istanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Sokaklarda boza satılsa

Kadınlar mendiller bıraksa sarı çocuklara

Sıcaklık küresel ısınmaya bağlı olmasa sadece

Dedeler torunlarına misket hediye etse

Ceviz ağacına çıkan çocuklarla dolsa bütün bahçeler

Ve susmasa şarkılar gece 12’den evvel…

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Memlekette at nallarının tıkırtıları

Bülbüller musikilerini iletse bütün kuşlara

Haberleşmeler mektuplarla olsa sadece keşke

Çocukluğun heyecanı yüreğimde olsa hep

İnsanlık iç içe olsa da sevişip koklaşsa

Sarılmak da yasak olmasa nefes almakta…

Processed with VSCO with m5 preset

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

İnce Gelincik

Gel, İncik!

10.11.20’

“Gel, İncik!” diye seslendi kara kafalı kadın.

Çocuklar bile çiçekleri koparıyorsa

gelincikler neden bu kadar nahiftiler ki?

Kelimeler de sarılır mı insanın aciz bütünlüğüne?

Sarar mı güçlü kollarıyla güçsüz bedenimi?

Avurtları çökmüş yanaklarımdan yaşlarımı silip

Boynumdan öper mi beni kelimeler?

Şavkın parlak buğusunda saklı bir kedi vardı sanki

Bağıra bağıra göz kapaklarıma gelmişti

Ve ağırlığını kirpiklerime konduruvermişti

O pazartesi sabahı.

Karanlıktan gözlerimi kör eden deli bir

Pazartesi sabahı.

Ben deliremediğim için delirmişken o ardına bakmayan

Bir oyuncak gibi çocukken özenle kurduğum beşikte sallanıyordu.

Gece doğurmuştu da yavrularını bana bırakıp gitmişti.

Gecenin kaç evladı vardı ki o gece?

Koyuluk lügatlarda yar edinememiş de kendine,

Gelmiş benim kucağımda susmuştu

O pazartesi sabahı.

Lakin beni asıl deli eden

Hayallerimi karşımda görünce gerçekleşmemiş miydi?

Yoksa beni asıl üzen onların gerçekleşmemesi miydi?

İçimdeki o kuvvetli hakikatin hayallerde barındığını bildiğim halde

Belki de hep vurdumduymaz davrandırıldım!

Ya da davrandım…

Lakin bilirdim

Yolumun sonu hep O’na varacaktı.

Biz vazgeçmedikçe!

Biz vazgeçmedikçe…

‘Mutsuz ölmek istemiyorum!’ diye güçlü bir nefes üflediler, bütün hayaller…

Omzumun üstüne beyaz, nahif ama ağır bir kuş tüyü konuvermişti.

Ben de mutsuz ölenlere ihanet ediyor

Hissine kapılıp

Ağladım bütün sabah.

Hepsinden tek tek özür dileyip etek uçlarında diz çökmek istedim.

Onlar da benim gibi mutsuz ölenler için mi ağlamışlardı yoksa?

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?

Bi’çare…

Yalvardım ölenleri öldüren bütün ölümsüzlere yuva sinsilikler deposunda

 ‘Ölenleri niçin duyamadık?’ diye.

Sonra önümdeki kitap ses etti: “Ben buradayım ya!” diye

Elinden öpüp alnıma koydum şiirleri

Kocaman bir saygım vardı o’nlara.

Ve olacaktı da

Kocaman, bütün çocuklar için en büyük demek değil midir ki?

Belki de değildir, çocukluğuma sormalıyım belki.

Bütün gelincikler aslında kuşlara meftundurlar

Saçları kahverengi toprağa her değdiğinde

Kan akar acı acı gözlerinden ve onlar o anda

Ne yapsalar fazla gibi gelir

Ve ne yapmadıysalar eksik kalır her şey.

Gelincikleri çocuklar da koparır

 Düşer saçları tel tel

Kırmızı kırmızı

O halde niçin susar bütün ‘insanlık’?

“Açmak için yağmuru mu beklersiniz?” dedim solmuş çiçek ezgisine.

