DİL EDİNİMİ VE KRİTİK DÖNEM

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en büyük araçtır. Bu özelliğiyle dil, insanları diğer canlılardan ayıran temel bir özelliğe sahiptir. Çevremizde var olan hayvanlar, bitkiler vb. ses ve beden hareketleriyle iletişim halinde olsalar da hiçbir şekilde daima üreten, canlı ve sistem durumunda olan, konuşmamızı sağlayan dil ile bir olamaz. İnsanoğlunun var olduğu ilk günden itibaren insanlar arasında iletişim, etkileşim daima olmuştur. Dilin gelişimi, kökeni ve farklılaşması tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun bir sürecin ardından her dil milli bir kimlik kazanmış ve kuralları oluşmuştur.

Çocuklar tarafından zahmetsiz bir şekilde edinilen dil, bilinçli bir süreç değildir. Dilin gelişiminde; zeka, kişilik, hafıza gücü, kardeş sayısı, doğum sırası, ebeveyn iletişimi, sosyal yaşantı, bakım şekli gibi faktörler etkilidir.

Gelişim her alanında olduğu gibi dil yeteneği de bütün çocuklarda aynı oranda ve hızda gerçekleşmeyebilir. Ayrıca fiziksel ve bilişsel engeller var olsa bile tüm çocuklar gecikmeli de olsa dili edinmektedir. Fakat bu süreç normal bir gelişim içerisinde olan çocuklar arasında da farklılık gösterebilir. Genıshi, bir çocuk ilk kelimeyi 10. ayda diğer biri 20. ayda söyleyebilir. Bir çocuk kompleks cümleleri 5,5 yaşında diğeri 3 yaşında kullanabilir.” (Genishi, www.) diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. Dili, dini, rengi, yaşamış olduğu sosyal çevre dil gelişiminde oldukça etkili faktörlerdir demiştik. Fakat dünyanın her yerinde bilimsel çalışmalar sonucunda açıklanan, dil gelişiminin ortak sonuçları vardır. Buna göre “dünyanın tüm kültürlerindeki çocuklar, ilk yılda tüm kültürlere özgü sesleri çıkarabilirler. Dünyadaki kültürlerin hepsinde, çocuklar 2-4 yaşları arasında konuşmayı öğrenirler.” Yapılan dil gelişimi çalışmaları sayesinde, çocukların ilk yıllarda aynı gramer kurallarını kullandıkları da saptanmıştır. Burada anlayacağımız en önemli nokta, küçük yaşlarda kendi doğamız gereği bu özelliğe sahipken hem ana dilimizi hem de maruz kaldığımız yabancı bir dili edinmek daha kolay olacaktır.

 

Kritik dönem ise, yaşa bağlı olarak belirli alanlardaki becerilerin edinilmesinde avantaj sahibi olunan dönemdir. Her bir beceri alanı için farklı kritik dönemler vardır. Dil de bu becerilerden biridir. Biyolojik temelli olan dil, çocuğun doğumdan orta çocukluk dönemine doğru büyürken anadilini öğrenme yeteneği belirli bir süre içinde gerçekleşir. Her bir yaş dönemi, önceki döneme göre daha karmaşık bir öğrenim aşamasıdır. Kritik dönem dediğimiz bu süreçte, kazanılmak istenilen beceriler, deneyimler gibi doğum öncesi ve sonrası gelişimi etkileyen çevreyle girdi ve çıktıların en fazla olduğu dönemdir. Bu nedenle kritik dönemi geride kalmış kişiler herhangi bir dil öğreniminde diğerlerine nazaran zorluk yaşarlar. Aynı şekilde okullarda verilen dil eğitimi, kritik dönemini atlatmış olanlar için hiçbir zaman o dili konuşan insanların yetişmiş olduğu seviyeye ulaşamayabilir.

Çocuklarda Konuşma Gecikmesi- Bölüm 2 - Medaim Yanık Kliniği

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin çok hızlı olması ve dil ile beynin birbirini etkileyen iki unsur olması kritik dönemin önemini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalara göre hedef dile maruz kaldıktan yaklaşık iki yıl sonra çocuk konuşmaya başlar ve hem ana dili hem de ikinci dil öğrenimi yaklaşık 12-13 yaşına kadar kolaylıkla sağlanır. Çünkü bu yaşa kadar beyin esnek nöron yapısına sahiptir. Bu süreçte ebeynlerin çocuğa karşı tavrı, iletişimi çok önemlidir. Onunla bebek dili dediğimiz dil ile konuşmaya devam edilirse, çocuk burada normalden uzun süre geçirmiş olur, yaşıtlarından geride kalır ve toplumsal bütünleşmede gecikme gerçekleşebilir.

