istanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Downsizing – Küçülen Hayatlara Eleştirel Bakış

İnsan ırkı olarak dünyaya verdiğimiz zararın ne kadar büyük boyutta olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız gezegenin tek sahibiymişiz gibi davranıp, elimizde olan bütün kaynakları sonunu hiç düşünmeden tüketiyoruz. Bunu yaparken doğaya zarar vermekten de geri kalmıyoruz. Peki, eğer dünyaya verdiğimiz zararı en aza indirmek için inanılmaz bir fikir ortaya atılsa ve bu fikir insanların 12,7 santimetreye kadar küçültülmesini içerse ne yapardınız?

Evet, Downsizing filminin konusu; bilim insanlarının yıllarca üzerinde çalıştığı, insanları doğaya daha az zarar verecek hale getirmek için küçültme fikri, yapılan binlerce deney sonucunda nihayet gerçekleştiriliyor. Filmin ilk kısmında başarıyla sonuçlanan bir deneyle karşılaşıyoruz ve bundan sonra gelişen olaylar ise bu fikrin inanlara tanıtılması ve insanları küçülme fikrine ikna etme çabasını içeriyor.

Filmin konusundan kısaca bahsettiğimize göre şimdi de filme eleştirel bakalım. Kapladığımız alan ne kadar küçük olursa dünyaya verdiğimiz zarar da o kadar az olur. Downsizing filminde küçültülmeyi seçen insanların yedikleri yemeler kullandıkları enerji veya giydikleri kıyafetten, arabalarına aldıkları benzine kadar her şey o kadar az, küçük boyutta ki, böyle bir durumda normal insanken ellerinde bulunan paraları küçüldüklerinde on katından fazla bir miktara dönüşüyor. Bu ne demek ve nasıl sonuçlara sebep oluyor? Standart bir insan hayatı yaşarken kendinizi bir anda çok zengin bulabileceğiniz anlamına geliyor. Küçültüldükten sonra sizler için özel olarak tasarlanmış evlerde yaşıyor, minik bir su damlasıyla su ihtiyacınızı karşılıyor veya hiç çalışmanıza bile gerek kalmadan yaşayabiliyorsunuz. Çok çılgınca bir fikir öyle değil mi?

Elbette bu bahsettiklerimiz küçülmeyi seçen insanların yaşadıkları hayat ve olumlu tarafları, bir de işin diğer boyutu var. İnsanlar küçüldüklerinde doğal olarak her şey aynı seyrinde devam etmiyor. Örneğin güneş ışınları tenlerine asla temas etmemeli çünkü zarar görme ihtimali çok yüksek. Veya hayvanlar, bir karınca bile küçülen insanlar için büyük bir tehlike yaratabilir. Bu yüzden bu insanlar kendileri için yapılan özel kolonilerde yaşamak zorundadırlar. Downsizing’deki bir diğer olumsuz durum ise kapital sistemin burada da yer edinmiş olmasıdır. Bazı devletler suçluları veya kendilerine düşman olarak gördükleri kişileri cezalandırmak için küçültüyorlar. Bu insanlar elleri boş bir şekilde küçülen hayatların yaşadığı dünyaya gönderildiklerinde doğal olarak hayatta kalmak için her işi yapmak zorunda kalıyorlar. Görkemli evlerin, villaların arka mahallelerinde yaşam mücadelesi veren insanları görüyoruz. Bu insanlar kimi zaman bir temizlik görevlisi, bir şoför veya hayata tutunamayan bir evsiz olarak karşımıza çıkabiliyor.

Başrollerinde Cristoph Waltz, Matt Damon, Udo Kier gibi isimlerin bulunduğu 2017 yapımı olan bilim kurgu filmi olan Downsizing yaratıcı senaryosu ve önemli başrol oyuncuları ile karşınızda. Peki, sizce dünyaya daha az zarar vermek için hatta dünyayı kurtarmak için düşünülen ve yıllarca üzerinde çalışılıp nihayet gerçekleştirilen bu proje işe yaramış mıdır dersiniz?

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

Turkey’s success in the production of unmanned aerial vehicles

Turkey has achieved important developments in the field of unmanned aerial vehicles in recent years. Unmanned aerial vehicles provide the opportunity to use even in bad weather conditions shaped according to the weather conditions of Turkey. Anka produced by Tusas and Bayraktar unmanned aerial vehicles produced by Baykar are the cornerstones of Turkey’s unmanned aerial vehicle. Turkey used these vehicles on many battlefields. The most used place was the war of Karabakh and azerbaijan achieved great succes in the war thanks to Bayraktar TB2.

