Aromatik Adam Kitap Eleştirisi

“Görünen her şey gerçek değildir.”

Roman, bu sözü belki de en iyi şekilde yansıtan romanlardan biridir. Yazarımız körü körüne inanmanın yanlışlığını, herkesin doğru kabul ettiği şeylerin aslında doğru olmayabileceğini, en önemlisi de bir şeye inanmadan önce onu sorgulamamız, araştırmamız, doğruluğunu test etmemiz gerektiği mesajını romanında en iyi şekilde anlatmıştır.

Her şey bir tren vagonunda başlıyor. Gizemli adamımız Şapkalı Adam trende yolculuk ederken sohbet esnasında bir iki kişinin sorunlarını dinler. Yolculardan birinin maddi problemi varken diğerinin de sağlık problemi olduğunu öğreniyor ve adamlara onların dertlerine derman olabileceğini söyler. Tabii ilk başta kimse inanmaz fakat gizemli adamımız maddi probleme sahip olan adama cebine bakmasını söyler. Adam cebine baktığında tam da ihtiyacı olduğu miktarda parayı cebinde bulur. Diğer adamın da o esnada ağrıyan bileğinin ağrısı tuhaf bir şekilde geçer. Tam nasıl oldu diye sorgularken beyinler ne hikmetse Şapkalı Adam birdenbire ortadan kayboluverir. Daha sonra bu olay medyaya yansır. Bunun sonucunda da toplumda bir ayaklanma ve ikilem meydana gelir. Toplum Şapkalı Adam’a inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. İşlerin gitgide kötüye gittiği görüldükten sonra Şapkalı Adam’ın gizemini çözmesi için bir savcı görevlendirilir. Savcımız bilimin yolunu izleyerek bütün olayı aydınlığa kavuşacaktır. Romanın sonunda Şapkalı Adam’ın aslında pek de güvenilir olmayan, bazı illüzyonist numaralar ve çeşitli kimyasallarla insanları kandıran, yalancı ve sahtekar biri olduğu ortaya çıkar.

Yazar, Anooshirvan Miandji düşünmeye, sorgulamaya ve gerçeği aramaya yönelten felsefi eserleri ile tanınan bir yazardır. Aromatik Adam adlı esrinde de okuyucularını düşünmeye, merak etmeye ve sorgulamaya iter. Aynı zamanda yazar, körü körüne inanmanın ne kadar yanlış olduğunu eserinde biz okuyuculara göstermektedir. En tehlikeli toplum, bir şeye körü körüne bağlanan, bilginin doğruluğunu sorgulamayan, eleştirmekten korkan ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek, hatta çıkarları uğruna gerçeklerin üzerini çizebilecek bir toplumdur. Ben bir okuyucu olarak romanı okurken pek çok duygu değişikliği yaşadım. Çoğu zaman kızdım, çoğu zaman da şaşırdım. Aynı zamanda romanın sonuna doğru her şeyin açığa çıkmaya başladığı bölümlerde de mutlu oldum.

Aklı ve mantığı kullanabilmek çok önemli bir kabiliyettir. Biz insanlar hayatımızın her evresinde aklı ve mantığı kullanabilmeliyiz. Çünkü akıl ve mantık insanı yanıltmaz ve bizi gerçeğe götürür. İnsanoğlu olarak maalesef çoğu zaman bir şeyleri kolay yoldan elde etmenin peşini bırakamıyoruz. Kolay yoldan elde ettiğimiz her şey bize tatlı geliyor. Çoğu zaman bir şeyleri elde etmek için çabalamıyoruz ya da kolay yoldan nasıl elde edebileceğimize dair yollar arıyoruz fakat şunu bilmiyoruz ki kolay yoldan elde ettiğimiz hiçbir şey bize fayda sağlamaz. Bir şeyleri hak etmek için çaba göstermeli, ter dökmeli ve emek harcamalıyız. Tabiri caiz ise biraz başımızı ağrıtmalı, kafa yormalıyız.

Kitabın bir bölümünde sunucu gazeteciye soru soruyor: ‘’ Bunlar toplumu nasıl ikna edebiliyor? Nasıl toplumda karşılık bulabiliyor?’’ Gazeteci şöyle cevaplıyor:
‘’İkna… İnsanların ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlarını karşıladığınızda onlar size inanırlar.’’ Gerçekten de öyle değil mi? Bizim toplumumuzda da çıkarları ve ihtiyaçları uğruna her şeye inanan, eleştirmeyen, sorgulamayan, ”Nereden geldi? Nasıl geldi?” diye sormayan insanlar yok mu? Kısacası ‘’ Üzümünü ye, bağını sorma.’’ mantığıyla yaşayan pek çok insan var. Her toplumda böyle insanlar bulunabilmekte. Bu bağlamda da romanı evrensel olarak nitelendirebiliriz. Yazar, romanı aracılığıyla bize ‘’ Sorun, sorgulayın ve araştırın!’’ mesajını veriyor. Doğada hatta evrende olan her şeyin bir sebebi vardır. Tıpkı dünyanın güneşin etrafında dönmesinin, yağmurun yağmasının, yaşanan her mevsimin bir sebebi olduğu gibi.
Toplum olarak gerçeklere gözümüzü kapamamalıyız. Araştırmalı ve doğruyu bulmaya çalışmalıyız. Üfürükçüden, muskacıdan, büyücüden medet ummamalıyız. Bilim de elbet yanılabilir ama bilim deneme-yanılma ve kanıtlar üzerinedir. Bu nedenle de bazı şeylere inanmadan önce bilimin süzgecinden geçirmeli, düşünüp tartmalıyız. Bunun yolu da iyi bir eğitimden geçmektedir. Toplum eğitilmelidir. Akılcı düşünebilen, soru sormaktan korkmayan, eleştirebilen, en önemlisi de bolca okuyan insanlar yetiştirilmelidir.