Kritik süreçte ailenin etkisi olduğu kadar çevre de o derece önem taşır. Bu süreçte çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, algılayabilme, uyuyabilme, dürtü, ödül ve yasaları fark eder, davranışlarında ona göre değişiklikler meydana gelir. Duymuş olduğu sesleri, cümle haline dönüştürebilir. Edinmiş olduğu kelime sayısı da yine çevresiyle ne kadar etkileşim halinde olduğuna bağlıdır. Normal şartlarda bir birey 6 yaşına kadar 2500 sözcükten fazla sözcük edinir. Aksi bir durum varsa dil gecikmesi (ses, söz dizim ve anlamsal yönlerle ilgili işlevsel bir rahatsızlık) dediğimiz olay olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoz, otizm gibi kişilik rahatsızlıkları, zeka geriliği, duyuşsal rahatsızlıklar (sağırlık, körlük gibi), organik rahatsızlıklar da olabilmektedir.

Dil Öğreniminde Dil-Düşünme Etkileşimi

Dil ile beyin sürekli etkileşim halinde olan iki unsurdur. Buna bağlı olarak çocukların beyin gelişiminin oldukça hızlı ilerlediği bu dönemde, ana dilinin yanı sıra ikinci bir dil öğrenimi, zihinsel açıdan gelişmesini de sağlayacaktır. Bazı ailelerin bu konuda endişeleri olsa da doğru bir dil öğrenimi gerçekleşirse bu endişe yersizdir.

Bireyin dil gelişimi doğumu izleyen ilk beş yıl süresince en üst düzeydedir. Bu yüzden, bu dönem kritik dönem olarak adlandırılır. Buna en güzel örnek Dana Suskınd’ın yazmış olduğu “Otuz Milyon Kelime” kitabında bilimsel çalışmalarla elde edilen sonuçlardır. Kitapta, bebekler üzerinde deneyler yapılmış ve sonuç olarak kritik dönemin, bireyin hayatını nasıl şekillendirdiği gösterilmiştir. Bebekle çok fazla etkileşim halinde olan ebeveynler, çocuklarının geleceğini inşa etmede gayet başarılı olanlardır. Çünkü birey bir yaşla dört yaş arasında kendi dilinin sessel yapılarını aşama aşama edinmektedir. Bu dönemden başlayarak ana dilin dışındaki bütün dillerin ses birimlerini doğru biçimde üretme ve ince bir biçimde sesleri ayırt etmeye yönelik, ses organlarının uyum sağlayabilme yatkınlığının azaldığı saptanmıştır. Bu sebepten dolayı dil ediniminde kritik dönem, bireyler için son derece önem taşır. Özet olarak kritik dönemin, ebeveynlerin ilgisi ve alakasıyla, sürekli çocukla iletişim halinde olarak son derece iyi yönlendirilmesi gerekir.

“Aylak Adam” ve “Anayurt Oteli” Romanlarıyla Yusuf Atılgan

Hayatı: Yusuf Ziya Atılgan, 1921 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Yunan işgali sonucu ailesiyle birlikte Hacırahmanlı’ya göç etti. Necâti Bey İlköğretim Okulu ve Balıkesir Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Hâlide Edip’in öğrencisi oldu. Mezun olduktan sonra Maltepe Askerî Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946 yılında Hacırahmanlı’ya, babasının ölümüyle kendisine kalan çiftlik işlerine, geri döndü. Bir süre sonra edebiyata yöneldi ve Aylak Adam (1959) romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü ikincilikle kazandı. 1973 yılında ikinci romanı olan Anayurt Oteli’ni yayımladı. Anayurt Oteli’nin 1986 yılında sinemaya aktarılmasıyla tanınırlığı arttı. 1989 yılında kalp krizinden vefat etti ve üçüncü ve son romanı olan Canistan’ı tamamlayamadı.

