Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Zamanla Birlikte Değişen Güzellik Algısı

Güzel kelimesi sözlükte “biçim içindeki uyum ve ölçülerindeki dengeyle hoşa giderek hayranlık uyandıran” anlamına gelir ve dilimizde öznel kelime olarak geçer. Öznellik ise kişiden kişiye göre tanımı değişebilen bir durumdur. Bunun sonucunda göze hoş gelen herhangi bir şey, herkes için değişkenlik gösterebilirken geçmişte bu kavram öznellikten çıkıp genel bir kaide kabul edilmiş, bir kültür olarak değişime uğramış ve insanların hayatlarında köklü değişime sebep olmuştur. Toplumların bu kişiden kişiye değişebilecek potansiyeldeki kelimeye tek bir algı yüklemesi sonucu insanlar güzel kelimesine tek bir tanım vermeye başlayarak herkes aynı şekilde hayatına tatbik etmek için çabalamış, bunun uğrunda bir çok eziyeti göze almıştır. Bunun tek amacı ise ‘güzel olmak’. 🙂

Bakalım toplumlar güzelliği nasıl tanımlamış ve insanlar buna nasıl riayet etmiş bunu inceleyelim.

İşte Çin’de güzel olmak adına uygulanan,

LOTUS AYAK GELENEĞİ

Lotus Ayak, Çin’ de kadınların ayaklarını, küçük göstermek amacıyla bebeklikten itibaren bağlayarak parmak gelişimini engelleyip ayağın küçük kalmasını sağlayarak güzel göründüğüne inanılan bir gelenektir. 10. yüzyılda başladığı tahmin edilmektedir. İlk başlarda bu gelenek, üst sınıflar tarafından statü belirtisi olan bir hareketti fakat zamanla bu tüm sınıflara yayılarak bir güzellik sembolüne dönüşüp 20. yüzyıla kadar devam etmiştir. Lotus Ayak geleneği zambak ayak ismiyle de bilinmektedir. Güzelliğin sembolü olan bu gelenek sebebiyle kız çocuklarının bebeklikten itibaren ayakları açılmayacak şekilde bağlanıyor ve büyüdükçe parmakların kırılması sonucu gelişim engellenip ayağın boyutu üçgen şeklini alıyordu.

7-8 cm kalan bu ayaklar, güzelliğin sembolüydü ve kadınlara yine kadınlar tarafından uygulanan bu gelenek, onların bu acıya katlanmasını gerektiriyordu. Zaman ilerlediğinde insanların yürümesini engelleyecek bir hal almasına rağmen bu geleneğe riayet ediliyordu ve küçük ayakların her zaman daha cazip olduğuna inanılıyordu.
1600 yılından itibaren bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla birçok şey denendi. Fakat uzun süre başarılı olunamadı. 20. yüzyıla gelindiğinde kadınlar ayak bağlama karşıtı kampanyalar başlatarak durdurma girişiminde bulundular. Sosyal hayatın da değişimiyle beraber 1912 yılında bu trajik gelenek tamamen ortadan kaldırılmıştır.

Buna rağmen geleneği devam ettirenler de mevcut olmuştur.

https://www.youtube.com/watch?v=0t3QOScub_w

Dünyanın en uzun boyunlu kadınları

Myanmar’ın Karen kabilesine mensup bu kadınlar, dünyanın en uzun boyunlu kadınları olarak bilinmektedir.
Bu kabileye mensup insanlar çocuklarının 4-5 yaşlarından itibaren boyunlarına halka takmaya başlarlar.

Bu ağır halkaları takmalarının şuan ki sebeplerinde efsanelere göre bazı görüşler olsa da asıl sebebi geleneklerini devam ettiriyor oluşlarıdır ve kendilerini bu şekilde güzel gösterdiklerine inanmaktadırlar. Ayrıca boynu uzattığını düşünmektedirler ki bunun aksine bu geleneğin, boynu uzatma gibi bir etkisi olmayıp sadece kaslara baskı yaparak boynu daha yukarda tutması sebebiyle yani göze uzun göstermesi sebebiyle takılmaktadır. Belli bir süreden sonra vücuttan çıkarılırsa kasların zayıflaması sebebiyle boyun, başın ağırlığını taşıyamayıp kırılarak ölüme yol açabilir. Bu sebeple kadınlar bunu uzun süre boyunca bedenlerinden çıkarmamaktadırlar.

Peki hiç mi çıkarmıyorlar diye soracak olursanız, insanlar yalnızca özel günlerinde çok kısa süreliğine bu halkaları çıkarabilmektedir. Onun dışında uyurken dahi bu halkalarla uyumak zorundadırlar. Aksi halde zaman içinde zayıflayan kaslar boynun kırılmasına sebep olacaktır. İşte bu toplumun güzellik algısı bu şekilde gelişmiş olup tarihe geçmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=D69H03EhCxQ

https://evrimagaci.org/zurafa-boyunlu-kadinlar-padaung-halkinin-kadinlari-neden-boyunlarini-uzatmaya-calisiyor-9285

15-17. Yüzyıllar: Chopine ayakkabılar

1400-1600 yılları arasında popüler olan bu chopin ayakkabılar, soyluluğu temsil ediyordu. Bu yıllarda kadınlar uzun elbiselerini çamurdan korumak ve soylu bir statü elde etmek için bu ayakkabıları giyiyorlardı. Bu ayakkabı, sahibi ve statüsü hakkında bilgi veriyordu. Chopin ayakkabıların yüksekliği 50 santimetreye kadar çıkabiliyordu.