Historical development

Bayraktar TB2

Bayraktar Blok A First Automatic Flight Test was completed on 8 June 2009 at Keşan Military Airport. On October 3, 2009, Bayraktar Blok A carried out the flight tests in the presence of the official delegation at Sinop Airport. On January 6, 2012, the Tactical UAV Development Project started. It made its maiden flight on 29 April 2014. Until today , more than 200 have been produced. The unit cost is 6 million dollars.

TUSAŞ Anka

Anka male is in the UAV class. Designed for tactical surveillance and reconnaissance missions in the early 2000s. Anka has proven itself in many tasks by undergoing changes over the years. Anka, which was produced for Turkey’s need for medium altitude unmanned aerial vehicles, made its first flight on 30 December 2010. It was put into service in April 2013. Anka-S, the advanced model of Anka, was put into service in 2017. 58 units are produced and the unit cost is 5-8 million dollars. Anka being used in Turkey and Syria.

Technicial Specifications

Bayraktar TB2

Body length : 6.5 m

Wingspan: 12 m

Total Takeoff Weight: 700 kg

Payload Weight: 150 kg

Max speed: 120 Knots

Usual Cruising Speed: 70 knots

Service altitude: 27,000 feet

Airtime: 27 Hours

Operation radius: 300 km

TUSAŞ Anka

Body length: 8 m

Wingspan: 17 m

Total Takeoff Weight: 1.500 kg

Payload Weight: 350 kg

Max speed: 217 km/h

Usual Cruising Speed: > 75

Service altitude: 30,000 ft

Airtime: 24 – 32 hours

Operation radius: 200 km

Weapon Systems

Bayraktar TB2

L-UMTAS , MAM , Roketsan Cirit

TUSAŞ Anka

Roketsan UMTAS , Roketsan CİRİT , Roketsan MAM-L , Roketsan MAM-C

Operators

Bayraktar TB2

Turkey , Qatar , Ukraine , Azerbaijan , Libya , Poland , Morocco

TUSAŞ Anka

Turkey , Tunisia

Boeing AH-64 Apache

Apache büyük çoğunluğu ABD ordusu tarafından kullanılan çift kişilik iki türbin motora sahip saldırı helikopteridir. Tasarımcısı ise Bell firmasıdır. Birim maliyeti ise 18 ile 20 milyon dolar arasındadır. Birçok savaşta kullanılmıştır. En çok üretilen modelleri ise AH-64A ve AH-64D Longbow’dur. Apache toplamda 1,174 adet üretilmiştir.  Apache, ilk uçuşunu 30 Eylül 1975’te gerçekleştirmiştir. Hizmete 1984 yılında girmiştir. Manevra ve atış kabiliyeti yüksek olan apache’ler gece gündüz fark etmeden her türlü iklimde tanksavar ve eskort görevini yerine getirir.

Apache helikopteri kompozit olarak da çok dayanıklıdır. Kokpit olarak birçok uçaksavar mermilerine ve 23mm roketlere karşı savunma sağlar bunu kompozit yapısında kullanılan boron’a borçludur. Apache motor olarak 1340W güce sahip 2 adet T700-GE-701Cs motoru ile donatılmıştır. 8 tona kadar azami kalkış ağırlığı bulunmaktadır. 234 km seyir hızına ulaşmaktadır ve 3 saat boyunca operasyonu sürdürebilir. Apache’ler 150 kilometrelik alanda operasyon düzenlerler fakat 870 litrelik harici yakıt tanklarıyla operasyon alanı 300 kilometreye kadar çıkar. Apache saldırı tekniği olarak çok alçaktan uçarak hedef bölgeye gelir, hover ile yükselerek ateş eder ve yine alçak uçuşta bölgeyi terk eder. Bu tarz uçuşlar, düşman radarları ve hava savunma sistemlerini atlatmakta önemli rol oynar.

Apache üretim tarihinin başlangıcından günümüze kadar 3 firma tarafından üretilmiştir. 1975-1984 yılları arasında Hughes helicopters , 1984-1997 yılları arasında ise McDonnell Douglas , 1997-günümüz boeing tarafından üretilmiştir.

KULLANICI ÜLKELER

ABD , Birleşik Arap Emirlikleri , Birleşik Krallık , Japonya , Tayvan , Hollanda , Yunanistan , İsrail , Mısır , Suudi Arabistan , Kuveyt , Singapur , Güney Kore , Filipinler.