“Çiçeğim ben, solarım da açarım da” dedi.

Sahi, solduktan sonra açmak değil miydi elzem olan?

“Evet!” dedi çiçek,

Sahi, gelinciklerin gözyaşları yağmurlar yağınca görünmez miydi?

Mutluluğun Ağıdı

Kalbimin hıçkırıkları gözlerimden boşalıyor
Sesini titretirken yağmurlar
Işıkları açıyorum
Gökkuşağı doğuyor kenar mahalleden
Çocuklar top oynuyor
Nejla teyzenin camları aşağı iniyor
Fakat biz yine de mutlu oluyoruz
Yaşlanan yürekler var pencere başlarında
Ellerinde iki şişle torunlarına örgü örüyorlar
Raif Bey içeriden sesleniyor
Nejla! Hadi gel içeri, üşüteceksin!
Cılız ateş hırçınca yanıyor
Duvarın rutubetli hâli içli bir şarkıyla eşlik ediyor
Kimsenin umrunda değil ki hüzünler
Bozuk bir fotoğraf makinesinin içindeki mutlu insanlarız biz
Geleceğin biletlerini kalbiyle kazanmış mutlu insanlar

Kadınlarım

Ben bu coğrafyaya güçlü kadınlar ektim
Yitirdiğimiz onca hayat için
Kırmızı tohumlar dağıttım çocuk kalplerine
Sildim baştan yazdım yaslarımızı
Hepsini koca bir hasretle
hatıra defterimin üçüncü sayfasına çizdim

Yaşamak için canından olan
ama köklerini hayata bağlayan
Gecenin sessiz çığlıklarını duyumsatan
Büyük yürekleri derinlere çizdim Unutturmamak için sımsıkı sarıldım toprağın derin sularına

Kız kardeşlerimin ellerinden öptüm bir bir
Kokladım mis kokularını
Umudun vedasında güller yetiştirdim
Şimdi o güller gökkubede büyürler
Ve hayatın şarkısını cesurca söylerler

Uçurumlarda Selamlaşırken Bir Satırla

Canım her yanım yaralarla dolu
Kağıt kesikleri var gövdemde
Tanısı koyulamamış tıbbi terimlerden söz edemem ben ama
İllaki sızlar kabuk tutmuş olsa bile
Ve acı değer kaburgama
Yine de her şeye rağmen
Yanıbaşımda olacaksa bir avuç huzur söylemi
Hazırım ucu bucağı görülmeyen
Tuzlu mavilerle yaralarımı sıvazlamaya

Canım bilirsin bağışıklık kazandığımız acılar var
Baksan; özgür dünya
Sözde; özgür insan
Bilirsin bilir, söz ağızda kurt gibi kıvranır
Açıklamak ne derece imkansız
Ki imkansız görülen her dert var şurada
Şurada sıkı sıkıya tutunmak istediğimiz bir hayat
Ne çabuk vazgeçer bizden
Uçurum kenarlarında açmış çiçekler gibiyiz

Canım, canım sıkılıyor artık her huzur söyleminden
Paranoyak bir gençlik büyütüyorum koynumda
Urganları kolye gibi dolaştırdığımı bilirsin boynumda
Bilirsin ben artık
Bir insanın dayanmak istemediği his sıkıntılarıyla yaşamaktayım
Avazım düğüm düğüm boğazıma takılmış
Uzun bir yolculuğun terli vücudu var bende
Öylesine bir yaşamın
Öylesine geçen dakikaları
Ve uçurum kenarlarından düşen çiçeklerin mavi tuzlara
Çığlıkları var kulaklarımda

Bir Çocuk Tükendi Bir Şiir Kıyısında

Sis tüterdi dağlarımızın oyuklarından
Bir feryat namesi ardı sıra
Yükselirdi leylak çiçeklerimin bağrından
Gün doğardı usul usul
Belli etmeden yeni bir umudun koynunda
Yaramaz çocukların körpe ayaklarından üstelik
Mahcup şarkılar koştururdu