Romandan beğendiğim bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum:
‘’ Bilimin her şeye cevap vermek gibi bir iddiası yoktur. Bilimin yolu zor ve çetindir. Bilim, düşünmeyi, sorgulamayı, deney yapmayı ve tekrar tekrar baştan almayı gerektirir. Bilim bedava değildir, emek ister. Doğada bedava diye bir şey yoktur.’’
Sizce de doğru değil mi? Atalarımızın da dediği gibi ‘’Emek olmadan yemek olmaz.’’ En basit örnekle bir bitki yetiştireceğimizi düşünelim. Tohumu alıyoruz, toprağa ekip bırakıyor muyuz? Hayır. Onu suluyoruz, gübre veriyoruz, toprağını çapalıyoruz. Bunları yapmadığımız sürece tohum filizlenmeyecektir. Bakın saydıklarımın hepsi bir iş, bir emek. Kısacası romanda hiç çabalamadan Şapkalı Adam sayesinde bir şeyler elde ettiğini ya da edebileceğini düşünen insanlar büyük bir yanılgı içerisindeydiler ve gerçeği öğrendiklerinde de sarsıldılar. Romanda da geçtiği gibi ‘’ Gerçek bizden bağımsızdır ve değişmez.’’ Gerçekleri değiştiremiyorsak o halde kabul etmeliyiz. Böylece daha az üzülürüz ve romandaki Şapkalı Adam’a körü körüne inanan, gerçeği öğrenince de hayal kırıklığı yaşayan insanlar gibi olmayız.

Romanda dikkat çekilmek istenen diğer bir nokta da menfaatçilik konusuydu. Kitapta bilime karşı çıkan doğaüstü konular uzmanı gerçekleri bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davrandı çünkü Şapkalı Adam sayesinde olağan üstü olaylara ilgi duymayan, inanmayan insanlar bile inanmaya başlamıştı. Bu da onun alanına ilgi duyulmasına sebep oldu ve ona çıkar sağlamaya başladı. Daha pek çok çıkarcı insan Şapkalı Adam üzerinden çıkar sağlamaya başlamıştı. Şapkalı Adam adına oteller, şifa evleri vb. yerler açmaya başlamışlardı. Çıkarcı insanlar tehlikelidir. Çünkü menfaatleri uğruna her şeyi yapabilecek potansiyele sahiptirler. Çıkarcı insanlar toplumun çürümüş bir parçasıdır. Kolayca yalan söyleyebilir ve bunu yaparken de asla utanmazlar. Onlar her şeyleriyle sahtedirler ve sizi de sahtekârlıklarına ortak etmeye çalışırlar. Çok konuşurlar ama konuştuklarının içi boştur. Yazar romanında bu durumu en iyi şekilde kaleme almış ve okuyucusuna göstermiştir.

Romanı okumaya ilk başladığımda adının nereden geldiğini kestirememiştim. Yazar romanın sonlarında bunu açıklıyor. Şapkalı Adam’ın insanları bu kadar kolay kandırmasının sebebi; pek çok kimyasal maddeyi bir araya getirerek insanlar üzerinde sanrılar meydana getiren değişik bir kokuya sahip karışımlar kullanmasıydı. İşte romanın ismi de buradan gelmektedir.

Romanla ilgili çok beğendiğim diğer bir nokta, insanı sürekli sorgulamaya itmesi oldu. Bir okuyucu olarak romanı okurken ben de sürekli kendime sorular sordum. Bunun yanı sıra okuyucuya merak duygusu aşılayan, akıcı bir romandı. Okuyucu romanı okurken bol bol düşünüyor, soru soruyor ve farklı bilim dallarından izler bulabiliyor en önemlisi de ders çıkarabiliyor. Ben severek okudum ve her okuyucunun da özellikle bilime merakı olan okuyucuların bir solukta okuyabilecekleri bir roman olduğunu düşünüyorum.

Savcı, ‘’Bazı mektuplarda bu şahsın özgün koktuğu yazılıydı. Sizce bir bağlantı olabilir mi?’’
Biyolog emin bir tonla devam etti: ‘’Evet, bazı kimyasallarda halkalı yapı vardır, bu halkalı yapı kendine has keskin kokular oluşturur. Biz onlara aromatik bileşenler diyoruz.’’
Savcı gülümsedi: ‘’ Demek bizim Şapkalı Adam aslında aromatik adam.’’

Gezi Rehberim: Cide

Kastamonu’nun nadide ilçelerinden biri olan Cide, bu hafta kapıları siz değerleri okuyucularımıza açıyor. Şehrin tarihi ve mimari dokusunu yakından tanıma fırsatı elde ettiğim Cide’de gezdiğim, gördüğüm yerleri sizlere aktarmaya çalışacağım.

Karadeniz Bölgesi’nin Samsun’dan sonra en büyük yüzölçümüne sahip olan Kastamonu, pek çok ilçeyi bünyesinde barındırıyor. Yaklaşık 19 ilçe ve 1054 köy bulunuyor. Cide’de ise 85 köy ve bu köylere bağlı 204 mahalle bulunuyor. Kastamonu ilçelerinin birçoğunun denize kıyısı bulunmakla beraber nüfusun da bu bölgelerde yoğunlaştığı biliniyor. Bu şansı yakalayan Cide, jeopolitik konumu itibarıyla pek çok turist ağırlıyor.

Cide, zamanında pek çok uygarlığa ev sahibi yapmakla beraber Kastamonu’yu gerek ekonomik gerekse idari yönden geliştiren ilçeler arasından yalnızca bir tanesi. 1213 yılında Anadolu Selçukluların, 1460’da Fatih Sultan Mehmet’in Kastamonu Alması ile Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğine geçmiş olan bir ilçe.

Dağların arasından geçerek yolcuğumuza devam ettiğimizde yol üzerinde yolcuları minik çeşmeler karşılıyor. Çok ince düşünülmüş olan bu ayrıntı sayesinde ihtiyacımız olan her anda suya ulaşım sağlıyoruz. Elinizi yüzünüzü yıkamak için arabadan indiğiniz her 10 kilometrede bizi çeşmeler karşılıyor. Dağların arasından gelen soğuk mineralli su ile kendinize gelip yolunuza devam ediyorsunuz. Ayrıyeten her 10 kilometrede bir mescit tarzı yapılar bulunuyor.

“Türkiye’nin Cenneti Cide” unvanını alan bu sahil kasabası isminin hakkını sonuna kadar veriyor. Adeta yaz akşamlarını anımsatan hafif bir rüzgar ensenizden esiyor ve kulağınıza fısıldıyor: Mavinin ve yeşilin tüm tonları benimle! Huzur benimle!