Tasarım Özellikleri

Yükseklik : 15,24 ft 4,64 m

Kanat açıklığı : 17,15 ft 5,227 m

Max. yatay uçuş hızı : 150 kt (279 kph)

Apache 16 adet hellfire tanksavar füzesi , 76 adet hydra 70 roketi veya 76 adet apkws mühimmatı ile 1200 adet 30mm top mühimmatı , 2 adet hava-hava füzesi taşımaktadır.

Dondurulmuş İnsanlar

Dondurucular sayesinde pek çok besini uzun süreli olarak saklayabiliyor ve bunları sonradan tüketebiliyoruz. Hepimizin dondurucusunda dondurulmuş gıdalar bulunur. Meyveler, sebzeler, dondurmalar… Dondurulmuş gıdanın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya dondurulmuş insan? Tüylerinizin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Yapılan deney belki de tıp tarihinin en büyük deneylerinden biri olabilir. Bu yazımda sizin için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm dondurulmuş insan deneyi konusunu ele almak istiyorum.

Nasıl Başladı?

Dünya üzerindeki ilk dondurulmuş insan James Berdford’dur. James Bedford Amerikalı, ünlü bir bilim insanıdır. Araştırmacılar insan dondurma düşüncesinin filizlerinin Benjamin Franklin’in bir mektubunda ortaya çıktığından bahsediyor. Mektubun yazılmış olabileceği tarihin ise 1773 yılları olabileceği düşünülüyor. Yine aynı tarihte “ölümü erteleme” çalışmalarıyla tanınan ünlü tıp araştırmacısı Jacques Dubourg bir yazısında şu satırları kaleme alıyor: “Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot olsaydı.” Bu tarihten 2 asır sonra bir fizikçi olan Robert Ettinger insan dondurma konusunu tekrar gündeme getirmeyi başarıyor. Bununla birlikte 4-5 yılın sonunda ilk insan dondurma deneyi gerçekleştiriliyor. James Berdford donduruluyor. Bu işlemin adına da “cryonics” deniliyor. Bu projenin temelinde yatan düşünce ise günümüz tarihinde tedavisi mümkün olmayan kanser vb. hastalıkların gelecekte ilerleyen ve gelişen tıp yöntemleri ile tedavi edilebileceği düşüncesidir.

Çalışmayı Kim Yürütüyor?

Cryonics Enstitüsü bu çalışmayı yürüten enstitüdür. Aynı zamanda James Berdford’un dondurulduğu enstitüdür. Cryonics ilk yıllarda bu deneyi başarılı bir şekilde yürütmeyi başarmış fakat sonra oluşan enerji problemi sebebiyle dondurulmuş olan 9 insandan bazılarının buzlarının çözüldüğü fark edilmiş, bu nedenle de güvenilirliği ciddi bir şekilde zedelenmiştir. İlerleyen yıllarda da dondurulmuş bedenlerden sadece James Berdford’un bedeni kurtarılabilmiştir. Cryonics Enstitüsü deneylerini günümüzde de yürütmektedir. Ben kendi adıma küçük bir inceleme yaptım. Cryonics’in internet sitesine girdiğimizde “ Hayatta İkinci Bir Şans” başlığıyla karşılaşıyoruz. Daha sonra ideallerinin ve hizmetlerinin yazılı olduğu metinlerle karşılaşıyoruz. Bunun dışında bu projeye dahil olmuş hastaların genel bilgileriyle karşılaşıyoruz. Her hastaya kendi şahsına ait bir numara verilmiş ve numaralarının yanında hastanın sağlık durumu kısaca belirtilmiş, bunun yanı sıra hangi tarihte öldükleri ve dondurulmaya başlandığı bilgilerine ulaşabiliyoruz. Eğer daha fazla merak ettikleriniz varsa “bilgi al” butonuna tıklayıp e-posta belirterek sorularınızı iletebiliyorsunuz. Ayrıca site pek çok dil seçeneği sunmakta. Giriş yaptığınızda kendi dilinizi seçip siz de siteyi inceleyebilirsiniz.

İşlem Nasıl Gerçekleşiyor?

Ölü beden ilk önce buz kalıplarına konularak . Soğutma işlemi gerçekleştikten sonra göğüs kafesi açılıyor, vücuttaki kan damarlarından çekiliyor. Daha sonra kan yerine -50 derece gliserol enjekte ediliyor. Bunun sonucunda vücut ısısı -50 dereceye düşüyor. Hücre çevrelerinde yer alan vücut yağlarının buruşmaması ve düzgün kalması için , içinde sıvı nitrojen olan metal silindir içerisinde -196 derecede muhafaza ediliyor. Bütün bu önlemler alınmadan beden dondurulursa buz kristalleri hücrelerin çevresini sarıyor ve su kaybına sebep oluyor. Bunun sonucunda gerilmiş olan hücre zarı yırtılıp parçalanıyor. Bu nedenle de önlemek amacıyla gliserol gibi donmayan kimyasal maddeler dondurulan insan vücuduna enjekte ediliyor. Dondurma işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Dondurulan Diğer Canlılar

