Edebî Sofralar

Tok karna okuyunuz! Ya da siz bilirsiniz.

Epey bir zamandır dijital platformlarda yayınlanan yapımların başarılarından, kalitesinden ve saire söz ediyoruz. Bunun etkenleri arasında televizyon yayınlarının süresi ve dijital platformların daha popüler hâle gelmesi sayılabilir. Bunun yanında keşfetmemiz gereken şeylerin arasında onları gördükçe de ilgimiz ve odağımız da o tarafa kaymış durumda. Öte yandan televizyonda, ulusal kanallarda da pek kaliteli işler yapılıyor. Bazı kanallarsa hakikaten takdire değer. Bunlardan biri ve benim de en dikkatimi çeken TRT 2. TRT 2 zaten uzun zamandır sanat ve kültür alanında yaptığı işlerle adından söz ettiriyor. Ama zannediyorum ki son yıllarda eleştirmeye, eleştirirken de kötü özelliklerden bahsetmeye alışkın olduğumuz için “İyi zaten iyidir. Biraz da eksikleri söyleyelim daha iyi olalım.” fikriyle hareket ediyoruz ve iyi olanı konuşmaktan ve bazen hakkı olduğu hâlde övgü sözleri söylemekten yâni beğenimizi ifade etmekten imtina ediyoruz.  

Bu yazımda sizlere TRT 2’nin yeni yayın döneminde dikkatimi çeken programlarından biri olan Edebî Sofralar’dan bahsedeceğim. Bu programla nasıl karşılaştığımdan bahsedeyim öncelikle kısaca: Nergiz Erbay’ı sosyal medyadan takip ediyordum ve Ninemin Dolabı hesabından diktiği ürünleri paylaşıyordu. Böyle kısaca anlatmak istemezdim ama yazının asıl konusu bu değil. Merak edenler inceleyebilir. Her neyse… Bir süre önce Edebî Sofralar programının TRT 2’de yayınlanacağını duyurdu. O günden beri de programın yakın takipçisiyim.

Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil adlı eserinde “Edebiyatı hemen hemen kültüre denk buluyorum. Denklik ayniyet demek değildir. Aynadaki hayal, kendisine akseden eşyaya benzer. Edebiyat bu manada, kültürün aynadaki aksine benzetilebilir.” der. Kültür unsurları öyle ya da böyle edebî eserlere yansımıştır. Bizler için sofra, bir sofranın etrafında toplanmak, yemek yemek de kıymetli bir kültür ögesidir; yaşamımız, yaşayışımız hakkında bilgiler verir. Kalabalık bir sofrada toplanıp yemek yemek, ayaküstü bir şeyler atıştırmak, bulgur pilavına kaşık çalmak ya da hizmetçilerin birinin gelip birinin gittiği mükellef bir sofrada seçkin davetlilerle bir akşam yemeği yemek… Doğumlar, ölümler, düğünler, mutlu haberler ve hatta üzüntüler bile bizi sofranın etrafında buluşturur.

Bir yanda Cemal Süreya, “Yemek yemekle ilgili ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” derken bir yandan köyde apar topar kahvaltı yapıp tarlaya ekin biçmeye giden köylülerin olması, öte yandan Barış Manço’nun “Buyurun dostlar, buyurun. Halil İbrahim sofrasına!” demesi de bize yemek yemenin, sofrada olmanın hayatımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğuyla ilgili ipuçları verir.

Yemek bir yer sofrasında mı yeniyor yoksa tahta iskemleli, muşamba çakılı küçük bir masada mı? Yemeğe kimler davetli? Sofrada kullanılan yemek takımları ithal mi, su takımı kesme kristal mi? Bardaklardaki içe ekler neler? Sofra kalabalık mı yoksa tek kişilik mi? Roman kahramanı tıka basa mı yiyor yoksa ayakta bir şeyler mi atıştırıyor? Bunların hepsi edebî eserle pek tabii yazarla ilgili de bilgiler içeriyor. Öte yandan gene kültürümüzde, dilimizde yer alan sefer, sefer tası, sofra, misafir kelimeleri arasındaki ilişkiyi de bir düşünmenizi tavsiye ederim. Zira programın adından tutun da müziklerine, görsel unsurlarına, çekimine ve tabii ki konuklarına kadar her şey çok ince düşünülmüş. Hazır lafı buradan açmışken de programdan konuşalım elbette.

TRT 2’de pazartesi günleri 19.00’da yayınlanan programda her hafta Türk edebiyatındaki farklı bir edebî eserdeki sofraya konuk oluyor izleyenler. Sofra merkezde olmak üzere de yazarlar, eserler ve eserlerin yazıldığı dönemdeki toplumsal hayattan bahsediliyor. Bu sofranın daimî misafiri, programın sunuculuğunu üstlenen Fatih Baha Aydın ve her hafta değişen uzman konuklar. 25’er dakikadan oluşan bölümler, o bölümde anlatılan eserde geçen bir pasajın seslendirilmesiyle ve bir sofranın kurulmasıyla başlıyor. Sofranın kurulması derken işe mutfaktan, yemeklerin hazırlık aşamasından pişirilmesine, sunumuna kadar pek çok safhaya şahitlik ediyoruz. Burada da Şef Kevser Aydoğdu’nun marifetli elleriyle karşılaşıyor seyirci. Özellikle belirtmem gerekir ki sanatsal ve estetik kaygı gözetilerek hazırlanmış, film sahnelerinden farksız bu sahnelerde izleyici ve okur olarak kendinizi eserin içinde hissedeceksiniz.

Tanpınar’ın Huzur’u

İlk bölümde Tanpınar’ın Huzur’undaki sofraya konuk oluyoruz. Programın uzman konuğu da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Handan İnci. Tanpınar’la ilgili şunu söylüyor: “Tanpınar’ın romanlarında sofralar bir roman karakteri gibidir. O kadar işlevseldir.” Sofrada barbunya var. Tanpınar’ın romanlarında okurun karşısına sık sık çıkar bu yerli balık. Onun romanlarından sofra kuruluyorsa eğer romanda bir eşik aşılacaktır.

Simitle Çay

İkinci bölümde Sait Faik’in Simitle Çay öyküsündeki kahvaltı sofrasına konuk oluyoruz. Onun “sabahın büyük ziyafeti” dediği bu sofrayı gazeteci-yazar Mehmet Yaşin’den dinliyoruz. O da bu kahvaltıyı yapabiliyorsa eğer kendisini dünyanın en yoksul kahvaltısını yapan zengin adamına benzettiğini söylüyor. “Simit Anadolu’dur.” diyor. Anakara simidi, İstanbul simidi, gevrek Kastamonu kel simidinden bahsediliyor ki bu benim hassas noktam. Bu bölümde seyirci, simitle ve Sait Faik hikâyeciliğiyle ilgili harika detaylar bulacak.

Refik Halit Karay, Mutfak Zevkinin Son Günleri

Sofra deyince elbette ki Ramazan sofralarını da anmak gerekir. İftarda yenen yemeklerin tadı eminim ki hiçbir yemekte yoktur ve sahurda uykuyla karışık ağza atılan lokmalar hepimizin zihnimize kazınmıştır.  Yazar Artun Ünsal Refik Halit’in sahur sofrasına o pek tatlı Türkçesiyle misafir oluyor. “Yemeğin en büyük özelliği, sadece yemek olmadığının anlaşılmasıdır.” diyor. Ünsal, bu bölümde yemekle ve yemek kültürüyle ilgili şahane tespitlerde bulunuyor, yemek kültürümüzdeki değişimlere dikkat çekiyor. Hatta buzdolabının yemek odasına konmasını anlattığı kısım da epey dikkat çekiyor.

Felâtun Bey ile Râkım Efendi

Bu bölümün konuğu olan yazar- araştırmacı Beşir Ayvazoğlu, “Bir medeniyeti tanımak istiyorsan sofrasına ve yemek kültürüne bakacaksın.” diyor. Elbette konu Felâtun Bey ile Râkım Efendi olunca da Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki farklar ve bu iki medeniyetin çatışması oluyor.

İnce Memed

Beşinci bölümde de Dr. Nihan Abir ile birlikte Hatçe ve Iraz’ın hapisteki sofrasına konuk oluyoruz. Bu sofranın kıymeti de iki insanın arasındaki buzları eritip onları yaklaştırıyor olmasıdır. Aynı zamanda sofranın kurulmasıyla da romandaki dersn sükûnet bitmiş ve iki kadın arasındaki yakınlığın adımı atılmıştır.

Bölümde, Yaşar Kemal’in romanlarında zengin ve fakir sofralarına konuk olmaktan, sofranın bir araç oluşundan ve içeriğinden konuşuluyor. Sofranın bireysel ve toplumsal gösterge oluşunun üzerinde duruluyor. Çünkü sofra, insanlar arasındaki uzaklık ve yakınlık anlamındaki münasebetin göstergesidir aynı zamanda. Güvenmediğiniz bir kimseyle aynı sofraya oturmak istemeyeceğiniz gibi aynı sofraya oturduğunuz kişilerle de bağ kurarsınız.

Çamlıca’daki Eniştemiz

Yayınlanan son bölüm olan altıncı bölümde yazar Mario Levi ile Abdülhak Şinasi Hisar’ın sofrasına konuk oluyoruz. Bu sofranın öne çıkan özelliği de zenginliği ve özenidir. Burada tasvir edilen sofrada Hisar’ın sofra zevki oldukça etkili olmuştur. “Hüzün hayata bağlar insanı ama içinde bir gülümseme taşır. Ne mutlu ki edebiyat var anlatabilmek için.” diyerek Mario Levi, Hisar’ın yazar kimliğine ve şahsiyetine de atıflarda bulunuyor.