Edebi kişiliği:

  • Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Yusuf Atılgan, postmodernizmi esas alır.
  • Romancılığıyla tanınır.
  • Romanlarının dili akıcı ve sadedir.
  • Romanlarında bilinç akışı, iç monolog, diyalog ve geriye dönüş tekniklerini kullanır. (Yazar, eserlerinde karakterlerin ruhsal durumunu başarıyla tasvir eder.)
  • Eserlerinde ele aldığı başlıca konular yabancılaşma ve yalnızlıktır. (Romanlarında çağdaş karakterlerin bunalımlı ruh halleri ve sürekli bir arayış içerisinde olmaları göze çarpar.)

Eserleri:

Roman: Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973), Canistan (tamamlanmamıştır)

Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992) Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1981)

Piyes: Çıkış Gecesi (1947)

Yusuf Atılgan’ın yalnızca iki ‘kısa’ romanı olmasına rağmen romanlarında kullanmış olduğu sade dil, modern teknikler ve başarılı tahliller onu Yeni Türk edebiyatının romancılığıyla tanınan en önemli yazarlarından birisi yapmıştır.

Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanıdır. Roman, ‘C.’ adında 28 yaşındaki genç bir adamın bir yıl boyunca, farklı mevsimlerde (kitap dörde ayrılmış olup; “Kış”, “İlkbahar”, “Yaz” ve “Güz”) başından geçen olayları anlatır. Paralı sayılan ve geçim derdi olmayan C., günlerini ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesinde, restoranlarda, sinemalarda ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, yürüyerek ve sürekli düşünerek geçirir. C., toplumda yerini bulamadığını düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ını arayan, mutsuz, yalnız ve aylak bir adamdır. C., sürekli aradığı gerçek sevgiye hep çok yaklaşmakta fakat hiç ulaşamamaktadır.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

C., edebiyatımızda yer almış ‘aylak’ tipinin kırılma noktasıdır. Tanzimat Dönemi’nde ‘Batı’yı yanlış anlayan, alafranga’ olarak karşımıza çıkan bu tip (örneğin Felâtun Bey, Bihruz Bey) Aylak Adam’da ‘geçim derdi olmayan, topluma yabancılaşmış yalnız birey’ olarak çıkar.

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan’ın 1973’de yayımlanan ikinci romanıdır. Aylak Adam’da olduğu gibi Anayurt Oteli’de tek karakter üzerine kurulmuştur. Burada C.’nin yerini otelin kâtibi Zebercet alır. Otelde otelin sahibi ve kâtibi olan Zebercet ve ortalıkçı kadından başka kimse yoktur. Bir gece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın otelde bir gün kalır ve ertesi gün tekrar geleceğini söyleyip gider. Bu durum Zebercet’in bütün hayatını değiştirir. Zebercet günlerce gecikmeli Ankara treniyle gelen o gizemli kadını bekler. Uzun bekleyişler sonucunda Zebercet ruh sağlığını kaybetmeye başlar. Roman bir cinayet ve intiharla son bulur.

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.

Aylak Adam’la bazı yönlerden benzerlik gösteren Anayurt Oteli’nin, Aylak Adam’a göre psikolojik çözümlemelerinin daha derin ve daha ağır olduğu görülüyor. Romanın yazıldığı dönem aldığı eleştirilerin çoğu kitapta geçen müstehcen içeriklerden dolayı olmuş. Bu eleştiriye gelen yorumlardan kimisi bu durumun rahatsız edici olduğunu söylese de kimisi Zebercet’in iç dünyasını anlamak için yer aldığını söylüyor. Takdir okuyucuya kalmış. Roman, 1986 yılında beyaz perdeye de aktarıldı.

Renklerin İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri:

Bütün evren sadece siyahtan oluşsaydı ne olurdu? Bir sabah uyandığınızda her şeyin siyahtan ibaret olduğunu düşünün. Nasıl hissederdiniz? Bu soru bana sorulmuş olsaydı eğer vereceğim cevap muhtemelen şu olurdu: “Sanki hiç sonu gelmeyecek bir gecenin bütün renkleri yediğini düşünürdüm.’’