İlginç olan ise bu ayakkabıları giymeyi göze alan kadınlar yürümek için bir hizmetliye ihtiyaç duyuyordu. Bir hizmetli olmadan bu ayakkabılarla yürümeleri oldukça güçtü. Yanlarında bir hizmetli olmaları gerekmesi onların soylu olduğunun da göstergesi olacağından bundan memnun oluyorlardı.
Demek oluyor ki kadınlar yine bir görünüm uğruna bu yüzyıllarda moda kabul edilen eziyet verici bu ayakkabıları memnuniyetle giymektedirler.

Makyaj Koruyucu Maske

1939 yılına ait bir görsel.

Bu yöntem kadınları rüzgar, yağış gibi dış etkenlerden makyajlarının bozulmasına karşın korumaktadır. Göründüğü üzere nefes alacak bir alan kalmadığı için bu koruyucunun buğulanması gibi dezavantajları göze almışlardır.

GAMZE BELİRGİNLEŞTİRİCİ ALET

Kulak arkasından bağlanarak yanağın iki tarafına baskı yapması sonucu yüzde gamze oluşturan bir alet.

Kadınlar bu aletle kendilerinde beliren gamzelerle daha güzel göründüğüne inanmaktalardı. 1923 yıllarında gamzenin kadınlarda daha güzel görüneceğine dair bir moda anlayışı başlamıştır. Bunun sonucunda kadınlar bu yöntemi uzun süre uyguladıklarında ancak bir sonuç alabilmektedirler ve acısını, ağrısını sırf sonucu için göze almaktadırlar.

YÜKSEK ALIN, KİRPİKSİZ GÖZ MODASI

Bu moda rönesans döneminde yaygınlık kazanmıştır. Bu dönemde hala kozmetik ürünleri kullanılırken kadına bakış açısı değişmiştir. Uzun ve yuvarlak alın moda olup, saç çizgisi oldukça üstten başlamaktadır. Şık görüntü oluşturmak için saçlarını alnından tıraş edenler, kirpiklerini cımbızla yolanlar olmuştur.

BEYAZ GÖRÜNME MODASI

(İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth)

O dönemde kadınlar tenlerini bembeyaz yapmanın güzel olduklarını ispatlayacağını düşündükleri için içinde kurşun, sirke ve bazı maddelerden oluşan bir üründen makyaj yapıyorlardı. Bu ürün cildi bembeyaz yaparken zamanla sarıya dönüyordu. Bu sebeple bunun en çok kullanıcısı İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’dir. İngiltere ve İrlanda’da çok kullanılmıştır. İnsanlar teni güneşte yanan işçilerden kendini ayırmak, soylu olduklarını belli etmek için buna özenmişlerdir. Hatta kraliçe bunu o kadar çok kullanıyordu ki suratı, tarihe ‘gençliğin maskesi’ olarak geçti.

DAMAR ÇİZME MODASI

İngiltere 17. YY Modası

O dönemde kadınlarda göğüs dekoltesi mevcuttu. Normal halkta dahi göğüslerin dekolteli olduğu elbiseler giyilmektedir. Soylular yine kendini onlardan ayırmak için yukarıdaki resimde olduğu gibi görünen kısımlarına mavi kalemle damarlar çizmişlerdir. Yüksek sınıfa mensub olan kadınlar kendilerini belli etmek amacıyla bu yönteme başvurmuşlardır. Boyun, göğüs hatta sırtın görünen kısımlarına dahi çizmişlerdir.

https://www.youtube.com/watch?v=mxUOkSg3_uU

BACAKLARINI BOYATAN KADINLAR

Londra’da 1941 yılında kadınlar, bacaklarını boyatarak kendilerine külotlu çorap varmış gibi bir görünüm kazanıyorlardı.

GÖĞÜS ÖLÇÜSÜ ARTIRMA ALETİ(1930-1940)

Bu yıllarda kadınsı özellikleri belli eden kıvrımların günümüzdeki gibi belirgin olması modaydı. Bu sebeple kadınlar için,

Göğüs ölçüsünü artırdığı düşünülen, bir hortum+göğüs şeklinde bir kap+dondurucu derecede az miktar soğuk sudan ibaret bir makine ortaya çıkarıldı. Bu hidroterapi masajının işe yaradığı düşünülüyordu.

1960’LARDA SAÇ DÜZLEŞTİRME

O dönemde kadınlar ütü masalarını saçlarını düzleştirmek için de kullanmaktaydı. Saçların ütünün yüksek ısısından dolayı yanabilmesi açısından riskliydi tabi bu durum.

https://www.youtube.com/watch?v=gZnI6H4bzP0

Daha bizi şaşırtacak birçok yaşanan olaylarla dolu bir geçmiş var arkamızda. Kadınların güzellik uğruna yapamayacağı şeyin olmadığını, her dönemin kendine ait bir bir güzellik tanımı olması ve insanların buna uymak için varını yoğunu ortaya koyduğu bir dönemin olduğunu görüyoruz. Esasında bu öznel kavramın ne kadar nesnelleştirip bir moda halini aldığını görmüş olduk. Günümüzde ise bunun farklı şekilleri mevcut, her dönem olduğu gibi. İnsan güzellik kavramını bir kalıba sığdırmadan olduğu halinden memnuniyetle tanımladıkça o zaman hiçbir sorun kalmayacaktır belki de…

Dillerin Tarihi ve Türk Dili

İlk Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Dillerin nasıl ortaya çıktığına dair literatürümüzde kesin bilgiler yer almamaktadır. Fakat dillerin nasıl ayrıştığı ile ilgili az da olsa bilgi sahibiyiz. Prof. Dr. Mehmet Ölmez dillerin ayrışmasıyla ilgili şöyle der: “Bugüne kadar ki bilgilerimiz kutsal kitaplara dayalıdır fakat 19.yüzyıldan itibaren dilbilimciler bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır kutsal kitaplardan ziyade insanlarla ilgilenmişlerdir. Geldikleri nokta bir dilin nasıl ortaya çıktığı, en eski dilin hangisi olduğu buna karar verememişlerdir. Bu konuyu bırakıp dillerin yapısını incelemeye başlamışlardır ve 20.yüzyıl dilbilimi bunun üzerine şekillenmiştir.”