E peki siz hangi edebî sofrada kimlerle oturmak, neler konuşmak isterdiniz?

Edebî Sofralar, her pazartesi akşamı saat 7’de TRT 2 ekranlarından seyircisiyle buluşuyor. Ben televizyonda denk getiremem, derseniz ya da eski bölümleri izlemek isterseniz diye de TRT İzle uygulamasını kullanarak tüm bölümlere ulaşabilirsiniz. Hatta şuracığa bağlantısını da bırakıyorum: https://www.trtizle.com/programlar/edebi-sofralar

Kara Tren

Gecikse de kara tren bekler insan.”

Aşık Veysel Şatıroğlu.(1894-1973)

Mezarlığın başında duran ibriği aldım ve sanki ölü ruh canlanacak gibi boşalttım suyu toprağın karasına. Toprağın üstünde üç tane yeşil çiçek açmıştı. Ben en çok mezarlıkta açan çiçekleri severdim. Dünyayla dalga geçer gibi toprağı boyarlardı. Umutsuzluktan buruşan bütün olanaksızlıklara karşı kendilerinde hala yaşayabilme gücü buldukları için onlara hayrandım. Ölüm denen şeyin damakta bıraktığı kekremsiliği kovmak istedim. Bütün dünya insanlarının bir karıncadan ne farkı vardı? İnsan yok olacaksa, o da bir gün uçup gitmeyecek miydi? İnsan nasıl da güçsüzdü. Canından can gitse de nasıl gülebiliyordu hala? Bundan sonra hiç gülemeyecek miydim ki? Gülmemeli miydim? Gülsem hain bir evlat olacaktım gülmezsem de hain bir öz taşıyacaktım. Ruh denen o yaratık bu kuru vücuttan taşmak için yalvarıyordu sanki bana. Nereye gitsem geri dönüyordum. Dar geldi sema bile. Ne göğe sığabildim o gece ne de anamın yüreğine. Azade nenemin kuşları dallarıma konmuş ve küf kondurmuşlardı bakışlarıma sanki. O gece ne kadar ağlasam da Keder Hanım’a “gitme” dedim. Neyi misal versem yetmiyordu ki zaten. Konuşsam da, bağırsam da, ağlasam da gidecektin. Ben de sustum. Sühan Dağı’na çıkmak kolay mıydı?

Anam seslendi sonra: “Hasan, ibriği mezarın yanına bırak!” Düşündüklerimden utandım sonra, çıktık yola. Yolda Yunus düştü yüreğime, derde giriftar eyledi beni bu mazlum sükût. Onların derdini işiten keklikler benim derdime kar rengi bir hüsn derlerdi. Ayıplardım ben kendimi. Böyle küçük dert mi olurdu? Dert miydi benimki de? Sustum.

Ökçe Kundura’nın önünden geçip saat dükkanına gittim. Bu dükkana hep hayrandım. Adeta bir kapıyı andıran pencerelerden içeriye ışık huzmesi dolardı. Bu huzme odayı sanki sarıya boyar ve suskunluğun kirli sisine perde çekerdi. Saatlerin kocaman oluşu, tik-tak sesleri ve akreple yelkovanın birbirini takip eden o sıra dışı oyunu ruhuma nakışlanırdı ve ben büyülenirdim sanki. Bir tiyatro seyreder gibi olurdum. Bu dükkan zamanın göçmen bir yolcu mu yahut kalıcı bir misafir mi olduğunu düşündürürdü bana. Eşref Usta’mın sohbeti ile de anlam kazanırdı huzurum. “Zamanın çıngırağı kulları öyle şaşkına çevirir ki evlat!” dedi, “Beşer dinçken gülüp geçtiği hakikati ihtiyarlayınca anca kavrıyor.”

Haklı mıydı Eşref Usta? Ak rüzgarlara hasret gönlümü prangalardan kurtaracak yüce hakikat hayal miydi? Hayal bir hakikat miydi? En yüce hakikat kimdi? Ve neredeydi?

           

Aralık’ın 29’u. 6 yıl evvelsi. Çok kar yağdı o günden sonra bu şehre. İstanbul’a daha evvel böyle soğuk uğramamıştı sanki. Zemheri ayazı öyle yaktı ki bu canı, şaştım kaldım. O sabah anamın haykırışlarıyla yataktan kalktım. Anamın endişesinde bir at gibi huysuzlanan bu leke babamı bir daha göremeyecek olmanın verdiği korkuydu belki de. Babamın gözlerine son kez seslendiğimi düşünsem de yanıldığımı bana hüzün göndermesinden anlamıştım.

            Bir kahve değirmeni dükkanı işletirdi babam. 40 yılını vermişti bu işe. Anamla benden esirgediği gönlünü o dükkana koymuştu da ipek mendillere sarıp saklamıştı sanki. Esasen “Ne istersin?” diye de sormadı bana hiç. Sormaması gerekiyordu demek. Ben bilmezdim ki bir şey. “Gel” derlerdi gelirdim. “Git” derlerdi giderdim. “Otur” derlerse oturur, “kalk” derlerse kalkardım. Ama kimse bana “anlat” dememişti. Ben de hep sustum. 

Babamın yanındayken ne yapsam tam olmazdı, bir yerde yanlış yaparım diye ürkerdim hep. Yeri gelir nefes almaktan bile çekinirdim. Bir elma yongası gibi gönlüm de dışarıda kalınca kararırdı sanki.

İyi bir dinleyiciydim. Anlamak için yorulmazdım, bilirdim; ben anlatmadıkça dinlenemeyeceğim. “Boşuna iki kulağımız bir ağzımız yok oğlum!” derdi babam hep. “Sen bu işi iyi beceriyorsun.”

            Babam gözlüğünü yeşil kadife kutusundan büyük bir titizlikle çıkartır, siler, sonra önlüğünü giyer ve gömleğinin kollarını da sıvadıktan sonra değirmenin başına geçerdi. Ne öğütecekse benden alırdı babam. Kahve çekirdekleri kapıdan girince hemen solda üst raftaydı; boyum yetmezdi, tabureye çıkar da uzanırdım. Babam çekirdekleri her çektiğinde çıkan o ses dayanılmaz olurdu benim için. O değirmen beni öğütüyor ben de buna müsaade ediyormuşum gibi gelirdi. Kahveden gelen o koku çekilmez olurdu. Dükkana gelen her müşteriyse bayılırdı bu kokuya. Mana veremezdim. Gözümün içine bakıp ne bahtlı olduğumu söylerlerdi hep. Öyle kızgındım ki onlara. Bilmiyorlardı içinde bulunduğum vaziyetin umarsızlığını. Her sabah aynı sıkılganlıkla döner dururdum bu küçücük yerde. Hareket edemezdim, ben kendimden koşup çıkmak isterdim de kendimi yine babamın yanında bu kahve dükkanında bulurdum.

            Bir gün karşı dükkanın çırağı hastalanmıştı. “Az işe yararsın” diye oraya yolladı babam beni. Rengarenk, çeşit çeşit kumaşlarla süslenmiş şapkalar vardı camekanlarda. Kırmızı fiyonklu, beyaz kurdeleli, dantelli, hasır iple örgülü, çiçek desenli onlarca şapka doluydu odanın içi. Bunları kim hangi ara yapmıştı?

Ben korkak bakışlarla içeriyi süzerken Marifet teyze “Celal Bey’in oğlu sen misin? Ne cıbar oğlanmışsın sen!” dedi. Doğru, çocukken çok çelimsiz bir şeydim ben. Bana verilen hiçbir yükü taşıyamaz, altında ezilirdim.

            Ben bana verilen her şapkayı özenle ince boyunlu vitrin mankenine asarken beyaz bıyıklı, kır saçlı, boylu boslu bir adam girdi içeriye. Yeleğinin sol üst kenarında- ki kalbine denk düşüyordu burası- bir cep saati vardı. Köstekli bir saat. Tik-tak! Saatleri hiç sevemedim de insanlar neden yanlarında saat taşır çok sonra anladım.

            Çetin Usta’nın yeri hep bambaşkaydı benim için. Yazmayı bilmezdim, öğrenmek istedim. Yanımda bir kalem kağıt olsun da onun ağzından çıkan her kelamı yazayım istedim. Sonra benimle alay eden bütün insanlara karşı bu yazdığım yazıları delil olarak göstereyim. O yaşımda dahi anlamıştım şunu: namuslu bir savaşın tek silahı kalemdi.

            Babamın yanından ayrıldığım ilk gündü o gün. Bilmezliğin ve çekingenliğin verdiği boşluk içinde sallanıp afallamaktan ne kadar korksam da içimde büyük bir coşku oluştu ve ben bunun sebebini bir türlü bulamazdım. Sanki bunca zamandır yırtıp atamadığım bir tat vardı dilimde; bayat, kokuşmuş, buruşuk, mayhoş, öyle anlamsız ve garip bir tat. Çetin Usta’nın dükkanında bir tablo gördüm o gün. Masmavi gökyüzüne süzülen beyaz dumanlarıyla sanki bana bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. “Bu ne?” diye sordum meraklı cılız bir sesle. “O mu?” diye güldü ustam. “O, seyahat için yaratılan en yüce varlıktır oğul!” dedi. O bir trendi. Tiren.

