Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 4: Son…

Sevgili Okur,

“Çivisi çıkmış.” dedikleri dünyanın çivilerini yerine çakmaya çalıştıkça ellerim kana bulandı. Kafamın içinde bir dünya derdi taşımaktan da yoruldum artık. “Yoruldum, bıktım, usandım.” denmez ama hâlimi kime şikâyet edeceğimi de bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa yılmak, yıkılmak ya da durmak gibi şeylerin benim gibilerin lügatinde hiç olmadığıdır.

İçimde kaynayan mahşer beni uykularımdan uyandırıyor. Coşkumdan yerimde duramıyorum. Olmalı, diyorum. Tutunacak bir dal, beni kendine çekecek bir ses, gözüm gördüğünde içimde neşeli bahar şarkıları çaldıran bir güzellik elbette bir yerlerde var olmalı. Ben bu kadar umutla nasıl yaşıyorum?  

Ahir ömrümde, çocukların gözlerinin nasıl ışıldadığını gördüm. Sonra, gençlerin gözündeki ferin nasıl söndüğüne şahit oldum. Gözlerinin ışığı yitmemiş olanı nerede görsem tanırım. Sen de öğren onların kim olduğun sevgili okur. Bir çocuk merakı taşırlar onlar içlerinde. Heybelerinde hep güzellikler vardır. Bu güzelliği dağıtmaktan da elbette ki yüksünmezler. Yetişkin demenin ne olduğunu ise hâlâ anlayamadım. Nereye yetişiyoruz biz? Vardık mı? Bildiğim bir şey varsa o da hepimizin yolda olduğudur.

Hacı teyzeyle kesişti yolum, yolumuz. O genç kızın gençliğiyle Hacı’nın yolları kesişti. Bu öykü gönlüme nereden düştü bilinmez. Eksik parça ne zaman tamamlanır? Yürünen yollar nereye varır? Okunan öyküler ne anlatır? Yukarıdaki cümleleri bir bütün oluşturacak şekilde sıralayamazsak ne kaybederiz? Bu ve bunun gibi sorular hangi sınavda çıkar? Hayatın karşıma çıkardığı sorulardan yalnızca birkaçı.

Benim hafızam zayıftır. Yazdıklarımı sen hatırla.

Bana postalanan öyküde bu kadarı yazıyordu. Bu genç kız kim? Hacı teyze kim? Nerede yaşadılar? Öyküleri nasıl başladı, nasıl bitti? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Final yapamadan ekranlara veda eden diziler gibi beni merakta bırakan bu öykü hayatıma nasıl giriverdi ben de bilmiyorum. Bir tek şey biliyorum yalnız: Hayat yanı başımızda. Peki ya sen neredesin sevgili okur!

 

Minibüs

Gideceğim yere ya erken varıyordum ya da geç kalıyordum. Benim nasibime zamansızlık düşüyordu hep. Bazı yerlere erken varmanın dakiklik ya da acelecilik olmadığını ise sonradan anladım. Bu böyledir. İnanın bana. Biz her yere vaktinde varırız. Çünkü hep yetişmemiz gereken bir hikâye vardır.

Bugün, minibüsün kalkmasından yirmi dakika önce vardım otogara. Ablacığım seninki de tez canlılık artık, diyeceksiniz. Durun, hemen teşhisi koymayın. Olduğunuz yerde kalmanızın bir anlam ifade etmediğini hissettiğinizde oradan gitmek en güzeli oluyor çoğu zaman. Her zaman değil. İstisnalar hep vardır. Böyle şeylerin kurguyu bozduğunu söylerler ve buna genellikle canımız sıkılır. Meselâ tam saat başında kalkması gereken minibüsün birkaç dakika gecikmeli hareket etmesi gibi. Ya da çok sıcak bir havada şoförün klimayı çalıştırmak istememesi gibi. Oysaki bunların hepsi kurgunun bir parçasıdır belki de. Belki de ben yanılıyorumdur. Çünkü herkesin bir bildiği vardır ve kimsenin işine karışılmaz.

Bizim işlerimiz de hep böyledir zaten. Olduğu kadarıyla yetinmek düşer payımıza. Keza bugün de öyle oldu. Kimilerinin Anadolu’nun küçük ve şirin bir ilçesi diye niteleyebileceği bir yerde bizler de kendi konfor kanunlarımızı yazıyorduk kendimizce. Uzaktan bakıldığından çok şey istiyorduk belki de. Sağlam bir minibüs, kibarlıktan kırılan insanlar ve dünyanın en anlayışlı şoförünün bize denk gelmesi gibi temel ihtiyaçlarımız vardı. Bunların peşindeydik biz yalnızca. Diğer başka şeyler pek de umurumuzda değildi zira. Bunların size inandırıcı gelmemesini umut ederek satırlarıma devam etmek isterim.

Kimsenin bir başkasının acısına bulaşmak istemezcesine birbirinden kaçarak yürüdüğü yollardan geçtim. Bizim burada her adım başında bir cami, caminin bahçesinde de türbe vardır. Haliyle camilerin bahçelerinde de sanki dünya kurulduğunda oraya dikilmiş diyeceğiniz çam ağaçları vardır. Şöyle hafif bir yel esse yanağınıza bir serinlik çarpar ya öyle işte. Sonra kahvehaneler… Camlarına perdeler çekilmiş. Mübarek günde niyetlilerin nefsine zarar gelemsin diye. Herkesin günahı kendi başına. Dükkanların önüne atılmış birkaç eski iskemle. Üstünde oturan yorgun ruhlar. Caddeden arada bir hızla geçen Şahinler, Kartallar… Arada bir uyuyanların uykusundan kaldıracak bir traktör sesi doldurur her yanı. Sonra bir adam iner traktörden çevik bir sıçrayışla. Gözleri hemen tanıdık birilerini bulur da bir günlük yoldan onlara selam verir. Sonra her yandan asırlardan beri aşina olduğumuz bir ses yükselir. Davete icabet etmenin kıymetini bilenlerin yolu bellidir bu andan sonra. Herkes üzerinde düşeni lâyığıyla yapmanın derdindedir. Allah kabul etsin. Cümlemizin.

Bizim buralarda yolların öyle düzü yoktur. Ya yokuş çıkarsınız ya da bayır aşağı freni patlamış kamyon gibi inersiniz. Ben ikincisiydim bugün. Freni patlamış kamyon gibi gidiyordum. Aklımda yalnız bir tek şey vardı: Varış yerim. Üstüme başıma takılıp kalmış her bir hikâye ruhumda kalıcı izler bırakıyordu halbuki. Durup düşünmeye vakti olmayanların çağındaki bir aceleciydim ben de. Yol yorgunuydum hep. Uyusam üstümdeki ağrılığı atardım belki de. Çareyi psikanalizde arardım ben de ileride. Kim bilir! Zihnimin kıvrımlarına sızmış, sıkışmış kaygıları atmanın başka yolunu bulur muyuz?

Kahvehanelerden, cami bahçelerinden, dükkanlardan, parklardan ve insanlardan geçip varmıştım hedefime. Benim hâlimden Kastamonu’ya gideceğimi anlayan sefer sırasını bekleyen şoförler sıradaki minibüsü işaret ettiler hiç konuşmadan. Ben de hiç tereddütsüz yürüdüm. Yürüdüm ama gösterdikleri minibüs sanki oraya iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Bu ilçeye geldiğim ilk yıl. Sağıma soluma bakındım. Kimse oralı değildi. Neyse, deyip bindim minibüse. Tek sıra koltuklar, yırtık döşemeler zemine döşenmiş Yudum sıvıyağı kartonları, yırtık perdeler… Bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Halbuki bu rüya değil uykudan uyanmanın ta kendisiydi. Arkalarda bir yere oturdum. Böylece kendimi diğer bütün yolculardan tecrit edecektim. Aynı yola gidiyor olmamız dışında bir sorun yoktu.

Camı sonuna kadar açıp derin derin nefes aldım. Sonra iki koltuk önüme Suriyeli bir çift oturup hararetlice konuşmaya başladı. Arada da göz ucuyla bana bakıyorlardı. Kapıda gençten bir kadın belirdi. Bir elinden tuttuğu oğlunu yanımdaki koltuğa oturttu. Kulağına eğilip bir şeyler fısıldadıktan sonra yanından ayrıldı. Sonradan anladım ki şoföre çocuğun ineceği yeri tembihlemiş de öyle emanet etmiş. Sonra oğluna gelip bu sefer yüksek sesle “Oğlum, bak ağabeyin seni varınca indirecek. Korkma, oldu mu?” dedi. Çocuk da korkmadı. Çocuktu, korkmadı. Elindeki kocaman havucu kemirmeye devam etti. Kalkış vakti yaklaşıyordu. Geç kaldığını düşünenler telaşla bindiler arabaya. Önümdeki iki genç kızın yanına oturmuş kavanoz dipli gözlükleri olan kasketli ihtiyar, arada bir kızların elindeki telefona şöyle çaktırmadan bir göz atıyordu. Arada da kendi elindeki telefonuna minik büyüteciyle dikkatli dikkatli bakıp bir şeyleri görebilmeye çalışıyordu. Tüm bu sakinliğin ortasında dışarından bir kıyamet koptu. Şoför sinirle ama aynı zamanda kendi de tutarak “Cins misin, sipariş misin kardeşim? Hadi git işine. Belanı benden bulma!” diyerek karşısındakine söyleniyordu. Muhatabının ne dediğini duyamadık ama şoför sanki kendi kendiyle konuşurmuşçasına “Git abicim, git. Beğenmezsen başka arabaya bin. Bendeki bu! Günaha sokma adamı. Bu binenlerin canı yok mu?” diye gittikçe yükselen bir sinirle konuşmaya devam etti. O hışımla da minibüse binip kontağı sessiz bir besmeleyle çalıştırdı. Yanındaki koltukta oturan adam “Bırak belaya bulaşma Mehmet Ağa.” diyerek onu teselli etti. Bela. Bu hikâye tahlil edilseydi eğer uzmanlar kim bilir ne sonuçlar çıkarırdı. Yaşarken öyle değildi ama. Her şey olabildiğine basitti. Ama şunu da eklemek gerek: Büyük çarkın dişlileri rahat dönebilsin diye küçük hayatlarda böyle şeylerin yaşanması gerekiyordu ve hayatın sırrı dedikleri şeye her neyse burada gizleniyordu.

Şoför arabayı kaldırırken annesi oğluna neşeyle el salladı. Çocuk havucunu kemirmeye devam etti. Şoför Mehmet de birden aklına gelmiş olacak ki arkaya dönüp çocuğu kontrol etti. Yerindeydi. Yolun belli noktalarında durup yolcu almaya devam ettik. En arka koltukta oturan teyze Pazar çantasını eline almış en sağa sıkışmış oturuyordu. Minibüse binene herkese yol veriyordu. “Buyur apla sen otur şöyle.” “Yok gardaş sen geç, geç. Rahatsız olma. Benim dizlerim sızlıyo. Sen buyur.” diye adamın gönlünü müsterih etti. Ondan daha yaşlı olan adam da kadını rahatsız etmediğinden emin oturdu yerine. Minibüs artık tımtıkış olmuştu. Ayakta bile dikilecek yer yoktu. Ayaktaki adamların üstü başı da sanki iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Moda dedikleri şeyin bir kıymeti yoktu buralarda. Herkes kendine yakışanı giyiyordu çünkü. Öyle değil mi? Yolculuğuna ayakta devam eden bu beş adam kafalarını öne eğmiş, kimseyi rahatsız etmek istemezcesine kendi dünyalarına dalmıştı. Birinin telefonu çaldı o sırada. Kemerine taktığı telefon kabından, minibüsü inleten telefonu çıkartıp yanındakine kimin aradığını okuttuktan sonra kapatma tuşuna basıp telefonu yerine geri koydu.

Bu minibüsteki her şey sanki yüzyıllardır oradaymış gibi birbiriyle uyumluydu. Benim bu denli rahatlığa alışık olmayan ruhumsa başta daralmıştı ama şimdi yol hiç bitmesin istiyordum. Aynı yolun yolcusu olduğum bu insanlarda ruhum bir aşinalık bulmuştu. Geçmişten gelen bu yolculuğu hiç de yadırgamamıştım. Ben kendi derdime düşmüşken yanımda oturan teyzenin dikkatini birden havuç yiyen çocuk çekti. Sağına baktı, soluna baktı. Ayaktaki adamalara sordu. Eyvah! Çocuğu tanıyan kimse yoktu. Olaya hemen el koyarak havucunu kemirmeye devam eden oğlana annesini babasını sordu da çocuk tek cevap vermedi. Tantanayı fark eden şoför “Apla annesi bana bıraktı. Yolda indürecen.” deyip de teyzenin yüreğine su serpti.

Çocuğu indirdiğimiz yerde yaşlı bir kadın bindi minibüse. Yanımdaki teyze kalkıp ileride ineceğini söyleyerek bu yel esse yıkılacakmış gibi yürüyen kadına verdi yerini. Ben kulağımdaki sesleri dinleyip diğer her şeye sağırken kendi kendine söylenmeye başladı. Kulaklığımı çıkarınca anladım ki arka koltuktaki adamlar hararetli hararetli bir şeyler tartışıyordu. O kadar hızlı konuşuyorlardı ki ne söylediklerini onlardan başkası anlamıyordu. Teyze de bundan rahatsız olmuş olacak ki “Sanki evlerinde konuşuyorlar. Şu sese bak.” diye bana döndü. Benim buna bir cevap vermem gerek şimdi. “Farkında değiller demek ki.” diyerek sohbeti orada kesmek istedim. Ama teyze aradığı boşluğu yakalamıştı bende. “Yok kızım. Böyle de olmaz ki. Hadi biz neysek… Bu adam ne etsin akşama kadar?” dedi şoförü gözüyle işaret ederek. “Alışmıştır artık o da.” dedim. Bu geçiştirmelik cevapları başkasına vermiş olsam sohbet daha fazla uzamazdı ama herkesi kendi gibi zanneden bu teyze konuşmaya devam etti beni utandırarak:

-Öğrenci misin kızım?

-Yok teyze, öğretmenim.

-Öyle mi? Benim büyük oğlan da meslek lisesinde müdür. Karısı bıraktı gitti geçen sene. Onun yanına gidip geliyorum her gün. Seksen beş yaşındayım kızım. Gidiyorum sabah. Temizliğini, yemeğini yapıp öğlen evime geri dönüyorum. Oğlanın benden hizmet beklediği yok da işte kendim duramadığımdan.

-Maşallah! Allah daha çok iyiliğini versin teyze.

-Âmin kızım, âmin! Ne ediyim ben de kendimi böyle oyalıyorum işte. Adamım otuz beş yaşında öldü. Ondan da bir şey kalmadı. Devletin verdiğiyle kendimi idare ediyorum işte.

-Mekânı cennet olsun.

-Adamım bir taneydi kızım. Amma ne yapalım işte. Hastalık çökertti hemen. Birden gidiverdi.

            Parmağındaki yüzünü çıkarmamıştı. Elindeki poşeti sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Bir elinde de bastonu vardı. Üstündeki siyah, örme yeleğinin içinde incecik, yeşil bir penye vardı. Ayağındaki kara lastiklerin içine mestlerini giymişti. Basma siyah eteğinin çiçekleri ağarmıştı. Ben susmaya devam ediyordum. Sohbet etmek böyle bir şey miydi? Sen susarsın. O anlatır. İnsan neden yolda karşılaştığı birine bunları anlatır? Evvel refik, bade’l tarık. Yol gerçekten de arkadaşla gerçekten bir yol oluyordu. Yoksa çekilen çileye değmez.

-Yaşlandım amma gayrı. Şu dizlerim tutmuyor. Adamının zamanında bir ev yapalım diye çıktık. Sırtımda o harç tenekelerini çektim de yorulmak ne bilmedim. Dört duvarı örüp çatıyı kapattık da sen bana sor ne eziyetler çektiğimi. Gündüz perdeleri çekerdik de kimse görmesin de ekmeğin arasına soğan koyar da yerdik. Evin içine kendimizi attık da bomboş dört duvar. Bak dur. Çalış Allah çalış. Ah o canlarımı nerelerde arayıp da bulayım! Oğlan hepsini sattı savuştu. Yedi içti. Geçti bir kenara. Ne edersen et. İşte!