Diller Nasıl Farklılaştı ve Çoğaldı?

Dünya üzerinde aktif olarak konuşulan dil sayısı kimi araştırmacılara göre 5000 kimi araştırmacılara göre ise 7000 civarındandır. Dil aileleri kollar şeklinde ilerlemiştir. Her dil birbirinden kelime düzeyinde, gramer düzeyinde de etkilenebilir.

Türkçe Nasıl ve Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Prof. Dr. Doğan Aksan yazıtlardaki soyut sözcüklere bakarak Türkçeyi miladın başına kadar, yani 2000 yıl kadar eskiye götürmüştür. Fakat yazılı belgeli Türkçe ise 700’lü yıllara ulaşır. Bu tarihten önce yazılan yazıtlar da mevcut.

Türklerden Kalma En Eski Yazıtlar

552–630 arasında Türkler ilk devleti kurmuşlardır bu süre içinde ilk yazıtları bırakmışlardır. En eski yazıtları göz önünde bulunduracak olursak yazıtların üstündeki yazı bugün konuşulan Türkçemizden kelimelerin bulunduğu ama Türkçe olmayan bir dildir. Bu dil Soğdca ve bir tür Moğolca’dır. En eski Türkler bu iki dili kullanmışlardır. Bu yazıtlar Orhun Kitabelerinden daha eskidir. 6.yüzyılın son çeyreğine ait olan bu yazıt Kültigin ve Bilge Kağan’ın dedelerine aittir.

Soğdca ile yazılmış bir metin

8.yüzyıldaki yazıtlarda(Orhun Kitabeleri) bulunan metinlerle günümüz Türkçesinin gramer yapısı hemen hemen aynıdır.

Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta ekin ara kişi oglı kılınmış.

Bu cümle Kültigin Yazıtının ilk satırıdır. Az da olsa cümleyi anladınız değil mi?

Günümüz Türkçesiyle

Yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (kara toprak) yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış.

Türk dilleri hangi coğrafyalarda etkili olmuştur?

Türk dillerinin etkili olduğu coğrafya çok geniş bir alana yayılmıştır. Haritalar mutlaka farklılık gösterebilir ama genel olarak bu haritayı göz önüne alabiliriz. Renklendirilmemiş yerlerde Türk dili yoktur diyemeyiz. Dağınık olarak yaşamını sürdüren topluluklar mevcuttur.

  • Türk dilleri içinde en zor anlayabileceğimiz dil Çuvaşça’dır.
  • Bir de artık var olmayan bir dil olarak Fuyu Kırgızlarının dili söylenebilir. Kendi dillerine ait sadece 1000 civarında kelime biliyorlar. 

Türkçenin Dil Ailesindeki Yeri

Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır ve sondan eklemeli bir dildir. Bu kolda Japonca, Korece, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca yer almaktadır. Bu bilgiye göre Japonca ve Korece ile dil bakımından akrabayız fakat bu yanlış bir bilgi. Yani Korece ve Japonca ile herhangi bir dil akrabalığımız yoktur.

Bu durumu Prof. Dr. Mehmet Ölmez şöyle açıklıyor: “Japonca yalıtılmış bir dildir. Japonlar dillerini Endonezya diliyle, Afrika diliyle, Sanskritçeyle ve daha pek çok dille karşılaştırmışlardır. Sonuç olarak Japonca hiçbir dil ile yüzde yüz örtüşmüyor.”

Diyeceksiniz ki şimdi hani biz bu dilleri kolay öğrenebiliyorduk?

Evet, yine kolay öğrenebiliriz bu dillerle akraba olmamamız öğrenmemizi etkilemiyor çünkü yapı bakımından Türkçe ile benzerlik gösteriyorlar. Nasıl biz bir cümle kurarken sıralamamız özne, nesne, yüklem şeklindeyse bu sıralama Japonca’da da aynıdır. Bu yüzden diğer dillere göre daha kolay öğreniriz.

Sonuç olarak gördüğümüz üzere dilimizin çok köklü bir geçmişi var. Elbette literatürdeki bütün bilgileri bilemeyiz fakat yine de tarihimiz ve dilimiz hakkında az da olsa bilgi sahibi olmalıyız. Dilimize sahip çıkarak onu yozlaşmanın etkisinden kurtarabiliriz. Ülkemizin her bölgesi farklı ağızlara sahip. Bu da demek oluyor ki dil ve kültür alanında çok büyük çeşitliliğe sahibiz. Bu çeşitlilik ise bizim sahip olduğumuz en büyük hazinedir ve bu hazine ancak biz sahip çıkarsak var olacaktır.

Keyifli okumalar dilerim.

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, öYer-Su iyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.

Leopard 2 Serisi

Leopard 2 3. nesil bir Alman yapımı ana muharebe tankıdır. 1970 yıllarında Almanya tarafından geliştirilmeye başlanan ana muharebe tankımız 1979 yılında Alman ordusunun envanterine girmiştir. Leopard 2 ile başlayan bu seri ilerleyen zamanlarda birçok dallara ayrılacaktır. İngiltere ve Fransa dışında birçok Avrupa ülkesi Leopard serisi tankları kullanmaktadırlar. Gelişim süresinde gözümüze ilk çarpan şeylerin başında 2A4 serisine kadar düz bir kule kullanılmaktayken 2A5 serisi ile eğimli kuleye geçilmiştir.