            O günden sonra bazı sabahlar erkenden evden çıkıp Sirkeci ve Haydarpaşa Garı’na kaçmaya başladım. İstanbul’un o eşsiz güzelliğini bile görmez olmuştu gözlerim. Saatlerce lokomotifleri, vagonları ve rayları incelerdim. Kara trenin tekerleği raylara her oturduğunda çıkan ses ninni gibi gelirdi bana. Duyan herkesi sağır edecek kadar illallah ettiren o acı ve tiz düdük sesine müptelaydım ben. Trenden çıkan buharın kokusu beni mest etmeyi başarmıştı. Gittiği yoldaki hikayelere ev sahipliği yapıyor ve gelip bana onları bir bir anlatıyordu o duman sanki. İstasyonların başında duran o koca saat dahi bana kara trenin gelişini söylediği için hiç bozulmadım ona. Ah! Ne çok isterdim trene binen yolculardan biri olmayı…

Babamın kahve dükkanında bulamadığım rayihayı kömür kokusunda nasıl bulmuştum ki ben? Bilmiyordum. Anladığım tek bir nokta vardı: benim arkadaşım ne sokaktaki çocuklar ne oynadığım bilyeler ne de konuşamadığım insanlardı. Benim tek yoldaşım vardı. O da yolun ta kendisiydi. Yolun sonunda bir tek ak olmayan şu simsiyah saçlarımın bembeyaz olacağını düşünsem de mutlu olacağımı biliyordum. Lakin babam anlamak istemedi beni. Dedi ki: “Mal canın yongasıdır.” Bu devirde geçim şarttı. Haklıydı. Çok utandım. Ben de sustum yine. İçim o trenin içinde kalmıştı. Simsiyah lokomotifin kapıları benim için açılmıştı da yüreğimde payidar kalacak bir seyahatin makinisti yapıverdi beni. Haklıydım. Deyim yerindeyse; hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaftı beşer. Kusursuz olmamaktan utanıp kusurun güzelliğini çıkarırdı hafızasından. Utandığım için utandım ama susmadım bu kez.

Benim hikayemin sahibi babamdı. O da öldü. Sahipsiz kalmıştım. O gün kalbime yuva yapmış irice bir kuş uçtu gitti sanki. Aklımı kaybetmekten çok korktum. Çünkü onu bile tam beceremezdim de elalemin ağzına düşerdim. Sonra Muhsin Usta’nın şu sözü yankılandı kulaklarımda:

“Samimi olmak en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun.”

Saklı Kalmış Bir Roman: Kendine Tapan Kadın

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın eserini 1947 yılında Gece Postası gazetesinde tefrika ettirmiştir. Tefrika edildikten sonra unutulan bu romanı tam 71 sene sonra yani 2018 yılında İthaki Yayınları ilk kez kitap hâline getirmiştir. Konu bakımından klasik bir aşk hikâyesi gibi gözükse de aslında öyle değil. Merkeze alınan duygu aşk olsa da arka planda intikam, hırs, sınıf çatışmaları gibi konular yer almaktadır. Romanı okuduğunuzda bireylerin karmaşık yaşantılarına ve karanlık iç dünyalarına şahit olacaksınız. Selim İleri’nin de ön sözünde bahsettiği gibi gerçek anlamda “unutulmayacak bir roman” Kendine Tapan Kadın…

Eseri daha detaylı incelemek gerekirse;

Derviş, roman karakterlerini çok boyutlu bir biçimde kurgulamıştır. Bu karakterlerin aile yapısı, geldikleri sınıf, iç dünyaları, kişilikleri, psikolojik durumları gibi karakterler pek çok yönüyle ele alınmış ve bunlar okuyucuya oldukça gerçekçi bir şekilde hissettirilmiştir.  Tabii karakterleri bu kadar iyi bir şekilde anlatmasının da yazarın yetiştiği çevre meslek hayatı etkili olmuştur. Derviş, yaşadığı dönemdeki farklı toplumsal yaşayışları çok iyi bilmektedir. Varlıklı bir aileden geldiği için üst tabaka diyebileceğimiz bir çevreyi, gazetecilik yaptığı için de alt tabakayı çok iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini eserine kusursuz bir şekilde yansıtmıştır.

Derviş, karakterlerin yaşadığı duygusal ilişkileri bir çatışma, bir savaş gibi betimlemiştir ki bu durum çok belirgindir. Örneğin, sevilen kişi düşman gibi görülmüş ve öyle muamele edilmiştir. Bunu romandan bir alıntıyla anlayabiliriz:

“Onun manevi şahsiyetini sevmiyordu. Onun ruhunun ve karakterinin kendisinin başlıca düşmanı olduğunu hissediyordu. Günün birinde onun felaketini yaratacak olan şey Vahdet’in bu ruhî, bu manevi tarafı, bu karakteri olacağından da emindi.”

Karakterleri incelemek gerekirse;

Bana kalırsa romanda kendine tapan iki kişi var. Bunlar biri kendine tapan kadın olarak nitelendirilen Sârâ bir diğeri ise erkek karakter Vahdet.

Vahdet, orta yaşlarda, Sourbonne mezunu, zaman zaman dergilerde yazılar yazan ve bu sayede saygı gören, zengin, yakışıklı, çapkın bir karakter. Kadınları üzmeyi ve acı çektirmeyi neredeyse marifet sayacak adeta kendiyle gurur duyan biri. Ve Vahdet’ten vazgeçemeyen ona ne kadar acı çektirirse çektirsin bir türlü geri adım atamayan güzeller güzeli Nazan… Nazan, romanda pasif kalan bir kişi, Vahdet’e karşı o kadar sabırlı davranıyor ki şaşırmamak elde değil ancak başına talihsiz bir olay geldikten sonra bu tutumu değişiyor.

Kendine tapan kadın Sârâ güzelliği ile romanda övüldükçe övülen biri fakat anlaşılması oldukça güç bir kişilik. Çocukluğundan beri yaşadığı hayattan memnun olmayan, etrafındaki hiç kimseyi sevmeyen, kimseye acımayan, anne babasından bile nefret eden biri. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri:

 “Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.”

Kimseyle duygusal bir yakınlık kurmayan Sârâ’nın tek amacı istediği lüks hayata kavuşabilmek ama bu uğurda harcadığı ve üzdüğü kişi bir kişi var o da Demir… Demir ve Nazan’ın karakterlerini ben birbirine çok benzettim. İkisi de büyük bir sabırla ve kararlılıkla sevdikleri için mücadele verdiler. Bir diğer karakter ise, Nurullah Yurdakul. Bu karakteri Derviş, her fırsatta kötülemiş ve çirkin sıfatlarla biz okuyucuya betimlemiştir. Nurullah Yurdakul çok zengin yaşlı bir et tüccarıdır ve Sârâ ile evlenmek istemektedir. Sârâ da sırf istediği hayata kavuşabilmek için Nurullah Yurdakul ile evlenecektir fakat hayatı hiç de hayal ettiği gibi gitmeyecektir.

Sonuç olarak;

Suat Derviş, gerek betimlemeleriyle gerek ruhsal çözümlemeleriyle kurguladığı hayatı çok iyi anlattığını düşünüyorum. Zaman zaman tekrara düşse de romanı okuma heyecanınız hiç bitmiyor. Ayrıca romanın yazıldığı dönem ve yazarın kadın olması dikkate alınacak olursa Suat Derviş’in son derece cesaretli davrandığını düşünüyorum. Romanı okurken iç içe geçmiş bu aşk hikayesinin zihninizde adım adım canlanacağına ve bir süre aklınızdan çıkmayacağına eminim.  

İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ’nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi?

Dune: Çöl Gezegeni / 1. Kitap ve Film İncelemesi

Dune yani diğer adı ile Çöl Gezegeni 1965 yılında Frank Herbert tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Kitap serisi toplamda altı ciltten oluşmaktadır ve son kitap 1985 yılında yayımlanmıştır. Bu inceleme yazısında serinin ilk kitabı olan ‘’Dune’’ üzerine konuşacağız.

Günümüzden yüzlerce yıl sonrasını anlatan kitapta kendinizi inanılmaz derecede etkileyici, sürükleyici ve inanılması güç bir dünyanın içerisinde bulacaksınız. Kitabı okumadan önce filmi çıkar çıkmaz seyretmeye gittim ve tam anlamıyla hayran kaldığımı belirtmek isterim. Filmden hemen sonra kitap serisini aldım ve okumaya başladım. Okudukça bu büyülü dünyanın içerisinde kayboldum. Birinci kitap toplamda 688 sayfadan oluşmakta ve filmi birinci kitabın yarısını anlatmakta. Bu seri kesinlikle okunması, izlenmesi ve üzerine araştırmalar yapılması gereken bir kitap serisi çünkü Yüzüklerin Efendisi kitap serisi ile yarışacak kadar da iddialı bir seridir. Dune serisinin bir başka farklı özelliği de günümüzden binlerce yıl sonrasında geçiyor olmasına karşın teknolojik araçların çok sınırlı olması ve ilkel bir yaşamın benimsenmiş olması. Bunun sebebi yıllar içinde teknolojinin ve robotların çok gelişmesi ve insanlar ile robotlar arasında Butleryan Cihadı’nın yapılmış olunup bütün teknolojik araçların yok edilmesi. Teknolojik araçlar hiç yok diyemeyiz ancak belli başlı alanlarda kullanılmaktadır.