Dünya üzerinde hatta evrende pek çok renk var ve her rengin de kendine özgü farklı bir enerjisi var. Yapılan araştırmalara göre her renk insanda farklı hisler uyandırır. Örneğin açık renklerin insana enerji verirken koyu renklerin insanı karamsarlığa, olumsuzluğa ittiği düşünülür. Bu izlenimden yola çıkarak renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

Pek çok psikoloji uzmanına göre her renk bilinçaltımıza farklı bir mesaj iletir. Örneğin yemek yediğimiz bazı yerlerde kırmızı ve tonlarının kullanılmasının nedeni kırmızının açlık dürtümüzü canlandırmasıdır. Bir diğer örnek de kırmızı rengin adrenalin salgısını harekete geçirmesidir. Aynı zamanda kırmızı renk tehlikenin simgesidir. Trafik lambalarında kırmızının kullanılması bu gibi durumlara örnek verilebilir. Pembe renk ise sakinleştirici bir özelliğe sahiptir. Arizona Üniversitesi tarafından yürütülen bir deneyde hapishane demirleri pembe renge boyanmıştır. Bunun sonucunda içerideki mahkumların agresif davranışlarında azalma olduğu görülmüştür. Bu örneğe bağlı olarak renklerin o ortamda bulunan bireylerin üzerinde psikolojik bir etki yarattığı söylenebilir. Sarı, turuncu, kırmızı gibi sıcak renklerin insanların duygularını harekete geçirdiği ve dinamizmi arttırdığı bilinmektedir. Mor, yeşil, mavi gibi soğuk renkler ise insana sakinlik güven ve huzur vermektedir. İş ve hastane ortamlarında soğuk renklerin kullanılmasının sebebi huzur ve güven duygusunun yayılmasını sağlamaktır.

Yapılan bazı araştırmalarda sarı rengin sinirsel bozukluk yaşayan bireylere, mor rengin uykusuzluk çeken bireylere iyi geldiği sonucuna varılmıştır. Psikologlar neşelenmek isteyenlere turuncu, sakinleşmek isteyenlere mavi, canlanmak isteyenlere ise turkuaz rengini önermektedir. Bulunulan ortamın rengi bireyi olumlu veya olumsuz olarak etkileyebilir. Sevmediği bir renk ortamında çalışan bireyin psikolojisi bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Bunun sonucunda ise iş verimliliği azalabilir. Sevdiği renklerin olduğu bir ortamda çalışan Bireyde ise bu durumun tam tersi bir durum söz konusudur. İnsanların kendilerini ifade edebilmelerinin bir yolu da renklerdir renkler sayesinde insanlar duygularını ifade edebilir. Moral bozukluğu yaşayan ve psikolojik bir çöküntü içerisinde olan insanlar kıyafetlerinde genellikle koyu tonları tercih etmektedir. Cenazelerde giyilen siyah rengin üzüntüyü ve matemi temsil etmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. Mutlu ve neşeli insanlar ise genellikle açık renk tonları tercih ederler.

Yeşil:

Sakinleştirici etkisi vardır. Denge ve uyumun temsilcisidir.

Mavi:

Sadakati, güveni, dürüstlüğü ve sorumluluğu temsil eder.

Mor:

Maneviyat ve hayal gücünü temsil eder. Derin düşüncelerin sembolüdür.

Turkuaz:

Duygusal dengeyi düzenler.

Pembe:

Şefkati, huzuru ve sevgiyi temsil eder.

Kırmızı:

Tutku ve enerjinin temsilcisidir. Aynı zamanda tehlikeyi de temsil eder.

Sarı:

Zekayı, aklı ve bilgeliği temsil eder. Beynin sol yarım küresini göstermek amacıyla da kullanılır.

Kahverengi:

Korumacılığın temsilcisidir. Güvende hissetme ve huzur bulma ifadelerinde temsil eder.

Beyaz:

Beyaz renk saflığı, temizliği, doğallığı temsil eder. Aynı zamanda masumiyetin ve bütüncüllüğün de temsilcisidir.

Siyah:

Siyah renk otorite ve gücü temsil eder. Bununla birlikte derin bir yası, üzüntüyü ve korkuyu temsil etmektedir.

Bütün bu bahsedilenler sonucunda görmekteyiz ki renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli ve hafife alınmayacak bir etkisi vardır. Bundan yola çıkarak biz de gündelik hayatımızda kullandığımız renklere dikkat etmeliyiz. Bize enerji ve canlılık veren renkleri kullanmalıyız. Kısacası hayatı sevdiğimiz, bize güç veren renklerle yaşamalıyız.