Bütün seri elektronik atış sistemine sahip olmakla birlikte lazer ölçüm ve termal kamera da içermektedir. 4 metre yüksekliğinde ki suda gider ve 1 metre yüksekliğindeki duvarları da aşabilir. 1500 beygir gücüne sahip V12 motoru kullanmaktadır ve motor sayesinde 70 km hıza ulaşmaktadır.

Leopard 2 Varyantları

Leopard 2 seri olarak ilk yapılan versiyonudur.Araç Ocak 1979’dan Mart 1982’ye kadar üretilmiştir. 380 tane araç bulunmatadır.

Leopard 2A1 topçuya termal kemara kurulmasıyla birlikte küçük değişimler olmuştur toplamda 750 adet tank üretilmiştir.

Leopard 2A4 Leopard serisinde en çok kullanılan versiyondur. Önceki versiyonlardan farkı ise otomatik yangın bastırma sistemi , dijital ateş kontrol sistemi , geliştirilmiş taret sistemi ve titanyum zırh sistemi bulunmaktadır. 1985 ve 1992 yılları arasında 7 part şeklinde üretilmişlerdir. Almanya’da ki üretim fazlası tanklar  Avusturya (114), Kanada (80), Şili (140), Danimarka (51), Finlandiya (124), Yunanistan (183), Norveç (52), Polonya (128), Portekiz (37), Singapur (66), İspanya (108), İsveç (160) ve Türkiye (354) gibi dost ülkelere satıldı.

Pz 87WE İsviçre’nin Leopard 2A4’e uyguladığı modifikasyon ve geliştirme sonucu ortaya çıkmıştır.

Leopard 2A5 anti tank silahlarının gelişmesi üzerine 2A4 serisi geliştirildi ve modernizasyonlar yapıldı. 2A5 serisinde 2A4 serisinde göre zırh sayısı artırılmıştır. Almanya , Norveç , İsveç , Danimarka ve Polonya tarafından kullanılmaktadır.

Leopard 2A6 2A5 serisine göre yardımcı motor , mayın koruma ve yeni bir havalandırma sistemi eklenmiştir. Tüm Hollanda kuvvetlerinde kullanılır. Almanya Yunanistan ve Kanada tarafından kullanılmaktadır. 1 tane tank 5.74 Milyon $ değerindedir.

Leopard 2A7 Atış kontrol sistemleri değiştirilmiştir. Serinin en modern tankıdır. Danimarka elinde bulundurduğu tankları modernizasyon etmiştir.

Kullanıcılar

Türkiye , Almanya ,  Avusturya ,  Kanada ,  Yunanistan ,  Şili , Danimarka , Finlandiya , Hollanda ,  Norveç , Polonya ,  Portekiz ,  Katar , Singapur ,  İspanya , İsveç , İsviçre.

Mısır Piramitleri

Mısır Piramitleri’ni duymayanımız yoktur. Bu muhteşem yapıları çoğumuz filmlerde gördüğümüz kadarıyla biliyoruz. Tuzaklar, mumyalar, hazineler… Peki piramitler gerçekte nasıl? Piramit sözcüğü Yunanca ”pyramis” sözcüğünden türemiştir. Mısır Piramitleri genellikle Firavunlar’ın mezarları olarak inşa edilmiş yapılardır. Mısır’da bulunan en eski piramit Mimar Imhotep tarafından tasarlanmış olan Basamaklı Piramit’tir. Piramitlerin inşa edildiği zamanda yapımına yardımcı olan ve sırrını bilen herkesin öldürüldüğü söylenmektedir. Piramitlerin en çok bilinenleri Gize’de bulunmuştur. Gize’de bulunan bu piramitlerden en büyüğü Keops Piramidi’dir. Keops Piramidi Dünya’nın Yedi Harikası içerisinde yer almaktadır. Araştırmalara göre Mısır’da 100’e yakın piramit vardır. Geçmişte Mayalar, İnkalar ve Aztekler de benzer yapılar yapmıştır.

Piramitlerin Sırrı Çözüldü mü?

Piramitler asırlardır gizemini korumayı sürdürmüştür. Günümüzün şartlarıyla bile tamamı henüz keşfedilememiştir. Bu yapıların keşfedilmeyi bekleyen pek çok sırrı vardır.

Piramitlerin Özelikleri Nelerdir?

Piramitlerin her 20 ton olan taşlardan inşa edildiği bilinmektedir. Bu taşları bulabilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Ağırlıklarını zihnimizde canlandıracak olursak bu taşların insan gücüyle taşınması neredeyse imkansızdır. Nasıl taşınmış oldukları da gizemini korumaya devam etmektedir.Piramitlerin oldukça şaşırtıcı özellikleri vardır. Örnek verecek olursak; piramitlerin içerisine yılda iki kez güneş ışığı girmekte bu tarihler piramit hangi kralın adına yapıldıysa onun doğduğu ve tahta çıktığı zamana denk gelmektedir. Piramitlerin ilk keşfedildiği zamanlarda mumyalarda bulunan radyoaktif maddeden ötürü bilim insanları kanser hastalığına yakalanmış ve yaşamlarını yitirmişlerdir. Piramitlerle ilgili çözülemeyen bir sır da piramitlerin içerisinde radar, sonar ve ultrasound gibi cihazlar çalışmamaktadır. Piramitlerin bazı bölümleri hâlâ keşfedilememiştir. Büyük piramitin tabanının yüzeyi anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi sayısını (3,14) vermektedir. Büyük piramit dünyanın kara kitlesinin tam merkezinde yer almaktadır ve dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir. Piramitin başka bir işlevi de güneş saati olmasıdır. Ekim ortasıyla mart başı arasında düşen gölgeler yılın uzunluğunu ve mevsimlerini gösterir. Piramiti çeviren taş levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Büyük piramit ile Dünya’nın merkezi arasındaki uzaklık Kuzey Kutbu ile arasındaki uzaklığa eşittir. Yüksekliği ile çevresi arasındaki oran bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular vardır:
Keops Piramiti’nin yüksekliğinin 1 milyar ile çarpımı Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye denk gelmektedir. Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri iki eş parçaya bölmektedir. İşçilerin olağanüstü bir çabayla 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek Keops Piramiti’nde yer alan taşlar 664 yılda yerleştirilebiliyor. Gerçekte ise 20 ile 30 yıl arasında tamamlandıgı bilinmektedir. Her şeyin bu kadar ayrıntılı olarak düşünülmesi, planlanması bu yapıları mucizevi kılmaktadır.