Kitapta beni etkileyen birçok yer oldu. Yazımda bu pasajları da sizlerle paylaşacağım. Dilerseniz önce bu kitap bize ne anlatıyor bundan bahsedelim.

Kitap uzay çağında geçiyor. Uzay İmparatorluğu, İmparatorluğa bağlı gezegenler ve bu gezegenleri yöneten hanedanlıklar… Caladan isimli gezegenin yönetimi Atreıdes Hanedanlığı’na bağlıdır. Bu hanedanlık zamanla çok fazla güç kazanmaya başlamıştır. Bu durum İmparator IV. Shaddam’ın hoşuna gitmez ve buna bir çözüm aramaya başlar. Dune ismi verilen ve tamamı çöllerle kaplı olan bu gezegenin yönetimini Atreıdes Hanedanlığı’na vermeye karar verir. Suyun bol olduğu, nesillerden beri burada yaşayan Dük Leto ve ailesi için bu resmen sürgündür ancak İmparatorun emrine karşı çıkmak savaş sebebidir bu yüzden istemeden de olsa bu kararı kabul etmek zorunda kalırlar. Kısaca Dune gezegeninin neden bir sürgün yeri olduğuna değinelim. Bu gezegen daha önce bahsettiğim gibi tamamı çöllerle kaplı bir gezegendir. Çölün altında dev kumsolucanları vardır. Su yok denecek kadar azdır ve Melanj adı verilen fazla tüketildiği takdirde halüsinasyonlara sebep olan baharata sahiptir. Bu gezegenin yerli halkına ise Fremenler denilmektedir. Çok fazla baharata maruz kaldıkları için en belirgin özellikleri olan masmavi gözlere sahip olan bu halk sefalet içerisinde yaşamaktadır. Olaylar Atreıdes Hanedanlığı’nın Dune gezegenine ayak basması ile başlar.

Dük Leto’nun oğlu ve varisi Paul daha önce hiç görmediği Dune gezegenini rüyalarında görmesi ve aslında bu gördüğü rüyaların gelecekten kesitler olduğunu anlaması uzun sürmez. Nihayet yolculuk zamanı gelir ve Atreıdes Hanedanlığı Dune gezegenine doğru yola çıkar.

Gezegene iner inmez yerli Fremen halkı tarafından Lisanü’l – Gayb ‘’Dışdünyadan Gelen Ses.’’ olarak seslenilen Paul bu duruma oldukça şaşırır. Bu terim dünya dışı peygamber için Fremenlerin kullandığı bir terimdir. ‘’Su Veren’’ şeklinde tercüme edildiği de olur. Yıllardır kendilerini kurtaracak olan mesihlerini bekleyen Fremen halkı doğacak olan bu kişinin bir Bene Gesserit çocuğu olarak doğacağını biliyorlardır. Bu yüzden kendilerini kurtaracak olan kişinin nihayet geldiğini düşünürler.

Dilerseniz Paul’un neden bu kadar önemli olduğuna değinelim. Bene Gesserit Okulu ‘’Düşünen makineler’’ denen aygıtlar ile robotların yok edildiği Butleryan Cihadı’nın ardından, temelde sadece kız öğrenciler için kurulan, zihinsel ve fiziksel eğitim veren kadim okuldur. Siyasi olarak gücü ellerinde bulundurmak isteyen bu topluluk bir Kuisatz Haderah ‘’Yolun Kısaltılışı’’ Bene Gesseritlerin bilinmeyene karşı genetik yoldan üretmeye çalıştıkları çözüme, yani organik zihinsel güçleriyle uzay ile zaman arasında köprü kuracak Bene Gesserite verdikleri isimdir. Yani bu kişi mesihtir. Bir Bene Gesserit olan Paul’un annesi Jessica kız çocuk doğurması için emir alır. Ancak kralını çok seven kadın ona bir erkek çocuk vermek ister fakat erkek bir Bene Gesserit’in nelere sebep olacağından habersizdir.

Bene Gesseritlere ait olan ‘’Korkuya Karşı Duası’’

‘’Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın. Korku, mutlak yıkım getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun etrafımdan ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde, onun izlediği yolu görmek için iç gözümü kullanacağım. Korkunun geçtiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.’’

GOMCEBBÂR TESTİ

Tahakküm eden düşman; başarılı olunmazsa ölümle sonuçlanan insani farkındalık sınavında Bene Gesserit Gözetmenleri tarafından kullanılan, ucu metasiyanürlü, özel bir zehirli iğne.

Bu testin amacı: Hayvanlar kapandan kurtulmak için kendi bacaklarını ısırarak koparırlar. İnsan kapanda kalmayı seçer, acıya dayanır, tuzağı kuranı öldürerek türdeşlerine yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak için ölü taklidi yapar. Test uygulanırken elinizi bir kutunun içerisine koyarsınız. Bu kutunun içerisinde acı vardır. Öyle bir acı ki deriniz sanki yanıyor kül oluyor gibi dayanılmaz bir acı hissedersiniz. Testi geçmenin tek bir yolu vardır. Elinizi kutudan çekmemelisiniz. Bu teste bütün Bene Gesseritler gibi Paul de tâbi tutulmuştur.

‘’Elde etmenin de vakti vardır, yitirmenin de. Elde tutmanın da vakti vardır, bırakmanın da; sevginin de vakti vardır, nefretin de; savaşın da vakti vardır, barışın da.’’

Dune gezegeninde suyun ne kadar değerli olduğunu sizlere şu pasaj ile göstermek istiyorum. Bu kısım beni gerçekten en çok etkileyen ve tekrar tekrar okuduğum bir kısımdır. Paul ile Fremen Jamis ölüm dövüşü yaparlar ve Jamis kaybeder. Jamis’in cenaze töreninden;

Paul, ‘’Ben Jamis’in dostuydum,’’ diye fısıldadı.

Gözlerinin yandığını, ağlamaklı olduğunu hissediyordu…

Kendini zorlayarak sesini yükseltti. ‘’Jamis bana… İnsan… Öldürmenin… Bedeli olduğunu öğretti. Keşke Jamis’i daha yakından tanısaydım.’’

Önünü görmeden, el yordamıyla çemberdeki yerine geçip taş zemine çöktü.

Biri, ‘’Ağlıyor!’’ diye fısıldadı.

Çemberdekiler fısıldamaya başladı: ‘’Usûl ölüye su veriyor!’’

Paul ıslak yanaklarına dokunan parmakları hissetti; etrafındakilerin hayretle fısıldaştığını işitti.

Onların seslerini duyan Jessica bu deneyimin ne kadar derin olduğunu, burada gözyaşı dökmenin normalde ne büyük bir kabahat olduğunu fark etti. Bir söze odaklandı: ‘’Ölüye su veriyor.’’  Gözyaşları gölgeler dünyasına sunulan bir armağandı. Kutsal sayılacaklardı şüphesiz.

Jessica bu gezegende suyun ne kadar değerli olduğunu ilk defa böylesine derinden kavrıyordu. Ne su satıcıları, ne yerlilerin kuru tenleri, ne damıtıcı giysiler, ne de su disiplini kuralları bunu anlamasını sağlayabilmişti. Burada, diğer bütün maddelerden daha değerli bir madde vardı… Hayatın ta kendisi olan bu madde sembolizm ve ayinlerle sarmalanmıştı.

Su.

Kumsolucanı Süren Bir Fremen

Kitap çok fazla terminolojik terim içerdiği için kitabın arka kısmına sözlük eklenmiş ve kitap daha net anlaşılması için haritayla desteklenmiştir.

DUNE’DA YER ALAN VE SIKLIKLA KULLANILAN BAZI TERİMLER

Mentatlar: İnsan bilgisayarlar

Fremenler: Zensünni Gezginlerinin soyundan gelen, Arrakis çöllerinde yaşayan özgür kabileler.

Şeyh Hulud: Arrakis Kumsolucanı, ‘’Çölün Yaşlısı’’, ‘’Sonsuzluğun Yaşlı Babası’’ ve ‘’Çöl Dedesi’’ Yetişkin bir kumsolucanı devasa boyutlara ulaşabilir. Su onlar için zehirlidir ve hem cinsleri tarafından öldürülmezler.

Mehdi: Fremenlerin kendilerini cennete götüreceğine inandıkları kişi.

Melanj: ‘’Baharatlar baharatı’’ En çok yaşlandırmayı geciktirici özelliği ile tanınır. Bağımlılık yapar.

Naib: Düşmanın eline sağ geçmemeye yemin etmiş kişi. (Fremen liderinin bu yemini etmesi âdettendir.)

Rahibe Ana: Yüksek farkındalık düzeyine ulaşmış Bene Gesserit.

Sardaukarlar: İmparatorluk askerleri

Dune Kitap Serisi Okuma Sırası

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ FİLMİ YORUMLARIM

Şimdi dilerseniz Dune: Çöl Gezegeni filminden bahsedelim. Film 2021 Ekim tarihinde Bilimkurgu/Macera türünde yayımlanmıştır. Filmin kadrosu çok kaliteli ve başarılı oyunculardan oluşmaktadır. Sinema severlerin yeni gözdesi olan filmin müziklerini Alman, film müziği bestecisi ve albüm yapımcısı Hans Florian Zimmer tarafından hazırlanmıştır. Müzikler filmin ruhunu çok iyi bir şekilde yansıtıyor ve sizin bu büyülü dünyanın içerisine daha da girmenizi sağlıyor. Kitabı da okumuş biri olarak sinemaya çok iyi bir şekilde uyarlandığını belirtmek isterim. İzleyin, izlettirin; okuyun, okutturun efenim.