Dünya üzerinde dondurulmuş tek canlı insan değildir. Bu ve buna benzer deneylerde yer alan pek çok hayvan ve mikroskobik canlılar da mevcuttur. Araştırmacılar Sibirya’da 24 bin yıllık donmuş bir organizma bulunduğunu ve hayata döndürüldüğünü söylemişlerdir. Bu çalışmayı yürüten Rus bilim insanları özellikle mikroskobik canlıların dondurularak uzun yıllar hayatta tutulabileceği konusunda açıklamalar . Daha önce yapılan çalışmalar da bu canlıların 10 yıla kadar donmuş durumda hayatta kalabileceklerini göstermekteydi fakat yapılan çalışmalar yeterli değildi ve daha fazla çalışmaya ve kanıta ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Japon bilim insanları da bir mikroskobik canlıyı dondurup 9 yıl ve ardından dondurulan canlının buzunu çözdüler. Dondurulan mikroskobik canlı yaşıyordu Bu da bu tür deneylerin doğruluğunu kanıtlamaktaydı. Bilim sonsuz bir yolculuktur. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak?

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Şarkılarla Yaşıyoruz

İlkokul öğretmenim “Şimdi herkes geriye dönsün ve tarih şeridini incelesin.” dediğinde 9 yaşımdaydım. “Herkes tarih şeridini incelesin ve gelecek çağa hangi ismin verilebileceğini tahmin etsin.” Hepimiz benzer cevapları vermiştik: Uzay Çağı, Bilgi Çağı, Teknoloji Çağı vs. O zamanlar, geleceğe dair hayallerimiz uçan arabaların icat edilmesinden ve oturup dakikalarca, saatlerce yemek yemek yerine kapsül şeklinde haplar yutacak olmamızdan ibaretti. İnsanın bir hap yutup da doyacak olmasını havsalam almamıştı. Ne olursa olsun yemek yemek için her zaman vaktim vardı galiba o zamanlar. Her neyse… İcat edilince görecektik.  Aslında herkes hayal ediyor diye ben de uçan arabaların nasıl bir şey olabileceğini hayal etmiştim. Derya’ya “Ama zaten uçak diye bir şey varken uçan arabalara neden gerek olsun ki?” diye sorduğumda “Düşünsene arabalar uçuyor. Haydi bir hayal et. Çok güzel değil mi?” gibi şeyler söylemişti. Bu kadar da vizyonsuz olunmaz ki!  Neyse ben Jetgiller’i seyretmeye devam edeyim.

Bir gazetenin sürmanşetinde “Ateş Çağı” başlığını gördüğümde ise 22 yaşımdaydım. Yıllar geçmiş ve dünya değişmişti. Her şey bize vaat edilenden çok farklıydı. Dünyanın gelmiş geçmiş en hakiki distopyasını yaşıyorduk ve distopyalar ütopyalaran daha gerçekçiydi. Hayatımızın arka planında “Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” çalıyordu artık. Ya da daha kötümser olmak gerekirse “Dünyanın sonuna doğmuşum.” gibi şeyler de çalabilir.

Belli bir yere kadar bir rutin hâlinde seyreden hayatımız bir gün aniden bir kaosa sürüklenmeye başladı. “Nerede o eski bayramlar!” ya da “Nerede o eski Ramazanlar.” diye hüzünlenirken bir gün öncesinde yaşadıklarımızın bile aslında ne kadar kıymetli olduğunu düşünmeye başladık. O zaman da radyolarda “Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak.” çalıyordu. Sonra, bizim adına “felaket” dediğimiz daha bir sürü şey oldu. Yangınlar, seller ve adını dahi anmak istemediğimiz şeyler. Her geçen gün bu yaşananların son bulmasını ve eski hayatımıza geri dönmeyi diledik. Her yeni güne bambaşka umutlarla başladık ve Cem Karaca söyledi: Bugün sen çok gençsin yavrum/ Hayat ümit neşe dolu/ Mutlu günler vaat ediyor/ Sana yıllar ömür boyu/ Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni/ Doğarken ağladı insan/ Bu son olsun, bu son.

Aslında yaşanan ve yaşanılacak olan her şey ihtimal dahilindeydi belki de. Biz sadece adına “düzen” dediğimiz şeye çok fazla alıştığımız için çok sarsılmıştık.