Dinlenmek için mola verdiğinizde sakın yerinizde durmayın. Dağların arasından geçin, göllerin üzerinde taş sektirin ve mis gibi dağ havasını içinize çekin. Betonlaşmış yapılar yok burada. Her şey doğadan ve toprak anadan almış kaynağını. Doğanın ressamı yine yapmış yapacağını. Tüm ihtişamıyla orada duruyor. Sen yalnızca o güzelliği görmek iste yüce insan…

Yolcuğumuza devam ettiğimizde yol boyunca ağaçların ve gökyüzünün eşsiz manzarasına tanık oluyorsunuz. Kastamonu merkeze yaklaşık 2 saat kadar uzaklıkta olan Cide, yol sonunda size mükemmel bir manzara sunuyor. Arabada geçirdiğiniz 2 saatin ardından çarşaf gibi uzanan deniz ve yemyeşil dağlar sizleri karşılıyor. Eğer dikkatli bakarsanız size hoş geldin dediklerini duyabilirsiniz.

Adımınızı attığınız ilk andan itibaren bu küçük sahil kasabasının içinde kayboluyorsunuz. Sahil boyunca devam ettiğinizde karşınızda küçük bir koy beliriyor. Gideros Koyu olarak bilinen bu yer, dağların arasında bulunuyor. Koyun sağ ve sol tarafındaki meyve ağaçları sizlere tatlı bir atıştırma fırsatı sunuyor. Elinize mataranızı, çayınızı, kahvenizi ve sevdiğiniz insanları alıp manzarayı seyretmek insana ayrı bir keyif veriyor.

Alabildiğince masmavi olan Cide’nin merkezine vardığımızda ise bizleri Rıfat Ilgaz Evi karşılıyor. Saygıdeğer yazar doğma büyüme Cideli. Kendisini Hababam Sınıfı’nın yazarı olarak tanıdığımız büyük ustanın neredeyse tüm eserlerinin 1.basımları bu evde bulunuyor. Giydiği kazaklardan, ceketlerden tutun da aldığı ödüllere, kullandığı daktilolara kadar pek çok eşya bulunuyor.

İki katlı olan bu ev Rıfat Ilgaz İstanbul’dayken restore edilmiş. Her yıl öldüğü gün 7 Temmuz’da, Cide, Kastamonu’da adına “Sarı Yazma Festivali” düzenlemekteymiş. Rehberden edindiğimiz bilgilere göre Kastamonu’da, 2 Mayıs 1991’de eskiden oturduğu sokağa adı verilmiş. Cide’deki bir cadde Rıfat Ilgaz caddesi, belediye parkı da Hababam Sınıfı Parkı yapılmış.

Şehir tüm benliği ile içinde doğup büyüyen yazara büyük bir değer biçiyor. Muhteşem güzellikteki Cide, yazar Rıfat Ilgaz’a ilham kaynağı olmuş durumda. Rıfat Ilgaz’ ı yaşatmaya ve onu unutmamaya ant içilmiş adeta. Ayrıyeten onun adına T.C. Kastamonu Üniversitesi Cide Rıfat Ilgaz Meslek Yüksekokulu (21 Ekim 2008) bile açılmış. Aydın kişiliği ile Türk Edebiyatına yön vermiş olan usta yazarın varlığını Cide’de iliklerinize kadar hissediyor ve zamanında onun geçtiği yollardan siz de geçiyorsunuz.

Rıfat Ilgaz memleketi Cide için şu sözleri sarf ediyor:

“Doğduğum eşsiz, benzersiz memleket…”

“Ne iyi etmiş de, anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş.”

Rıfat Ilgaz ve Cide birbiri ile özdeşleşmiş iki önemli isim. Soyadı devrimi ile beraber kendine bu kentin, Kastamonu’nun, en büyük simgesi olan Ilgaz Dağlarının ismini soyadı olarak seçtiğini de rehberimizden öğreniyor ve büyük bir gururla yolculuğumuza devam ediyoruz.

İlçedeki tüm insanlar oldukça samimi ve burada herkes herkesi tanıyor neredeyse. Küçük şehirlerin böyle güzel bir yanı var sanırım. Yabancılık hissetmiyorsunuz ve oraya aidiyet duygunuz hemen beliriveriyor. İnsanlar sıcakkanlı, misafirperver ve en önemlisi size verilen değeri hissediyorsunuz.

İlçede en çok dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı ise meyve ağaçlarının çokluğu. Oldukça verimli toprakları olan Kastamonu pek çok ormanı da bünyesinde barındırıyor. Yolda durduğunuzda ormanların içinde kısacık bir yürüyüş yapın. Size çok iyi gelecek ve sizi dinç tutacaktır. Yalnız ayı tehlikesinin olduğunu da gözden kaçırmamakta fayda var sevgili okurlarım.

Karadeniz’in göz bebeği olan Kastamonu, görüldüğü üzere tüm ihtişamıyla bizimle. Her ilçesi kendine has eşsiz bir güzelliğe münhasır. Yolunuz bir gün düşerse muhakkak uğrayın. Size ve sevdiklerinize iyi gelecek olan bu yolculuk ile tarihin tozlu sayfalarına giriş yapmaya hazır olun.

Sağlıcakla kalın…

Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Turkey’s success in the production of unmanned aerial vehicles

Turkey has achieved important developments in the field of unmanned aerial vehicles in recent years. Unmanned aerial vehicles provide the opportunity to use even in bad weather conditions shaped according to the weather conditions of Turkey. Anka produced by Tusas and Bayraktar unmanned aerial vehicles produced by Baykar are the cornerstones of Turkey’s unmanned aerial vehicle. Turkey used these vehicles on many battlefields. The most used place was the war of Karabakh and azerbaijan achieved great succes in the war thanks to Bayraktar TB2.

Historical development

Bayraktar TB2

Bayraktar Blok A First Automatic Flight Test was completed on 8 June 2009 at Keşan Military Airport. On October 3, 2009, Bayraktar Blok A carried out the flight tests in the presence of the official delegation at Sinop Airport. On January 6, 2012, the Tactical UAV Development Project started. It made its maiden flight on 29 April 2014. Until today , more than 200 have been produced. The unit cost is 6 million dollars.

TUSAŞ Anka

Anka male is in the UAV class. Designed for tactical surveillance and reconnaissance missions in the early 2000s. Anka has proven itself in many tasks by undergoing changes over the years. Anka, which was produced for Turkey’s need for medium altitude unmanned aerial vehicles, made its first flight on 30 December 2010. It was put into service in April 2013. Anka-S, the advanced model of Anka, was put into service in 2017. 58 units are produced and the unit cost is 5-8 million dollars. Anka being used in Turkey and Syria.