Bu müzik de hediyem olsun… 🙂

Aromatik Adam Kitap Eleştirisi

“Görünen her şey gerçek değildir.”

Roman, bu sözü belki de en iyi şekilde yansıtan romanlardan biridir. Yazarımız körü körüne inanmanın yanlışlığını, herkesin doğru kabul ettiği şeylerin aslında doğru olmayabileceğini, en önemlisi de bir şeye inanmadan önce onu sorgulamamız, araştırmamız, doğruluğunu test etmemiz gerektiği mesajını romanında en iyi şekilde anlatmıştır.

Her şey bir tren vagonunda başlıyor. Gizemli adamımız Şapkalı Adam trende yolculuk ederken sohbet esnasında bir iki kişinin sorunlarını dinler. Yolculardan birinin maddi problemi varken diğerinin de sağlık problemi olduğunu öğreniyor ve adamlara onların dertlerine derman olabileceğini söyler. Tabii ilk başta kimse inanmaz fakat gizemli adamımız maddi probleme sahip olan adama cebine bakmasını söyler. Adam cebine baktığında tam da ihtiyacı olduğu miktarda parayı cebinde bulur. Diğer adamın da o esnada ağrıyan bileğinin ağrısı tuhaf bir şekilde geçer. Tam nasıl oldu diye sorgularken beyinler ne hikmetse Şapkalı Adam birdenbire ortadan kayboluverir. Daha sonra bu olay medyaya yansır. Bunun sonucunda da toplumda bir ayaklanma ve ikilem meydana gelir. Toplum Şapkalı Adam’a inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. İşlerin gitgide kötüye gittiği görüldükten sonra Şapkalı Adam’ın gizemini çözmesi için bir savcı görevlendirilir. Savcımız bilimin yolunu izleyerek bütün olayı aydınlığa kavuşacaktır. Romanın sonunda Şapkalı Adam’ın aslında pek de güvenilir olmayan, bazı illüzyonist numaralar ve çeşitli kimyasallarla insanları kandıran, yalancı ve sahtekar biri olduğu ortaya çıkar.

Yazar, Anooshirvan Miandji düşünmeye, sorgulamaya ve gerçeği aramaya yönelten felsefi eserleri ile tanınan bir yazardır. Aromatik Adam adlı esrinde de okuyucularını düşünmeye, merak etmeye ve sorgulamaya iter. Aynı zamanda yazar, körü körüne inanmanın ne kadar yanlış olduğunu eserinde biz okuyuculara göstermektedir. En tehlikeli toplum, bir şeye körü körüne bağlanan, bilginin doğruluğunu sorgulamayan, eleştirmekten korkan ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek, hatta çıkarları uğruna gerçeklerin üzerini çizebilecek bir toplumdur. Ben bir okuyucu olarak romanı okurken pek çok duygu değişikliği yaşadım. Çoğu zaman kızdım, çoğu zaman da şaşırdım. Aynı zamanda romanın sonuna doğru her şeyin açığa çıkmaya başladığı bölümlerde de mutlu oldum.

Aklı ve mantığı kullanabilmek çok önemli bir kabiliyettir. Biz insanlar hayatımızın her evresinde aklı ve mantığı kullanabilmeliyiz. Çünkü akıl ve mantık insanı yanıltmaz ve bizi gerçeğe götürür. İnsanoğlu olarak maalesef çoğu zaman bir şeyleri kolay yoldan elde etmenin peşini bırakamıyoruz. Kolay yoldan elde ettiğimiz her şey bize tatlı geliyor. Çoğu zaman bir şeyleri elde etmek için çabalamıyoruz ya da kolay yoldan nasıl elde edebileceğimize dair yollar arıyoruz fakat şunu bilmiyoruz ki kolay yoldan elde ettiğimiz hiçbir şey bize fayda sağlamaz. Bir şeyleri hak etmek için çaba göstermeli, ter dökmeli ve emek harcamalıyız. Tabiri caiz ise biraz başımızı ağrıtmalı, kafa yormalıyız.

Kitabın bir bölümünde sunucu gazeteciye soru soruyor: ‘’ Bunlar toplumu nasıl ikna edebiliyor? Nasıl toplumda karşılık bulabiliyor?’’ Gazeteci şöyle cevaplıyor:
‘’İkna… İnsanların ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlarını karşıladığınızda onlar size inanırlar.’’ Gerçekten de öyle değil mi? Bizim toplumumuzda da çıkarları ve ihtiyaçları uğruna her şeye inanan, eleştirmeyen, sorgulamayan, ”Nereden geldi? Nasıl geldi?” diye sormayan insanlar yok mu? Kısacası ‘’ Üzümünü ye, bağını sorma.’’ mantığıyla yaşayan pek çok insan var. Her toplumda böyle insanlar bulunabilmekte. Bu bağlamda da romanı evrensel olarak nitelendirebiliriz. Yazar, romanı aracılığıyla bize ‘’ Sorun, sorgulayın ve araştırın!’’ mesajını veriyor. Doğada hatta evrende olan her şeyin bir sebebi vardır. Tıpkı dünyanın güneşin etrafında dönmesinin, yağmurun yağmasının, yaşanan her mevsimin bir sebebi olduğu gibi.
Toplum olarak gerçeklere gözümüzü kapamamalıyız. Araştırmalı ve doğruyu bulmaya çalışmalıyız. Üfürükçüden, muskacıdan, büyücüden medet ummamalıyız. Bilim de elbet yanılabilir ama bilim deneme-yanılma ve kanıtlar üzerinedir. Bu nedenle de bazı şeylere inanmadan önce bilimin süzgecinden geçirmeli, düşünüp tartmalıyız. Bunun yolu da iyi bir eğitimden geçmektedir. Toplum eğitilmelidir. Akılcı düşünebilen, soru sormaktan korkmayan, eleştirebilen, en önemlisi de bolca okuyan insanlar yetiştirilmelidir.

Romandan beğendiğim bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum:
‘’ Bilimin her şeye cevap vermek gibi bir iddiası yoktur. Bilimin yolu zor ve çetindir. Bilim, düşünmeyi, sorgulamayı, deney yapmayı ve tekrar tekrar baştan almayı gerektirir. Bilim bedava değildir, emek ister. Doğada bedava diye bir şey yoktur.’’
Sizce de doğru değil mi? Atalarımızın da dediği gibi ‘’Emek olmadan yemek olmaz.’’ En basit örnekle bir bitki yetiştireceğimizi düşünelim. Tohumu alıyoruz, toprağa ekip bırakıyor muyuz? Hayır. Onu suluyoruz, gübre veriyoruz, toprağını çapalıyoruz. Bunları yapmadığımız sürece tohum filizlenmeyecektir. Bakın saydıklarımın hepsi bir iş, bir emek. Kısacası romanda hiç çabalamadan Şapkalı Adam sayesinde bir şeyler elde ettiğini ya da edebileceğini düşünen insanlar büyük bir yanılgı içerisindeydiler ve gerçeği öğrendiklerinde de sarsıldılar. Romanda da geçtiği gibi ‘’ Gerçek bizden bağımsızdır ve değişmez.’’ Gerçekleri değiştiremiyorsak o halde kabul etmeliyiz. Böylece daha az üzülürüz ve romandaki Şapkalı Adam’a körü körüne inanan, gerçeği öğrenince de hayal kırıklığı yaşayan insanlar gibi olmayız.

Romanda dikkat çekilmek istenen diğer bir nokta da menfaatçilik konusuydu. Kitapta bilime karşı çıkan doğaüstü konular uzmanı gerçekleri bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davrandı çünkü Şapkalı Adam sayesinde olağan üstü olaylara ilgi duymayan, inanmayan insanlar bile inanmaya başlamıştı. Bu da onun alanına ilgi duyulmasına sebep oldu ve ona çıkar sağlamaya başladı. Daha pek çok çıkarcı insan Şapkalı Adam üzerinden çıkar sağlamaya başlamıştı. Şapkalı Adam adına oteller, şifa evleri vb. yerler açmaya başlamışlardı. Çıkarcı insanlar tehlikelidir. Çünkü menfaatleri uğruna her şeyi yapabilecek potansiyele sahiptirler. Çıkarcı insanlar toplumun çürümüş bir parçasıdır. Kolayca yalan söyleyebilir ve bunu yaparken de asla utanmazlar. Onlar her şeyleriyle sahtedirler ve sizi de sahtekârlıklarına ortak etmeye çalışırlar. Çok konuşurlar ama konuştuklarının içi boştur. Yazar romanında bu durumu en iyi şekilde kaleme almış ve okuyucusuna göstermiştir.

Romanı okumaya ilk başladığımda adının nereden geldiğini kestirememiştim. Yazar romanın sonlarında bunu açıklıyor. Şapkalı Adam’ın insanları bu kadar kolay kandırmasının sebebi; pek çok kimyasal maddeyi bir araya getirerek insanlar üzerinde sanrılar meydana getiren değişik bir kokuya sahip karışımlar kullanmasıydı. İşte romanın ismi de buradan gelmektedir.