Belki coğrafyamız belki de yaradılışımız gereği hep iyi olana, mutluluk verene sarılıyoruz. Zor zamanlarda yaşamak için yaratılmış gibiyiz bir yandan da. Nerede birinin canı yansa hemen onun yanına koşuyoruz kendi acımızı unutup. Gene de güzel olanı görüyoruz bir yolunu bulup.

Kastamonu’dan Tuğba Hanım sıradaki şarkıyı tüm sevenlerine armağan etmiş. Dinleyelim efendim: Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da/ Her nefes alışımız bayramdır/ Bir umuttu yaşatan insanı…

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Birtakım İşler

İlkokuldayken arkadaşlarımla birlikte bir öykü kitabı çıkarmıştık. Daha doğrusu ben öyle olduğuna inanmıştım. Evde kitap okurken bir çocuk öyküsü yazmaya karar vermiştim ve hemen bir çocuk kitabında ne olması gerektiğinin listesini yapmıştım. Sonra da listenin yanına yakın arkadaşlarımın isimlerini yazdım ve o an benim canım arkadaşlarım adeta kitap çıkarma görevi için yaratılmışlar gibi gelmişti bana.

Ertesi gün gidip heyecanla fikrimi anlattım onlara. Başta anlamadılar. Sonra ben üzülmeyeyim diye bunun ne kadar güzel bir fikir olduğunu anlatan şeyler söylediler yarım ağızla. Çünkü insan yakın arkadaşlarını desteklemeli ve mutlu etmeliydi. Ben her şeyi zaten en başta planladığım için kendilerine biçilen görevleri isteksiz de olsa kabul ettiler. Öyküyü ben yazacaktım onlar da kapağını, sayfa kenarı süslerini ve resimlerini yapacaklardı. Ben kendime verdiğim müthiş gazla öyküyü hemencecik yazıp bitirdim ama bizimkilerde nerede o arzu, şevk, heyecan? Teneffüs zili çalar çalmaz bahçeye koşup işten kaytarıyorlardı. Bu iş ciddiye alınmalıydı ve ben de gerekeni yaptım. Onları bekleyecek değildim ya? Bir gece oturup kitabın her şeyini tamamladım. Kapağa da üzülmesinler diye isimlerini yazdım. Dosya kağıtlarını zımbalayıp ertesi gün okula gittim ama Nobel’i bana verseler yeridir! Bizimkiler bir bozuldu, bir üzüldü. “Neden beni beklemedin? Ama bu bizim kitabımız olmamış ki!” gibi cümleler havada uçuşuyordu ve ben bunların hiçbirine cevap hazırlamamıştım. İçim kıyıldı, gözlerim doldu, utandım. Şükür ki bizimkiler başlarından bir işi attıkları için rahatlamışlardı aslında ve fazla bozuntuya vermediler. Ben de baskıya acilen yetişmesi gereken kitabımı halka sundum. Ama hayat böyle değildi. Bizimle aynı heyecanı yaşayamayan insanlarla bir araya geldiğimizde hayatın tadı tuzu kalmıyor. Kimi zaman da takım arkadaşlarımıza güvenip sırtımızı yaslamadığımızda ve her şeyi tek başımıza yapmaya çalıştığımızda kendi kendimize yüklediğimiz sorumlulukların altında kalıveriyoruz. Gene de her şeye rağmen başarılı olsak bile bu sefer de yanımızda mutluluğumuzu paylaşacak kimseyi bulamıyoruz.

Harman kaldırmak da böyledir meselâ. Ekin biçmek, ekini patoz etmek ve saman çekmek ailenin ortaklaşa yaptığı işlerdir. Herkes tarlada, harman yerinde çalışırken evde bırakılan bir kişi de yemeklerini, azıklarını hazırlar. Bir başkası inekleri gütmeye gider. Herkese göre bir iş illâ ki vardır ve yorulana, gücü yetmeyene destek olunur. İşler bitip kış geldiğinde de aynı sofraya oturup bir somun ekmeği ağız tadıyla yiyebilmek gerekir çünkü. Herkes işini en güzel hâliyle yaptığı zaman da çarkın dişlileri rahatça dönmeye başlar. Öteki türlü, çıkan gıcırtı hepimizin kulaklarını sağır eder.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Sokaklarda boza satılsa

Kadınlar mendiller bıraksa sarı çocuklara

Sıcaklık küresel ısınmaya bağlı olmasa sadece

Dedeler torunlarına misket hediye etse

Ceviz ağacına çıkan çocuklarla dolsa bütün bahçeler

Ve susmasa şarkılar gece 12’den evvel…

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Memlekette at nallarının tıkırtıları