Ve afyonum henüz patlamamış olacak ki
Kısık sesler duyardım
Annemi işitemezdim epeydir buğulu sesinden
Doğrulup günün ışıklarına karşı
Bedenimden salyalar sarkıtırdım iğrenilesi
Kalıp yalnızlığın ahenkli melodileri arasında vicdanım eğik bükük
Ağlardım tütün sarısı duvarlara
Halsiz bir hayvan gibi serildim yere gölge ağaçlar dibinde
Burnumdan ve ağzımdan günah yüklü nefesler boşaltırdım
Kader motifli ahmak yaşanmışlıklara
Elzem bir yakıştırma bana karşı tahsilli insanlar tarafından
Çağrıştırdığım ölüm semasında bulut yüklü yağmurlar taşırmışım, derler
Ağlak bir çocuk yanağı aşındırırmış
Öylesi hüzün kıvrımlı yolları sedir rahatsızlığında yürürmüşüm
Ne belli belki ben kurtların uluduğu dolunayları yaratmışımdır
Belki felsefenin doruklarına kurulan çadırlarda akıtmışımdır kanımı
Avuçlarımın içinde koşturan hırçın kısrakların sırtında
Eski savaşlar sırasında toprağa karışmışımdır…
Hiç sormak gelmez akıllarına iki vakit arası
Hıçkırık ve inilti seslerinin dayanılmaz frekanslara ulaştığı anların
Sebebiyle meşgul olamayacak kadar vakitsizlerdir sanırım
Oysa epeydir annem de uğramazdı yanıma
Çorba sıcaklığında düşlerinden sıyrılıp
Komşularım da sormazdı ve çocuklarını tembihleyip
Ağız birliği yapmışçasına
Halim; kaçak avcı köpeklerinin ağzında çırpınan keklikler gibi
Yalnızlığımın dalgalı saçları arasında tükenerek yokluğu arşınlarım
Sormaz komşular
Annem uğramaz yanıma
Toprak bereketsiz çiçek açtırmaz uslanmaz kaburgamda
Annem ve komşular ve sokaklara karışan seslerin kesintili aktarılışları kulaklarıma
Kırgın askerlerin pervasızca çökmesi şehrin göğsüne
İki çift lafın bir araya getirilememesi kadar suçlu
Soylu ailelerin yatak odalarına kilitlenen sırları gibi
Küçük ve büyük mağlubiyetlerin farketmeksizin istikrarlı varoluşları
Benim sesimi işitmeyen sağır bilgelerin sızlanması dileği ile
Kapatıyorum güneş ışıklarına gözlerimi
Bir ölümsüzlük düşü biliyorum aslında bu da benim mahremim

Rüzgâr uğultulu tepelerden sis tüterdi
Yanık sesli bir türkü sonrası
Nergis çiçekleri baharı kovarlardı
Minik ellerle yapıştığımız yaşamın boynuna
Şimdi uzun tırnaklarla çizikler atardık
Gün sayarken
Rutubetli duvarlara

Ve ihtilaller çıkardı gönül sultanlığında
Sıcak bir yatak çok görülürdü
Annem kara tülbentleriyle uğramazdı kaldığım çukura
Körpe bir kök salınırdı toprağımdan derine doğru
Saçaklara yükselirdi avazım
Üstüme dökülen lavlardan korumazlardı beni
Hançerli bir el tanırdım yakınlarda
Üstü başı temiz bir vücuttan olamayacak kadar gaddar
Sırtımı sıvazlardı ya çocuk sever gibi
Beklemediğim bir an yüksek şiddetli tokatlar çarpardı yanaklarıma
Gecesine çift paket zehir tüttürürdüm kimsesizler huzurunda
Babam uğramazdı annem duymazdı
Öksüz ve yetim düş sarsıntıları üzerine çıkarırdım kanlı hançeri
İnancımın kıyısından
Tokatların boş duvarlara vuran yankısından
Daha sonraları öğrenecektim
Akıntısına kapıldığım yolculuğun keskin taşlarda son demlerini tüketeceğini
Üstüne kararlı olduğunu varlığımın hayat sahnesinde
Sıska bir vücutta sayılan kemiklerimden ibaret olduğumu
Sakin şarkıların penceremin dışından şakıdığını
Kuş seslerine karışarak
Kayıplardan kaçıştığını
Ve son bir isteğimin taşralı bir papazın şarapsız geçen gecesinde
Günahından habersiz yaktığı hükümlerin soyunduğu göklere
Kanat çırpan tüysüz yavruların
Başımdan aşağı döktüğü çirkin yalanlarda yıkanmak
Pür pak bir çarşaf kokusunda
Sonsuza dek uyumak nefessiz
Üstüme örtülen kahverengi toprak ve
Sarımtırak tütünler
İçinde kurulanmak yolculuğumun hazin günahlar küvetinde