Romanla ilgili çok beğendiğim diğer bir nokta, insanı sürekli sorgulamaya itmesi oldu. Bir okuyucu olarak romanı okurken ben de sürekli kendime sorular sordum. Bunun yanı sıra okuyucuya merak duygusu aşılayan, akıcı bir romandı. Okuyucu romanı okurken bol bol düşünüyor, soru soruyor ve farklı bilim dallarından izler bulabiliyor en önemlisi de ders çıkarabiliyor. Ben severek okudum ve her okuyucunun da özellikle bilime merakı olan okuyucuların bir solukta okuyabilecekleri bir roman olduğunu düşünüyorum.

Savcı, ‘’Bazı mektuplarda bu şahsın özgün koktuğu yazılıydı. Sizce bir bağlantı olabilir mi?’’
Biyolog emin bir tonla devam etti: ‘’Evet, bazı kimyasallarda halkalı yapı vardır, bu halkalı yapı kendine has keskin kokular oluşturur. Biz onlara aromatik bileşenler diyoruz.’’
Savcı gülümsedi: ‘’ Demek bizim Şapkalı Adam aslında aromatik adam.’’

Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışında kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yıkılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

DİL EDİNİMİ VE KRİTİK DÖNEM

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en büyük araçtır. Bu özelliğiyle dil, insanları diğer canlılardan ayıran temel bir özelliğe sahiptir. Çevremizde var olan hayvanlar, bitkiler vb. ses ve beden hareketleriyle iletişim halinde olsalar da hiçbir şekilde daima üreten, canlı ve sistem durumunda olan, konuşmamızı sağlayan dil ile bir olamaz. İnsanoğlunun var olduğu ilk günden itibaren insanlar arasında iletişim, etkileşim daima olmuştur. Dilin gelişimi, kökeni ve farklılaşması tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun bir sürecin ardından her dil milli bir kimlik kazanmış ve kuralları oluşmuştur.

Çocuklar tarafından zahmetsiz bir şekilde edinilen dil, bilinçli bir süreç değildir. Dilin gelişiminde; zeka, kişilik, hafıza gücü, kardeş sayısı, doğum sırası, ebeveyn iletişimi, sosyal yaşantı, bakım şekli gibi faktörler etkilidir.

Gelişim her alanında olduğu gibi dil yeteneği de bütün çocuklarda aynı oranda ve hızda gerçekleşmeyebilir. Ayrıca fiziksel ve bilişsel engeller var olsa bile tüm çocuklar gecikmeli de olsa dili edinmektedir. Fakat bu süreç normal bir gelişim içerisinde olan çocuklar arasında da farklılık gösterebilir. Genıshi, bir çocuk ilk kelimeyi 10. ayda diğer biri 20. ayda söyleyebilir. Bir çocuk kompleks cümleleri 5,5 yaşında diğeri 3 yaşında kullanabilir.” (Genishi, www.) diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. Dili, dini, rengi, yaşamış olduğu sosyal çevre dil gelişiminde oldukça etkili faktörlerdir demiştik. Fakat dünyanın her yerinde bilimsel çalışmalar sonucunda açıklanan, dil gelişiminin ortak sonuçları vardır. Buna göre “dünyanın tüm kültürlerindeki çocuklar, ilk yılda tüm kültürlere özgü sesleri çıkarabilirler. Dünyadaki kültürlerin hepsinde, çocuklar 2-4 yaşları arasında konuşmayı öğrenirler.” Yapılan dil gelişimi çalışmaları sayesinde, çocukların ilk yıllarda aynı gramer kurallarını kullandıkları da saptanmıştır. Burada anlayacağımız en önemli nokta, küçük yaşlarda kendi doğamız gereği bu özelliğe sahipken hem ana dilimizi hem de maruz kaldığımız yabancı bir dili edinmek daha kolay olacaktır.

 

Kritik dönem ise, yaşa bağlı olarak belirli alanlardaki becerilerin edinilmesinde avantaj sahibi olunan dönemdir. Her bir beceri alanı için farklı kritik dönemler vardır. Dil de bu becerilerden biridir. Biyolojik temelli olan dil, çocuğun doğumdan orta çocukluk dönemine doğru büyürken anadilini öğrenme yeteneği belirli bir süre içinde gerçekleşir. Her bir yaş dönemi, önceki döneme göre daha karmaşık bir öğrenim aşamasıdır. Kritik dönem dediğimiz bu süreçte, kazanılmak istenilen beceriler, deneyimler gibi doğum öncesi ve sonrası gelişimi etkileyen çevreyle girdi ve çıktıların en fazla olduğu dönemdir. Bu nedenle kritik dönemi geride kalmış kişiler herhangi bir dil öğreniminde diğerlerine nazaran zorluk yaşarlar. Aynı şekilde okullarda verilen dil eğitimi, kritik dönemini atlatmış olanlar için hiçbir zaman o dili konuşan insanların yetişmiş olduğu seviyeye ulaşamayabilir.

Çocuklarda Konuşma Gecikmesi- Bölüm 2 - Medaim Yanık Kliniği

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin çok hızlı olması ve dil ile beynin birbirini etkileyen iki unsur olması kritik dönemin önemini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalara göre hedef dile maruz kaldıktan yaklaşık iki yıl sonra çocuk konuşmaya başlar ve hem ana dili hem de ikinci dil öğrenimi yaklaşık 12-13 yaşına kadar kolaylıkla sağlanır. Çünkü bu yaşa kadar beyin esnek nöron yapısına sahiptir. Bu süreçte ebeynlerin çocuğa karşı tavrı, iletişimi çok önemlidir. Onunla bebek dili dediğimiz dil ile konuşmaya devam edilirse, çocuk burada normalden uzun süre geçirmiş olur, yaşıtlarından geride kalır ve toplumsal bütünleşmede gecikme gerçekleşebilir.

Kritik süreçte ailenin etkisi olduğu kadar çevre de o derece önem taşır. Bu süreçte çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, algılayabilme, uyuyabilme, dürtü, ödül ve yasaları fark eder, davranışlarında ona göre değişiklikler meydana gelir. Duymuş olduğu sesleri, cümle haline dönüştürebilir. Edinmiş olduğu kelime sayısı da yine çevresiyle ne kadar etkileşim halinde olduğuna bağlıdır. Normal şartlarda bir birey 6 yaşına kadar 2500 sözcükten fazla sözcük edinir. Aksi bir durum varsa dil gecikmesi (ses, söz dizim ve anlamsal yönlerle ilgili işlevsel bir rahatsızlık) dediğimiz olay olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoz, otizm gibi kişilik rahatsızlıkları, zeka geriliği, duyuşsal rahatsızlıklar (sağırlık, körlük gibi), organik rahatsızlıklar da olabilmektedir.

Dil Öğreniminde Dil-Düşünme Etkileşimi

Dil ile beyin sürekli etkileşim halinde olan iki unsurdur. Buna bağlı olarak çocukların beyin gelişiminin oldukça hızlı ilerlediği bu dönemde, ana dilinin yanı sıra ikinci bir dil öğrenimi, zihinsel açıdan gelişmesini de sağlayacaktır. Bazı ailelerin bu konuda endişeleri olsa da doğru bir dil öğrenimi gerçekleşirse bu endişe yersizdir.

Bireyin dil gelişimi doğumu izleyen ilk beş yıl süresince en üst düzeydedir. Bu yüzden, bu dönem kritik dönem olarak adlandırılır. Buna en güzel örnek Dana Suskınd’ın yazmış olduğu “Otuz Milyon Kelime” kitabında bilimsel çalışmalarla elde edilen sonuçlardır. Kitapta, bebekler üzerinde deneyler yapılmış ve sonuç olarak kritik dönemin, bireyin hayatını nasıl şekillendirdiği gösterilmiştir. Bebekle çok fazla etkileşim halinde olan ebeveynler, çocuklarının geleceğini inşa etmede gayet başarılı olanlardır. Çünkü birey bir yaşla dört yaş arasında kendi dilinin sessel yapılarını aşama aşama edinmektedir. Bu dönemden başlayarak ana dilin dışındaki bütün dillerin ses birimlerini doğru biçimde üretme ve ince bir biçimde sesleri ayırt etmeye yönelik, ses organlarının uyum sağlayabilme yatkınlığının azaldığı saptanmıştır. Bu sebepten dolayı dil ediniminde kritik dönem, bireyler için son derece önem taşır. Özet olarak kritik dönemin, ebeveynlerin ilgisi ve alakasıyla, sürekli çocukla iletişim halinde olarak son derece iyi yönlendirilmesi gerekir.

Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadele’ye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca, Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadele’ye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Bir Polisiye Romanı: Esrâr-ı Cinâyât (Ahmet Mithat Efendi)

Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi’nin en başarılı ve en popüler sanatçılarından biridir. Aynı zamanda gazeteci kimliği ile de tanınır (Dönemin gazetelerinden biri olan Tercümân-ı Hakîkat, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır). Hayatına sığdırdığı yüzden fazla eseriyle “Yazı Makinesi” olarak da bilinir.

Onun en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. İnsanları eğitme çabalarından dolayı da “Hace-i Evvel (İlk Öğretmen)” olarak anıldı. Daha çok hikâye ve roman türünde eserler verdi.

Eserlerinde “kıssadan hisse” amacı görülür. Hikâye ve romanları teknik açıdan kusurludur. Yer yer olayları keser ve okuyucuya seslenir. Bunun en güzel örneklerinden biri, onun meşhur eserlerinden olan Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Doğu kültürüyle yetişmiş Rakım ve alafranga Felatun arasında taraf tutar ve okuyucuya sorular sorar.