Bülbüller musikilerini iletse bütün kuşlara

Haberleşmeler mektuplarla olsa sadece keşke

Çocukluğun heyecanı yüreğimde olsa hep

İnsanlık iç içe olsa da sevişip koklaşsa

Sarılmak da yasak olmasa nefes almakta…

Processed with VSCO with m5 preset

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

DİL EDİNİMİ VE KRİTİK DÖNEM

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en büyük araçtır. Bu özelliğiyle dil, insanları diğer canlılardan ayıran temel bir özelliğe sahiptir. Çevremizde var olan hayvanlar, bitkiler vb. ses ve beden hareketleriyle iletişim halinde olsalar da hiçbir şekilde daima üreten, canlı ve sistem durumunda olan, konuşmamızı sağlayan dil ile bir olamaz. İnsanoğlunun var olduğu ilk günden itibaren insanlar arasında iletişim, etkileşim daima olmuştur. Dilin gelişimi, kökeni ve farklılaşması tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun bir sürecin ardından her dil milli bir kimlik kazanmış ve kuralları oluşmuştur.

Çocuklar tarafından zahmetsiz bir şekilde edinilen dil, bilinçli bir süreç değildir. Dilin gelişiminde; zeka, kişilik, hafıza gücü, kardeş sayısı, doğum sırası, ebeveyn iletişimi, sosyal yaşantı, bakım şekli gibi faktörler etkilidir.

Gelişim her alanında olduğu gibi dil yeteneği de bütün çocuklarda aynı oranda ve hızda gerçekleşmeyebilir. Ayrıca fiziksel ve bilişsel engeller var olsa bile tüm çocuklar gecikmeli de olsa dili edinmektedir. Fakat bu süreç normal bir gelişim içerisinde olan çocuklar arasında da farklılık gösterebilir. Genıshi, bir çocuk ilk kelimeyi 10. ayda diğer biri 20. ayda söyleyebilir. Bir çocuk kompleks cümleleri 5,5 yaşında diğeri 3 yaşında kullanabilir.” (Genishi, www.) diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. Dili, dini, rengi, yaşamış olduğu sosyal çevre dil gelişiminde oldukça etkili faktörlerdir demiştik. Fakat dünyanın her yerinde bilimsel çalışmalar sonucunda açıklanan, dil gelişiminin ortak sonuçları vardır. Buna göre “dünyanın tüm kültürlerindeki çocuklar, ilk yılda tüm kültürlere özgü sesleri çıkarabilirler. Dünyadaki kültürlerin hepsinde, çocuklar 2-4 yaşları arasında konuşmayı öğrenirler.” Yapılan dil gelişimi çalışmaları sayesinde, çocukların ilk yıllarda aynı gramer kurallarını kullandıkları da saptanmıştır. Burada anlayacağımız en önemli nokta, küçük yaşlarda kendi doğamız gereği bu özelliğe sahipken hem ana dilimizi hem de maruz kaldığımız yabancı bir dili edinmek daha kolay olacaktır.

 

Kritik dönem ise, yaşa bağlı olarak belirli alanlardaki becerilerin edinilmesinde avantaj sahibi olunan dönemdir. Her bir beceri alanı için farklı kritik dönemler vardır. Dil de bu becerilerden biridir. Biyolojik temelli olan dil, çocuğun doğumdan orta çocukluk dönemine doğru büyürken anadilini öğrenme yeteneği belirli bir süre içinde gerçekleşir. Her bir yaş dönemi, önceki döneme göre daha karmaşık bir öğrenim aşamasıdır. Kritik dönem dediğimiz bu süreçte, kazanılmak istenilen beceriler, deneyimler gibi doğum öncesi ve sonrası gelişimi etkileyen çevreyle girdi ve çıktıların en fazla olduğu dönemdir. Bu nedenle kritik dönemi geride kalmış kişiler herhangi bir dil öğreniminde diğerlerine nazaran zorluk yaşarlar. Aynı şekilde okullarda verilen dil eğitimi, kritik dönemini atlatmış olanlar için hiçbir zaman o dili konuşan insanların yetişmiş olduğu seviyeye ulaşamayabilir.

Çocuklarda Konuşma Gecikmesi- Bölüm 2 - Medaim Yanık Kliniği

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin çok hızlı olması ve dil ile beynin birbirini etkileyen iki unsur olması kritik dönemin önemini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalara göre hedef dile maruz kaldıktan yaklaşık iki yıl sonra çocuk konuşmaya başlar ve hem ana dili hem de ikinci dil öğrenimi yaklaşık 12-13 yaşına kadar kolaylıkla sağlanır. Çünkü bu yaşa kadar beyin esnek nöron yapısına sahiptir. Bu süreçte ebeynlerin çocuğa karşı tavrı, iletişimi çok önemlidir. Onunla bebek dili dediğimiz dil ile konuşmaya devam edilirse, çocuk burada normalden uzun süre geçirmiş olur, yaşıtlarından geride kalır ve toplumsal bütünleşmede gecikme gerçekleşebilir.