Derdim Yetmiyor

“Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?”

mavi eski pencere – Boğaziçi Platform | Yük Asansörü, Araç Asansörü,  Hidrolik Platform

DERDİM YETMİYOR

Derdim yetmiyor daha da gelsin,

Şimdi ben susayım yâr gelsin.

Sen üzülme ey gönül; kul görmez ise Allah bilir;

Bu dünya fanidir sen de bilirsin!

Mavi bir pencere kenarına karanfiller dikmişsin,

Eskiden tırtıldan korkarken “birden” kelebek oluvermişsin,

Ben bilmesem de

Sen en çok beni sevmişsin…

“Ben babam sayesinde bu kadar güçlüyüm!” demişsin,

Bunun da bedelini babanla ödemişsin.

Bütün her şeyi bir rüya sanmışsın da

Asıl rüya olanmış hakikat; işte şimdi anımsamışsın…

Şiir olmazsa kıbleyi bulamazmışsın;

Güneylere bir yerlere bir dağ sığdırmışsın…

Kıbleyi bildin de ne oldu?

Sen bir türlü kendin bilemezmişsin!

Şiir Üzerine Sohbet

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.” diyor usta şair Özdemir Asaf. Sâhi hatrımızda kaç tane şiir var? Okumaktan bıkmadığımız, her okuduğumuzda farklı anlamlar çıkardığımız şiirler var mı? Ya da kendimizin kaleme aldığı özgün satırlar var mı? Bu soruların kaçına yanıt verebiliyorsunuz? Sevgili okuyucularım, yazımı okuduktan sonra kendinizle içsel muhakeme yapıp bir sonuca varabilecek misiniz hep birlikte görelim.

Gönlümüze renk ve ahenk katan şiirler, dilimize pelesenk ettiğimiz nadide dizeler, usta şairlerin kaleminden bugünlere aktarılmış. Şüphesiz tüm saygıdeğer şairlerimiz keskin anlatımlarıyla kalbimizden içeri girmiştir. Biz o şiirlerde kendimizi arar buluruz. Bazen bir dizeye, bazen bir kelimeye saplanıveririz. Düşündürür bize şiirler. Hayatı, kendimizi ve kendi iç dünyamızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şiir okumak insana huzur verir. Bu zevki en iyi okuyan bilir. Şiirler hayatın akışını kısa süreliğine keser. Bazen geçmişe götürür, bazen bir damla yaş olur yanaklarımızda. Bazen sevgiliyi anar, bazen de onun hasreti körüklenir küçücük yüreğimizde. Kıpırdanıverir orası. Her okuduğumuz satırda sevgiliyi anar, farklı farklı anlamlar çıkarırız.

Ne zaman bir sevgiliyi sevsek, birine tutulsak aşk dolu şiirler ararız. Veyahut karşılığını göremediğimiz sevgimizi, aşkımızı içimize atar, bir iki cümle karalarız. Saklanırız satırlarda. Hançer gibi saplanır o sevgisizliğin o kaybolmuşluğun acısı. İşte en iyi yoldur şiir, halimizi anlatan birkaç satırdan ibarettir aslında. Bu yönden şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Türk edebiyatı şiirler ve şairler yönünden oldukça zengindir. Şarkı sözü ettiklerimiz, duvarlara yazdıklarımız ve hayat mottomuz haline getirdiğimiz satırlar vardır. Yeni şairler tarafından da var olmaya devam edecek ve değerini hiçbir zaman yitirmeyecektir. Dediğim gibi okuma zevkini tadana…