            Ben yalnızca sustum. Yüzüne uzun uzun bakarak dinledim. Dünyadaki herhangi bir öyküden biriydi onunki de. Herkesin bu dünyada oyalanacağı bir öyküsü vardı. Kimisininki yazım yanlışlarıyla doluydu. Kimisinin kahramanları kötüydü hep. İyilerin savaşı vardı. Kimisi yalnız başına kalmıştı. Kimisi anlatabiliyordu yaşadıklarını. Kimisi yalnızca susuyordu. Gözleri namlu olanlarınkini sormaya çekiniyorduk. Onlar da herkese anlatamıyordu zaten. İnsanlar çeşit çeşit, hayatlar hep hatalıydı.

            Mehmet abi, yavaşlayarak yolun kenarında durdu. Teyze de bu sessiz anlaşmaya uyarak usulca indi minibüsten.

-Abi müsait bir yerde.

-Kaptan beni şurada indir.

-Öğrenci mi?

-Para üstüüü!

-Ne kadar abi?

-Abla müsaade et de inelim.

-Son durak!

-Hadi geçmiş olsun cümleten.

KARA TREN

Gecikse de kara tren bekler insan.”

Aşık Veysel Şatıroğlu.(1894-1973)

Mezarlığın başında duran ibriği aldım ve sanki ölü ruh canlanacak gibi boşalttım suyu toprağın karasına. Toprağın üstünde üç tane yeşil çiçek açmıştı. Ben en çok mezarlıkta açan çiçekleri severdim. Dünyayla dalga geçer gibi toprağı boyarlardı. Umutsuzluktan buruşan bütün olanaksızlıklara karşı kendilerinde hala yaşayabilme gücü buldukları için onlara hayrandım. Ölüm denen şeyin damakta bıraktığı kekremsiliği kovmak istedim. Bütün dünya insanlarının bir karıncadan ne farkı vardı? İnsan yok olacaksa, o da bir gün uçup gitmeyecek miydi? İnsan nasıl da güçsüzdü. Canından can gitse de nasıl gülebiliyordu hala? Bundan sonra hiç gülemeyecek miydim ki? Gülmemeli miydim? Gülsem hain bir evlat olacaktım gülmezsem de hain bir öz taşıyacaktım. Ruh denen o yaratık bu kuru vücuttan taşmak için yalvarıyordu sanki bana. Nereye gitsem geri dönüyordum. Dar geldi sema bile. Ne göğe sığabildim o gece ne de anamın yüreğine. Azade nenemin kuşları dallarıma konmuş ve küf kondurmuşlardı bakışlarıma sanki. O gece ne kadar ağlasam da Keder Hanım’a “gitme” dedim. Neyi misal versem yetmiyordu ki zaten. Konuşsam da, bağırsam da, ağlasam da gidecektin. Ben de sustum. Sühan Dağı’na çıkmak kolay mıydı?

Anam seslendi sonra: “Hasan, ibriği mezarın yanına bırak!” Düşündüklerimden utandım sonra, çıktık yola. Yolda Yunus düştü yüreğime, derde giriftar eyledi beni bu mazlum sükût. Onların derdini işiten keklikler benim derdime kar rengi bir hüsn derlerdi. Ayıplardım ben kendimi. Böyle küçük dert mi olurdu? Dert miydi benimki de? Sustum.

Ökçe Kundura’nın önünden geçip saat dükkanına gittim. Bu dükkana hep hayrandım. Adeta bir kapıyı andıran pencerelerden içeriye ışık huzmesi dolardı. Bu huzme odayı sanki sarıya boyar ve suskunluğun kirli sisine perde çekerdi. Saatlerin kocaman oluşu, tik-tak sesleri ve akreple yelkovanın birbirini takip eden o sıra dışı oyunu ruhuma nakışlanırdı ve ben büyülenirdim sanki. Bir tiyatro seyreder gibi olurdum. Bu dükkan zamanın göçmen bir yolcu mu yahut kalıcı bir misafir mi olduğunu düşündürürdü bana. Eşref Usta’mın sohbeti ile de anlam kazanırdı huzurum. “Zamanın çıngırağı kulları öyle şaşkına çevirir ki evlat!” dedi, “Beşer dinçken gülüp geçtiği hakikati ihtiyarlayınca anca kavrıyor.”

Haklı mıydı Eşref Usta? Ak rüzgarlara hasret gönlümü prangalardan kurtaracak yüce hakikat hayal miydi? Hayal bir hakikat miydi? En yüce hakikat kimdi? Ve neredeydi?

           

Aralık’ın 29’u. 6 yıl evvelsi. Çok kar yağdı o günden sonra bu şehre. İstanbul’a daha evvel böyle soğuk uğramamıştı sanki. Zemheri ayazı öyle yaktı ki bu canı, şaştım kaldım. O sabah anamın haykırışlarıyla yataktan kalktım. Anamın endişesinde bir at gibi huysuzlanan bu leke babamı bir daha göremeyecek olmanın verdiği korkuydu belki de. Babamın gözlerine son kez seslendiğimi düşünsem de yanıldığımı bana hüzün göndermesinden anlamıştım.

            Bir kahve değirmeni dükkanı işletirdi babam. 40 yılını vermişti bu işe. Anamla benden esirgediği gönlünü o dükkana koymuştu da ipek mendillere sarıp saklamıştı sanki. Esasen “Ne istersin?” diye de sormadı bana hiç. Sormaması gerekiyordu demek. Ben bilmezdim ki bir şey. “Gel” derlerdi gelirdim. “Git” derlerdi giderdim. “Otur” derlerse oturur, “kalk” derlerse kalkardım. Ama kimse bana “anlat” dememişti. Ben de hep sustum. 

Babamın yanındayken ne yapsam tam olmazdı, bir yerde yanlış yaparım diye ürkerdim hep. Yeri gelir nefes almaktan bile çekinirdim. Bir elma yongası gibi gönlüm de dışarıda kalınca kararırdı sanki.

İyi bir dinleyiciydim. Anlamak için yorulmazdım, bilirdim; ben anlatmadıkça dinlenemeyeceğim. “Boşuna iki kulağımız bir ağzımız yok oğlum!” derdi babam hep. “Sen bu işi iyi beceriyorsun.”

            Babam gözlüğünü yeşil kadife kutusundan büyük bir titizlikle çıkartır, siler, sonra önlüğünü giyer ve gömleğinin kollarını da sıvadıktan sonra değirmenin başına geçerdi. Ne öğütecekse benden alırdı babam. Kahve çekirdekleri kapıdan girince hemen solda üst raftaydı; boyum yetmezdi, tabureye çıkar da uzanırdım. Babam çekirdekleri her çektiğinde çıkan o ses dayanılmaz olurdu benim için. O değirmen beni öğütüyor ben de buna müsaade ediyormuşum gibi gelirdi. Kahveden gelen o koku çekilmez olurdu. Dükkana gelen her müşteriyse bayılırdı bu kokuya. Mana veremezdim. Gözümün içine bakıp ne bahtlı olduğumu söylerlerdi hep. Öyle kızgındım ki onlara. Bilmiyorlardı içinde bulunduğum vaziyetin umarsızlığını. Her sabah aynı sıkılganlıkla döner dururdum bu küçücük yerde. Hareket edemezdim, ben kendimden koşup çıkmak isterdim de kendimi yine babamın yanında bu kahve dükkanında bulurdum.

            Bir gün karşı dükkanın çırağı hastalanmıştı. “Az işe yararsın” diye oraya yolladı babam beni. Rengarenk, çeşit çeşit kumaşlarla süslenmiş şapkalar vardı camekanlarda. Kırmızı fiyonklu, beyaz kurdeleli, dantelli, hasır iple örgülü, çiçek desenli onlarca şapka doluydu odanın içi. Bunları kim hangi ara yapmıştı?

Ben korkak bakışlarla içeriyi süzerken Marifet teyze “Celal Bey’in oğlu sen misin? Ne cıbar oğlanmışsın sen!” dedi. Doğru, çocukken çok çelimsiz bir şeydim ben. Bana verilen hiçbir yükü taşıyamaz, altında ezilirdim.

            Ben bana verilen her şapkayı özenle ince boyunlu vitrin mankenine asarken beyaz bıyıklı, kır saçlı, boylu boslu bir adam girdi içeriye. Yeleğinin sol üst kenarında- ki kalbine denk düşüyordu burası- bir cep saati vardı. Köstekli bir saat. Tik-tak! Saatleri hiç sevemedim de insanlar neden yanlarında saat taşır çok sonra anladım.

            Çetin Usta’nın yeri hep bambaşkaydı benim için. Yazmayı bilmezdim, öğrenmek istedim. Yanımda bir kalem kağıt olsun da onun ağzından çıkan her kelamı yazayım istedim. Sonra benimle alay eden bütün insanlara karşı bu yazdığım yazıları delil olarak göstereyim. O yaşımda dahi anlamıştım şunu: namuslu bir savaşın tek silahı kalemdi.

            Babamın yanından ayrıldığım ilk gündü o gün. Bilmezliğin ve çekingenliğin verdiği boşluk içinde sallanıp afallamaktan ne kadar korksam da içimde büyük bir coşku oluştu ve ben bunun sebebini bir türlü bulamazdım. Sanki bunca zamandır yırtıp atamadığım bir tat vardı dilimde; bayat, kokuşmuş, buruşuk, mayhoş, öyle anlamsız ve garip bir tat. Çetin Usta’nın dükkanında bir tablo gördüm o gün. Masmavi gökyüzüne süzülen beyaz dumanlarıyla sanki bana bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. “Bu ne?” diye sordum meraklı cılız bir sesle. “O mu?” diye güldü ustam. “O, seyahat için yaratılan en yüce varlıktır oğul!” dedi. O bir trendi. Tiren.

            O günden sonra bazı sabahlar erkenden evden çıkıp Sirkeci ve Haydarpaşa Garı’na kaçmaya başladım. İstanbul’un o eşsiz güzelliğini bile görmez olmuştu gözlerim. Saatlerce lokomotifleri, vagonları ve rayları incelerdim. Kara trenin tekerleği raylara her oturduğunda çıkan ses ninni gibi gelirdi bana. Duyan herkesi sağır edecek kadar illallah ettiren o acı ve tiz düdük sesine müptelaydım ben. Trenden çıkan buharın kokusu beni mest etmeyi başarmıştı. Gittiği yoldaki hikayelere ev sahipliği yapıyor ve gelip bana onları bir bir anlatıyordu o duman sanki. İstasyonların başında duran o koca saat dahi bana kara trenin gelişini söylediği için hiç bozulmadım ona. Ah! Ne çok isterdim trene binen yolculardan biri olmayı…

Babamın kahve dükkanında bulamadığım rayihayı kömür kokusunda nasıl bulmuştum ki ben? Bilmiyordum. Anladığım tek bir nokta vardı: benim arkadaşım ne sokaktaki çocuklar ne oynadığım bilyeler ne de konuşamadığım insanlardı. Benim tek yoldaşım vardı. O da yolun ta kendisiydi. Yolun sonunda bir tek ak olmayan şu simsiyah saçlarımın bembeyaz olacağını düşünsem de mutlu olacağımı biliyordum. Lakin babam anlamak istemedi beni. Dedi ki: “Mal canın yongasıdır.” Bu devirde geçim şarttı. Haklıydı. Çok utandım. Ben de sustum yine. İçim o trenin içinde kalmıştı. Simsiyah lokomotifin kapıları benim için açılmıştı da yüreğimde payidar kalacak bir seyahatin makinisti yapıverdi beni. Haklıydım. Deyim yerindeyse; hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaftı beşer. Kusursuz olmamaktan utanıp kusurun güzelliğini çıkarırdı hafızasından. Utandığım için utandım ama susmadım bu kez.

Benim hikayemin sahibi babamdı. O da öldü. Sahipsiz kalmıştım. O gün kalbime yuva yapmış irice bir kuş uçtu gitti sanki. Aklımı kaybetmekten çok korktum. Çünkü onu bile tam beceremezdim de elalemin ağzına düşerdim. Sonra Muhsin Usta’nın şu sözü yankılandı kulaklarımda:

“Samimi olmak en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun.”

‘’Sanat’’ Üzerine

Sanatın Evrenselliği

Sanat kelimesi çok geniş bir aralığı kapsar. En genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi diyebiliriz. Örneğin; resim, müzik, edebiyat, heykel, kukla… Bunlar sanatın farklı kollara ayrılmış halleridir.

Sanat ile insanlar hayal güçlerini ortaya çıkartırlar. Resim çizerek kendilerini renklerle ifade ederken edebiyatla insan, içindeki duyguları ve yaşadığı olayları harflerle, kelimelerle kâğıda döker. Müzik ile uğraşan insan ise ruhunu notalara dökerek diğer insanların hislerine dokunur. Bir insan sanat ile dünyayı değiştirebilir. Örneğin ebru sanatı ile uğraşan insan suyun içerisine boyaları akıtır onlara şekil verir daha sonra bu şeklin üstüne kâğıdı koyar ve belli bir süre bu kâğıdı kuruttuktan sonra ortaya sanat eserini çıkartır. Bir başka sanat ise kukla sanatıdır. Kuklaları canlandırıp onlara hayat vermek izleyicileri büyüler ve onları mutlu eder.

Sanatın tam olarak ne zaman başladığına dair birçok görüş ortaya atılmaktadır. Çok eski uygarlıklardan kalan mağaralar incelendiğinde duvarlara çizilmiş olan hayvan ve insan figürleri sanatın çok da yeni bir kavram olmadığını bizlere gösteriyor.

Her insan içinde bir sanatçı barındırır ve bu sanatçının ortaya çıkması sadece hayal gücümüzün, duygularımızın, özgün düşüncelerimizin tırtıl gibi kozadan çıkıp güzel bir kelebeğe dönüşüp kanatlanmasına bağlıdır.

Sanat Her Şeydir!

Sanat nasıl başladı biliyor musun? Sanat bence insanın içinde olan duyguları ve düşünceleri dışarı aktarması ile başlar.

Sanat insanın içindekileri olduğu gibi karşısındaki insana veya topluluğa sunmasıdır. Peki, bu sanat eserleri nelerdir? Bunlar; resim müzik, heykel ve daha sayamayacağımız kadar çok uğraştır. Sanat denilen olguyu kimi insanlar hobi olarak yaparken kimi insanlar ise büyük bir aşkla yaparlar. Bir heykeltıraş için heykel yapmak, bir ressam için bir tablo yapmak, bir müzisyen için şarkı söylemek hayattaki en büyük varoluş sebebidir. Sanat dallarından biri olan resim dalında üne kavuşmuş ‘’Mona Lisa’’ tablosu örnek gösterilebilir. Bir diğer sanat dalı olan kuklada ise sanatçı hazırlamış olduğu kuklayı çeşitli bölgelerine bağladığı ipler yardımıyla hareket ettirerek ve arka planda ses taklidiyle bir oyun meydana getirir. Bu türün kültürümüzdeki en büyük örneği ise Hacivat ve Karagöz oyunudur.

Tüm bunlardan anlayacağımız sanat her yerdedir ve sanat her şeydir!

Kastamonu ve Sanat

Kültürün en önemli öğelerinden biri sanattır. Yaşadığım yer olan Kastamonu ile ilgili çok fazla sanat dalı vardır. Bunlardan bazıları kilim dokumacılığı, ağaç işlemeciliği ve halk oyunlarıdır.

Kilim dokumacılığı Kastamonu’nun simgelerinden biridir. Bu sanatın hikâyesi hayaldir. Bunun anlamı ise kilim dokuyan kişi o an ne hayal ederse onu kilimine dokur ve ortaya bir sanat eseri çıkartır. Bu kilimleri Kastamonu’nun pek çok yerinde görebilirsiniz. Örneğin hanlarda, konaklarda ve çok eski otellerde bu halılar bulunmaktadır. Bahsedeceğimiz diğer sanat dalı ise ağaç oymacılığıdır. Bu tür Kastamonu’nun en önemli kültür sanat öğelerinden biridir. Eski gelin sandıkları, köy evlerinde sıklıkla rastlayacağınız sedirler bu sanat dalı ile oluşturulmuştur. Son olarak bahsedeceğimiz sanat dalımız halk oyunlarıdır. Kastamonu yöresine ait olan ve erkeklerin oynadığı oyunların isimleri Sepetçioğlu,  Taşköprü Zeybeği, Saray Çeşmesi, Beyler Bahçesi ve son olarak Topal Zeybeği’dir. Kadınların oynadığı halk oyunları ise Çatalzeytin Kızları, Kadın Oyunu, Sarı Yazma olarak sıralayabiliriz. En ünlü ve yöresel halk oyunu ise Tiridine Bandım’dır. Bu kadar ünlü olmasının sebebi ise kadın ve erkekler karışık olarak oynamasıdır.