Kritik süreçte ailenin etkisi olduğu kadar çevre de o derece önem taşır. Bu süreçte çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, algılayabilme, uyuyabilme, dürtü, ödül ve yasaları fark eder, davranışlarında ona göre değişiklikler meydana gelir. Duymuş olduğu sesleri, cümle haline dönüştürebilir. Edinmiş olduğu kelime sayısı da yine çevresiyle ne kadar etkileşim halinde olduğuna bağlıdır. Normal şartlarda bir birey 6 yaşına kadar 2500 sözcükten fazla sözcük edinir. Aksi bir durum varsa dil gecikmesi (ses, söz dizim ve anlamsal yönlerle ilgili işlevsel bir rahatsızlık) dediğimiz olay olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoz, otizm gibi kişilik rahatsızlıkları, zeka geriliği, duyuşsal rahatsızlıklar (sağırlık, körlük gibi), organik rahatsızlıklar da olabilmektedir.

Dil Öğreniminde Dil-Düşünme Etkileşimi

Dil ile beyin sürekli etkileşim halinde olan iki unsurdur. Buna bağlı olarak çocukların beyin gelişiminin oldukça hızlı ilerlediği bu dönemde, ana dilinin yanı sıra ikinci bir dil öğrenimi, zihinsel açıdan gelişmesini de sağlayacaktır. Bazı ailelerin bu konuda endişeleri olsa da doğru bir dil öğrenimi gerçekleşirse bu endişe yersizdir.

Bireyin dil gelişimi doğumu izleyen ilk beş yıl süresince en üst düzeydedir. Bu yüzden, bu dönem kritik dönem olarak adlandırılır. Buna en güzel örnek Dana Suskınd’ın yazmış olduğu “Otuz Milyon Kelime” kitabında bilimsel çalışmalarla elde edilen sonuçlardır. Kitapta, bebekler üzerinde deneyler yapılmış ve sonuç olarak kritik dönemin, bireyin hayatını nasıl şekillendirdiği gösterilmiştir. Bebekle çok fazla etkileşim halinde olan ebeveynler, çocuklarının geleceğini inşa etmede gayet başarılı olanlardır. Çünkü birey bir yaşla dört yaş arasında kendi dilinin sessel yapılarını aşama aşama edinmektedir. Bu dönemden başlayarak ana dilin dışındaki bütün dillerin ses birimlerini doğru biçimde üretme ve ince bir biçimde sesleri ayırt etmeye yönelik, ses organlarının uyum sağlayabilme yatkınlığının azaldığı saptanmıştır. Bu sebepten dolayı dil ediniminde kritik dönem, bireyler için son derece önem taşır. Özet olarak kritik dönemin, ebeveynlerin ilgisi ve alakasıyla, sürekli çocukla iletişim halinde olarak son derece iyi yönlendirilmesi gerekir.

Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadeleye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Salih Niko’ya yıllarca yan yana yaşamış olan kendi halkı ile Rum halkının arasında bir sorun olup olmadığını sorsa da Niko cevaplarıyla Salih’i geçiştirir. Oysa Salih kasabaya geldiğinde bir şeylerin değiştiğini fark eder. Üstelik Yunan işgallerinin artmasıyla Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Rumların bu davranışlarını ihanet belleyen Salih, arkadaşının da bu ihanette bulunacağı ihtimalini düşünmemektedir ve Niko’yla dost olmaya devam eder. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadeleye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

Gecenin Koynunda

Saat geç olmuştur artık
Gece yıldızlardan şakır
Koca katlı apartmanların üstünden bağırır gece
Gece yalnız başına durur üstümde
Üstüme yakışmayan yamalı kıyafetler gibi gece
Hey hey yalnız gece
Bekle beni, koynunda uyuyacağım!

Saat geç olmuştur artık ve
Gece yalnız başına bekler beni
Yalnız başıma ben ve gece oturur üşürüz
Hafif eser rüzgar, hafif bir yalnız başınalık kaplar bizi
İsterdim böyle yalnız kalmasaydık
Ve yanım olsaydın
Yanımda olmanı hiç istemedim
Sen
Benim ve gecenin koynunda
Aşktan ve sevgiden titreşen yanım olsaydın keşke
Keşke, sen, benim, yanım,
Gece saat çok geç oldu artık!