Piramitler aslında kral mezarlarıdır. Eski Mısır Dönemi’nde ahiret inancı vardı. Bu nedenle krallar mezarlarını ölmeden önce inşa ettirir, öldükten sonra da kıymetli eşyaları ve eşleri ile birlikte oraya gömülürdü. Bugün filmlerde izlediğimiz gibi piramitler tuzaklarla dolu değildir. Piramitlerin her bölümü keşfedilememiştir. Günümüzde ise çalışmalara hâlâ devam edilmekte olup sır perdeleri ise yavaş yavaş kapılarını aralamaktadır.

Tanzimat Dönemi’ne Yaklaşırken Yaşanan İlginç Olaylar

Lisede tarih ve edebiyat derslerimizde Tanzimat dönemi edebiyatı ve Tanzimat Fermanını bol bol işlendi. Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı’nda okunması nedeniyle Gülhane Hatt-ı Şerifi, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu veya Tanzimât-ı Hayriye olarak da anılır.

Peki, Tanzimat Fermanı neden ve nasıl ortaya çıktı? İnsanlar durup dururken neden böyle bir şey yapmak zorunda hissetti? Yani yapmasalardı, bize de sınavlarda ekstra çalışılacak konular çıkmasaydı neler olurdu hep birlikte inceleyelim.

Kimin Başının Altından Çıkıyor?

Hikâyemiz ıslahatçı bir padişah olan III.Selim, amcası olan I. Abdulhamid’in vefatı üzerine tahta çıktı. III. Selim, Ruslarla yapılan savaşların kaybedilmesini ve Kırım’ın Ruslar tarafından işgal edilişini, Osmanlı ordusunun dönemin çağdaş ordularının gerisinde kalmasına bağlıyordu. Aslında bu geri kalmışlık sadece orduda değil bütün alanlarda kendisini belli ediyordu. Yalnız III. Selim modernleşme ve çağdaş devletlere yetişebilmek için ilk başta ordunun düzeltilmesinin şart olduğunu düşünmüştü ve Nizam-ı Cedid’i kurdurdu.

Nizam-ı Cedid askerleri Avrupalı tarzda kıyafetler giyiyor ve eğitim alıyorlardı. Padişah Nizam-ı Cedid için hazinenin bir kısmını tahsis etti. Nizam-ı Cedid’in III. Selim tarafından çok sevilmesi Yeniçeriler arasında acaba pabucumuz dama mı atılacak korkusu uyandırdı. O zamanki sayıları 70 bini bulan Yeniçeriler yılanın başını küçükken ezmek ve çok kısa zaman içerisinde sayıları 10 bini bulan Nizam-ı Cedid ordusunun kaldırılmasını istediler. Kabakçı Mustafa adında bir Yeniçeri Ağası isyanı başlattı ve halkı galeyana getirdi. Halk da yeni ordunun Avrupalı tarzda giyinmesini pek sevmedi. Halkın desteğini de arkasına alan Yeniçeriler saraya yürüdü ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılmasını istediler. Maalesef Sultan III. Selim’in danışmanları padişahı yanlış bilgilendirildi ve isyan artık bastırılamayacak bir seviyeye geldikten sonra padişahın haberi oldu. Nizam-ı Cedid’i örgütleyemeyen ve isyana karşı elinde karşı koyacak başka bir güçte bulunmayan III. Selim Nizam-ı Cedid’i dağıttı. İsyancılar ellerindeki gücün farkına varınca ıslahatçı padişahın daha sonra yine bu tarz hareketlere girişmemesi için padişahın da tahtı bırakmasını isteyip tahta IV. Mustafa’yı çıkarttılar.

Eski Yeniçerilerin Yeni Padişahı

Yeniçerilerin isyanıyla dağıtılan Nizam-ı Cedid ordusunun askerleri, Tuna orduları komutanı olan Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’i çok severdi ve Nizam-ı Cedid askerlerinin anlattığını duyunca çok öfkelendi. Ordusunu toplayıp İstanbul’a doğru yürümeye başladı.

Yeniçerilerin ve İmparatorluğun yeni padişahı olan IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa’nın geldiği haberini alınca derhal kuzeni ve eski padişah olan III. Selim’in ve kardeşi II.Mahmud’un öldürülmesini istedi.

Cellatlar şimşirliğinde istirahat eden III. Selim’i, kanını akıtarak oracıkta öldürdüler. (Osmanlı geleneğine göre hanedan soyundan gelen kişilerin kanı akıtılması yasaktır). II. Mahmud ise daha önce davranıp sarayın en üst katında halıların arasına saklanarak canını kurtardı.

Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’u bastı ve isyancıların kellelerini aldı. Tahta III. Selim’i çıkartmak için gelmişti ama eski Sultan çoktan öldürülmüştü. Alemdar Mustafa Paşa ne yapacağını bilemezken II. Mahmud saklandığı yerden çıkıp gelir. Alemdar Mustafa Paşa yanına gelenin II. Mahmud olduğunu anlayınca eteğine kapanıp kendisine biat eder. II. Mahmud Alemdar Mustafa Paşa’yı veziriazamı ilan eder ve kardeşi IV. Mustafa’nın öldürülmesini emreder. Böylece hanedan ailesinde tahta geçebilecek kimse kalmaz.

II. Mahmud Ve Yenileşme Hareketleri

II. Mahmud tahta çıkmasıyla beraber yeniçerilerin kendisine tehdit oluşturmaması için Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması çalışmalarını başlattı. Yeniçerilerin içerisindeki önemli kişileri tek tek temizledi. Nizam-ı Cedid’in devamı sayılabilecek Sekban-ı Cedid’i ve Asakir-i Mansure ordularını kurdu.

Yeniçerilerin içerisindeki isyan çıkarabilecek kişiler temizlendikten sonra II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı tamamen kaldırmıştır. Bununla da yetinmeyen II. Mahmud divan teşkilatını tamamen kaldırıp yerine bakanlar kurulunu kurmuş, kılık kıyafet alanında yenilikler yapmış, Enderun mekteplerini kaldırmış yerine memur yetiştiren okullar açmış, devlet yetkililerinin hediye almasını yasaklamış, ilk kez yurt dışına öğrenci göndermiş, harp okulu ve tıp okulu gibi okullar açmış, Takvim-i Vakayi isimli ilk resmi gazeteyi bastırmış, Tımar sistemini tamamen kaldırmıştır. II. Mahmud yaptığı bu değişikliklerle Mustafa Kemal Atatürk gibi insanların yetişmesini sağlamış ve Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır.

Sultan II. Mahmud

Kaynakça:

-Ágoston, Gábor (2014). “Firearms and Military Adaptation: The Ottomans and the European Military Revolution, 1450–1800”. Journal of World History. 25: 113.

https://islamansiklopedisi.org.tr/asakir-i-mansure-i-muhammediyye

https://islamansiklopedisi.org.tr/sekban-i-cedid

https://islamansiklopedisi.org.tr/mahmud-ii–osmanli

-Ahmet Efe (2012) Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi

-Sema Öner, İletişim Fakültesi Dergisi/ Türk Basının İlk Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayi’de Padişah Portresine İlişkin Haberler https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/212199

Vietnam Savaşı

Vietnam Savaşı Kuzey Vietnam , Çin , Sovyetler Birliği’ne karşı olarak Güney Vietnam(Anti komünist), ABD savaşa katılmışlardır. Soğuk Savaş’ın ikinci sıcak çatışması olmuştur. 1955-1975 arasında sürmüştür.

Savaş Başlamadan Önce

Savaştan öncesine değinmek istiyorum çünkü bu olaylar adım adım savaşın gelmesini sağlamışlardır. 3.Napolyon Fransa’nın ekonomik durumunun kötüye gitmesinden dolayı koloni arayışı içindedir. Koloni olarakta uzak doğu ülkesi olan Vietnam’ı seçmişlerdir. Vietnam köylülerinden alınan ağır vergiler bölge halkını bağımsızlık mücadelesine götürdü. Fransa’ya karşı yapılan ayaklanmaların birçoğu Fransa tarafından bastırıldı. 2. Dünya Savaşının başlaması ile birlikte bölgede Japonlar söz sahibi oldular. Halk Fransızların gitmesi ile mutlu olsalar da mutlulukları çok uzun sürmeyecekti. Japonlar Fransızlardan daha yüksek vergilerle daha fazla şiddet uyguluyorlardı. 1945 yılında yenileceğini ve bölgeyi kaybedeceğini anlayan Japonya bölgede ki milliyetçilik duygusunu artırdı ve bölgeye silah yardımında bulundu bulunmasının nedeni ise batılı devletlerin bölgede söz hakkı almasını engellemekti. Bölgeden çekilen Japonya Vietnam İmparatoru Bao Dai’ye bıraktı. Bao Dai’nin batılı sevdası ülke içinde tepki uyandırdı. Bu tepkilerin yükselmesinden sonra Bao Dai ülkeden kaçtı. 2. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra Fransa bölgede tekrardan söz sahibi olmak istiyordu. 1946 yılında başlayan savaş 1954 yılında son buldu.Savaşın etkisi ile Vietnam ikiye bölündü. Kuzeyi komünist rejim bulunurken güneyde antikomünist rejim bulunmaktaydı. İkisininde birbirinden farkı yoktu ikisi de diktatör gibi davranmaktaydılar. ABD soğuk savaşın etkisi ile bölgeye birçok kez savaş danışamanı gönderdi. Bölge halkı ise ABD’yi tehdit algıladıkları için ABD’ye karşı bir direniş oluşturdular. Bu direnişe Vietkong adını verdiler. Gelelim savaş bölümüne..

