düzenler, herkes tarafından bilinen Aşki İlyas Efendi olur. Fakat tez zamanda bu serveti kaybeder ve babasının artık kulübeye dönüşmüş evine dönmek zorunda kalırlar. Bu yokluğa Cemile dayanamaz ve ölür. Ardından çocukları da tek tek gider. İlyas Efendi ise kendini şiire verir. Bayram günü abdestini alarak namaz kılıp dua eder ve son olarak kelime-i tevhid getirerek, karlar üzerinde Cemile’nin ismini haykırarak ölür. Cenazeyi görenler elindeki kağıda baktıklarında yazdığı şiiri bulurlar. Bu kağıtta yazdığı ilk ve son şiir bulunmaktadır. Ve bu gece sevgiliye kavuşma günüdür.

Yazar son bölümde diğer dört hikayede anlatılan olayların bir nevi şifresini vermiştir. Bu şifreyi bizlere sunarken bu sefer de şair Sadi’nin hayatından yararlanarak yazmıştır. Sadi Efendi ve Ceyda’nın, sonu tam olarak bilinmeyen daha çok geride kalan mektuplardan oluşan paramparça bir aşk hikayesidir. Kitapta geçen tüm hikayeler hüzünlü bir sonla bitmiştir. Hüznü dile getirmek İskender Pala’ya göre kalbin ince düşünmesidir. Ve her aşk mutlaka hüzünle yoğrulur. Son olarak eklemek istediğim ise, aşkın evrelerini bilmek isteyen ve ilahi aşkın basamaklarını öğrenmek isteyenler için bu kitap vazgeçilmezdir. Yazar beş değişik aşk hikayesi ile aşkın tanımını birçok kez farklı şekillerde yaparak, büyüleyici bir dille okuru etkilemeyi başarmıştır.

Çizik Plaktan Şiirler

Aç karna bir kahve içtim
Gecenin bir köründe
Sigaramın dumanı mutfağa yayıldı
Kısıkta çalan müziğin ritminde
Sönmeye yakın lambaya doğru
Dudaklarımdan hafif hafif havaya
Öylece söndürdüm sigaramı ve lambayı
Korkar adımlarla kaçtım hızlıca karanlıktan
Kapıyı usulca kapadım korkak bir katil gibi
Çünkü içerde bir cinayet işledim
Ama ne kan vardı ne arbede ne patırtı
Ne de bir ceset
Zaten hiç kimseye bu kadar acı çektirilemez
Hiç kimse de bu acıya bu kadar dayanamaz
Ben bu gece katil oldum sevgilim
Ben bu gece bizi öldürdüm
Ne bir silahla ne bir bıçakla yaptım bunu
Ben sensizliğin matemi ve vuslat arzusu ile
Hem bir katil hem de bir ceset oldum