Ahmet Mithat, yazdığı hikâyelerle de Türk edebiyatına hikâye türünün yerleşmesinde katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönem yazmış olduğu “Letaif-i Rivâyat (Söylenegelen Güzel Öyküler)” edebiyatımızın ilk hikâye örnekleri (koleksiyonu) sayılır. Ayrıca Türk edebiyatının ilk polisiye kitabı ve romanı olan Esrâr-ı Cinâyât (Cinayetlerin Sırları), onun kaleminden çıkmıştır.

Esrâr-ı Cinâyât Hakkında

Edebiyatımızın ilk polisiye kitabı olma özelliğini taşıyan Esrâr-ı Cinâyât, önce Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edildi. Ardından bir kitap halinde basıldı.

“Bir genç kızın cesedinin bulunmasıyla başlayan roman, intihar süsü verilerek öldürülmüş ikinci bir kişinin bulunmasıyla sürükleyici şekilde devam ederken, polis şefi Osman Sabri ile Muharrir Efendi’nin (Gazeteci) işbirliği ve dikkatli takipleri sonucu bambaşka bir hale bürünür. Dönemin adalet sistemini, yargılama usullerini rüşvet ve kayırmacılığı gözler önüne sererek eleştiren roman, yazarın usta işi üslubunu da yansıtarak şaşırtıcı bir sonla biter.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Esrâr-ı Cinâyât Arka Kapak Tanıtım Yazısı, I. Basım, 2020

Kısa Özet

Bir gazete, İstanbul’da Öreke Taşı denilen bir kayalıkta bir kadın ve iki gencin cesedinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu soruşturma da romanın başkahramanı olan Komiser Osman Sabri Efendi’ye ve polis memuru Necmi’ye verilir. Osman Sabri, soruşturmasına devam ederken bir intihar vakası gerçekleşir. Fakat incelemeler sonucu Halil Suri’nin intihar etmediği ve bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Osman Sabri, bu iki cinayet arasında bir bağlantı olduğunu düşünür.

Bu sırada cinayetler hakkında bilgi toplamaya çalışan Muharrir Efendi ile Osman Sabri arasında bir dostluk başlar. Muharrir Efendi, bu soruşturmada Osman Sabri’nin en büyük yardımcılarından biri olur.

Araştırmalar sonucu Osman Sabri, Hediye adında zengin bir kadından şüphelenmeye başlar. Hediye Hanım’ın sorgulanmaya başlamasıyla işin içine Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdettin Paşa’da girer. Hediye Hanım’ın vermiş olduğu Kalpazan Mustafa ismiyle beraber soruşturma farklı bir boyuta ulaşır. Polislerin araştırması sonucu Kalpazan Mustafa’nın yurt dışında olduğu öğrenilir. Yurt dışından Muharrir Efendi’nin gazetesine gönderilen mektuplarla olay çözülmeye başlar.

Roman Hakkındaki Yorumum

Yazıldığı dönemin şartları düşünüldüğünde beklentinin üstünde bir kitap. Ahmet Mithat’ın kurguladığı Osman Sabri Efendi karakterini cinayetleri çözümleme stiliyle başarılı buldum. Polisiye sevenler için bu kitap onlarda bir Sherlock Holmes havası yaratabilir. 🙂

Ahmet Mithat, edebiyatımızın önemli sanatçılarından biri. Her bir eseri üstünde konuşulmaya değer. Ama ben Esrâr-ı Cinâyat’ı özellikle tavsiye ediyorum. Okuyuculara iyi okumalar dilerim…

Senin sakal dediğin keçide de vardır. Bıyık dediğin kedide de bulunur. İnsanda ise ben yürek isterim, yürek!

Fahrenheit 451 Roman / Film İncelemesi

Şimdiye kadar birçok distopik eseri inceledik, filmler değerlendirdik.  Tam bir distopik bilimkurgu filmi olan Fahrenheit 451’i es geçmek olmaz. Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Bir sıcaklık birimi olarak kullanılan terim, kâğıtların yanarak tutuştukları sıcaklık derecesinden esinlenilerek bulunmuştur. Kitap 1953 yılında çıkmıştır. Yazarı Ray Bradbury’dir. Kitabın dili sade, açık ve anlaşılırdır. Akıcı bir şekilde okunabilir.

1950’li yıllar yani kitabın çıktığı dönem soğuk savaş yıllarıdır. Kaosla geçen seneler, Amerika ve Sovyet Rusya arasında kıyasıya mücadelenin olduğu dönemlerdir. Bu yıllarda radyo ve televizyon evlere girmeye başladı. Bunun sonucunda da insanlar artık zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon başında geçirmeye başladılar. Yazar Bradbury bu yıllarda insanların zamanlarını bu şekilde geçirmelerinden etkilenir ve insanların bu şekilde televizyon seyretmeye devam etmeleri durumunda ileride ellerine kitap dahi almayacaklarını söyler. Bu olay sonucunda da Fahrenheit 451 romanını ortaya çıkar.

‘’Yakmak bir zevkti.’’

Kitabın dayandığı temel düşünce yakmanın bir zevk olduğu ve cehaletin mutluluk olduğudur. Felsefede geçmişten günümüze birçok filozof mutluluğun farklı tanımlarını yapmıştır. Örneğin; Nietzsche’ye göre mutluluk anlıktır yani geçicidir. Buddha’ya göre ise mutluluk yolun kendisidir. Mutluluğu aramak insanoğlunun yüzyıllardır peşinde olduğu bir şeydir. Fahrenheit 451’e göre ise mutluluk cahilliktir.

Kitapta geçen dünya geleceğin Amerika’sıdır. Olaylar günümüzden farklı, ileri bir teknolojide geçmektedir. Bu dünyada yaşayan insanlar evlerin içerisinde bulunan kameralar ile yedi yirmi dört izleniyorlar. Bir bakıma televizyonun içindelermiş gibi gözetleniyorlar. Bu dünyada tek amaç insanların mutluluğudur. Kitaplar gerçekleri anlatır ve bizlerin duymak, bilmek istemeyeceği olayları görmemize sebep olurlar. Bu yüzden kitaplar gereksizdirler ve insanları mutsuzluğa sürüklemektedirler.

Bizim dünyamızdaki itfaiyecilerin temel görevi yangın çıkması durumunda yangına müdahale ederek yangını söndürmektir. Ancak Fahrenheit 451 romanında itfaiyecilerin görevi kitapları yakmak, yok etmektir. Herhangi bir evde kitap bulunduğu ihbarı gelmesi durumunda hemen alev silahlarını alarak olay yerine giderler, evi kitaplardan arındırırlar ve kitapları orada yakarlar.

Kitabımızın başkarakteri küçükken babasını kaybetmiştir. Kendisi de bir itfaiyecidir. Her gün kitap bulunan evlerin tespit edilip ihbar edilmesiyle olay yerine giderler, kitapları yakarlar ve mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir gün başkarakterimiz Guy Montag’a on yedi yaşındaki Clarisse hayatını değiştirecek bir soru sorar. Mutlu musun? Montag bu soru karşısında durur ve düşünür. Hiçbir şey hissetmez. Her şeye sahiptir. Mesleği, evi, itibarı her şeyi vardır ancak neden hâlâ mutlu değildir? Hayatı sorgulamaya başlar. Her gün yakmaya gittiği kitapların içerisinde ne vardır? Kitapları bu kadar tehlikeli kılan özellik nedir? İnsanlar arasında klasik bir düşünce vardır. ‘’Yasak olan caziptir.’’ Başkarakterimiz Montag’da bu duruma düşer. Bir gün yine kitap ihbarı aldıkları eve giderler ve evde bulunan yaşlı kadın kitapları için yanmayı göze alır. İşte bu noktadan sonra Montag için her şey değişmeye başlar. Daha fazla düşünmeye, sorgulamaya başlar. Kitaplar uğruna yanılacak şeyler midir?

Kitaptaki totaliter rejimin temel amacı insanları mutlu etmektir. Baskı, gözetlenme, uyku hapları, herkesin birbirinden soyutlandığı bir dünya bunların hepsi insanların iyiliği içindir. Düşünen insan mutsuzdur. Bu yüzden insanları düşünmeye, sorgulamaya iten her şey yok edilmelidir düşüncesine sahiptirler.

‘’Kitapları yakabilirsiniz, fikirleri asla’’ İnsan düşünen bir varlıktır. Hayatımız sorgulama üzerine kuruludur. Bilgini güç olduğu ve buna sahip olan insanların toplumları çok kolay bir şeklide manipüle etmeleri, bilgiyi güç olarak kullanan insanlardan neden bu kadar çok korkulduğunun açık bir göstergesidir. Distopik bilimkurgu romanı Fahrenheit 451 bizlere farklı bir pencereden bakma imkânı sağlıyor.