Savaş Detayları

1964 yılında Brinks Hotel’ine saldırı olduktan sonra başkana sunulan bombardıman teklifini başkan geri çevirdi ve olayı barışçıl yöntemlerle çözmek istedi. Ardından 1965 yılında Amerikan gemisinin vurulmasından ötürü Amerika savaşa dahil oldu. Bölgeye binlerce Amerikan askeri gönderildi. Vietnam Savaşı çok çetin savaş olduğu gibi iki taraf birbirine acımıyordu ve işkenceler artmıştı. Savaş Amerika’dan 19000 kilometre uzak olmasına rağmen televizyon sayesinde Amerikalılar savaşın durumunu takip edebiliyorlardı. Kuzey Vietnam güçlerinin Buon Ma Thuot’ı ele geçirmesi ile savaşta dönüm noktası olmuş iki ay sonra Güney Vietnam’ın başkenti olan Saygon’u ele geçirmesi ile birlikte savaş sonlandı. Savaş uzun ve acımasız olmuştu. 21 yıl süren çatışmanın sonucunda toplamda 4 milyon sivil ve 1 milyon komünist savaşcı öldü. ABD 220 ile 320 bin arası Güney Vietnam’lı askerin öldüğünü 60 bin ABD askerinin öldüğünü açıklamıştır. Savaş sonrası savaşın etkisini atamayan Amerikan askerleri intihar etmişlerdir. Vietnam Savaşında Çin-Sovyet ilişkilerinin düzeleceğini tahmin ediyorlardı fakat aksine düzelmek yerine kötüleşmiştir.

Savaşta Kullanılan Silahlar

Bell AH-1 Cobra, Boeing Stratofortress, Republic F-105 Thunderchief,Mikoyan-Gurevich MiG-21 (NATO Reporting Name: Fishbed), Lockheed AC-130 Spectre/Spooky/Stinger II/Ghostrider, McDonnell F-101 Voodoo, Lockheed P-3 Orion, Lockheed U-2, Mikoyen-Gurevich MiG-17, Boeing CH-47 Chinook, Bell UH-1 Iroquois.

Körfez Savaşı ve Irak Savaşı

Körfez Savaşı ya da Çöl Fırtınası Harekatı olarak da bilinir. 1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden sonra yükselen tansiyon sonrası koalisyon kuruldu. Koalisyonda ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Suudi Arabistan,Suriye,Mısır’ın dahil olduğu 37 ülke vardı. Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra birleşmiş milletler Irak’a karşı bir sürü yaptırım uyguladı. Yaptırımdan sonra ABD başkanı George Bush ABD askerlerini Suudi Arabistan’a gönderdi. Göndermekle kalmayıp birçok ülkenin birliklerininde bölgeye kaydırılmasını istedi bu hareket savaşın kapıda olduğunu gösteriyordu.

Körfez Savaşı 17 Ocak 1991’de Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkartmak için yapılan hava bombardımanıyla başladı. Bombardımandan sonra 24 şubat 1991 de kara harekatı başladı. Harekattan sonra Irak Kuveyt’ten çıkarıldı. Irak ise sessiz kalmadı ve Suudi Arabistan’da ki koalisyon hedeflerine ve İsrail’e Scud füzeleri ile saldırdı. Birleşmiş Milletler sayesinde bölgede 12 yıl kadar savaş olmadı ta ki ikinci Körfez Savaşı çıkana dek. ABD ve İNGİLTERE öncülüğünde kurulan koalisyon 2003 yılında Irak’a karşı IRAK SAVAŞI olarak da bilinen İkinci Körfez Savaş’ını başlattılar. Savaşın sebebi ise Irak’ın kitleimha silahlarına sahip olduğuna dair iddiaları idi. İşgalin başlamasından kısa bir süre sonra Irak ordusu yenilgiye uğradı bunun nedeni ABD ve koalisyon ülkelerin silah ve teknoloji anlamında çok daha güçlü olmasıdır. Bir belgeselden hatırladığım kadarıyla Irak tankları ABD tanklarını daha göremeden imha edilmesiydi. Irak’a ait tanklar Sovyet yapımı T-72 tanklardır ve gece görüş ekipmanı bulunmamaktadır.

ABD’nin Irak’ı yenmesinden sonra Saddam Hüseyin yakalanarak idam edildi. Savaştan sonra Irak’ta sorun bitmedi aksine sorunlar aşırı derecede arttı. Irak’ta ki birçok tarikat ABD’ye karşı savaştı. 2020’de bile olaylar devam etmektedir. Kısacası koalisyon 26 günde Irak’ın büyük şehirlerinin ele geçirdi. Birçok Irak komutanları CIA tarafından rüşvet aldı ya da teslim olmaya zorlandı. Irak ordusunun sadakati zayıftı.

Kayıplar

10.000 Iraklı asker, 20.000 direnişçi, 19.000 tutuklu (rakamlar ortalama olarak verilmiştir).

11.000 ıraklı polis asker(koalisyon) , 4.483 ABD askeri, 179 İngiltere , 139 diğer

30.852 Abd askeri yaralanmıştır.

F-16 Fighting Falcon

F-16 General Dynamics üretimi çok amaçlı, tek jet motorlu savaş uçağıdır. İlk olarak şirket tarafından ABD Hava Kuvvetleri için üretilmiştir. Avcı uçağı olarak tasarlanmasına rağmen birçok pozisyonda kullanılmaktadır. 29 ülkenin hava kuvvetlerinde görev almaktadır. Dünyada üretilen en fazla savaş uçaklarından biridir. F-16 it dalaşı için birçok konfigürasyona girmiş, daha iyi bir görüş için kanopisi su damlası şeklinde yapılmıştır. 9G dayanan ilk savaş uçağıdır. F-16 nın yapımında F-15 teknolojisinden yararlanılmıştır. Çok yönlü taktik ve avcı uçağı olan F-16 uçakları havadan havaya ve havadan yere savaş kabiliyetine sahiptir.F-16A/C/E serisi tek kişilik olup F-16B/D/F/I serisi ise çift kişiliktir.

F-16’nın Varyasyonları

F-16A/B Block 1 ilk seri üretim versiyonudur.Norveç Hollanda, Belçika,Danimarka’ya ihraç edilmiştir.94 adet üretilmştir.