Kastamonu yöresi bölgesel olarak çok farklı ve güzel, kendine özgü sanat dalları bulunan kültürel bir şehirdir.

Not: Yazıların tamamı Kastamonu Merkez Ortaokulu 6/G sınıfı öğrencilerine aittir.

Türkçe Öğretmeni Mustafa Temirci ve stajyer öğretmenler Cemre İmir, Veysi Baylan ve Hasan Tayfun Seki danışmanlığında yazma etkinliği kapsamında oluşturulmuştur.

Kaybolan Portre

Şarkının en güzel yerini bekleyip eşlik etmeyi heyecanla istemek gibiydi seni görmeyi dilemek
Bir sahafa girerken tozlu merdivenlere aldırmadan yürüyor ruhlarımız
Parmaklarımızı gezdirirken o eski raflar üzerinde
Aynı kitabın sayfalarında tanışıyor ellerimiz
Ellerine kar mı yağıyor sevgilim
Neden üşümüş kediler gibi titremekteler
Ah hemen eritmeliyim sevgimle o kardan bahçelerini
Tohumlar dağıtmalı, çiçekler toplamalıyım
Yüreğinin duvarlarını inşa eden de kim
Zincirlerle kilitleyip parmaklıklar içerisinde nefessiz bırakıyor o güzel gözlerini
Uzaklaşıyor benden zihnin ve bedenin
Yakalamaktan yorgun düşüyor kırılmış kalbim
Evren evimizi en güzel gezegene kiralamışken
Neden sen hep kendi duvarlarını örmektesin
İzin ver bahçendeki portakal ağacın olmama
İzin ver ormanlarında nefes almama
Martin’in boğulduğu denizin ve kaybolduğu kelimelerin
Bir kurtuluşudur senin portren
Seni diliyorum Tanrı’nın kütüphanesinden
Baksana ömrünü harcayan şey geçiyor karşı mahalleden
Evet evet tam da hiçbir yere gitmeyen
Raydan çıkmış o ruhsuz tren

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi-2

Rapunzel

Eski zamanlarda bir çocuk sahibi olmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir karı koca varmış. Bu karı kocanın evlerinin yanında etrafı surlarla kaplı çok güzel ve herkesin imrenerek baktığı bir bahçe varmış. Bu bahçe yine herkesin kendisinden çekindiği ve korktuğu bir cadıya aitmiş. Çocuk sahibi olmaya çalışan kadın bir gün bu bahçeye baktığında çok miktarda frenk salatalığı görmüş ve canı bu bitkiden çekmiş. Aradan günler geçmiş ve kadıncağız hala bu bitkiyi alıp yemeyi istiyormuş ama buna cesaret edemiyormuş. Bir süre sonra durumu öğrenen kadının kocası her şeyi göze alıp o bitkiyi çalıp karısına getirmeye karar vermiş.

Akşam bahçeye gizlice giren adam bitkiden alabildiği kadarını yanına alıp karısına getirmiş. Karısı bitkiyi yiyince tadını çok beğenmiş ve bu kez her zamankinden daha fazla istemeye başlamış. Adam da ertesi gün yeniden bahçeye gidip yine aynı bitkiden almaya karar vermiş. İkinci gün cadı, adamı yakalamış ve onu cezalandıracağını söylemiş. Adam da cadıya “Ne olur beni cezalandırma, karımın canı bu bitkiyi çok istedi ve yiyemezse öleceğini söyledi.” demiş ve af dilemiş. Cadı da “öyleyse bu bitkiden istediğin kadar alabilirsin ama seni bir şartla bırakırım, ilerde çocuğunuz olunca o çocuğu bana vereceksiniz” demiş. Adam da sırf canını kurtarmak için bunu kabul etmiş.

Aradan çokca zaman geçtikten sonra çiftin bir kızı olmuş ve cadı da kızın doğduğunu öğrenince çiftin evine gelip kıza el koymuş. Cadı kızın ismini annesinin sürekli canının çektiği frenk salatalığın dolayı (bitkinin orjijinal adı rampion) Rapunzel koymuş. Rapunzel 12 yaşına geldiğinde cadı kendisini bir kuleye hapsetmiş ve ne zaman kendisini ziyaret etmek istese cama doğru “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” diyormuş. Rapunzel de o ana kadar hiç kesilmemiş olan metrelerce uzunluğundaki saçını uzatıyormuş ve cadı da kuleye tırmanıyormuş.

Rapunzel’in kulede tek başına canı sıkılıyormuş ve vakit geçirmek için şarkılar öğrenmiş. Böylece kulede bütün gün şarkı söylemeye başlamış. Bir gün o ülkenin kralının oğlu ormanda dolaşırken yüksek bir kuleden gelen bir şarkıyı duymuş ve duyduğu sese aşık olmuş. Kralın oğlu artık her gün ormana gidiyormuş ve Rapunzel’in söylediği şarkıları dinliyormuş. Prens bir yandan da bu şarkıları bu kadar güzel söyleyen kızın kim olduğunu ve güzelliğini merak ediyormuş.

Bir gün kralın oğlu ağacın arkasına saklanmış, Rapunzel’in söylediği şarkıları dinlerken cadı kulenin altına gelmiş ve “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” demiş. Bundan sonra sapsarı upuzun saçlar kuleden aşağı sarkıtılmış. Bunu öğrenen kralın oğlu ertesi gün aynı yere gelip cadının sözlerini tekrarlamış. Birazdan prens saça tutunarak kuleye tırmanmış. Karşısında prensi gören Rapunzel önce çok korkmuş çünkü o ana kadar ilk kez karşısında annesi sandığı cadıdan başka birisi varmış. Prens ona oldukça nazik davranınca sakinleşmiş. Prens kendisini kuleden alıp evlenmek istiyormuş. Rapunzel de ona “Bundan sonra her gelişinde biraz ipek getir, ben getirdiğin parçaları birleştirerek bir merdiven dikeceğim ve merdiven bitince beraberce kuleden ayrılırız.” demiş.

Artık gündüzleri kulede cadı varken akşamları da prens varmış. Böylece Rapunzel’in günleri geçip gidiyormuş. Bir gün Rapunzel, cadıya karşı ağzından söylememesi gereken bir şeyi kaçırmış: “Anne nasıl oluyor da senin buraya tırmanman saatler sürerken prens birkaç dakika içinde hızla tırmanıyor?” demiş. Bunu duyan cadı çok sinirlenmiş. Önce Rapunzel’in uzun saçlarını bir hamlede kesmiş, sonra Rapunzel’i kuleden indirip hiçbir ağacın ve bitkinin yetişmediği bir çölün ortasına bırakmış. Daha sonra cadı kuleye geri dönüp beklemeye başlamış. Aksam saatlerinde prens gelip Rapunzel’e seslenince Rapunzel’den kestiği saçları aşağı sarkıtmış.

Prens de bu saça tutunarak kuleye çıkmış. Cadı, prensi görünce “Senin şarkı söyleyen kuşun artık şarkı söylemeyecek, onu bir daha hiç göremeyeceksin.” demiş. Prens de canını kurtarmak için kuleden aşağı atlamış ve bas aşağı düşerken bahçedeki dikenler gözlerini kör etmiş. Prens bundan sonra ormanda yaşamaya başlamış ve ağaçların ve bitkilerin köklerini yiyerek hayatta kalmış. Her gün sabahtan akşama kadar Rapunzel’in ismini sayıklıyormuş ve onu bulmayı umuyormuş.

Yürüye yürüye Rapunzel’in yaşadığı çöle kadar gelen prens, Rapunzel’i o sırada söylemekte olduğu bir şarkıdan tanımış. Rapunzel o sırada biri kız biri erkek iki çocuk sahibiymiş. Rapunzel prensi görünce yanına gitmiş ve ona sarılıp ağlamaya başlamış. Rapunzel’in gözyaşları prensin gözüne gelince, prensin kör olan gözleri sevgi sayesinde iyileşmiş. Bundan sonra prens, Rapunzel’i alıp sarayına götürmüş ve ikisi mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış.

Saklı Kalmış Bir Roman: Kendine Tapan Kadın

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın eserini 1947 yılında Gece Postası gazetesinde tefrika ettirmiştir. Tefrika edildikten sonra unutulan bu romanı tam 71 sene sonra yani 2018 yılında İthaki Yayınları ilk kez kitap hâline getirmiştir. Konu bakımından klasik bir aşk hikâyesi gibi gözükse de aslında öyle değil. Merkeze alınan duygu aşk olsa da arka planda intikam, hırs, sınıf çatışmaları gibi konular yer almaktadır. Romanı okuduğunuzda bireylerin karmaşık yaşantılarına ve karanlık iç dünyalarına şahit olacaksınız. Selim İleri’nin de ön sözünde bahsettiği gibi gerçek anlamda “unutulmayacak bir roman” Kendine Tapan Kadın…

Eseri daha detaylı incelemek gerekirse;

Derviş, roman karakterlerini çok boyutlu bir biçimde kurgulamıştır. Bu karakterlerin aile yapısı, geldikleri sınıf, iç dünyaları, kişilikleri, psikolojik durumları gibi karakterler pek çok yönüyle ele alınmış ve bunlar okuyucuya oldukça gerçekçi bir şekilde hissettirilmiştir.  Tabii karakterleri bu kadar iyi bir şekilde anlatmasının da yazarın yetiştiği çevre meslek hayatı etkili olmuştur. Derviş, yaşadığı dönemdeki farklı toplumsal yaşayışları çok iyi bilmektedir. Varlıklı bir aileden geldiği için üst tabaka diyebileceğimiz bir çevreyi, gazetecilik yaptığı için de alt tabakayı çok iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini eserine kusursuz bir şekilde yansıtmıştır.

Derviş, karakterlerin yaşadığı duygusal ilişkileri bir çatışma, bir savaş gibi betimlemiştir ki bu durum çok belirgindir. Örneğin, sevilen kişi düşman gibi görülmüş ve öyle muamele edilmiştir. Bunu romandan bir alıntıyla anlayabiliriz:

“Onun manevi şahsiyetini sevmiyordu. Onun ruhunun ve karakterinin kendisinin başlıca düşmanı olduğunu hissediyordu. Günün birinde onun felaketini yaratacak olan şey Vahdet’in bu ruhî, bu manevi tarafı, bu karakteri olacağından da emindi.”

Karakterleri incelemek gerekirse;

Bana kalırsa romanda kendine tapan iki kişi var. Bunlar biri kendine tapan kadın olarak nitelendirilen Sârâ bir diğeri ise erkek karakter Vahdet.

Vahdet, orta yaşlarda, Sourbonne mezunu, zaman zaman dergilerde yazılar yazan ve bu sayede saygı gören, zengin, yakışıklı, çapkın bir karakter. Kadınları üzmeyi ve acı çektirmeyi neredeyse marifet sayacak adeta kendiyle gurur duyan biri. Ve Vahdet’ten vazgeçemeyen ona ne kadar acı çektirirse çektirsin bir türlü geri adım atamayan güzeller güzeli Nazan… Nazan, romanda pasif kalan bir kişi, Vahdet’e karşı o kadar sabırlı davranıyor ki şaşırmamak elde değil ancak başına talihsiz bir olay geldikten sonra bu tutumu değişiyor.

Kendine tapan kadın Sârâ güzelliği ile romanda övüldükçe övülen biri fakat anlaşılması oldukça güç bir kişilik. Çocukluğundan beri yaşadığı hayattan memnun olmayan, etrafındaki hiç kimseyi sevmeyen, kimseye acımayan, anne babasından bile nefret eden biri. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri:

 “Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.”

Kimseyle duygusal bir yakınlık kurmayan Sârâ’nın tek amacı istediği lüks hayata kavuşabilmek ama bu uğurda harcadığı ve üzdüğü kişi bir kişi var o da Demir… Demir ve Nazan’ın karakterlerini ben birbirine çok benzettim. İkisi de büyük bir sabırla ve kararlılıkla sevdikleri için mücadele verdiler. Bir diğer karakter ise, Nurullah Yurdakul. Bu karakteri Derviş, her fırsatta kötülemiş ve çirkin sıfatlarla biz okuyucuya betimlemiştir. Nurullah Yurdakul çok zengin yaşlı bir et tüccarıdır ve Sârâ ile evlenmek istemektedir. Sârâ da sırf istediği hayata kavuşabilmek için Nurullah Yurdakul ile evlenecektir fakat hayatı hiç de hayal ettiği gibi gitmeyecektir.

Sonuç olarak;

Suat Derviş, gerek betimlemeleriyle gerek ruhsal çözümlemeleriyle kurguladığı hayatı çok iyi anlattığını düşünüyorum. Zaman zaman tekrara düşse de romanı okuma heyecanınız hiç bitmiyor. Ayrıca romanın yazıldığı dönem ve yazarın kadın olması dikkate alınacak olursa Suat Derviş’in son derece cesaretli davrandığını düşünüyorum. Romanı okurken iç içe geçmiş bu aşk hikayesinin zihninizde adım adım canlanacağına ve bir süre aklınızdan çıkmayacağına eminim.  

İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ’nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi?

Küçürek Öyküler

Nefret

Sofra hazırlanmış, sessizce onun gelmesini bekliyorlardı. Annesinin hüzünlü gözlerine baktı Melek. Korku dolu akşam saatleri başlamıştı. Yine eve gelecek ne varsa kırıp dökecekti. Yediği dayaklar yüzünden morarmıştı o çelimsiz vücudu. Bunu ona, onlara yapan babası olacak adamdı. İşsiz güçsüz adamın tekiydi. Oradan buradan para alır, kumara yatırırdı. İnsan babasını sevmez miydi? Melek nefret ediyordu babasından. Kendine yaptıkları umurunda değildi ama annesine yaptıkları onu mahvediyordu. Birden bire zil sesi duyuldu. Annesine baktı yalvarırcasına.
-Açmayalım annem. Ne olursun? Dedi. Annesi çaresizce baktı kızının o boncuk boncuk olmuş gözlerine. Başını eğdi. Yavaşça açtı kapıyı. Olacaklar belliydi. Yüzünden anlamıştı adamın. Yine kızgındı. Her şeye kızardı zaten. Hep kızardı. Nefretle baktı babasına. Baktığı gibi de yedi tokadı. Koşarak odasına gitti. Işığı açmadı. Yere çöktü, gözlerinde biriken yaşları serbest bıraktı. Kapadı gözlerini. Söz verdi kendine , o biricik anneciğini de kendini de kurtaracaktı bu adamdan. Umutla oturdu , açtı kitaplarını. Tutunabileceği tek dalıydı kitapları. Çalışacaktı. Çok çalışacaktı. Düşündü. Belki de mutluluk çok yakındı…

Çocukluk

Omzunda iş çantası, ellerinde bir yığın dosyayla yürüyordu sokakta. Ne kadar çok işi vardı? Kravatını gevşetti. Bunalmıştı. Yavaş yavaş yürürken karşıda yürüyen pamuk şekerciyi gördü. İster istemez bir tebessüm belirdi yüzünde. O pembeli mavili pamuk şekerler çocukluğuna götürmüştü onu. Ne güzeldi çocukluğu. Küçücük şeylerden kocaman mutlu olmaktı çocukluk. İşte o da öyle mutluydu çocukken. Rengarenk misketleri, tahta arabası, havada kuş gibi süzülen uçurtması…
İşte bir çocuğun mutlu olması için bunlar yeterdi. Adımlarını hızlandırdı, yakaladı pamuk şekerciyi. Aldı içlerinden gözüne hoş gelen bir pamuk şekeri. Deniz kenarındaki bir banka oturdu. Bir parça ısırdı pamuk şekerinden. Gözlerini kapattı. Aynı değildi işte o güzelim pamuk şekerin tadı. Çocukken güzeldi demek her şey diye düşündü. Yerinden kalktı gülümsedi. Anıları onu mutlu etmişti. Keşke, keşke çocuk kalabilseydim dedi ve yoluna devam etti.