Fahrenheit 451 Filmi / 2018

Fahrenheit 451 daha önceden 1966 yılında ‘’Değişen Dünyanın İnsanları’’ ismiyle de filme uyarlanmıştır. Bu kısımda 2018 yılında tekrardan uyarlanan filmini kısaca inceleyeceğiz. Bilim kurgu/dram türündeki film kitaptan bazı noktalarıyla ayrılıyor. Örneğin kitapta yer alan bazı karakterlerin filmde yer almaması gibi. Filmin günümüze yakın bir tarihte çekilmiş olması kitaptaki anlatılan teknolojiye daha fazla benzetilmiştir. Özellikle siyah tonunun ağırlığı bizleri korku, şüpheye ve tedirginliğe düşürmeye yetiyor. Fahrenheit 451 kitabını okuduktan sonra mutlaka filmini de izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar, keyifli seyirler…

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Şiir Üzerine Sohbet

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.” diyor usta şair Özdemir Asaf. Sâhi hatrımızda kaç tane şiir var? Okumaktan bıkmadığımız, her okuduğumuzda farklı anlamlar çıkardığımız şiirler var mı? Ya da kendimizin kaleme aldığı özgün satırlar var mı? Bu soruların kaçına yanıt verebiliyorsunuz? Sevgili okuyucularım, yazımı okuduktan sonra kendinizle içsel muhakeme yapıp bir sonuca varabilecek misiniz hep birlikte görelim.

Gönlümüze renk ve ahenk katan şiirler, dilimize pelesenk ettiğimiz nadide dizeler, usta şairlerin kaleminden bugünlere aktarılmış. Şüphesiz tüm saygıdeğer şairlerimiz keskin anlatımlarıyla kalbimizden içeri girmiştir. Biz o şiirlerde kendimizi arar buluruz. Bazen bir dizeye, bazen bir kelimeye saplanıveririz. Düşündürür bize şiirler. Hayatı, kendimizi ve kendi iç dünyamızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şiir okumak insana huzur verir. Bu zevki en iyi okuyan bilir. Şiirler hayatın akışını kısa süreliğine keser. Bazen geçmişe götürür, bazen bir damla yaş olur yanaklarımızda. Bazen sevgiliyi anar, bazen de onun hasreti körüklenir küçücük yüreğimizde. Kıpırdanıverir orası. Her okuduğumuz satırda sevgiliyi anar, farklı farklı anlamlar çıkarırız.

Ne zaman bir sevgiliyi sevsek, birine tutulsak aşk dolu şiirler ararız. Veyahut karşılığını göremediğimiz sevgimizi, aşkımızı içimize atar, bir iki cümle karalarız. Saklanırız satırlarda. Hançer gibi saplanır o sevgisizliğin o kaybolmuşluğun acısı. İşte en iyi yoldur şiir, halimizi anlatan birkaç satırdan ibarettir aslında. Bu yönden şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Türk edebiyatı şiirler ve şairler yönünden oldukça zengindir. Şarkı sözü ettiklerimiz, duvarlara yazdıklarımız ve hayat mottomuz haline getirdiğimiz satırlar vardır. Yeni şairler tarafından da var olmaya devam edecek ve değerini hiçbir zaman yitirmeyecektir. Dediğim gibi okuma zevkini tadana…

“Bir kelimeye bin anlam yüklemek” şiirlerin ana temasıdır. Öyle bir ahenk olmalı ki okuru delip geçsin. Şiiri yazmak da okumak da sanat ister, ilgi alaka ister. Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir hakkında bir alıntısını paylaşmak istiyorum.” Şiir, söylemekten ziyade susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.” Tanpınar’ın dediği gibi susma işidir şiir. Dizedeki anlamı okuyan çıkarır. Gönlünün hangi tarafı eksikse o yöne yordar okuduğunu. Sarar sarmalar kendini, o dize merhem gibi gelir yaraya. Dile getirilemeyen, getirilmekten korkulan şeyler direkt karşımıza çıkar. İşte aradığım, eksik olduğum dize dersin.

Sevgili okur, aslolan kendimizi bulmak, kendimizi gerçekleştirme şerefine ermek. Türü ne olursa olsun, ister bir şiir, ister bir roman, ister bir deneme. Okumak, yazmak, dinlemek, muhabbet etmek, edebiyatla içli dışlı olmak ruhu dinlendirir, anlam zenginliğine yol açar, bireyi geliştirir.

Bugün okuduğumuz Özdemir Asaf’lar, Nazım Hikmet’ler, Atilla İlhan’lar, Sait Faik Abasıyanık’lar ve daha ismini sayamadığımız bütün yazarlar, hislerini yazı yoluyla aktarmış, çağını özetlemiş. Bugün elimize kalem aldığımızda iki satır bile olsa bir şeyler yazabiliyorsak, farklı türlerde okumalar yapıyorsak ve en önemlisi hayattan zevk almaya ve hayatı daha anlamlı görmeye başlıyorsak gerçek benliğimizi bulmuşuzdur. Unutma, sen sana yetersin sevgili okur!

Bu haftaki yazımda türü ne olursa olsun -özellikle şiir- okumanın ve yazmanın önemine vurgu yaptım. Umarım beğenirsin ve bir sayfa açarsın kendine. Bu sayfayı hem yazar hem okursun. Sahi aklında kaç şiir var?

Jane Eyre

Jane Eyre, Charlotte Bronte tarafından 1847 yılında yazılmış Victoria döneminin yansımalarını çok net bir şekilde görebildiğimiz, olay örgüsünün ilmek ilmek işlendiği muhteşem bir başyapıt. Ataerkil zihniyetin hâkim olduğu bir dönemde kadınların ismini duyurması pek de hoş karşılanmadığı için Bronte bu eseri “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Romantizm ve feminizm akımlarının etkisiyle kaleme alınan eser sosyal statü farkları, toplumsal ve dini baskıların kadını sindirmeye çalıştığı, aşk gibi konuları kapsamaktadır.

Ayrıca eser pek çok kez beyaz perdeye de uyarlanmıştır. Beni en çok etkileyen uyarlama, 2011 yapımı olan başrollerini Mia Wasikowska (Jane Eyre) ve Michael Fassbender’ın (Bay Rochester) paylaştığı Jane Eyre. Tabii film uyarlaması olan her eser gibi bu eserin de öncelikle okunması gerektiğini daha sonrasın da filmin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanı okurken zihnimizde betimlenen her sahnenin filmle bire bir aynı olduğunu gördüğümüzde o eser daha unutulmaz ve daha keyifli oluyor.

Eseri detaylı incelemek gerekirse;

Yazar da roman kahramanı Jane Eyre gibi zor bir çocukluk geçirmiş, trajik olaylar yaşamış ve hayatı mücadele ile geçmiştir. Yani buradan eserin yazarın hayatından izler taşıdığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazar, Jane Eyre üzerinden biz okurlarına mesaj vermekte güçlü kadın betimlemesiyle bize ışık tutmaktadır.

Karakterlere bakacak olursak;

Jane Eyre, yetiştiği çevre itibariyle isyankâr, mücadeleci, boyun eğmeyen bir kişiliğe sahip. Yazarın güçlü kadın örneği olarak bizlere sunduğu Jane Eyre’i romanı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Acılarla büyümüş bir çocuk ve ayakta kalmaya çalışan bir kadın olan Jane Eyre Thornfield Konağı’nda küçük Fransız bir kız çocuğu olan Adele’e mürebbiyelik yaparak geçimini sağlar. Ve zamanla Bay Rochester’a âşık olur.

Bir diğer ana karakterimiz olan Bay Rochester ise herkesin ondan çekindiği soğuk, kaba biri olarak tanınır. Jane Eyre’in mürebbiyelik yaptığı konağın sahibidir ve Adele de onun evlatlık kızıdır. Aralarında hem yaş hem de sosyal statü bakımından fark olmasına rağmen Jane Eyre‘e âşık olur ve daha fazla dayanamayarak aşkını itiraf eder.

Diğer karakterlerimiz; Bayan Reed, Bay Brocklehurst, Maria Temple, Alice Fairfax, Adele Varens, Grace Poole, Bertha Mason, Richard Mason, Blanche Ingram, St. John Rivers, Mary ve Diana Rivers, Bay Brigg… Bu sıraladığım isimler kadar daha birkaç tane karakter var fakat kilit karakterlerin çoğu bu isimler diyebilirim.

SPOİLER!

Özellikle Bay Brigg ve Richard Mason tam Jane Eyre ve Bay Rochester evlenmek üzereyken gelmiş ve nikâhı engellemiştir çünkü Bay Rochester aslında Bertha Mason ile evlidir fakat karısı akıl hastası olduğunu için onu konakta bir odaya kapatmıştır. Bu durumu öğrenen Jane Eyre hemen konağı terk eder fakat birkaç sene sonra daha fazla dayanamayarak Bay Rochester’ı merak eder ve geri döner fakat konağın yandığını öğrenir ve bu yangında Bay Rochester’ın karısı vefat etmiş kendisi de bir elini ve görme yetisini kaybetmiştir o yüzden kendini Ferndean Çiftliği’ne kapatmıştır. Bu yaşananları öğrenen Jane hemen Bay Rochester’ın yanına gider, Bay Rochester ona tekrar evlilik teklifi eder ve evlenirler. Yani tam anlamıyla yıllar sonra gelen mutluluk…

Aslında romanı en başından özetlemek gerekir fakat roman oldukça hacimli ve olay örgüsü de bir o kadar sık ve bütün olaylar da birbiriyle bağlantılı. O sebeple bir özet geçemedim romanı okur, filmi de izlerseniz aklınızda kalan bütün sorular eminim bir cevap bulacaktır.

Romandan güzel bir alıntı ile yazımı sonlandırıyorum:

İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Yıldızların parlaklığını görmezler de ancak ufak tefek lekeleri seçerler.

Keyifli okumalar dilerim…