“Bir kelimeye bin anlam yüklemek” şiirlerin ana temasıdır. Öyle bir ahenk olmalı ki okuru delip geçsin. Şiiri yazmak da okumak da sanat ister, ilgi alaka ister. Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir hakkında bir alıntısını paylaşmak istiyorum.” Şiir, söylemekten ziyade susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.” Tanpınar’ın dediği gibi susma işidir şiir. Dizedeki anlamı okuyan çıkarır. Gönlünün hangi tarafı eksikse o yöne yordar okuduğunu. Sarar sarmalar kendini, o dize merhem gibi gelir yaraya. Dile getirilemeyen, getirilmekten korkulan şeyler direkt karşımıza çıkar. İşte aradığım, eksik olduğum dize dersin.

Sevgili okur, aslolan kendimizi bulmak, kendimizi gerçekleştirme şerefine ermek. Türü ne olursa olsun, ister bir şiir, ister bir roman, ister bir deneme. Okumak, yazmak, dinlemek, muhabbet etmek, edebiyatla içli dışlı olmak ruhu dinlendirir, anlam zenginliğine yol açar, bireyi geliştirir.

Bugün okuduğumuz Özdemir Asaf’lar, Nazım Hikmet’ler, Atilla İlhan’lar, Sait Faik Abasıyanık’lar ve daha ismini sayamadığımız bütün yazarlar, hislerini yazı yoluyla aktarmış, çağını özetlemiş. Bugün elimize kalem aldığımızda iki satır bile olsa bir şeyler yazabiliyorsak, farklı türlerde okumalar yapıyorsak ve en önemlisi hayattan zevk almaya ve hayatı daha anlamlı görmeye başlıyorsak gerçek benliğimizi bulmuşuzdur. Unutma, sen sana yetersin sevgili okur!

Bu haftaki yazımda türü ne olursa olsun -özellikle şiir- okumanın ve yazmanın önemine vurgu yaptım. Umarım beğenirsin ve bir sayfa açarsın kendine. Bu sayfayı hem yazar hem okursun. Sahi aklında kaç şiir var?

Nereye?

“Ah kimselerin vakti yok,

durup ince şeyleri anlamaya…”

“KİMSENİN UZUN YAZILAR OKUMAYA VAKTİ YOK BİRBİRİMİZİ KANDIRMAYALIM”

Şimdi önce oynat tuşuna bir dokunuver, müziği bir aç, sonra da vaktin olursa eğer yazıyı okursun. Ama ezgiler sözlerin bittiği yerde devreye girer işte. 🙂

Yine gel bakayım buraya, kaçamazsın bir yere! Bak bu yukarıdaki ezgi bir anne müşfikliği barındırıyor içinde. Ona göre, sonra terliği yersin benden söylemesi…

Şu an dinlediğin bu ezgi ne söylüyor sana biliyor musun?

Sanki genç bir kız yaşamın hengamesinde yaşlanınca o kendini unutan bunaklardan olmak istemiyor ve işte tüm bu yorgunluğunu annesinin kucağında saçının okşanmasında buluveriyor. Ne yemek, ne uyku, ne de Allah! Öyle huzurlu ki burada, sanki “küçül de cebime gir” lafını duydu da annesi onu eskiden ki gibi yatağına taşıyıverecek… Sonra acı bir ses kulağında: ” Uyan kızım, büyüdün artık sen! “

“Yok be anne büyümedim; ben hâlâ senin küçük kızın, o çocuk Ezgi’yim…”

Buraya kadar dayandıysan yani okuduysan yazımı öncelikle kendine bir teşekkür et, sonra da biraz bekle tam burada ve “Kadife Sesli Ceren” ile oku. Aşağıdaki yazımı, akordeon ile neyin ahenginde kaybol evvela, hemen değil bak o’nunla oku, bekle…

“siyahın gölgesinde bir güz/ellerinde ağır ezgi/…uzağımdan geçmez vakti zaman/her birimize bu yazgı…”

bekle…

“y ü r ü oğul y ü r ü !