Zaman

Aynanın karşısına geçti. Kendini süzmeye başladı. Saçlarındaki akları, alnındaki kırışıklıkları, solmuş tenini inceledi. Ne zaman bu kadar yaşlanmıştı? Zaman buydu işte. Nasıl geçti, nasıl bitti anlayamıyordu insan. Oysaki daha dün gibi aklındaydı yirmili yaşları. Artık doğru düzgün yürüyemiyordu bile. Biliyordu onu çağıran şeyi. Artan ağrılarından, zaman zaman kesilen nefesinden, bembeyaz yüzünden. Vakti geliyordu. Çağırıyordu onu ölüm. İstemsizce gülümsedi. Nasıl geçmişti bunca zaman? Hiç anlamamıştı. İşte yine başlıyordu. Elini kalbine götürdü. Yine başlamıştı o keskin ağrı. Sanki biri eliyle kalbini söküyordu. Öyle canı acıyordu işte. “Allah’ım ne olursun bitsin artık.” Diye geçirdi içinden. Yavaşça yatağına uzandı. Gözlerini kapadı. Bu gözlerini son kapatışıydı. Bitmişti artık. Artık acı yoktu. Ömür bu kadardı işte. Göz açıp kapayıncaya kadar…

Kestane Kokusu

Bütün aile sobanın başına dizilmiş üzerine koydukları kestanelerin pişmesini bekliyorlardı. Ne güzel de kokuyordu. Adeta huzur yayıyordu etrafa kestanelerin o güzel kokusu. Büyükanne torunlarını etrafına toplamış, anlatıyordu en güzel öykülerini. Kendi kendine düşündü. İşte huzur buydu onun için. Dumanı tüten bir soba, büyükannesinin her gün dinlese de bıktırmayan o tatlı öyküleri, bir de o sobanın üzerinden evin dört bir köşesine yayılmış kestane kokusu…

Nefes

Kendini evden dışarı attı. Her şeyden ve herkesten bıkmıştı. Başını havaya kaldırdı, derin bir nefes aldı. Simsiyah bulutlar başında üşüşüyordu. Muhtemelen yağmur yağacaktı. Ayakkabılarını bile alamamıştı. Arkasını dönüp az önce çıktığı kapıya baktı. Geri dönmeye niyeti yoktu. Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar bile içini ısıtmaya yetmiyor, bedeni titriyordu. Çıplak ayaklarının açısına aldırış etmeden caddede yürümeye başladı. Etraftaki insanlar ona acıyarak bakıyordu. Şu lanet hayattan sadece mutluluk istemişti. Kayalıkların kenarına geldi. Denizin köpüre köpüre akan sularına baktı. O çetin sular aklını çelmişti. Gözlerini kapadı, bıraktı kendini denizin kollarına. Yavaş yavaş derinlere daldı. Kurtulmak için çırpınmıyordu bile. Ölmeyi seçmişti. Geriye bıraktığı tek şey yüzündeki acı gülümsemeydi.

Kartopu

Heyecanla pencereye koştu. Her yer bembeyaz örtüye bürünmüştü. Hemen üzerini giyinip kendini dışarı attı. Gülümsedi. Diğer mahalleden çocuklar kar topu savaşı yapıyorlardı. O da oynamak istedi ama kabul etmediler. İçlerinden iri bir çocuk onu ittirdi. Sinirlendi. Yerden aldığı buz parçasını karla kaplayıp top haline getirdi ve onu ittiren çocuğa fırlattı. “Tam isabet.” Alnının ortasına gelmişti. Kanıyordu. Çocuk koşarak babasını çağırdı. Adam sinirle koşup bir tokat patlattı yüzüne. Çok acıyordu. Gözünden yaşlar akmaya başladı. “Özür dilerim dedi.” Arkasını döndü. Yürümeye başladı. O suçluydu. İtmeseydi yapmazdı. Yüzü yanıyordu. Onun şikayet edecek babası bile yoktu. Yüzü değil, kalbi daha çok acımıştı…

Savaş

Bütün aile korku ile titriyordu. Işıklar söndürülmüş, perdeler çekilmiş, kapılar kilitlenmişti. Karanlık bütün hakimiyetini ilan etmişti evin içinde. O muazzam ay ışığı bile boyun eğmişti karanlığın bu hakimiyetine. Herkes birbirine kenetlenmiş olacakları bekliyordu. Umutsuz ve çaresizce. Derken o kulağı sağır eden şiddeti ile duyuldu siren sesleri. İşte geliyordu canavar, vicdandan yoksun, insanlık nedir unutmuş düşman askeri. Asiye dolmuş gözleriyle baktı, çocuklarının korkudan parıldayan gözlerine. Hızlıca aldı evlatlarını kollarının arasına. Bağıra bağıra ağlamak istiyordu ama yapamazdı. Çünkü duyardı sesini dışarıda bekleyen sırtlan kümesi. Neydi insan oğlunun birbirinden alıp veremediği? Her gün verdiği tesellisini verdi çocuklarına. Güneş doğduğunda her şey bitecek…

Dune: Çöl Gezegeni / 1. Kitap ve Film İncelemesi

Dune yani diğer adı ile Çöl Gezegeni 1965 yılında Frank Herbert tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Kitap serisi toplamda altı ciltten oluşmaktadır ve son kitap 1985 yılında yayımlanmıştır. Bu inceleme yazısında serinin ilk kitabı olan ‘’Dune’’ üzerine konuşacağız.

Günümüzden yüzlerce yıl sonrasını anlatan kitapta kendinizi inanılmaz derecede etkileyici, sürükleyici ve inanılması güç bir dünyanın içerisinde bulacaksınız. Kitabı okumadan önce filmi çıkar çıkmaz seyretmeye gittim ve tam anlamıyla hayran kaldığımı belirtmek isterim. Filmden hemen sonra kitap serisini aldım ve okumaya başladım. Okudukça bu büyülü dünyanın içerisinde kayboldum. Birinci kitap toplamda 688 sayfadan oluşmakta ve filmi birinci kitabın yarısını anlatmakta. Bu seri kesinlikle okunması, izlenmesi ve üzerine araştırmalar yapılması gereken bir kitap serisi çünkü Yüzüklerin Efendisi kitap serisi ile yarışacak kadar da iddialı bir seridir. Dune serisinin bir başka farklı özelliği de günümüzden binlerce yıl sonrasında geçiyor olmasına karşın teknolojik araçların çok sınırlı olması ve ilkel bir yaşamın benimsenmiş olması. Bunun sebebi yıllar içinde teknolojinin ve robotların çok gelişmesi ve insanlar ile robotlar arasında Butleryan Cihadı’nın yapılmış olunup bütün teknolojik araçların yok edilmesi. Teknolojik araçlar hiç yok diyemeyiz ancak belli başlı alanlarda kullanılmaktadır.

Kitapta beni etkileyen birçok yer oldu. Yazımda bu pasajları da sizlerle paylaşacağım. Dilerseniz önce bu kitap bize ne anlatıyor bundan bahsedelim.

Kitap uzay çağında geçiyor. Uzay İmparatorluğu, İmparatorluğa bağlı gezegenler ve bu gezegenleri yöneten hanedanlıklar… Caladan isimli gezegenin yönetimi Atreıdes Hanedanlığı’na bağlıdır. Bu hanedanlık zamanla çok fazla güç kazanmaya başlamıştır. Bu durum İmparator IV. Shaddam’ın hoşuna gitmez ve buna bir çözüm aramaya başlar. Dune ismi verilen ve tamamı çöllerle kaplı olan bu gezegenin yönetimini Atreıdes Hanedanlığı’na vermeye karar verir. Suyun bol olduğu, nesillerden beri burada yaşayan Dük Leto ve ailesi için bu resmen sürgündür ancak İmparatorun emrine karşı çıkmak savaş sebebidir bu yüzden istemeden de olsa bu kararı kabul etmek zorunda kalırlar. Kısaca Dune gezegeninin neden bir sürgün yeri olduğuna değinelim. Bu gezegen daha önce bahsettiğim gibi tamamı çöllerle kaplı bir gezegendir. Çölün altında dev kumsolucanları vardır. Su yok denecek kadar azdır ve Melanj adı verilen fazla tüketildiği takdirde halüsinasyonlara sebep olan baharata sahiptir. Bu gezegenin yerli halkına ise Fremenler denilmektedir. Çok fazla baharata maruz kaldıkları için en belirgin özellikleri olan masmavi gözlere sahip olan bu halk sefalet içerisinde yaşamaktadır. Olaylar Atreıdes Hanedanlığı’nın Dune gezegenine ayak basması ile başlar.

Dük Leto’nun oğlu ve varisi Paul daha önce hiç görmediği Dune gezegenini rüyalarında görmesi ve aslında bu gördüğü rüyaların gelecekten kesitler olduğunu anlaması uzun sürmez. Nihayet yolculuk zamanı gelir ve Atreıdes Hanedanlığı Dune gezegenine doğru yola çıkar.

Gezegene iner inmez yerli Fremen halkı tarafından Lisanü’l – Gayb ‘’Dışdünyadan Gelen Ses.’’ olarak seslenilen Paul bu duruma oldukça şaşırır. Bu terim dünya dışı peygamber için Fremenlerin kullandığı bir terimdir. ‘’Su Veren’’ şeklinde tercüme edildiği de olur. Yıllardır kendilerini kurtaracak olan mesihlerini bekleyen Fremen halkı doğacak olan bu kişinin bir Bene Gesserit çocuğu olarak doğacağını biliyorlardır. Bu yüzden kendilerini kurtaracak olan kişinin nihayet geldiğini düşünürler.

Dilerseniz Paul’un neden bu kadar önemli olduğuna değinelim. Bene Gesserit Okulu ‘’Düşünen makineler’’ denen aygıtlar ile robotların yok edildiği Butleryan Cihadı’nın ardından, temelde sadece kız öğrenciler için kurulan, zihinsel ve fiziksel eğitim veren kadim okuldur. Siyasi olarak gücü ellerinde bulundurmak isteyen bu topluluk bir Kuisatz Haderah ‘’Yolun Kısaltılışı’’ Bene Gesseritlerin bilinmeyene karşı genetik yoldan üretmeye çalıştıkları çözüme, yani organik zihinsel güçleriyle uzay ile zaman arasında köprü kuracak Bene Gesserite verdikleri isimdir. Yani bu kişi mesihtir. Bir Bene Gesserit olan Paul’un annesi Jessica kız çocuk doğurması için emir alır. Ancak kralını çok seven kadın ona bir erkek çocuk vermek ister fakat erkek bir Bene Gesserit’in nelere sebep olacağından habersizdir.

Bene Gesseritlere ait olan ‘’Korkuya Karşı Duası’’

‘’Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın. Korku, mutlak yıkım getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun etrafımdan ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde, onun izlediği yolu görmek için iç gözümü kullanacağım. Korkunun geçtiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.’’

GOMCEBBÂR TESTİ

Tahakküm eden düşman; başarılı olunmazsa ölümle sonuçlanan insani farkındalık sınavında Bene Gesserit Gözetmenleri tarafından kullanılan, ucu metasiyanürlü, özel bir zehirli iğne.

Bu testin amacı: Hayvanlar kapandan kurtulmak için kendi bacaklarını ısırarak koparırlar. İnsan kapanda kalmayı seçer, acıya dayanır, tuzağı kuranı öldürerek türdeşlerine yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak için ölü taklidi yapar. Test uygulanırken elinizi bir kutunun içerisine koyarsınız. Bu kutunun içerisinde acı vardır. Öyle bir acı ki deriniz sanki yanıyor kül oluyor gibi dayanılmaz bir acı hissedersiniz. Testi geçmenin tek bir yolu vardır. Elinizi kutudan çekmemelisiniz. Bu teste bütün Bene Gesseritler gibi Paul de tâbi tutulmuştur.

‘’Elde etmenin de vakti vardır, yitirmenin de. Elde tutmanın da vakti vardır, bırakmanın da; sevginin de vakti vardır, nefretin de; savaşın da vakti vardır, barışın da.’’

Dune gezegeninde suyun ne kadar değerli olduğunu sizlere şu pasaj ile göstermek istiyorum. Bu kısım beni gerçekten en çok etkileyen ve tekrar tekrar okuduğum bir kısımdır. Paul ile Fremen Jamis ölüm dövüşü yaparlar ve Jamis kaybeder. Jamis’in cenaze töreninden;

Paul, ‘’Ben Jamis’in dostuydum,’’ diye fısıldadı.

Gözlerinin yandığını, ağlamaklı olduğunu hissediyordu…

Kendini zorlayarak sesini yükseltti. ‘’Jamis bana… İnsan… Öldürmenin… Bedeli olduğunu öğretti. Keşke Jamis’i daha yakından tanısaydım.’’

Önünü görmeden, el yordamıyla çemberdeki yerine geçip taş zemine çöktü.

Biri, ‘’Ağlıyor!’’ diye fısıldadı.

Çemberdekiler fısıldamaya başladı: ‘’Usûl ölüye su veriyor!’’

Paul ıslak yanaklarına dokunan parmakları hissetti; etrafındakilerin hayretle fısıldaştığını işitti.

Onların seslerini duyan Jessica bu deneyimin ne kadar derin olduğunu, burada gözyaşı dökmenin normalde ne büyük bir kabahat olduğunu fark etti. Bir söze odaklandı: ‘’Ölüye su veriyor.’’  Gözyaşları gölgeler dünyasına sunulan bir armağandı. Kutsal sayılacaklardı şüphesiz.

Jessica bu gezegende suyun ne kadar değerli olduğunu ilk defa böylesine derinden kavrıyordu. Ne su satıcıları, ne yerlilerin kuru tenleri, ne damıtıcı giysiler, ne de su disiplini kuralları bunu anlamasını sağlayabilmişti. Burada, diğer bütün maddelerden daha değerli bir madde vardı… Hayatın ta kendisi olan bu madde sembolizm ve ayinlerle sarmalanmıştı.

Su.

Kumsolucanı Süren Bir Fremen

Kitap çok fazla terminolojik terim içerdiği için kitabın arka kısmına sözlük eklenmiş ve kitap daha net anlaşılması için haritayla desteklenmiştir.

DUNE’DA YER ALAN VE SIKLIKLA KULLANILAN BAZI TERİMLER

Mentatlar: İnsan bilgisayarlar

Fremenler: Zensünni Gezginlerinin soyundan gelen, Arrakis çöllerinde yaşayan özgür kabileler.

Şeyh Hulud: Arrakis Kumsolucanı, ‘’Çölün Yaşlısı’’, ‘’Sonsuzluğun Yaşlı Babası’’ ve ‘’Çöl Dedesi’’ Yetişkin bir kumsolucanı devasa boyutlara ulaşabilir. Su onlar için zehirlidir ve hem cinsleri tarafından öldürülmezler.

Mehdi: Fremenlerin kendilerini cennete götüreceğine inandıkları kişi.

Melanj: ‘’Baharatlar baharatı’’ En çok yaşlandırmayı geciktirici özelliği ile tanınır. Bağımlılık yapar.

Naib: Düşmanın eline sağ geçmemeye yemin etmiş kişi. (Fremen liderinin bu yemini etmesi âdettendir.)

Rahibe Ana: Yüksek farkındalık düzeyine ulaşmış Bene Gesserit.

Sardaukarlar: İmparatorluk askerleri

Dune Kitap Serisi Okuma Sırası

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ FİLMİ YORUMLARIM

Şimdi dilerseniz Dune: Çöl Gezegeni filminden bahsedelim. Film 2021 Ekim tarihinde Bilimkurgu/Macera türünde yayımlanmıştır. Filmin kadrosu çok kaliteli ve başarılı oyunculardan oluşmaktadır. Sinema severlerin yeni gözdesi olan filmin müziklerini Alman, film müziği bestecisi ve albüm yapımcısı Hans Florian Zimmer tarafından hazırlanmıştır. Müzikler filmin ruhunu çok iyi bir şekilde yansıtıyor ve sizin bu büyülü dünyanın içerisine daha da girmenizi sağlıyor. Kitabı da okumuş biri olarak sinemaya çok iyi bir şekilde uyarlandığını belirtmek isterim. İzleyin, izlettirin; okuyun, okutturun efenim.