Öyle ya yıldızlar gecenin gerdanına tanrı tarafından armağan kolyeler gibi
Alacalı ve parlak
Pahalı belki, belki gecenin gerdanına kaç yüzyıllık yadigar
Ben gecenin koynuna uzanmış yatan
Kaç yıllık bahtiyar
Ne haddimedir bu düşler
Ne haddime bu intihar
Keşke sen yanım olsaydın da
Gecenin saat çok geç olduğu vakit
İçimden gürül gürül harlansaydın
Çünkü gece ve ben yalnız başına
Yıldızlardan uzak, rüzgarlardan eserek,
Yalnız başınalıktan dert yanmazdık
Yanımda olma sakın
Sakın, sakın, sakın, sakın
Sakın kendini benden
Yanımda olma
Keşke aşktan ve sevgiden titreşen yanım olsaydın
Ah, keşke, gecenin ve benim yalnız başınalıklarımızın sebebi
Şu gürül gürül titreşen yanım olsaydın ya!

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İnce Gelincik

Gel, İncik!

10.11.20’

“Gel, İncik!” diye seslendi kara kafalı kadın.

Çocuklar bile çiçekleri koparıyorsa

gelincikler neden bu kadar nahiftiler ki?

Kelimeler de sarılır mı insanın aciz bütünlüğüne?

Sarar mı güçlü kollarıyla güçsüz bedenimi?

Avurtları çökmüş yanaklarımdan yaşlarımı silip

Boynumdan öper mi beni kelimeler?

Şavkın parlak buğusunda saklı bir kedi vardı sanki

Bağıra bağıra göz kapaklarıma gelmişti

Ve ağırlığını kirpiklerime konduruvermişti

O pazartesi sabahı.

Karanlıktan gözlerimi kör eden deli bir

Pazartesi sabahı.

Ben deliremediğim için delirmişken o ardına bakmayan

Bir oyuncak gibi çocukken özenle kurduğum beşikte sallanıyordu.

Gece doğurmuştu da yavrularını bana bırakıp gitmişti.

Gecenin kaç evladı vardı ki o gece?

Koyuluk lügatlarda yar edinememiş de kendine,

Gelmiş benim kucağımda susmuştu

O pazartesi sabahı.

Lakin beni asıl deli eden

Hayallerimi karşımda görünce gerçekleşmemiş miydi?

Yoksa beni asıl üzen onların gerçekleşmemesi miydi?

İçimdeki o kuvvetli hakikatin hayallerde barındığını bildiğim halde

Belki de hep vurdumduymaz davrandırıldım!

Ya da davrandım…

Lakin bilirdim

Yolumun sonu hep O’na varacaktı.

Biz vazgeçmedikçe!

Biz vazgeçmedikçe…

‘Mutsuz ölmek istemiyorum!’ diye güçlü bir nefes üflediler, bütün hayaller…

Omzumun üstüne beyaz, nahif ama ağır bir kuş tüyü konuvermişti.

Ben de mutsuz ölenlere ihanet ediyor

Hissine kapılıp

Ağladım bütün sabah.

Hepsinden tek tek özür dileyip etek uçlarında diz çökmek istedim.

Onlar da benim gibi mutsuz ölenler için mi ağlamışlardı yoksa?

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?

Bi’çare…

Yalvardım ölenleri öldüren bütün ölümsüzlere yuva sinsilikler deposunda

 ‘Ölenleri niçin duyamadık?’ diye.

Sonra önümdeki kitap ses etti: “Ben buradayım ya!” diye

Elinden öpüp alnıma koydum şiirleri

Kocaman bir saygım vardı o’nlara.

Ve olacaktı da

Kocaman, bütün çocuklar için en büyük demek değil midir ki?

Belki de değildir, çocukluğuma sormalıyım belki.

Bütün gelincikler aslında kuşlara meftundurlar

Saçları kahverengi toprağa her değdiğinde

Kan akar acı acı gözlerinden ve onlar o anda

Ne yapsalar fazla gibi gelir

Ve ne yapmadıysalar eksik kalır her şey.

Gelincikleri çocuklar da koparır

 Düşer saçları tel tel

Kırmızı kırmızı

O halde niçin susar bütün ‘insanlık’?

“Açmak için yağmuru mu beklersiniz?” dedim solmuş çiçek ezgisine.

“Çiçeğim ben, solarım da açarım da” dedi.

Sahi, solduktan sonra açmak değil miydi elzem olan?

“Evet!” dedi çiçek,

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?