F-16A/B Block 5 önceki versiyonla aynı aviyonik altyapıya sahiptir.128 adet üretilmiştir.Savaş kabiliyeti arttırılmıştır.

F-16A/B Block 10 326 adet üretilmiştir.

F-16A/B Block 15 En çok üretilmiş F-16 versiyonudur olup 983 uçak üretilmiştir.AIM-7 Sparrow füzesi taşımak amacıyla yapılan geliştirmelerle birlikte kanat altında yaklaşık 500 kg’lık taşıma kapasitesi arttırıldı.

F-16A/B Block 20  APS-113 gelişmiş dost düşman tanıma sistemi (AIFF) eklendi.Ses ve video kayıt sistemi eklendi.Elektronik savaş (EW) kabiliyeti kazandırıldı. JASSM, JDAM, EGBU-12, SDB, AIM-120D ve AIM-9X kullanabilme kabiliyeti kazandırıldı.Toplam 949 uçak MLU moeline çevirilmiştir.

F-16C/D Block 25 İlk F-16C 16 Haziran 1984’te ilk uçuşunu yaptı.Sadece amerikan hava kuvvetlerinde bulunmaktadır.Uçağın motoru ilk başlarda Pratt&Whitney F100-PW-200 Turbofan kulanılırken, konfigürasyonla Pratt&Whitney F100-PW-220E Turbofan ile değiştirilmiştir. 244 uçak üretilmiştir.

F-16C/D Block 30/32 İt dalaşının kralıdır. 646 adet üretilmiştir. Diğer F-16lara göre çok daha iyi tırmanma seviyesine sahiptir. Birçok hava kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır.

F-16CG/DG Block 40/42 Night Falcon LANTIRN sistemi sayesinde F-16’lar geceleri yer değiştiren hareketli hedeflere saldırma yeteneği kazanmıştır. F-16 Block-40 ile, F-16’lar artık çok görevli, çok amaçlı uçaklara dönüşmüştür. Maksimum kalkış ağırlığı 42.300 pound’a kadar yükseltilmiştir. USAF, TR, Bahran, IL ve Mısırda kullanılmaktadır. Block 42 sadece Amerika’da kullanılmaktadır. 799 adet üretilmiştir.

F-16CJ/DJ Block 50/52 Dost düşman tanıma sistemi (IFF) gelmiştir. AIM-120 AMRAAM ve AGM-65D Maverick kullanabilme özelliği gelmiştir. Block 50/52+’larla birlikte 995 adet üretilmiştir. ABD, Türkiye, Yunanistan ve Şili Block 50; ABD, Güney Kore, Singapur, Yunanistan, Polonya ve İsrail hava kuvvetleri ise Block 52 kullanmaktadır.

F-16E/F Block 60 Desert Falcon BAE için İran tehdidi üzerine geliştirilmiş olup uçmakta olan en gelişmiş F-16’dır. Tamamen dijital kokpit tasarımına geçilmiştir.

Türkiye ve F-16 Serüveni

F-16’nın C ve D serisini kullanmaktayız. C serisi av ve bombardıman için kullanırken D serisi av ve bombardımanın dışında eğitim için de kullanılmaktadır. F-16’ların Türkiye’ye gelmesinin sebebi eskiyen F-5 ve F-104 uçaklarının daha modern uçaklarla değiştirilmek istenmesidir. Bugün birçok operasyonda F-16’lar kullanılmaktadır. Türk Hava Kuvvetlerinde birçok modernizasyona uğramıştır. 237 adet bulunmaktadır.

F-16’nın Birim Fiyatları

  • F-16A/B: US$14.6 milyon (1992)
  • F-16C/D: 28.520 milyon TL(1998)
  • F-16E/F: 26.9 milyon US$ (2005)
  • F-16I (F-16D Blok 52+ modelinin sadece İsrail’e özgü modifiye edilmiş modeli): $45 Milyon (2006)
  • F-16V (F-16 Blok 70-72): 57 milyon US$ (2019)

Kullanığı Mühimmatlar

  • Top
    • 1 x 20 mm M61A1 Vulcan (512 mermi)
  • Havadan Havaya Muharebe Füzeleri AAM
    • 6 x AIM-9 Sidewinder
    • 6 x AIM-120 AMRAAM
    • 6 x Python-4
    • 4 x R.550 Magic II
    • 4 x IRIS-T
  • Havadan Karaya Taarruz Füzeleri
    • 6 × AGM-65 Maverick
    • 4 × AGM-88 HARM
    • 2 × AGM-154 JSOW
    • 2 × AGM-158 JASSM
    • 4 × BLU-107 Durandal
    • 2 × AS-30L
    • 2 × AGM-142 Have Nap (Popeye II)
    • SOM (Roketsan) (sadece Türk Hava Kuvvetleri için)
  • Gemi Savar Füzeleri
    • 2 × AGM-119A Penguin
    • 2 × AGM-84 Harpoon
    • 2 × Tubitak SAGE SOM (sadece Türk Hava Kuvvetleri)
  • Bombalar
    • GBU-10 Paveway II, GBU-12 Paveway II, GBU-24 Paveway III Lazer güdümlü bombalar
    • Mk-20 Rockeye, CBU-52/58/71/87/89/97 Demet bombaları
    • CBU-103, CBU-105 WCMD
    • BLU-109
    • MK-81, MK-82, MK-83, MK-84 Genel maksat bombaları
    • BLU-109, GBU-31/35/38 JDAM
    • GAU-3A 70 mm (2.76 inç) Roket podu
  • Nükleer Bomba
    • B61