Technicial Specifications

Bayraktar TB2

Body length : 6.5 m

Wingspan: 12 m

Total Takeoff Weight: 700 kg

Payload Weight: 150 kg

Max speed: 120 Knots

Usual Cruising Speed: 70 knots

Service altitude: 27,000 feet

Airtime: 27 Hours

Operation radius: 300 km

TUSAŞ Anka

Body length: 8 m

Wingspan: 17 m

Total Takeoff Weight: 1.500 kg

Payload Weight: 350 kg

Max speed: 217 km/h

Usual Cruising Speed: > 75

Service altitude: 30,000 ft

Airtime: 24 – 32 hours

Operation radius: 200 km

Weapon Systems

Bayraktar TB2

L-UMTAS , MAM , Roketsan Cirit

TUSAŞ Anka

Roketsan UMTAS , Roketsan CİRİT , Roketsan MAM-L , Roketsan MAM-C

Operators

Bayraktar TB2

Turkey , Qatar , Ukraine , Azerbaijan , Libya , Poland , Morocco

TUSAŞ Anka

Turkey , Tunisia

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Hoş Geldin Bahar!

İlkbahar 21 Mart ile 21 Haziran zaman aralığını kapsar. İlk (Türkçe) Bahar (Farsça) kökenli bir kelimedir. “Bahar, Erken Bahar, Evvel Bahar, İlkyaz” anlamlarına gelir. Kış ayı geride kalmış güneşli günler insana kucak açmıştır. Baharı evlerimize buyur etmenin zamanı çoktan gelmiştir. Tüm güzelliklerinle hoş geldin bahar!

Bahar tüm bereketiyle gelir. İnsana can katar, hareketlilik katar. Kimi zaman bir çiçeğin tomurcuk açmasında ararız mutluluğu, kimi zaman da bahar havasını içimize çektiğimizde. Bugün hala okuduğumuz, okumaktan keyif aldığımız satırlar baharın gelişi gibi anlamlı izler bırakır insanda. Bahar tüm güzellikleriyle merhaba der insana.

Baharın gelişiyle doğa canlanır. İlkbahar ılımı 21 Mart civarında yaşanır. Ekinoks tarihi olan 21Mart’ta güneş ışınları ekvatora öğle zamanı dik açıyla düşer. Aynı boylam üzerinde her yerde Güneş aynı anda doğar aynı anda batar. Kuzey Yarım Küre’de ve Güney Yarım Küre’de gece gündüz süresi eşitlenir. 12 saat gece 12 saat gündüz yaşanır. Bu tarih Kuzey Yarım Küre için ilkbaharın, Güney Yarım Küre içinse sonbaharın başlangıcı olarak kabul edilir. Gündüzler giderek uzar, geceler kısalır.

Ülkemizde baharın gelişi heyecanla karşılanır. Soğuk havalar geride kalmış doğa bahara hazır hale gelmiştir. Kar ve buz suları erimiş ve toprak kendini yenilemiştir. Göçmen kuşlar yuvalarına döner, doğadaki hayvanlar kış uykusundan uyanır. Bir mart sabahı pencereye baktığınızda gördüğünüz manzara içinizi ısıtmaya yeter de artar. Dışarda renk renk çiçekler tomurcuklanmaya başlamış, havalar ısınmış, ortalık yeşillenmiş ve toprak ana bahar için hazırlanmıştır.

İlkbahar başlamadan önce yedi gün arayla düştüğüne inanılan cemreler önce havaya, daha sonra suya ve toprağa düşer. Halk arasında sıcaklığın artmasıyla bilinir. Hava, su ve toprak ısınır. Cemrelerin düşmesiyle Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları başlar. Tüm bereketiyle gelen bahar ülkemizde Nevruz ve Hıdırellez ile kutlanır. Baharın gelişi ve dostluğun müjdeleyicisi olarak tanımlanan Nevruz’da ülkeler kendilerine has gelenekleri ile kutlamalar yaparlar. Dünya genelinde Anadolu ve Orta Asya ülkeleri tarafından kutlanan geleneksel bir bayram olan Nevruz, yeni yıl, doğanın uyanışı ve bahar bayramı olarak adlandırılmaktadır. Etimolojik kökenine baktığımızda ise Nev (yeni) Ruz (gün) anlamına gelmektedir.

Gittikçe ısınan havalar beraberinde yaz yağmurlarını getirir. Dini olarak nisan suyunu içmenin insan vücudu için faydalı olacağına inanılır. Bu konu ile ilgili şöyle bir Hadis-i Şerif bulunmaktadır: “Bu sudan içen kimsenin, cesedinden, damarından, sinirinden, etlerinden, o kimseye ağrı, acı veren rahatsızlığını Cenâb-u Hakk giderir ve o kimseye sıhhat ve afiyet verir.’’

Bu mevsim doğayı güzelleştirdiği gibi insanı da güzelleştirir. İnsan, bahar gibi taze duygularla bezenir. Etrafını aydınlatır. Küçücük bir umut yeter çiçek açmaya.

Yağan yağmurların ardında elbette güneş vardır. Bize düşen bahardan nasibimizi almaktır. Bazen çiçek açmayı, bazen güneş olmayı, bazen de yağmur olup yağmayı bilmek. Her daim hazır olmak bir sonraki mevsime, eleme, kedere, sevince.

Her mevsim insanın duygu dünyasında ayrı bir iz, ayrı bir yaşanmışlık bırakır. Unutmak ne mümkün baharı! Bahardan sonra muhakkak yaz gelecektir. Yazın tadı bambaşkadır. Bir sonraki mevsimde görüşmek üzere…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Çatışmalar Üzerine Bir Taşra Sineması: Nuh Tepesi

Sevgili okur, yazıya bu dinletiyle başlamanı öneririm.

Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği uzun metrajlı bol ödüllü ilk filmidir. 26. Altın koza Festivali’nde “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi görüntü yönetmeni” ödüllerini almaya hak kazanmıştır.  Filmde birçok çatışma derinlikleriyle çözümlenmiş, eksik kalan kısımlar da seyircinin iç dünyasına bırakılmıştır. Film, metaforlara, simgesel dünyaya, mitolojik ve dinsel unsurlara kucak açmış, ustaca yorumlanmıştır. Yapılan betimlemeler ve izleyenin tasvirleriyle güzel bir sinematografi ortaya çıkmıştır. İsterseniz sizi çok da meraklandırmadan filmin konusuna bir göz atalım. (Spoiler içerir!)