Bu müzik de hediyem olsun… 🙂

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 3: Günlüğüme yazıyorum…

Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Bütün cümlelerim küçük harfle başlasın. Yürüyen merdivene tersten bineyim yukarı çıkmak için. En ciddi ortamlarda kahkahalar atayım. Filmin en güzel yerinde kanalı değiştireyim. Bütün yarışmalara sonuncu olmak için katılayım. Çektiğim fotoğraflar hep siyah beyaz olsun. Masamın üstünde kötü kokan kır çiçekleri olsun daima. En sevdiğim kelimeyi yazarken kalemimin mürekkebi bitsin. Tuttuğum ip incelsin, incelsin ve kopsun. Kolum kırılmışken kanatlarımı da ben kırayım. Yok yok böyle olmadı. Ben en iyisi herkesin güvenini kazanmışken tek bir hata yapıp gözlerden düşeyim. Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Üstü çizilmemiş tek bir cümlesi olmayan. “Vakit gece yarısına yaklaşıyor. Ortam uygun. Ey kafa! Akıt zehirini!”

Gün bitip de odamda yalnız kaldığımda içimde bir şeylerin parça parça olduğunu hissediyordum uzun zamandır. Yorgun olduğumu hissediyorum. Yorgunluğum hayatın içine karışmaktan gelmiyor. Beni yoran hayatı kenardan seyretmekti. Herkes anlatmak isteyip de kimseye anlatamadığım şeyler oluyor. Çünkü bir yazar “Anlatıldığında değerini kaybetmeyecek bir hikâye var mı?” diye yazmıştı o en iyi öyküsünde. Ben de anlat(a)madım kimseye. Anlatılacak pek de kıymetli şeyim yoktur belki de. Dünyayı “Neden böyle?” diye eleştirecek de değilim. Belki de kendime kızmalıyım hayatı yakalayamadığım için. Her neyse… Hacı teyzeye emanetini teslim ettim bugün.

Ah kızım, ah! Ben böyle miydim? Gençliğimde tek ayağımın üstünde dönerdim. Bir evin işini tek başıma görürdüm ben. İçeri seğirt, dışarı seğirt her iş benim elimden geçerdi. Amaaan bu yaşlılığı satsan alan olmaz. Şu dizlerim işte bak guyür guyür ettikçe canım çıkıyor. Doktor sıvısı bitmiş, dedi. Amaam bu yaştan sonra iyi olacağımdan değil de işte, benimkisi gönül tesellisi.
“Hacı teyze dur ne olursun. Ben yetişemiyorum hepsine. Kafam o kadar çalışmıyor benim. Daha selam vermeden dert anlatmaya başladın.” diyemedim. Onun yerine lâfı daha da uzatarak “Doktor ne diyor?” diye sordum. O da bu soruyu bekliyormuş gibi,
“Amaan ne desin kızım! Bana bu yaştan sonra doktor ne yapsın? Hareket et teyze. İlaçlarına dikkat et teyze. O da beni kandırıyor işte. Hastalığımı çekip alacak değil ya işte. Getirdin mi emaneti? Ver bakayım.” demesiyle paketi elimden çekip alması bir oldu.
“Hangimiz yaşlı bir daha düşünelim istersen Hacı!

Elimden aldığı paketi kapını yanındaki sehpanın üstüne koyup “Haydi gel. Yaprak sardım yeni. Sıcak sıcak ye.” diyerek mutfağa yöneldi. Bu öyle bir davetti ki reddetme şansım yoktu bile. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp onu takip ederek uslu uslu mutfağa geçtim. Geçtim geçmesine de aklım sehpanın üzerine koyduğu pakette kalmıştı. Ne diye oraya koydu ki şimdi? Açsa da içinde ne olduğunu öğrensem, diyor bir yanım. Bir yanım da “Amaaan bu yaşlı kadın ne göndermiş olabilir ki, boş ver!” diyor. Ben mutfak masasında kendimle cebelleşirken Hacı teyze tencerenin sargısını açıp raftan aldığı kocaman bir tabağı yaprak sarmasıyla doldurdu. “Yok yok Hacı teyze. Ben o kadar yiyemem.” desem de beni duymazdan geldi. “Ye kızım, ye. Anandan babandan uzaktasın sen. Sıcak yemeğe hasret kalmışsındır.” dedi anne şefkatiyle. “Deme öyle şeyler. Ağlarım ben.” diyemedim. Neyse ki Hacı teyze usta oyunculara taş çıkartacak duygu geçişleriyle beni şaşırtmaya devam ediyordu. Fazla uzatmadan başka bir konuya geçti.

“Gelinlerin biri de demiyor ki ‘Gel anne biz gezdirelim seni. Evde canın sıkılıyordur. Hava alırsın, eş dost görürsün.’ diye. Bir gün Güler’e giderdim, bir gün Hacer’e. Tabi çekti benim oğlanlar altlarına arabaları. Konuşuyorlar. Konuşsunlar bakalım. Anne de demiyor şimdikiler evladım. Fatma anne, diyor büyük gelin. Küçüğünde o da yok. Fatma teyze. Ben bilmiyorum sanki ellerinde olsa kapımı da açmayacaklar ya neyse! Allah evladın da hayırlısını versin kızım. Oğlun olmuş ne fayda! Doğurdum oğlum oldu. Everdim el oldu kızım. Bizim de çekecek derdimiz varmış. Ah amcanın eski zamanları olsaydı bana bunların birini yaptırmazdı. Aaah ah! Var mıydı köyde Halit’im gibi bir adam daha! Harmanı tek başına kaldırırdı da köylü bakakalırdı yavrum. Hep yokluklarla bu günlere geldik kızım biz. Adamımın bir süveteri vardı da el içine çıkarken yaz kış onu giyerdi. Bir kere de Allah’a isyan etmezdi. Şimdi size şaka gibi gelir bunlar yavrum. Evlendiğimiz sene bir çift ayakkabı aldıydı da bayramda seyranda giyerdi eskimesin diye. Tam on yıl giydi o ayakkabıları. O yıl koyun para ettiydi de zorla aldırdıydık yenisini. Olsun. Yine de şikâyet etmem kızım. Şimdikilerde de para var, huzur yok. Allah çoluğumuza çocuğumuza dirlik düzen versin.

Ben o sırada yaprak sarmalarını birer birer mideme indirmekle meşguldüm. Söylediklerini hiç duymamış gibi “Ellerine sağlık Hacı teyze.” dedim. “Dur, kabak da yaptıydım dün. Ondan da koyayım bir tabağa.” deyip çabucak dolaptan bir tencere çıkardı. Küçük bir tabağa da birkaç dilim kabak koydu. “Bugün de doyduk çok şükür.” dedim içimden.  Beni öyle bir gaza getirmişti ki önüme ne koysa yerdim. Öyle de güzel anlatıyordu ki okulda ders anlatsa hiç sıkılmadan dinlerdim.

Yıllar, yüzyıllar geçse de insanın dertleri hep birbirine benziyordu. Anlaşılmak istiyordu insan. Anlatmak istiyordu daha çok. Bunun için de bir parça samimiyet görmesi yetiyordu.

Ben kafamın içinde romanlar yazadurayım “Dur sen. Şu Güler’in yolladığı paketi bir açalım bakalım. Sen de gör içinde ne olduğunu.” deyip sehpaya doğru yürümeye başladı. Hacı teyzenin hikâyesinin bu paketin içinden çıkacağını o an anlamıştım.

Nazar Boncuğu

Bu melodi yazının ruhuna arkadaşlık edecek. Melodiye kulak verip yazıyı okumanızı öneririm. Keyifli okumalar…

Ay ışığının cılız aydınlığı gecenin efsunlu sofrasına süzülürken ölmüş bedenlerin yaşayan ruhlarına ev sahipliği yapan somurtkan mezarlık, bu gece oldukça koyu tenli, boyu ortadan hallice, saçları ak, bakışları sefalet çeken bir köpeğin yakarışlarıyla inleyen kırk yaşlarının başlarındaki, varlığı yokluğa soyunmuş bitkin ve solgun bir adamı kaybolan ruhların evine misafir edecekti.

Adamın bileğinde kırmızı bir ipliğe sığınmış küçük bir nazar boncuğu görünmekteydi. Minik nazar boncuğu göz yaşlarıyla mezarlığı inletiyor, haykırışlarıyla viran şehri ortadan ikiye ayırmak ve tüm insanlığı bir hışımla ayağa kaldırmak istiyordu. Adamın buna gücü yoktu. Bitkin bakışları ve kaybolan yılları kendi kalbinin mezarlığını beslemiş ve onca yıl içinde yaşadığı hayata müebbet yedirmişti. Cezasının farkındaydı. Tanrının cezası yüreğinin bahçelerini kurutup bir daha meyve verememişti toprağın can damarına.

 Kısır kadınlar bile dünyaya çocuk getirmiş, göğüslerinden bereketle fışkıran sütle bebelerini büyütmeyi becermişlerdi. Ama bu çaresiz adam bir baltaya sap olamamıştı bile. Gidecek ne bir kapısı vardı ne de güne açılan bir penceresi. Gidecek bir yeri hiçbir zaman olmadı çünkü adam onları hiç unutmadı. Unutmadı, uyudu; unutmadı, ağladı; unutmadı, haykırdı… Mezarlığın misafir ruhlarına derin bir minnetle sarılmak istedi. Fakat koca bir ağıtla ürperdi can çekişen bedeni. Cezasını çeken bir mahkûm gibi heba ettiği tüm yılları gecenin kalbinde bıraktı. Hiç unutmadı. Çektiği derdin çilesini üçüncü sayfa haberlerinin başlığına yazdı da yine kimse duymadı.

 Benim suçum yok diye ağlarken bir merdiven başında, kibrinden haykırdı başına üşüşen o korkunç kalabalık. Adamın kalbini söküp atmak isteyen o leş kokulu çirkin kalabalık, onun sıcak göğsünü kör bir bıçakla bir güzel ortadan ikiye yarıyor, etleri soyulmuş kir dolu tırnaklarıyla göğsünden ılık kanlar akıtmayı beceriyordu. Biçimsiz çürük sarı dişleriyle adamın kalbine ulaşmaya, damarlarını bir fare gibi kemirip hayat bağlarını koparmaya and içmişlerdi. Herkes akan kanın tadına varabilmek için birbiriyle adeta bir yarış hâlindeydi.

 Ruh bedenden ayrılmış, beden ruhu bulmak için somurtkan mezarlığın yolunu aramıştı. Adam bir ruhtan ibaretti artık. Kalbini o tiksinç akbabaların arasında bırakmış, onlar yüreğini kemirirken o oradan kaçmayı başarmıştı. Tüm bunlar neyin cezasıydı? Düşünceler zihnini işgal ederken o çığlık çığlığa nefesi kesilene dek koştu. Tanrının evine ruhunun sancısını unutmak istermişçesine durmadan koştu. İbadet etmek için sonunda alnını secdeyle buluşturdu. Katili olduğu nazar boncuğunu kan çanağı gözleriyle süzüp durdu. Minik bir bedenin yakarışlarını duyamadığı geceleri hiç unutmadı. Kulaklarını kapatıp derin uykuya daldığı rüyaları unutmadı.

Kafasını ezmek, zihnini yaralamak, koca bir baltayla düşüncelerini parçalamak, o korkunç kalabalığın yapmış olduğu gibi kafasını ortadan ikiye ayırmak ve kemirgenlerin önüne atmak istiyordu. Zihni bir felaketin tellallığını yapmakta ve hiç susmamaktaydı. Müezzin bir ölünün selasını vermek ve minarenin tepesine çıkmak için bir yolculuğa hazırlanmaktaydı. Yaşayan ölülerin selası verilirken adam zihnini susturmayı başardı. Aslında sadece başardığını sandı. Dinledi, ağladı, haykırdı ve sonunda can çekişen ruhunun tasmasını o karanlık kuyudan gün yüzüne çıkardı. O geceyi hatırladı.

 Karısı ve küçük bebeği o günün gecesinde iki kapılı o minik evde, evin babasını beklerken mahallenin kalbi silahlı adamların haykırışlarıyla inledi. Bir alev topu göz açıp kapayıncaya dek evin içine girmeyi becermiş, odaları yangın mavisi bir renge boyayıp kadının ve bebeğin hayatını tek bir gecede çalmayı başarmıştı.  O gece evde sadece bir kişi yoktu.  Evin babası… Neredeydi? Allah’ın cezası o adam neredeydi?

Geldiğinde her şey artık çok geçti. Elinde tek bir şey vardı. Kapının önüne fırlamış yarısı yanık minik bir nazar boncuğu. İki aylık bebeğinin yakasına iliştirilen o küçük mavi nazar boncuğu. Şimdi o boncuk, adamın cılız bileğinde. Bileğindeki o sızıyı hiç unutmadı. Unutabilir miydi?  Hatırladı, acı ve öfkeyle kendi zihnini kemirerek hatırladı. Müezzinin sesindeki acıyı, kaybolan yılların sızısını, kalbinin paramparça edilişinin cezasını hatırladı. Biri büyük diğeri küçük iki solgun mezar başında tüm gece her zaman yaptığı gibi sabaha dek ağladı ve uykuya daldı. Uyandığında bir an hatırlamıyor sandı ama hiç unutmadı.

It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat) Film Analizi

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Frank Capra’nın üstlendiği bu filmin başrollerinde James Stewart ve Donna Reed’i görmekteyiz. It’s A Wonderful Life, 1946 yılında beyaz perdeye taşınmış olan ABD yapımı filmdir. Konusu itibariyle son derece dikkat çekici olan bu filmin türü fantastik dramadır. Aradan geçen 75 yıla rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusu, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyicilere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Şimdi bu filmin konusunu daha detaylı inceleyelim:

Film, dua ve yakarış sesleri ile başlar. O sesler bize George Bailey adında bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Bunun üzerine melekler arasında şöyle bir diyalog geçer:

  • Dünya’dan biri yardımımızı istiyor.
  • Harika, hasta mı?
  • Daha kötü, umudunu yitirmiş.

Ardından George’un annesinin, çocuklarının ve kasaba halkının dualarını duyarız. O sırada Melekler ise George Bailey’e yardım etmesi için ikinci derece melek olan kanatsız Clarence’in gönderilmesine karar verir. Eğer Clarence, George’un intiharını engelleyebilirse kanatlarını kazanacaktır. Clarence’a George’u tanıtmak amacıyla hayatını izletirler. Biz de bu sayede George’un küçüklüğünden başlayarak hayatını seyretmeye başlarız. Kendisinin çocukluğundan beri herkesin yardımına koşan fedakâr biri olduğunu öğreniriz. Hatta kendisini tehlikeye atarak kardeşinin hayatını kurtarmış ve bu uğurda bir kulağının duyma işlevini kaybettiğini görürüz. Daha sonra George’un yetişkin halini izleriz. George âşık olur ve evlenir. George’un yetişkinliği, Amerika’daki büyük ekonomik buhranın yaşandığı yıllara tekabül eder. Kasabadaki her hane maddi manevi zorlukta olduğundan soluğu George’un babasının vefatından sonra devraldığı konut ve finans şirketinde alır. Buna rağmen George Bailey, bu krizi hasarsız atlatır ve kasabalıların neredeyse tamamını ev sahibi yapar. Tabii bu arada mimar olmayı, dünyayı gezmeyi, çok para kazanmayı yani hayallerini hep ertelemek zorunda kalır. Bir gün şirkete ait önemli bir para George’un amcasının dalgınlığı sonucu kötü niyetli bir banker olan Potter (Lionel Barrymore)’ın eline geçer. Banka müfettişlerinin yaptığı denetleme sonucu hesaplardaki açık ortaya çıkar ve tabii bunun anlamı iflas ve tutuklama demektir. İşin içinden bir türlü çıkamayan George Bailey, intiharın eşiğine gelir. Peki, onu bu umutsuzluktan kim kurtaracaktır? Tabii ki dünyaya George’u kurtarmak için gönderilen melek Clarence. Clarence, George Bailey’e küçük bir oyun oynar. George’a eğer dünyada hiç var olmamış olsaydı neler olacağını ve hayatın sevdiği insanlara neler getireceğini gösterir.

“Herkesin hayatı bir başkasının hayatını etkiler. O ortalarda olmadığından büyük bir boşluk olur.”

Cevap aslında hepimizin tahmin ettiği gibi tek kelime ile berbattır. Eşi, ailesi, arkadaşları ve kasaba halkı hiç de iyi olmayan bir yaşam sürmektedir. George Bailey bunları gördükçe haliyle üzülür ve hayatın anlamını kavrar. Daha sonra Clarence’in oyunu sona erer ve George evinde onu bekleyen sürprizden habersiz soluğu evinde alır.

Buradan sonrasını tabii ki anlatmayacağım. Umarım sonunu merak eder ve filmi izlersiniz. Ve umarım içiniz umutla dolar.