İnsanın Anlam Karmaşası

İnsan, ortalama 70 yıl yaşadığı hayat sahasında ömrüne alabildiği kadar düşler, beklentiler, duygular, acılar, mutluluklar sığdırmış olan; bunca farklı duygulara ve fikirlere sahip olup, evrende var olduğu sürece bu sınırlı hayatında hep bir anlam arayışında bulunan bir varlıktır. Anlam, onun belirsiz bu hayat sürecini yaşanabilir kılan onu bilinçlendiren bir olgudur. İnsan aynı zamanda doyumsuz, hep daha fazlasına yeltenen, sınırları ihlal etmeye müsait, hataya meyilli ve hatayla deneyimli bir varlıktır. Hayat boyu yaşadığı bir çok şeyden anlam çıkarma çabası içinde bulunan insan, aynı zamanda acıyı hissetmeye, yara almaya da en müsait varlıktır.

Her şeyde bir anlam arayıp bulan insanın çektiği acılar, aslında çıkardığı anlamlarla doğru orantılı ilerler. Olaylara bakış açısı, değerlendiriş biçimi, karakteri ve duyguları tamamen bulduğu ve dayandığı bu anlamlara bağlıdır.
Hayat bir dere misali hiçbir an olsun zamanın bir noktasında durmadan, akmaya devam ederken insan bu hayatın neresine tutunuyor? Diye soracak olsak, kesinlikle bulduğu anlamlara tutunduğu söylenebilir. Evrende anlam arayan tek canlı olarak insan, yıllar boyu hep bu kavramın peşinden koşup bununla hayatını şekillendirmiştir.

Çektiğimizi zannettiğimiz bir çok sıkıntının, hissettiğimizi düşündüğümüz bir çok acının da altında bizim yüklediğimiz anlamlar, düşüncelerimiz, beklentilerimiz, dayanak olarak gördüklerimiz yatar. Hayatın anlamını mutluluk ve sevgi olarak koyan bir kişi, yaşamının hüzünlü bir zaman diliminde dibe çökecektir. Çünkü o bütün anlamı mutlulukta bulmuş, mutlu olmazsa hayatın kendisine hep acı vereceği yanılgısına kapılmıştır. Anlam bulmak adına tekrar bir mutluluk arayışına girecek, arayıp bulamadıkça kendini dibe geriliyormuş gibi hissedecektir . Veya hayatının merkezine başarıyı koymuş, anlamı, mutluluğu başarıda yakalamış bir kimse, yine hayatın bir bütün olduğunu varsayarak düşündüğümüzde, eksik ya da yanlış bir şey yaptığında buna kafa yorup, suçu yine kendinde arayacaktır. Aynı şekilde mükemmeliyetçiliği hayatının merkezine koyan insanlar da kusur kavramıyla yüzleştiğinde bunu kabullenemeycek, kafasında büyütüp bu sorunla yüzleşemeyip kendini üzmenin yollarında hırpalanıp duracaktır.
Neye anlam yüklüyorsa insan oradan nasibini alacak, aksini görüp zıddıyla da yüzleşecek, hayatın her zaman merkezdeki gibi gitmeyeceğini, işlerin hep planla yürümeyeceğini görecektir. Süreklilik arz eden bir şey olmadığını, hayatın hep bir değişim içinde, insanı sabit bırakmadığını yaşayarak bilecektir.

Tüm bu kargaşanın ortasında ise sonunda tek bir anlam çıkacaktır. Yaşam denilen bu süreç, bir kargaşa, bir arayış, anlam bulma çabası, direniş, yıkılış, acılar ve umutlar, hüzünler, mutluluklar bütünü. Aynılıktan uzak, değişime ve değiştirmeye müsait, içinde her şeyden bir miktar bulunduran duyguların tümü. Böylelikle her şeyi anlamlandırmak yerine yaşamı kabul etmek, şartlandırmadan, her haliyle kabullenmek ve her şartta devam etmeyi öğrenmek insanlık adına en birinci çıkarılması gereken anlam olacaktır.

“Hep gülemezsiniz. İşler hep yolunda gitmez. Hep mutlu olmak mümkün değildir. Hep kazanmak diye bir şey olmaz. Hep doğru yapmazsınız. Ama hep acı çekmezsiniz de. İşler hep kötüye gitmez. Hep mutsuz olmaz, hep kaybetmez, hep yanlış da yapmazsınız. İşte bunlar hep yaşamak.”
-alıntı