Nuh Tepesi temelinde baba-oğul çatışmasını konu alıyor. Altında yatan birçok çatışmaya da yer veriyor. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in oynadığı İbrahim karakteri yıllar önce bir kadına duyduğu aşk yüzünden ailesini terk edip Paris’e gidiyor. Ali Atay’ın can verdiği Ömer karakteri ise babasının, annesini ve kendisini bırakıp uzaklara gitmesinin öfkesiyle kendi içinde bir varoluş kavgası yaşıyor. İbrahim yıllar sonra köyüne, çocukluğunun geçtiği topraklara dönme kararı veriyor. Altında yatan sebep ise ölünce çocukken diktiği zeytin ağacının altına gömülme vasiyeti. Yıllardır araları bozuk olan oğlu Ömer’den yardım istiyor ve Ömer ne kadar kızgın da olsa vicdanının sesini susturamadan babasına yardım ediyor.

Noah Land

Ayrıca filmde Rus edebiyatından da esinlenmeler var. Ömer’in Dostoyevski’den Budala’yı okuması İbrahim’in yakında öleceğini anımsatır. Ek olarak bu klasik eserde toplumsal bozukluk, ölüm psikolojisi, bilinçaltı, hayata bakış açısı, parçalanmış kişilik gibi kavramlar yer alır. Budala’ da geçen bir bölümü sizinle paylaşıp kitabın ne kadar isabetli kullanıldığını göstermek istiyorum.

‘’İşkence edilen bir adamı düşünün; her yanı yara bere içinde, bedeni acıyla kıvranıyor. Bütün bu bedensel acılar, onun ruhsal acı duymasını engeller. Yani sonuçta ölüm gelip her şeye nokta koyana dek yalnızca yaralarından berelerinden acı duyarsın. Oysa kim bilir, esas acı insana en acı veren yara bereden değil de az sonra öleceğini bilmekten kaynaklanan acıdır. Az sonra bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, işte şimdi, şu anda ruh bedenden uçacak ve senin bir insan olarak varlığın sona erecek, et yığınına dönüşeceksin…’’

Dostoyevski, Budala

Hikâye başlangıçta bu formda ilerliyor. Ömer babasının isteğini yerine getirmek üzere köyün muhtarıyla konuşuyor. Aslında bakarsanız muhtarla ilk yüzleşme de kavgayla başlıyor. Meğer İbrahim’in küçükken diktiği tapulu zeytin ağacı Nuh peygamberin ağacı olmuş yıllar sonra. Adeta o ağacın bulunduğu çevre türbeye dönüştürülmüş. Köylülerse kutsallaştırdıkları bu ağaçtan gelir elde etmeye başlayınca Nuh ağacı bir miti kucaklayan simgeye bürünmüş. Ömer hem babasıyla hem de köylülerin yaşattığı dinamizmle bir çatışmanın daha içine düşüyor.  

Noah Land

Cenk Ertürk bu hususla sosyokültürel değişimin ve sömürülen din anlayışının altını çiziyor. Köylülerin sıradan bir zeytin ağacını kutsallaştırıp bir türbe haline getirmeleri ve bundan kişisel çıkar ve menfaat sağlamaları insanların duygularını ve inançlarını dolaylı yönden taciz etmektir. Maalesef ki bu örneğin birçok varyantını başka hallerde memleketimizde de görmekteyiz. Din hassasiyeti bu şekilde insanlardan çalınabilmekte ve istismar edilmektedir.

Ömer babasıyla olan çatışmasına bu sayede kısa bir ara verip Nuh ağacının babasına ait bir arazide bulunduğunu ispat etmek için gereken işlemleri zaman kaybetmeden yapmaya koyuluyor. Tapu kadastroda o döneme ait belgelerin bir sel baskını yüzünden kaybolduğu söylence Ömer bu işin peşini bırakmayacağını, adaletin er geç ortaya çıkacağını savunuyor.

Filmde çürümüş sistem eleştirisine böylelikle yer verilmiş, Anadolu’da arazi kavgaları, kişisel menfaatin çemberinde gerçekleşen yolsuzluk ve usulsüzlük olgusuyla örneklendirilmiştir. Bir zamanlar Anadolu’da yaşanan yolsuzluklar hâlâ gündemimizde bu dönemde de yerini korumaktadır.

Filmin asıl noktası baba-oğul çatışmasına dayanıyor demiştik. Babanın oğluyla hesaplaşmaları filmde en beğendiğim sahnelerden birisi oldu. İbrahim’e kızan Ömer yılların birikmişliğini savuruyor bir hışımla babasının yüzüne. Babası sessiz kalsa da sonraki sahnelerin birinde şunları söylüyor:

“Yetersizliğinin farkında olan bir adama kızamazsın ki, merhamet edebilirsin ancak.”

Nuh Tepesi

Yetersizliğinizin farkındaysanız ve kör düğümlerle bağlıysanız bu hisse zaten o zaman da ölmüş olmaz mısınız? Ömer de bunu görüyor belki babasında. O yüzden istese de istemese de babasının yanında duruyor. Filmin başlangıç sahnelerinden birinde arabanın ön koltuğunda oturan babasını yanında istemiyor ve kapıyı bir hamlede bozuyor. Filmin son sahnelerinde ise arka koltuktan babasının yanına hiçbir şeyi önemseden ön koltuğa geçiyor. Yüzündeki tebessümü de görecek olursak babasıyla içinde verdiği savaşın bayrakları böylece yarıya iniyor diyebiliriz.

Filmde Hande Doğandemir’i Elif karakteriyle Ömer’in eşi olarak görüyoruz. Elif Arapça ’da sonsuzluk anlamına gelir. Her şeyin başı ve sonudur. Filmde ilk sahne Elif’in sınıfta dışarıyı kederle seyretmesiyle başlar. Ömer’in ‘’benim babam öldü’’ diyerek telefona sarıldığı son sahnede ise yine Elif karşımıza çıkar. Bir bakıma Ömer karakterinin kendiyle hesaplaşmasında eski eşi Elif’in büyük bir payı vardır. Başlangıcın ve sonun arasındaki köprü görevini üstlenir. Aralarındaki hesaplaşmalar da filmin en vurucu kısımlarındandır.

Noah Land

Film genel hatlarıyla güzel bir kurguya ev sahipliği yapmış. Bazı sahnelerde NBC esintisini görür gibi olsak da genç bir yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu hatırlayıp göreceli olarak başarılı bir yapıt olduğunu savunabiliriz. Birçok çatışmaya yer verilmesi de filmde etkili bir unsur olmuş. Çoğu yerde ben de içimde verdiğim kavga ve çatışmaları sorguladım. Siz de belki kendinizle yüzleşir, içinizdeki çatışmalara kulak veririsiniz. Mutlaka izlenecekler listenize eklemenizi öneriyorum. Filmde geçen bir alıntıyla yazımı sonlandıryorum. Cevabını vermek size kalmış.