Müzik işte; altı üstü bir müzik. Bir seda, bir tel, bir tuş, biraz bir cızırtı… Nasıl bu kadar iyi gelebiliyor ki bizlere? İnsan niçin sözlerin kafi gelmediği yerde ezgilere sığınır ki?

“Melodisi o kadar huzur verdi ki bana sözlerini hiç okumadım” demiş bir kimse ya; öyle işte…

https://www.antoloji.com/buhran-7-siiri/

Ama insan en önce kendine müşfik davranmalı güzel ezgi. Böyle annen senin saçlarını nasıl okşadıysa sen de al kendini, dizine yat ve sonra okşa her bir telini.

Sonra sarıl kendine, “aferin sana!” bugün gitmen gereken yolu yine keşfettin, sakın dinleme sana ilk adımlarını öğreten ailenin “bu yoldan gitmelisin!” çığlıklarını, sen kendi yoluna var git. Unutma yoldan çıkanlar gidemezler o’na. Gözlerinin içine bak kendinin ve bunu o’na yapamayacağını acı bir şekilde hatırla. Çünkü hata yapmağ çok güzeldil. Çünkü sen de biliyorsun kuşlar uçmayı öğrenirken anneleri “aman yavrum düşecek!” diye evhama kapılmıyor. Ee, ne diyor şu bizim ezgi: “kuş ol da uç gel!”

Ahesteliğin mollası kaplumbağalara danış ettim
Yola teslim gerek imiş
Telaşı bırakıp kendimi dinlemeye gönül verdim
En güzel göç bende gizliymiş

bu ne ya kocaman?

Bir avakadonun 22 yılda meyve verdiğini öğrendikten sonra dedim ki “e pahalı olması normal, bu meyve çok yavaş büyüyor…”

Bir gün avakado yiyebilmeniz dileğiyle bu yazıdan evvel bir kendinizi okumanızı temenni ederim!

Hoş akıl da ne gönül imiş asıl iş
Asıl mesele kalbim ne derse onu mu dinlemekte?
Sabır beklemek değil dikeni görüp gülü
sezmekteymiş,

Her yolun sonunda ölüm var ise bu beşer niye kendine zulüm etmekte?

Çizik Plaktan Şiirler

Kaybettim

Bugün birkaç parça daha
Eksik uyandım yine sensiz
Uzun zaman sonra tekrardan
Aynı sessizlik aynı durgunluk benimle

Susuyorum evet sadece susuyorum
Düşünmek bile istemiyorum kendimi
Şarkılar dinliyorum tekrar tekrar
Tükenmez kalemimin tükenen mürekkebiyim işte

Hiçbir şey yapmak istemiyorum inan
Balkonda buluyorum kendimi sık sık
Artan sigara nöbetlerimi dindirirken
Körfezden kalkan gemilerin sirenlerine irkiliyorum

Gülen insanlar da var çevremde ağlayanlar da
Hepsinin arasındayım ne gülüyorum ne ağlıyorum
Dediğim gibi sana ben bir hayaletim hep hayalettim
Şimdi ise boşluktayım rüzgarda savrulan bir yelkenli gibi

Peki sen sen neredesin
Hâlâ orada mısın mesela karanlık köşende
Mor bulutlara büründün mü yine karlı bir gecede
Dinliyor musun hâlâ o çıkmazlardaki şarkıyı

Eminim eminim yine çok güzelsindir
Hele ki bir de vuruyorsa yüzüne gecenin aydınlığı
Yağmur kokusu sinmiş ak zambak gibisindir
Ama kim bilir nerelerdesindir kimlesindir

FİRAK ŞİNASİ

Çizik Plaktan Şiirler

Ben seni düşündüm hayallerimde
Seni gördüm gece rüyalarımda
Çıkmaz anlarımda senden çıkış buldum
İzlediklerimde okuduklarında seni buldum

Baharda en yeşil sendin gördüm
Bir ağacın tepesindeki son yaprakta
Bir ırmakta yine seni gördüm
Akın akın gürül gürül çağlarken