Sonuç olarak, film ne kadar fantastik drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Dönemin yaşayış tarzını, ülkenin içinde bulunduğu durumu filmden çıkarabilmekteyiz. Ayrıca yardım etmenin bizden hiçbir zaman hiçbir şey eksiltmeyeceğini ve en önemlisi de her ne durumda olursak olalım umut etmeyi bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken sizinle filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

“Unutma ki, dostu olan hiç kimse kaybetmez!”

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 2: Şiirlerle karşılaşıyorum….

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. 

İnsanları ite kaka kendime bir yer açtıktan sonra elimi cebime atıp koyduğu paraya baktım. Elli lira vardı. Acaba bu paraya bana ne aldıracaktı? Neyse…Kafamda kurmayayım şimdi. Şoföre parayı ödeyip boş bir koltuğa oturdum. Gide gele dolmuştaki yüzlere de âşina olmuştum artık. Meselâ bir sonraki durakta orta boylu, siyah takımlı bir adam öksürerek dolmuşa binecek ve herkese şöyle göz uzuyla baktıktan sonra bir hışım ona ayrılan yere oturacaktı. Yuvarlak gözlüklü bu adam-memur olması muhtemel-arada bir, seyrekleşen saçlarına elini götürerek düşünceli bir tavır takınacaktı. Sık sık arkasına dönüp bakarak dolmuştaki herkesi tedirgin edecekti. Ya da sadece beni… Daha sonra elinde pazar çantasıyla yeşil takkeli yaşlı bir amca sağ ayağıyla “Bismillah!” deyip usul usul dolmuştan içeri adımını atacak ve ona aldırmayan şoför de gaza basınca sarsılıverecekti. Bazı gençler ona hürmeten yerlerini verecek, hayır duasını alacaklardı. Sonra yeşil takkeli, gençlerle sohbet etmeye çalışacak onlar da geçiştirmelik cevaplarla durumu idare edeceklerdi. Çünkü sabahın bu saatinde hiçbirinin afyonu patlamamış olacaktı. Bir anne binecekti sonra dolmuşa okula geç kalan kızını kolundan çekiştirerek. Kız gözlerini ovalayacaktı. Uykusu daha açılmamış.

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. Böyle böyle yolumuza devam edecektik. Son durak kara toprak olacaktı. Bazı şeyler değişecek bazılarıysa hep aynı kalacaktı. Bazılarını unutacaktık. Bazılarıysa biz istesek de zihnimizden ayrılmayacaktı. Bir şiir anlatacaktı sonra bize olan biteni.

 

Sevdiğim kadını kurşunlamalı

Öyle değildi bu türkü bilirim

Her durakta duran sonra gaza basan

Bir belediye otobüsü gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Mesajlar bilirim, mailler bilirim

Öyle değildi bu şiir bilirim. Dolmuştan inip fakülteye gittim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dersin yarısında kendimden geçmiştim zaten. Kimseyle konuşmadan geldiğim yoldan geri dönerek Hacı teyzenin verdiği adresi bulmaya gittim. Bu işi de halledip eve döner ertesi güne kadar da mis gibi uyurdum. Ama hayat siz planlar yaparken Hacı teyzenin de başka planlar yapmasından ibaretti ve ben de bu planın bir parçasıydım artık.

Hacı’nın tarif ettiği adresi biliyordum. Ziraat Bankası… Ayakkabıcılar… Tamam buldum. Kaç numaraydı? Sekiz numara. Bastım. Art arda üç kere. Artık dönülmez akşamın ufkundaydım. Kapı açılana kadar basacaktım. Sonuncusunda otomatiğin cızırtılı sesiyle apartman kapısı “Tık!” diyerek açıldı. Var gücümle yüklenerek kapıyı ittim de yalnız benim geçebileceğim kadar bir yer aralandı. Kapıya sıkışır da kalırım korkusuyla tek hamlede kendimi içeri attım. Sağa sola bakındım ama asansör yoktu. Olsun. Dört kat dediğin nedir ki bir solukta çıkarım. Dört kat çıkıp sekiz numaranın önüne geldim. Kırmızı kapının tokmağında beyaz bir sekiz rakamı yazılıydı. Kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı vardı. Onun dışında burada bir insanın yaşadığına dair hiçbir emâre yok gibiydi. Mozaik kaplamalı zemin bana hafifi bir soğukluk verse kendimi buraya itmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Kapının sağ yanındaki zile bastım. İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Allah’ım az önce kapıyı açmadılar mı bana? Bir şey mi oldu acaba içeridekilere?” Zile art arda iki kez daha bastım. İçeriden “Kim o?” sesi geldi. Ben kimdim? Kendimi nasıl tanıtacaktım içerideki bu yaşlı sese? “Beni Hacı Şerife teyze gönderdi de…” diyebildim yalnız. Kapının ardındaki yaşlı ses aramızdaki engeli kaldırarak beni içeri buyur etti. Ben de bu ısrarsız teklifi hemen kabul edip bana verilen terlikleri giydim. “Yok girmeyeyim teyzeciğim. İşim var benim. Hacı teyzenin emanetini alıp gideyim bir an evvel.” diyemedim.

“Buyur, gel kızım içeri. Sen desene beni Hacı Şerife yolladı, diye. Ben bekletir miydim seni bu kadar! Ah kızım ah! Kaç yıl oldu ahretliğimi görmeyeli.”

“Dedim ya zaten.” diyemedim. Onun yerine sadece gülümsedim. Kapının sağında uzun bir koridor vardı. Zemin marley döşeli. Duvarlar beyaz badana. Badana mı? Koridorun sonundaki gün ışığı sızan odaya buyur etti beni. Burası evin salonu olmalıydı. Kapının karşısında havaalanı kadar geniş bir masa vardı. Üzerinde masaya oranla minicik bir örtü vazoyla döndürülüp bırakılmıştı. Masanın hemen sol yanında bir oturma grubu vardı. Kırmızı kadife desenli. Oturmaya kıyamazsınız. Tekli koltuklar pencerenin ününe konulmuş ortalarına da bir fiskos sehpa yerleştirilmişti. Yerde de koltukların renginden bir halı vardı. Tavandan sarkan avizeler evin sadeliğiyle tezat oluşturacak derecede ihtişamlıydı. Evin eşyası bu kadardı. Bunlar dışında ne bir çiçek ne de bir dolap, televizyon hiçbir şey yoktu. Ama gene de bu odadaki bir eşyanın yerini değiştirseniz düzen bozulacak gibiydi. Kendimi bir romanın içinde gibi hissetmiştim bu evde.

Ev sahibesi bana pencerenin ünündeki tekli koltukları gösterip “Geç kızım geç. Çekinme.” dedi. O beni çekingen sanadursun ben ne hikâyeler yazıyordum odayla ilgili kafamda. Lafı uzatmayıp bana gösterilen yere oturdum. O da öteki koltuğa ilişiverdi. İçimden bir ses benim bu evden çıkmam çok uzun sürecek diyordu.

Hemen ondan önce davranıp halini hatrını sordum. “Sen şimdi benim nasıl olduğumu bırak da ahretliğim nasıl bana onu söyle.” dedi.

Hacı teyzeyle bana sürekli bir şeyler anlatırdı ama onlardan çok azının aklımda kaldığını o an anladım. Biraz da utandım ama karşımdaki yaşlı kadın benim cevabımı beklemeden bir şeyler anlatmaya başladı.

“Bu fiskosu gördün mü kızım? Annem sarı kulakların Hatice’den aldıydı örneğini de çeyizime koyduydu. Kimseden geri kalayım istemezdi. Bizim zamanımızda öyleydi. Siz de öyle olun kızım. Her şeyi öğrenin. Yapmasanız da bilin. Bir gün lâzım olur.”

Yapmasan da bil. Bir gün lâzım olur!

Öyle sorular soruyordu ki bana mutlaka anlamlı bir cevap verme ihtiyacı hissediyor, bundan dolayı da kalakalıyordum. Sonra o, gizem kattığı sesiyle sanki dünyanın en gizli sırrını açıklıyormuş gibi anlatıyordu da anlatıyordu. Hep eskilerden konuşuyordu.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O arada cebimdeki parayı hatırladım. Çıkarıp ona uzattım. “Bunu Hacı Şerife teyze gönderdi. Sizde bir emaneti varmış da ben onu alıp gideyim.” dedim.

“Sakın, sakın! Koy onu cebine. Ben kimseden para mara istemem kızım. Olur mu öyle şey! Sen emaneti bırak da okuyor musun bana onu söyle?” dedi. Ben de Edebiyat Fakültesinde okuduğumu, ikinci sınıfta olduğumu anlattım.”

“Desene sen de bizim arkadaşımızsın artık.”

O ne demek öyle? Niye arkadaş olduk ki şimdi durduk yere? Sessiz kalıp olacakları izledim. Basiretim bağlanmış gibiydi. Başörtüsünü düzeltip dizlerinden destek alarak yerinden kalktı. Hiç konuşmadan terliklerini yere sürte sürte odadan çıktı. İçeride bir şeyler aradığı belli ki uzun süre tıkırtılı sesler geldi. Sonra elinde bir paket ve bir kitapla geri döndü.

“Bak bu kitap senin. Benden sana hediye. Adımı anarsın. Güler teyzem verdiydi dersin. Bunu da benim ahretliğe veriver. Bir daha da böyle yaparsa darılım. Bir de para yollamış seninle! Bir dahaki gelişinde önceden haber ver de hazırlık yapayım. Hiç olmadı böyle.” dedi. Elime telefon numarasının yazılı olduğu bir de kâğıt tutuşturdu. Beni hayır dualar ederek uğurladı.

Kapının önünde dayanamayıp bana verdiği kitabı açıp şöyle bir göz attım ve o gün hayatım boyunca unutamayacağım dizeleri okudum:

İnsandan insana şükür ki fark var.

Bir dahaki gelişinde, demişti. Ben bir daha niye geleyim ki buraya? Kurye miyim canım ben böyle getir götür yapayım sürekli? Keşke kendimden bu kadar emin olmasaydım. Yapacak bir şey yoktu zaten. Bir kere yola çıkmıştım.

Aromatik Adam Kitap Eleştirisi

“Görünen her şey gerçek değildir.”

Roman, bu sözü belki de en iyi şekilde yansıtan romanlardan biridir. Yazarımız körü körüne inanmanın yanlışlığını, herkesin doğru kabul ettiği şeylerin aslında doğru olmayabileceğini, en önemlisi de bir şeye inanmadan önce onu sorgulamamız, araştırmamız, doğruluğunu test etmemiz gerektiği mesajını romanında en iyi şekilde anlatmıştır.

Her şey bir tren vagonunda başlıyor. Gizemli adamımız Şapkalı Adam trende yolculuk ederken sohbet esnasında bir iki kişinin sorunlarını dinler. Yolculardan birinin maddi problemi varken diğerinin de sağlık problemi olduğunu öğreniyor ve adamlara onların dertlerine derman olabileceğini söyler. Tabii ilk başta kimse inanmaz fakat gizemli adamımız maddi probleme sahip olan adama cebine bakmasını söyler. Adam cebine baktığında tam da ihtiyacı olduğu miktarda parayı cebinde bulur. Diğer adamın da o esnada ağrıyan bileğinin ağrısı tuhaf bir şekilde geçer. Tam nasıl oldu diye sorgularken beyinler ne hikmetse Şapkalı Adam birdenbire ortadan kayboluverir. Daha sonra bu olay medyaya yansır. Bunun sonucunda da toplumda bir ayaklanma ve ikilem meydana gelir. Toplum Şapkalı Adam’a inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. İşlerin gitgide kötüye gittiği görüldükten sonra Şapkalı Adam’ın gizemini çözmesi için bir savcı görevlendirilir. Savcımız bilimin yolunu izleyerek bütün olayı aydınlığa kavuşacaktır. Romanın sonunda Şapkalı Adam’ın aslında pek de güvenilir olmayan, bazı illüzyonist numaralar ve çeşitli kimyasallarla insanları kandıran, yalancı ve sahtekar biri olduğu ortaya çıkar.

Yazar, Anooshirvan Miandji düşünmeye, sorgulamaya ve gerçeği aramaya yönelten felsefi eserleri ile tanınan bir yazardır. Aromatik Adam adlı esrinde de okuyucularını düşünmeye, merak etmeye ve sorgulamaya iter. Aynı zamanda yazar, körü körüne inanmanın ne kadar yanlış olduğunu eserinde biz okuyuculara göstermektedir. En tehlikeli toplum, bir şeye körü körüne bağlanan, bilginin doğruluğunu sorgulamayan, eleştirmekten korkan ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek, hatta çıkarları uğruna gerçeklerin üzerini çizebilecek bir toplumdur. Ben bir okuyucu olarak romanı okurken pek çok duygu değişikliği yaşadım. Çoğu zaman kızdım, çoğu zaman da şaşırdım. Aynı zamanda romanın sonuna doğru her şeyin açığa çıkmaya başladığı bölümlerde de mutlu oldum.

Aklı ve mantığı kullanabilmek çok önemli bir kabiliyettir. Biz insanlar hayatımızın her evresinde aklı ve mantığı kullanabilmeliyiz. Çünkü akıl ve mantık insanı yanıltmaz ve bizi gerçeğe götürür. İnsanoğlu olarak maalesef çoğu zaman bir şeyleri kolay yoldan elde etmenin peşini bırakamıyoruz. Kolay yoldan elde ettiğimiz her şey bize tatlı geliyor. Çoğu zaman bir şeyleri elde etmek için çabalamıyoruz ya da kolay yoldan nasıl elde edebileceğimize dair yollar arıyoruz fakat şunu bilmiyoruz ki kolay yoldan elde ettiğimiz hiçbir şey bize fayda sağlamaz. Bir şeyleri hak etmek için çaba göstermeli, ter dökmeli ve emek harcamalıyız. Tabiri caiz ise biraz başımızı ağrıtmalı, kafa yormalıyız.

Kitabın bir bölümünde sunucu gazeteciye soru soruyor: ‘’ Bunlar toplumu nasıl ikna edebiliyor? Nasıl toplumda karşılık bulabiliyor?’’ Gazeteci şöyle cevaplıyor:
‘’İkna… İnsanların ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlarını karşıladığınızda onlar size inanırlar.’’ Gerçekten de öyle değil mi? Bizim toplumumuzda da çıkarları ve ihtiyaçları uğruna her şeye inanan, eleştirmeyen, sorgulamayan, ”Nereden geldi? Nasıl geldi?” diye sormayan insanlar yok mu? Kısacası ‘’ Üzümünü ye, bağını sorma.’’ mantığıyla yaşayan pek çok insan var. Her toplumda böyle insanlar bulunabilmekte. Bu bağlamda da romanı evrensel olarak nitelendirebiliriz. Yazar, romanı aracılığıyla bize ‘’ Sorun, sorgulayın ve araştırın!’’ mesajını veriyor. Doğada hatta evrende olan her şeyin bir sebebi vardır. Tıpkı dünyanın güneşin etrafında dönmesinin, yağmurun yağmasının, yaşanan her mevsimin bir sebebi olduğu gibi.
Toplum olarak gerçeklere gözümüzü kapamamalıyız. Araştırmalı ve doğruyu bulmaya çalışmalıyız. Üfürükçüden, muskacıdan, büyücüden medet ummamalıyız. Bilim de elbet yanılabilir ama bilim deneme-yanılma ve kanıtlar üzerinedir. Bu nedenle de bazı şeylere inanmadan önce bilimin süzgecinden geçirmeli, düşünüp tartmalıyız. Bunun yolu da iyi bir eğitimden geçmektedir. Toplum eğitilmelidir. Akılcı düşünebilen, soru sormaktan korkmayan, eleştirebilen, en önemlisi de bolca okuyan insanlar yetiştirilmelidir.