Keyifli seyirler. Filmlerle kalın…

Noah Land

Neden sevmek ya da nefret etmek zorundayız ki? Neden bu iki aşırı uca mecburuz? Arada bir yerde durmak o kadar mı zor?

Nuh Tepesi

Zamanla Birlikte Değişen Güzellik Algısı

Güzel kelimesi sözlükte “biçim içindeki uyum ve ölçülerindeki dengeyle hoşa giderek hayranlık uyandıran” anlamına gelir ve dilimizde öznel kelime olarak geçer. Öznellik ise kişiden kişiye göre tanımı değişebilen bir durumdur. Bunun sonucunda göze hoş gelen herhangi bir şey, herkes için değişkenlik gösterebilirken geçmişte bu kavram öznellikten çıkıp genel bir kaide kabul edilmiş, bir kültür olarak değişime uğramış ve insanların hayatlarında köklü değişime sebep olmuştur. Toplumların bu kişiden kişiye değişebilecek potansiyeldeki kelimeye tek bir algı yüklemesi sonucu insanlar güzel kelimesine tek bir tanım vermeye başlayarak herkes aynı şekilde hayatına tatbik etmek için çabalamış, bunun uğrunda bir çok eziyeti göze almıştır. Bunun tek amacı ise ‘güzel olmak’. 🙂

Bakalım toplumlar güzelliği nasıl tanımlamış ve insanlar buna nasıl riayet etmiş bunu inceleyelim.

İşte Çin’de güzel olmak adına uygulanan,

LOTUS AYAK GELENEĞİ

Lotus Ayak, Çin’ de kadınların ayaklarını, küçük göstermek amacıyla bebeklikten itibaren bağlayarak parmak gelişimini engelleyip ayağın küçük kalmasını sağlayarak güzel göründüğüne inanılan bir gelenektir. 10. yüzyılda başladığı tahmin edilmektedir. İlk başlarda bu gelenek, üst sınıflar tarafından statü belirtisi olan bir hareketti fakat zamanla bu tüm sınıflara yayılarak bir güzellik sembolüne dönüşüp 20. yüzyıla kadar devam etmiştir. Lotus Ayak geleneği zambak ayak ismiyle de bilinmektedir. Güzelliğin sembolü olan bu gelenek sebebiyle kız çocuklarının bebeklikten itibaren ayakları açılmayacak şekilde bağlanıyor ve büyüdükçe parmakların kırılması sonucu gelişim engellenip ayağın boyutu üçgen şeklini alıyordu.

7-8 cm kalan bu ayaklar, güzelliğin sembolüydü ve kadınlara yine kadınlar tarafından uygulanan bu gelenek, onların bu acıya katlanmasını gerektiriyordu. Zaman ilerlediğinde insanların yürümesini engelleyecek bir hal almasına rağmen bu geleneğe riayet ediliyordu ve küçük ayakların her zaman daha cazip olduğuna inanılıyordu.
1600 yılından itibaren bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla birçok şey denendi. Fakat uzun süre başarılı olunamadı. 20. yüzyıla gelindiğinde kadınlar ayak bağlama karşıtı kampanyalar başlatarak durdurma girişiminde bulundular. Sosyal hayatın da değişimiyle beraber 1912 yılında bu trajik gelenek tamamen ortadan kaldırılmıştır.

Buna rağmen geleneği devam ettirenler de mevcut olmuştur.

https://www.youtube.com/watch?v=0t3QOScub_w

Dünyanın en uzun boyunlu kadınları

Myanmar’ın Karen kabilesine mensup bu kadınlar, dünyanın en uzun boyunlu kadınları olarak bilinmektedir.
Bu kabileye mensup insanlar çocuklarının 4-5 yaşlarından itibaren boyunlarına halka takmaya başlarlar.

Bu ağır halkaları takmalarının şuan ki sebeplerinde efsanelere göre bazı görüşler olsa da asıl sebebi geleneklerini devam ettiriyor oluşlarıdır ve kendilerini bu şekilde güzel gösterdiklerine inanmaktadırlar. Ayrıca boynu uzattığını düşünmektedirler ki bunun aksine bu geleneğin, boynu uzatma gibi bir etkisi olmayıp sadece kaslara baskı yaparak boynu daha yukarda tutması sebebiyle yani göze uzun göstermesi sebebiyle takılmaktadır. Belli bir süreden sonra vücuttan çıkarılırsa kasların zayıflaması sebebiyle boyun, başın ağırlığını taşıyamayıp kırılarak ölüme yol açabilir. Bu sebeple kadınlar bunu uzun süre boyunca bedenlerinden çıkarmamaktadırlar.

Peki hiç mi çıkarmıyorlar diye soracak olursanız, insanlar yalnızca özel günlerinde çok kısa süreliğine bu halkaları çıkarabilmektedir. Onun dışında uyurken dahi bu halkalarla uyumak zorundadırlar. Aksi halde zaman içinde zayıflayan kaslar boynun kırılmasına sebep olacaktır. İşte bu toplumun güzellik algısı bu şekilde gelişmiş olup tarihe geçmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=D69H03EhCxQ

https://evrimagaci.org/zurafa-boyunlu-kadinlar-padaung-halkinin-kadinlari-neden-boyunlarini-uzatmaya-calisiyor-9285

15-17. Yüzyıllar: Chopine ayakkabılar

1400-1600 yılları arasında popüler olan bu chopin ayakkabılar, soyluluğu temsil ediyordu. Bu yıllarda kadınlar uzun elbiselerini çamurdan korumak ve soylu bir statü elde etmek için bu ayakkabıları giyiyorlardı. Bu ayakkabı, sahibi ve statüsü hakkında bilgi veriyordu. Chopin ayakkabıların yüksekliği 50 santimetreye kadar çıkabiliyordu.

İlginç olan ise bu ayakkabıları giymeyi göze alan kadınlar yürümek için bir hizmetliye ihtiyaç duyuyordu. Bir hizmetli olmadan bu ayakkabılarla yürümeleri oldukça güçtü. Yanlarında bir hizmetli olmaları gerekmesi onların soylu olduğunun da göstergesi olacağından bundan memnun oluyorlardı.
Demek oluyor ki kadınlar yine bir görünüm uğruna bu yüzyıllarda moda kabul edilen eziyet verici bu ayakkabıları memnuniyetle giymektedirler.

Makyaj Koruyucu Maske

1939 yılına ait bir görsel.