Sen bilmezsin bir parçam bin parçam
Sigara dumanımda hasret tüttüm
Her seste her bakışta seni gördüm
Güldüm ağladım sustum seni konuştum

Bazen bir nefes bazen bir kramp
Hepsinde en güzel sen oldun iyi ki oldun
Ve günümün her saati seni sen geçerken
Ben şiirlerimin son mısrasında seni yazdım

Çizik Plaktan Şiirler

Aç karna bir kahve içtim
Gecenin bir köründe
Sigaramın dumanı mutfağa yayıldı
Kısıkta çalan müziğin ritminde
Sönmeye yakın lambaya doğru
Dudaklarımdan hafif hafif havaya
Öylece söndürdüm sigaramı ve lambayı
Korkar adımlarla kaçtım hızlıca karanlıktan
Kapıyı usulca kapadım korkak bir katil gibi
Çünkü içerde bir cinayet işledim
Ama ne kan vardı ne arbede ne patırtı
Ne de bir ceset
Zaten hiç kimseye bu kadar acı çektirilemez
Hiç kimse de bu acıya bu kadar dayanamaz
Ben bu gece katil oldum sevgilim
Ben bu gece bizi öldürdüm
Ne bir silahla ne bir bıçakla yaptım bunu
Ben sensizliğin matemi ve vuslat arzusu ile
Hem bir katil hem de bir ceset oldum

Çizik Plaktan Şiirler

Maziye meftun bir hal ki temerküz etti
Didarım olanın azabı ve süruru
Sindi içime nezâret-i meltemden kûru
Na’sakin gönlümde var deli aşk şiddeti

Fasih bir tını idi düşenler lebinden
Hâlâ da öyledir iyi kötü ne dese
İzmihlâldir netice lerzan işitmenin
Ya râb bu bîmar hâllarımı hiç dindirme

Beni muhasara eyledi o şebnem-dar
Bu cerîmenin ceremesi de çekilir (eve’lallah)
Ateş-i efsun beni bu kadar mı yakar
Yoktur bir şekvâm çünkü gönlüm aşktan mahîr


Kelime anlamları:

Meftun: Tutkun, tutulmuş, vurgunluk. Temerküz: Toplanma, bir yerde birikme. Nezaret: Bakma, bakış, seyir. Kur: Kör. Fasih: Güzel, ahenkli. Leb: Dudak. İzmihlal: Yok olma, mahvolma. Lerzan: Titreme, titrek. Bimar: hasta, hastalıklı. Muhasara: Sarma, etrafını kuşatma. Şebnem-dar: Üstünde çiy taneleri bulunan. Cerime: Suç, günah. Cereme: suçu olmadığı halde bedel ödemek. Ateş-i efsun: Büyülü ateş. Şekvam: Şikayet. Mahir: Usta, eli yatkın.

Çizik Plaktan Şiirler

Neler oldu bana
Ne yaşadım ben
Var mıydın yok muydun
Sen bir serap mıydın
Hatırlayamıyorum
En son unutmuştum seni
Ne oldu da ben öldüm
Kemiklerim küllükteki izmarit gibi büküldü
Aşıktım alev alev yanan bir ateş gibi
Nasıl alezim gitti de küllükteki kül oldum
Söyle ben nasıl yaşıyorum hâlâ
Var mı bir olasılık yaşamak için
Varsa söyle
Ben seni hâlâ yaşamak istiyorum
Varsa söyle
Doğmak istiyorum küllerimden sevgili…

İmgenin Güncesi- Kayıp

Susuyorsun, büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ellerin cehennem yarası
Ateşin var, sönmüyor
Yanıyorsun Ali

Kederin içine taht kurmuş
Yerini kimselere vermiyor
Uyan hadi

Gözlerinin umut perdesini arala
Gülüşün mutluluk yağdırsın tüm sokaklara
Sen yeter ki
Susma Ali

Kendini bulmaya çalıştıkça
Kayıp ilanı veriyorum
Bildiğim bütün karakollara

Geçmişin kara lekesi gömleğine sinmiş
Memleketimden beyaz güvercinler ziyaretine gelmiş
Onlara hoş geldini çok görme Ali