Romandan beğendiğim bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum:
‘’ Bilimin her şeye cevap vermek gibi bir iddiası yoktur. Bilimin yolu zor ve çetindir. Bilim, düşünmeyi, sorgulamayı, deney yapmayı ve tekrar tekrar baştan almayı gerektirir. Bilim bedava değildir, emek ister. Doğada bedava diye bir şey yoktur.’’
Sizce de doğru değil mi? Atalarımızın da dediği gibi ‘’Emek olmadan yemek olmaz.’’ En basit örnekle bir bitki yetiştireceğimizi düşünelim. Tohumu alıyoruz, toprağa ekip bırakıyor muyuz? Hayır. Onu suluyoruz, gübre veriyoruz, toprağını çapalıyoruz. Bunları yapmadığımız sürece tohum filizlenmeyecektir. Bakın saydıklarımın hepsi bir iş, bir emek. Kısacası romanda hiç çabalamadan Şapkalı Adam sayesinde bir şeyler elde ettiğini ya da edebileceğini düşünen insanlar büyük bir yanılgı içerisindeydiler ve gerçeği öğrendiklerinde de sarsıldılar. Romanda da geçtiği gibi ‘’ Gerçek bizden bağımsızdır ve değişmez.’’ Gerçekleri değiştiremiyorsak o halde kabul etmeliyiz. Böylece daha az üzülürüz ve romandaki Şapkalı Adam’a körü körüne inanan, gerçeği öğrenince de hayal kırıklığı yaşayan insanlar gibi olmayız.

Romanda dikkat çekilmek istenen diğer bir nokta da menfaatçilik konusuydu. Kitapta bilime karşı çıkan doğaüstü konular uzmanı gerçekleri bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davrandı çünkü Şapkalı Adam sayesinde olağan üstü olaylara ilgi duymayan, inanmayan insanlar bile inanmaya başlamıştı. Bu da onun alanına ilgi duyulmasına sebep oldu ve ona çıkar sağlamaya başladı. Daha pek çok çıkarcı insan Şapkalı Adam üzerinden çıkar sağlamaya başlamıştı. Şapkalı Adam adına oteller, şifa evleri vb. yerler açmaya başlamışlardı. Çıkarcı insanlar tehlikelidir. Çünkü menfaatleri uğruna her şeyi yapabilecek potansiyele sahiptirler. Çıkarcı insanlar toplumun çürümüş bir parçasıdır. Kolayca yalan söyleyebilir ve bunu yaparken de asla utanmazlar. Onlar her şeyleriyle sahtedirler ve sizi de sahtekârlıklarına ortak etmeye çalışırlar. Çok konuşurlar ama konuştuklarının içi boştur. Yazar romanında bu durumu en iyi şekilde kaleme almış ve okuyucusuna göstermiştir.

Romanı okumaya ilk başladığımda adının nereden geldiğini kestirememiştim. Yazar romanın sonlarında bunu açıklıyor. Şapkalı Adam’ın insanları bu kadar kolay kandırmasının sebebi; pek çok kimyasal maddeyi bir araya getirerek insanlar üzerinde sanrılar meydana getiren değişik bir kokuya sahip karışımlar kullanmasıydı. İşte romanın ismi de buradan gelmektedir.

Romanla ilgili çok beğendiğim diğer bir nokta, insanı sürekli sorgulamaya itmesi oldu. Bir okuyucu olarak romanı okurken ben de sürekli kendime sorular sordum. Bunun yanı sıra okuyucuya merak duygusu aşılayan, akıcı bir romandı. Okuyucu romanı okurken bol bol düşünüyor, soru soruyor ve farklı bilim dallarından izler bulabiliyor en önemlisi de ders çıkarabiliyor. Ben severek okudum ve her okuyucunun da özellikle bilime merakı olan okuyucuların bir solukta okuyabilecekleri bir roman olduğunu düşünüyorum.

Savcı, ‘’Bazı mektuplarda bu şahsın özgün koktuğu yazılıydı. Sizce bir bağlantı olabilir mi?’’
Biyolog emin bir tonla devam etti: ‘’Evet, bazı kimyasallarda halkalı yapı vardır, bu halkalı yapı kendine has keskin kokular oluşturur. Biz onlara aromatik bileşenler diyoruz.’’
Savcı gülümsedi: ‘’ Demek bizim Şapkalı Adam aslında aromatik adam.’’

Gezi Rehberim: Cide

Kastamonu’nun nadide ilçelerinden biri olan Cide, bu hafta kapıları siz değerleri okuyucularımıza açıyor. Şehrin tarihi ve mimari dokusunu yakından tanıma fırsatı elde ettiğim Cide’de gezdiğim, gördüğüm yerleri sizlere aktarmaya çalışacağım.

Karadeniz Bölgesi’nin Samsun’dan sonra en büyük yüzölçümüne sahip olan Kastamonu, pek çok ilçeyi bünyesinde barındırıyor. Yaklaşık 19 ilçe ve 1054 köy bulunuyor. Cide’de ise 85 köy ve bu köylere bağlı 204 mahalle bulunuyor. Kastamonu ilçelerinin birçoğunun denize kıyısı bulunmakla beraber nüfusun da bu bölgelerde yoğunlaştığı biliniyor. Bu şansı yakalayan Cide, jeopolitik konumu itibarıyla pek çok turist ağırlıyor.

Cide, zamanında pek çok uygarlığa ev sahibi yapmakla beraber Kastamonu’yu gerek ekonomik gerekse idari yönden geliştiren ilçeler arasından yalnızca bir tanesi. 1213 yılında Anadolu Selçukluların, 1460’da Fatih Sultan Mehmet’in Kastamonu Alması ile Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğine geçmiş olan bir ilçe.

Dağların arasından geçerek yolcuğumuza devam ettiğimizde yol üzerinde yolcuları minik çeşmeler karşılıyor. Çok ince düşünülmüş olan bu ayrıntı sayesinde ihtiyacımız olan her anda suya ulaşım sağlıyoruz. Elinizi yüzünüzü yıkamak için arabadan indiğiniz her 10 kilometrede bizi çeşmeler karşılıyor. Dağların arasından gelen soğuk mineralli su ile kendinize gelip yolunuza devam ediyorsunuz. Ayrıyeten her 10 kilometrede bir mescit tarzı yapılar bulunuyor.

“Türkiye’nin Cenneti Cide” unvanını alan bu sahil kasabası isminin hakkını sonuna kadar veriyor. Adeta yaz akşamlarını anımsatan hafif bir rüzgar ensenizden esiyor ve kulağınıza fısıldıyor: Mavinin ve yeşilin tüm tonları benimle! Huzur benimle!

Dinlenmek için mola verdiğinizde sakın yerinizde durmayın. Dağların arasından geçin, göllerin üzerinde taş sektirin ve mis gibi dağ havasını içinize çekin. Betonlaşmış yapılar yok burada. Her şey doğadan ve toprak anadan almış kaynağını. Doğanın ressamı yine yapmış yapacağını. Tüm ihtişamıyla orada duruyor. Sen yalnızca o güzelliği görmek iste yüce insan…

Yolcuğumuza devam ettiğimizde yol boyunca ağaçların ve gökyüzünün eşsiz manzarasına tanık oluyorsunuz. Kastamonu merkeze yaklaşık 2 saat kadar uzaklıkta olan Cide, yol sonunda size mükemmel bir manzara sunuyor. Arabada geçirdiğiniz 2 saatin ardından çarşaf gibi uzanan deniz ve yemyeşil dağlar sizleri karşılıyor. Eğer dikkatli bakarsanız size hoş geldin dediklerini duyabilirsiniz.

Adımınızı attığınız ilk andan itibaren bu küçük sahil kasabasının içinde kayboluyorsunuz. Sahil boyunca devam ettiğinizde karşınızda küçük bir koy beliriyor. Gideros Koyu olarak bilinen bu yer, dağların arasında bulunuyor. Koyun sağ ve sol tarafındaki meyve ağaçları sizlere tatlı bir atıştırma fırsatı sunuyor. Elinize mataranızı, çayınızı, kahvenizi ve sevdiğiniz insanları alıp manzarayı seyretmek insana ayrı bir keyif veriyor.

Alabildiğince masmavi olan Cide’nin merkezine vardığımızda ise bizleri Rıfat Ilgaz Evi karşılıyor. Saygıdeğer yazar doğma büyüme Cideli. Kendisini Hababam Sınıfı’nın yazarı olarak tanıdığımız büyük ustanın neredeyse tüm eserlerinin 1.basımları bu evde bulunuyor. Giydiği kazaklardan, ceketlerden tutun da aldığı ödüllere, kullandığı daktilolara kadar pek çok eşya bulunuyor.

İki katlı olan bu ev Rıfat Ilgaz İstanbul’dayken restore edilmiş. Her yıl öldüğü gün 7 Temmuz’da, Cide, Kastamonu’da adına “Sarı Yazma Festivali” düzenlemekteymiş. Rehberden edindiğimiz bilgilere göre Kastamonu’da, 2 Mayıs 1991’de eskiden oturduğu sokağa adı verilmiş. Cide’deki bir cadde Rıfat Ilgaz caddesi, belediye parkı da Hababam Sınıfı Parkı yapılmış.

Şehir tüm benliği ile içinde doğup büyüyen yazara büyük bir değer biçiyor. Muhteşem güzellikteki Cide, yazar Rıfat Ilgaz’a ilham kaynağı olmuş durumda. Rıfat Ilgaz’ ı yaşatmaya ve onu unutmamaya ant içilmiş adeta. Ayrıyeten onun adına T.C. Kastamonu Üniversitesi Cide Rıfat Ilgaz Meslek Yüksekokulu (21 Ekim 2008) bile açılmış. Aydın kişiliği ile Türk Edebiyatına yön vermiş olan usta yazarın varlığını Cide’de iliklerinize kadar hissediyor ve zamanında onun geçtiği yollardan siz de geçiyorsunuz.

Rıfat Ilgaz memleketi Cide için şu sözleri sarf ediyor:

“Doğduğum eşsiz, benzersiz memleket…”

“Ne iyi etmiş de, anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş.”

Rıfat Ilgaz ve Cide birbiri ile özdeşleşmiş iki önemli isim. Soyadı devrimi ile beraber kendine bu kentin, Kastamonu’nun, en büyük simgesi olan Ilgaz Dağlarının ismini soyadı olarak seçtiğini de rehberimizden öğreniyor ve büyük bir gururla yolculuğumuza devam ediyoruz.

İlçedeki tüm insanlar oldukça samimi ve burada herkes herkesi tanıyor neredeyse. Küçük şehirlerin böyle güzel bir yanı var sanırım. Yabancılık hissetmiyorsunuz ve oraya aidiyet duygunuz hemen beliriveriyor. İnsanlar sıcakkanlı, misafirperver ve en önemlisi size verilen değeri hissediyorsunuz.

İlçede en çok dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı ise meyve ağaçlarının çokluğu. Oldukça verimli toprakları olan Kastamonu pek çok ormanı da bünyesinde barındırıyor. Yolda durduğunuzda ormanların içinde kısacık bir yürüyüş yapın. Size çok iyi gelecek ve sizi dinç tutacaktır. Yalnız ayı tehlikesinin olduğunu da gözden kaçırmamakta fayda var sevgili okurlarım.

Karadeniz’in göz bebeği olan Kastamonu, görüldüğü üzere tüm ihtişamıyla bizimle. Her ilçesi kendine has eşsiz bir güzelliğe münhasır. Yolunuz bir gün düşerse muhakkak uğrayın. Size ve sevdiklerinize iyi gelecek olan bu yolculuk ile tarihin tozlu sayfalarına giriş yapmaya hazır olun.

Sağlıcakla kalın…

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 1: Hacı teyzenin radarına giriyorum…

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.


“Her şeyi mutlu olmak için hizmetine koşamazsın. Dünya senin etrafında da dönmüyor zaten. Kendi etrafında güneşin etrafında ve bir de ayın etrafında dönüyor. Çevresinde miydi? Neyse… Böyle şeyler oluyor. Yani herkes işinde gücünde kardeşim. Sen de kendine bak bir kere. “Nerede tükettin ömrünü? gibi sorular sor. Bu sorular gece başını yastığa koyduğunda uyutmasın seni. Pişman olduğun şeylere bir kere daha pişman ol meselâ. Bin kere daha. Kafamın içinden bunlar geçerken apartmanın kapısını bütün gücümle ittirip sokağın serinliğiyle buluştum. Hayatın içine karışmak böyle bir şey galiba. Birdenbire. Ne olduğunu anlamadan ama çok şiddetli. Buz gibi.

Arabayı ısıtmak için art arda gaza basıp bütün sokağı o korkunç sesle inletenler, her gün o aynı, ezberlediği yoldan elleri ceplerinde, başları önlerinde ve paltolarının yakaları kalkık, hızlı adımlarla yürüyenler, çocuğunun elinden tutup çekiştire çekiştire okula götüren anneler, dükkanının kepengini bir hışımla açanlar ve kepengin sokağı dolduran ani ama etkili sesi, uzaktan gelen köpek havlamaları ve herkes sokaklara dökülürken sabah namazından dönen müezzin… Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

“Günaydın Şeyma Hanım kızım. Nereye böyle?” sesiyle irkildim. Kapının önünde öyle uzun uzun sokağı seyredip düşüncelere dalarsan işte böyle yakalanırsın. Bunları anlatacak biri var da ben mi anlatmıyorum sanki. Turgut Özben de böyle diyordu: “Demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. Özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum da.” İnsan ne diye bir roman cümlesini ezberler ki? Neyse…


“Sanki bilmiyorsun her sabah nereye gittiğimi. Sorma işte, sorma.” diyemedim.
“Okula gidiyorum Hacı teyze.” dedim. Bu cevap ona yeterli olmalıydı zannımca. Ama yetmedi:
“Neydi bugün günlerden?”
“Çarşamba.” dememi beklemeden,
“Ha doğru, doğru çarşambaydı ya. Dün doktora gittik Hacı amcanla. Oradan bildim. Aman kızım yaşlanınca insanda akıl mı kalıyor?”
“Maşallah Hacı teyze sen bize taş çıkartırsın. Geçmiş olsun.” diyerek komşuluk vazifemi yaptım.
Verdiğim cevap onu hiç ilgilendirmemiş olacak ki pencerenin demirlerine iyice yaklaşıp burnunu çekti. Gerçekten hasta galiba. Gözlerini bana daha da dikerek:
“Sen bugün okula gitmezdin bu saatte. Hayırdır başka bir iş mi var?” dedi imalı imalı yüzündeki o tedirgin edici gülümsemeyle.

Keşke ben de senin kadar meraklı olabilsem ah Hacı teyze. Bu merak duygusu yaşlanınca geliyor galiba insanlara. Köşelerine çekilip de bir kenardan hayatı seyretmeye başlayınca olup bitene daha da bir ilgi duyuyorlar. Hayatın kazasını yapıyorlar belki de böylelikle. Yaşanan koskoca bir ömrü televizyondan izlemek gibi bir şey. Aynı romanın tekrar tekrar okursun da her seferinde farklı şeyler keşfedersin ya onun gibi.

Yapacağım açıklamaya inanmayacağını bile bile doğruyu söyledim:
“Hocanın işi çıkmış da dersi erken bir saate almış bugün.” dedim. Oysaki ona güzel bir hikâye yazmam gerekiyordu:

“Bak Hacı teyze, laf aramızda kalsın. Arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum.” Sadece bunu söyleseydim apartmanımızın istihbarat şefi için yeteri kadar ipucu vermiş olurdum. O bunun üstüne ne hikâyeler yazardı. Bazı yalanlar gerçeklerden daha fazla inandırıcı oluyordu ne yazık ki.

“Olsun kızım olsun. Siz okuyun da. Elinize ekmeğinizi alın bir kere. Ondan sonra ne yaparsanız yapın. Bak bizim kızı dedesi okutmadı. Hortlayasıca adam. Bizim bey de babasına sesini çıkartamadı. Yaaa! Herkes Hacı Şerife değil ya pıstırıp da laf söyletmeyeceksin. Gıkını çıkaramadı kızım. Yavrum da nasıl hevesliydi okumaya.”

Eyvah yine en baştan başladı! Dur ne olursun dur. Dayanamam.

“Amaan neyse işte. Anlattırıp da gücümü üzme benim sabah sabah.”

“Ne yani bu kadarcık mı? Devam etmeyecek misin?” demedim. Der miyim hiç!

“Hacı teyze ben geç kalıyorum. Bir isteğin var mı?” diye sorup bir de hayır duasını alıp Allah’ın izniyle güle güle gitmekti niyetim.

“Haydi Allah zihin açıklığı versin kızım. Emeklerinizi zayi etmesin.” deyip beni yolcu etti aslında ilk başta. Ben de mevlit duası yapan hocanın coşkusuyla “Amin!” deyip koşar adımlarla durağa giderken arkamdan seslendi. Seslenmek değildi bu. Aman Ya Rabbi! Sus  Hacı teyze gözünü seveyim. Herkesi uyandıracağız. Koşa koşa yanına döndüm.