Bu yöntem kadınları rüzgar, yağış gibi dış etkenlerden makyajlarının bozulmasına karşın korumaktadır. Göründüğü üzere nefes alacak bir alan kalmadığı için bu koruyucunun buğulanması gibi dezavantajları göze almışlardır.

GAMZE BELİRGİNLEŞTİRİCİ ALET

Kulak arkasından bağlanarak yanağın iki tarafına baskı yapması sonucu yüzde gamze oluşturan bir alet.

Kadınlar bu aletle kendilerinde beliren gamzelerle daha güzel göründüğüne inanmaktalardı. 1923 yıllarında gamzenin kadınlarda daha güzel görüneceğine dair bir moda anlayışı başlamıştır. Bunun sonucunda kadınlar bu yöntemi uzun süre uyguladıklarında ancak bir sonuç alabilmektedirler ve acısını, ağrısını sırf sonucu için göze almaktadırlar.

YÜKSEK ALIN, KİRPİKSİZ GÖZ MODASI

Bu moda rönesans döneminde yaygınlık kazanmıştır. Bu dönemde hala kozmetik ürünleri kullanılırken kadına bakış açısı değişmiştir. Uzun ve yuvarlak alın moda olup, saç çizgisi oldukça üstten başlamaktadır. Şık görüntü oluşturmak için saçlarını alnından tıraş edenler, kirpiklerini cımbızla yolanlar olmuştur.

BEYAZ GÖRÜNME MODASI

(İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth)

O dönemde kadınlar tenlerini bembeyaz yapmanın güzel olduklarını ispatlayacağını düşündükleri için içinde kurşun, sirke ve bazı maddelerden oluşan bir üründen makyaj yapıyorlardı. Bu ürün cildi bembeyaz yaparken zamanla sarıya dönüyordu. Bu sebeple bunun en çok kullanıcısı İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’dir. İngiltere ve İrlanda’da çok kullanılmıştır. İnsanlar teni güneşte yanan işçilerden kendini ayırmak, soylu olduklarını belli etmek için buna özenmişlerdir. Hatta kraliçe bunu o kadar çok kullanıyordu ki suratı, tarihe ‘gençliğin maskesi’ olarak geçti.

DAMAR ÇİZME MODASI

İngiltere 17. YY Modası

O dönemde kadınlarda göğüs dekoltesi mevcuttu. Normal halkta dahi göğüslerin dekolteli olduğu elbiseler giyilmektedir. Soylular yine kendini onlardan ayırmak için yukarıdaki resimde olduğu gibi görünen kısımlarına mavi kalemle damarlar çizmişlerdir. Yüksek sınıfa mensub olan kadınlar kendilerini belli etmek amacıyla bu yönteme başvurmuşlardır. Boyun, göğüs hatta sırtın görünen kısımlarına dahi çizmişlerdir.

https://www.youtube.com/watch?v=mxUOkSg3_uU

BACAKLARINI BOYATAN KADINLAR

Londra’da 1941 yılında kadınlar, bacaklarını boyatarak kendilerine külotlu çorap varmış gibi bir görünüm kazanıyorlardı.

GÖĞÜS ÖLÇÜSÜ ARTIRMA ALETİ(1930-1940)

Bu yıllarda kadınsı özellikleri belli eden kıvrımların günümüzdeki gibi belirgin olması modaydı. Bu sebeple kadınlar için,

Göğüs ölçüsünü artırdığı düşünülen, bir hortum+göğüs şeklinde bir kap+dondurucu derecede az miktar soğuk sudan ibaret bir makine ortaya çıkarıldı. Bu hidroterapi masajının işe yaradığı düşünülüyordu.

1960’LARDA SAÇ DÜZLEŞTİRME

O dönemde kadınlar ütü masalarını saçlarını düzleştirmek için de kullanmaktaydı. Saçların ütünün yüksek ısısından dolayı yanabilmesi açısından riskliydi tabi bu durum.

https://www.youtube.com/watch?v=gZnI6H4bzP0

Daha bizi şaşırtacak birçok yaşanan olaylarla dolu bir geçmiş var arkamızda. Kadınların güzellik uğruna yapamayacağı şeyin olmadığını, her dönemin kendine ait bir bir güzellik tanımı olması ve insanların buna uymak için varını yoğunu ortaya koyduğu bir dönemin olduğunu görüyoruz. Esasında bu öznel kavramın ne kadar nesnelleştirip bir moda halini aldığını görmüş olduk. Günümüzde ise bunun farklı şekilleri mevcut, her dönem olduğu gibi. İnsan güzellik kavramını bir kalıba sığdırmadan olduğu halinden memnuniyetle tanımladıkça o zaman hiçbir sorun kalmayacaktır belki de…

Bir Polisiye Romanı: Esrâr-ı Cinâyât (Ahmet Mithat Efendi)

Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi’nin en başarılı ve en popüler sanatçılarından biridir. Aynı zamanda gazeteci kimliği ile de tanınır (Dönemin gazetelerinden biri olan Tercümân-ı Hakîkat, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır). Hayatına sığdırdığı yüzden fazla eseriyle “Yazı Makinesi” olarak da bilinir.

Onun en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. İnsanları eğitme çabalarından dolayı da “Hace-i Evvel (İlk Öğretmen)” olarak anıldı. Daha çok hikâye ve roman türünde eserler verdi.

Eserlerinde “kıssadan hisse” amacı görülür. Hikâye ve romanları teknik açıdan kusurludur. Yer yer olayları keser ve okuyucuya seslenir. Bunun en güzel örneklerinden biri, onun meşhur eserlerinden olan Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Doğu kültürüyle yetişmiş Rakım ve alafranga Felatun arasında taraf tutar ve okuyucuya sorular sorar.

Ahmet Mithat, yazdığı hikâyelerle de Türk edebiyatına hikâye türünün yerleşmesinde katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönem yazmış olduğu “Letaif-i Rivâyat (Söylenegelen Güzel Öyküler)” edebiyatımızın ilk hikâye örnekleri (koleksiyonu) sayılır. Ayrıca Türk edebiyatının ilk polisiye kitabı ve romanı olan Esrâr-ı Cinâyât (Cinayetlerin Sırları), onun kaleminden çıkmıştır.

Esrâr-ı Cinâyât Hakkında

Edebiyatımızın ilk polisiye kitabı olma özelliğini taşıyan Esrâr-ı Cinâyât, önce Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edildi. Ardından bir kitap halinde basıldı.