“Ne oldu? Hayırdır? İyi misin?” Bu soruları art arda sıraladım. Nefes nefese kalmıştım.


“Gençler de böyle şimdi. Yürüdüğün yol şu kadarcık. Kızım dur, soluklan. Ben sizin yaşınızdayken buradan taaa çarşı kadar yolu kadar günde üç kere gider gelirdim de bir de akşama kaynanama kaynatama sofra kurardım. Hasan ağabeyinde daha beşikteydi o zamanlar. Amaaan anlatmakla bitecek derdim mi var!”

Gerçekten ben de anlatmakla biteceğini hiç sanmıyorum. Bitecek olsaydı şimdiye kesin bitmişti. Hacı teyze derdin tasanın sırası mı şimdi? Bunun için mi çağırdın beni?

“Dur kızım, bak senden bir şey isteyeceğim ama aklında tutabilir misin?

“Ne sandın kızım sen beni? Ben aruz kalıplarını ezbere bilen insanım. Senin dediğini mi aklımda tutamayacağım. De hele.
Cevap vermeden başımı salladım. Zaten konuşsam da dinlemiyordu ki.

“Bak şimdi al şu parayı. Sok cebine. Hani nerede? Cebin var mı? Hah, bak iyi dinle beni şimdi. Çarşıya gittin. Orada bir şekerci var. Hani şu ayakkabıcıların yanında. Ziraat var karşısında. Bildin mi?
“Bildim.”
“Hah orayı bul. Sağ yanında bir apartman kapısı var. Orayı da bul. Sekiz numaraya bas. İyice bas ama. Kulakları işitmez onun. Duyurana kadar bas.

Kimin kulakları işitmez? Sen diyorsun bana böyle sabah sabah? Korkutma beni, gözünü seveyim.

Kapının otomatiğine yukarıdan basılınca gir içeri. Sekiz numara. Unutma bak. Beni de Hacı Şerife yolladı da. Onda bir emanetim olacak. Sana versin. Bu parayı da verir emaneti alır getirirsin bana. Paranın üstünü de geri getir e mi?  Oldu mu kızım? Bulabilir misin?

Hacı da beni iyice kendi gibi sandı he! Bulurum tabi ne var onda.

“Bulurum bulurum Hacı teyze. Akşama dönerim ben. Merak etme olur mu?” deyip koşarak dolmuşa yetiştim. Sevgili suç ortağımla anlaşmamız o gün, sokak ortasında gerçekleşivermişti. Ama ben nereden bileyim başıma gelecekleri. Bilsem alır mıydım o parayı?

Yabancı

İşte, buradayım. Doğup büyüdüğüm bu yer… İnsanın doğduğu yere bir yabancıymış gibi hissetmesi ne tuhafmış meğer. Hâlbuki yıllar önce ait olduğum tek yerdi burası. Sokağın girişinde bir bakkal vardı. Sahibi Hayri Bey’di. Bütün gün dükkânının önünde otururdu. Onu herkes tanırdı. Hayri Bey benim için o yıllarda bakkal amcaydı. Aslında o bütün çocukların amcasıydı, bakkal amcası… Hayri Bey’in yanındaki dükkânda berber Selim ve çırağı Turgut vardı. Selim abi mahallenin en genç esnafıydı. Genç olmasına gençti ama bu işteki ustalığını bilmeyen var mıydı, sanmam. İşleri büyüttüğünde yanında çalışması için bir de Turgut’u almıştı. Turgut yerlere dökülen saçları süpürür, hesap kitap işleriyle uğraşırdı. Fakat şu an önünde durduğum bu berber dükkânın içinde işler değişmiş görünüyor. Turgut elinde makası daha önce görmediğim insanlarla sohbet ediyor. Selim abi nerede? Selim abi öldü mü?

Bu düşünce nedense başımı döndürüyor. Yürümeye devam ediyorum. Aklıma birden yeşil sundurmalı bir ev düşüyor. Bu yeşil sundurmalı ev buralarda bir yerlerde olmalı. Bana doğru gelen bir simitçi görüyorum. Yoksa “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağıran Hasan amca mı? İçimden Hasan amcanın olması mümkün değil diye geçiriyorum. Hem “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağırmıyor. Yine de canım simit çekiyor. Bir simit alıyorum. Bu yeşil sundurmalı ev neredeydi acaba? Omzuma bir el dokunuyor. Durduğum yer bir kahvehanenin önü. “Yabancı mısınız?” Bir saniyeliğine düşünüyorum. “Birisini mi arıyorsunuz?” Ben diyorum, içimden, yeşil sundurmalı evi arıyorum. Hayır diyorum, birisini aramıyorum. Nedenini bilmediğim bir şekilde adımlarımı hızlandırıyorum.

Yine yapmıştım. Neden kaçmıştım? İnsanlardan neden kaçıyordum? Belki de yeşil sundurmalı ev yerine önce bu soruların cevabını bulmalıydım. Fakat bu daha zordu. Çünkü cevabı kendi içimde aramalıydım.

Karşıdan gelen biri bana sesleniyor. Şaşırıyorum. Duruyorum. Eski bir dost selamı ile kucaklıyor beni. “Tanımadın mı beni?” diye soruyor. Onu tanımamı istediğini fark ediyorum. Bakışlarımdan anlamış olmalı ki ceketinin sağ kolunu sıyırıp bana yara izini gösteriyor. Yüzümde farkında olmadan bir tebessüm beliriyor. Bana nerelerde olduğumu soruyor. Onu arayıp sormamamdan şikâyetçiymiş. “Ayaküstü olur mu böyle, gel bize gidelim.” Teşekkür ederim, diyorum. Israr ediyor. Malum soruyu hala sormadı. Israr etmesini istemediğim için peki diyorum. Sadece peki…

Eski dostum burada kalmış. Hiç ayrılmamış. Orada da çok durmuyorum. Gitmeden önce “Yeşil sundurmalı ev neredeydi?” diye soruyorum. Gülüyor. Artık yeşil değil, kırmızı diyor. Buralara bir kere daha yabancı hissediyorum.

Sokağa döndüğümde aramızda geçen konuşmalar canlanıyor kafamın içinde. Defalarca benim nasıl gidebildiğimi sordu. Kimseye haber vermeden, kimseyle vedalaşmadan… Ardından duymayı hiç beklemediğim, kendime bile soramadığım o soruyu sordu: “Neden geldin?” Bunları düşünürken evime yaklaştığımı hissediyorum. Orası hâlâ benim evim mi? İçinde ailemin olmadığı o ev nasıl benim evim olabilir ki?

Ve işte… O bahçedeyim şimdi. Havuzunda kaptanı olup kâğıttan gemilerimi yüzdürdüğüm, hasırdan iskemlesinde annemin kaynattığı ıhlamuru içtiğim… Sola döndüğümde babamın diktiği kırmızı güller canlanıyor gözümde. Ne de güzel kokardı o güller! Mutlu olsun diye bu güllerden götürürdüm anneme. Mutlu olurdu ama “Çiçek dalında güzeldir,” derdi bana. Babam ise gülleri kopardığım için kızardı. Şimdi düşünüyorum da, belki ona da güller götürmeliydim. Belki o zaman babam da sevinirdi.

Şimdi, neden burada olduğumu daha iyi anlıyorum. Belki de sadece çocukluğumu özlemiştim. Belki sadece bu evi, belki sadece arkadaşlarımı, belki sadece… Bu belkilerin ardından yıllarca kaçtığım o soruyu sonunda kendime sorabilme cesareti bulmuştum. Neden gitmiştim? Neden kimseye haber vermemiştim? Ve neden daha sonra kimseyi aramamıştım? Bu soruların cevabı yıllar sonra bile bir bilmece.

Kapak fotoğrafı https://www.araguler.com.tr/istanbulphotos2.html sayfasından alınmıştır.

Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Serinlik Mahallesi

Asfalt nedir bilmeyen mahallenin çocuklarıydık bizler. Arnavut kaldırımlı sokakların siyahtan taşlarını sayarak geçti günlerimiz. Mahalleyi mahalle yapan taş kaldırımlardır aslında. Çünkü onlar komşuya, bakkala, kahveye, aşka götürür sizleri. Biraz dikkatli bakarsanız eğer onlara, aralarındaki tozun toprağın kir olmadığını göreceksiniz. O tozun toprağın anılar olduğunu gördüğünüzde ise başınızı kaldırıp bakarsanız mahalleye, her bir suret her bir bina size çok daha tanıdık gelecek.

Serinlik Mahallesi emekli asker Seyfi Bey’in oturduğu apartmanla başlayıp Çerkez ablanın eviyle son bulurdu. Son bulmazdı da aslında biten sadece binalardı, nitekim içinde ölmeyecek demet demet anıları saklıydı. Şimdilerde göçen gidenler sokağına döndü ama ben hâlâ o cıvıltı günlerini hatrımda tutarım. Mahalle ortasında bulunan kahvehanede atılan tavla zarının sesi kulaklarımda mesela. Birbirlerine espriler yaparak işini yapan Kasap Feyyaz ile Bakkal Seyit’in sesleri sokakta capcanlı hâlâ. Sokak ortasında top oynayan çocukların ince sesleriyle ettiği o masum küfürler de…

Küçücük bir mahalle gibi görünse de sakinlerine yetiyordu, herkes birbirine kaldırımlar kadar bağlıydı. Bir kişi eksilse o bağdan yerine bulamazdınız kimseyi. Mahalleyi birbirine katıp karıştıran Serpil abla mahallelinin ağızındaki haliyle Cazgır Serpil bile kopsa o bağdan yerine hiç kimseyi koyamazdınız. Herkesin şekil almış isimleri vardı kısaca. Ben mahallede herkesi olması gerektiği kadar severdim. Yan komşumuz Necla ablayı daha çok severdim mesela. Onu hep Alpay’ın Fabrika Kızı şarkısındaki kız sanırdım. Annemin en yakın arkadaşıydı. Annem ahretliğim derken ve ismini söylerken ayrı bir tonda seslenirdi adeta. Necla abla izinli olduğu günlerde annemle arka balkonda çay içerlerdi. Orada sık sık birbirlerine destek olur, arada dedikodularını sıkıştırır ve bir demlik çayla iki sigarayla günü akşam ederlerdi. Necla ablayı benimle çok ilgilendiğinden ve bize çok geldiğinden severdim ama bir de tütün fabrikasında çalıştığı için çok severdim. Her ay anneme bir karton sigara getirirdi, bana da o kartondan nasiplenmek düşerdi. Ara sıra iki üç dal fazla alırdım. Ya gece camdan tüttürmek için ya da arkadaşlarla arka sokaklarda gezinirken içmek için. Gerçi yine böyle bir yürüyüş sırasında Cazgır Serpil’e yakalanmıştık. Dedikodu hızını ilk orada anlamıştım. Daha işten eve dönmemiş olan babamın bu durumdan nasıl haberi olmuştu hâlâ düşünürüm. Serpil abla mahallenin magazin kamerası gibiydi, hiçbir şey bulamazsa alt komşuları yeni evlenmiş Sedat ağabey ile Nazan ablanın kavgalarını anlatır dururdu. Malum dedikodu paparazi bir davranıştır. Ve bence en çok dedikoduyu kendi hayatını yaşayamayan insanlar yapar. Belki de Cazgır Serpil’in yaşayamadığı onlarca şey vardır…

O şirin mahallenin akşamları başka olurdu. Hele ki bir de yaz akşamıysa her balkondan bir çay kokusu gelirdi. Balkonların sarı ışıkları mahalleyi aydınlatırdı. Esnaf eve gitmek için değil de eve gitmemek için yavaş çalışır, kahvehaneden dolu dolu kahkahalar yükselirdi. Çocuklar mesela akşam ezanını hatırlamadan oyunlarını oynamaya devam ederdi, aşıklar sevdiklerini son bir kez daha görebilmek için evine giden yolun yönünü değiştirirdi. Bu kişilerden biri de Kemal ağabeydi çünkü mahalleyi kasıp kavuran bir aşk efsanesi vardı. Leyla ile Mecnun’u tanımadan Sevgi ile Kemal’i tanıdık bizler. Kemal abi uzun boylu, hafif esmer, saçları gür ve bakımlı, kıyafetleri özenli hem bir mahalle ağabeysi hem de hastaların şifacısı mesleğini seven bir eczacıydı. Sevgi Abla ise aile baskısından bunalmış, ev hapsinde günlerini geçiren, hasta dedesine ilaç almak için bir de mutfak eksiklerini tamamlamak için dışarı çıkan orta boylu, çakır gözlü, kısa saçlı kaküllü, her şeye rağmen sevecen ve güler yüzlü bir kadındı. Kemal Ağabey’in aşkı eczaneye ilaç almaya gelen Sevgi ablayı gördüğünde başlamıştı. O günden sonra Kemal ağabey Sevgi ablayı görebilmek için türlü bahanelerle Sevgi ablanın evinin kapısını çalar olmuştu. Tabii zamanla Cazgır Serpil’in de etkisiyle oluşan bu aşk, mahallenin kulağına düşüverdi. Çok zaman geçmeden de Sevgi ablanın babası Seyfi amcaya haber ulaşmıştı. Ardından hiç unutmam bir akşam eczane tarafından sesler gelmeye başladı. Kimi camdan kimi kapıdan atıverdi kendini ben de çıkmıştım. Görünürde bir kavga yoktu ama yüksek sesler bir yerden geliyordu. Seslere doğru yaklaşınca eczanenin içinde ilk gördüğüm şey Seyfi amcanın iki eli havada karşısında iki büklüm olmuş Kemal ağabeye bağırmasıydı. O akşam esnafın da olaya el atmasıyla çok büyümeden bazı meseleler rafa kaldırıldı. Fakat ilerleyen günlerde her şey çok değişmişti. Saklı kalması gereken şeylerin ortaya çıkmasından sonra insanlar gözleriyle anlatır bazı şeyleri.

Mesela bir adam bakışıyla tokat atabilir bir başka adama. Bir kadın mesela öldürebilir bir adamı gözünü kaçırarak yürürken. Ve anahtar kilde oturdu mu peşi sıra yıllar geçerken açılır kapının kilidi. Biz de yıllar sonra anladık o aşkın çaresiz savruluşunu. Meğerse Seyfi amcanın kızgınlığı Kemal ağabeye değil, Kemal ağabeyin rahmetli babası Orhan amcaya imiş. Vakti zamanından kendi aralarında yaşanan sûhân-ı ruh bir aşk hikayesinden kalma kinden kaynaklanmış bu kızgınlık. Neticede zaman dozu düşük bir ilaçtır, yani kısa vadede olmasa da uzun süreler sonunda Kemal ile Sevgi’nin de ilacı oldu. Hatta zamanın da bir meyvesi var, onun da adı Orhan Seyfi desem.

Şimdilerde geçerken mahallenin asfalt yolundan; çocukluğumdan, gençliğimden kalan duvarlarda bir boya dükkanlarda bir tabela mahallede tanıdık bir arkadaş evlerden gelen bir ses arıyorum. O hiç bitmeyecek gibi yaşayan mahalle şimdilerde anılarını yaşatacak insan arıyor. Mahalle artık küskün sakinlerine, ne eski neşesi var ne de heyecanı. Altmışlarına yaklaşmış ihtiyar bir ben gibi alışamıyor yeniye belki de değişime. Eminim onun da kaybettiklerinden gözleri yaşlanıyor sisli bir sonbahar sabahında. Nefesi kesiliyor, geceleri korkuyor çok tanıdık bir saat arasında ölmekten. Asfalt ona ağır geldi. Yeni binalar bilenmiş çelikten bir bıçak gibi sapandı göğsüne, yağmur damlaları artık muhteriz değil canı acıyor sağanaktan. Her şeyden sonra geleceklerden önce oda eminim şunları düşünüyor:

Kötü günler, kötü hatıralar, kötü zamanlar insanlarca hep unutulmak istenmiştir fakat iyi günler de iyi zamanlar da iyi hatıralar da unutulmalı. Hatta hiç bahsedilmemeli kötüler gibi. Çünkü insan kötüyü düşünürse geleceğe, iyi düşünürse geçmişe umut bağlıyor. Lakin önemli olan andır. Anı kıymet bilerek yaşamaktır. İnsanlar hep bunu unutuyor, kaybediyor ve üzülüyor. Sonra da ölüyor.   

İstanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.