“Bir genç kızın cesedinin bulunmasıyla başlayan roman, intihar süsü verilerek öldürülmüş ikinci bir kişinin bulunmasıyla sürükleyici şekilde devam ederken, polis şefi Osman Sabri ile Muharrir Efendi’nin (Gazeteci) işbirliği ve dikkatli takipleri sonucu bambaşka bir hale bürünür. Dönemin adalet sistemini, yargılama usullerini rüşvet ve kayırmacılığı gözler önüne sererek eleştiren roman, yazarın usta işi üslubunu da yansıtarak şaşırtıcı bir sonla biter.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Esrâr-ı Cinâyât Arka Kapak Tanıtım Yazısı, I. Basım, 2020

Kısa Özet

Bir gazete, İstanbul’da Öreke Taşı denilen bir kayalıkta bir kadın ve iki gencin cesedinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu soruşturma da romanın başkahramanı olan Komiser Osman Sabri Efendi’ye ve polis memuru Necmi’ye verilir. Osman Sabri, soruşturmasına devam ederken bir intihar vakası gerçekleşir. Fakat incelemeler sonucu Halil Suri’nin intihar etmediği ve bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Osman Sabri, bu iki cinayet arasında bir bağlantı olduğunu düşünür.

Bu sırada cinayetler hakkında bilgi toplamaya çalışan Muharrir Efendi ile Osman Sabri arasında bir dostluk başlar. Muharrir Efendi, bu soruşturmada Osman Sabri’nin en büyük yardımcılarından biri olur.

Araştırmalar sonucu Osman Sabri, Hediye adında zengin bir kadından şüphelenmeye başlar. Hediye Hanım’ın sorgulanmaya başlamasıyla işin içine Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdettin Paşa’da girer. Hediye Hanım’ın vermiş olduğu Kalpazan Mustafa ismiyle beraber soruşturma farklı bir boyuta ulaşır. Polislerin araştırması sonucu Kalpazan Mustafa’nın yurt dışında olduğu öğrenilir. Yurt dışından Muharrir Efendi’nin gazetesine gönderilen mektuplarla olay çözülmeye başlar.

Roman Hakkındaki Yorumum

Yazıldığı dönemin şartları düşünüldüğünde beklentinin üstünde bir kitap. Ahmet Mithat’ın kurguladığı Osman Sabri Efendi karakterini cinayetleri çözümleme stiliyle başarılı buldum. Polisiye sevenler için bu kitap onlarda bir Sherlock Holmes havası yaratabilir. 🙂

Ahmet Mithat, edebiyatımızın önemli sanatçılarından biri. Her bir eseri üstünde konuşulmaya değer. Ama ben Esrâr-ı Cinâyat’ı özellikle tavsiye ediyorum. Okuyuculara iyi okumalar dilerim…

Senin sakal dediğin keçide de vardır. Bıyık dediğin kedide de bulunur. İnsanda ise ben yürek isterim, yürek!

Vtol Uçaklar

Son 60 yıl içinde mühendislerin titizlikle çalıştığı bir konu var. Tahmin edebileceğiniz üzere vtol uçaklardır. Vtol’un anlamına değinmek gerekirse dikey kalkış ve iniş yapabilen uçaklara denmektedir. Vtol uçakların uzun pistlere ihtiyaç duymadan kalkış yapması daha çok okyanus ötesi operasyonlarda kullanıldı. Vtol uçaklar için AV-8 HARRİER , F35 serisi , YAK-38 , V-22 OSPREY örnek verilebilir.

AV-8 HARRİER

Harrier 1978’den beri piyasada aktif rol almaktadır. Vtol yeteneklerine sahip çok yönlü hafif saldırı uçağıdır. Harrier’ların piyasa sürülmesi ile mühendisler vtol uçak yapımında cesaret kazanmış ve sektöre damga vurmuşlardır. Harrier 4 adet dönen nozzle’a sahip motor bulunmakta. Pilotlar nozzle lövyesi sayesinde iniş kalkışlar yapılmakta bundan dolayı harrier pilotları özel eğitim almaktadır. AV-8A’ların iyileştirilmesi ve AV-8B’lerde sistem geliştirmeleri yapılması sonucu AV-8C modeli ortaya çıktı. Birleşik Krallık , İtalya , İspanya , ABD kullanmıştır.

V-22 OSPREY

Helikopter ile uçak arasında geçiş formudur. VTOL ve STOL kalkış yeteneğine sahiptir. Daha uzun menzilli ve daha yüksek menzilli olması için tasarlanmıştır. İlk uçuş 19 Mart 1984 yılında yapmıştır. 160 adet üretilmiştir ve birim maliyeti olarak 67,1 milyon dolardır. Kullanıcılar ise ABD ve Japonya’dır.

YAK-38

Sovyetler Birliği tarafından 1971 yılında ilk uçuşunu yapmıştır. Sovyetler Birliği’nin ürettiği başarısız uçak diyebiliriz. Sovyetler Birliğinin ürettiği ilk vtol uçak özelliğini taşımaktadır. 3 motora sahip olmakla birlikte 2 motor iniş kalkış için 1 motor ise ana motor olarak kullanılmaktadır. Tasarım olarak ise AV-8 HARRİER’ e benzemektedir. Uçak’ın çok küçük olması az derecede faydalı yük taşıması ve menzilinin ise 371 kilometre olmasından dolayı 20 yıl kadar süre içinde emekli edilmiştir. Toplamda 231 adet üretilmiştir.

Lockheed Martin F-35 Lightning II

Ülkemizinde sipariş verdiği fakat diplomatik anlaşmazlıklardan dolayı projeden çıkartıldığımız uçaktır. Gelişmiş teknolojinin uçaklarda kullanıldığı son halidir. Radarlarda gözükmemesi , vtol olması , aviyonik olarak gelişmiş olması F-35 ön plana çıkartan özelliklerdendir. İlk uçuş olarak 15 aralık 2006 uçan F-35’den 526+ adet olarak üretilmeye devam etmektedir. F-35 önceki hayalet uçaklara göre daha az bakım gerektirecek şekilde tasarlandı. Kullanıcı ülkeler ise ABD , AVUSTRALYA , İNGİLTERE , GÜNEY KORE , İSRAİL , İTALYA , JAPONYA , NORVEÇ , POLONYA’dır.

“Aylak Adam” ve “Anayurt Oteli” Romanlarıyla Yusuf Atılgan

Hayatı: Yusuf Ziya Atılgan, 1921 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Yunan işgali sonucu ailesiyle birlikte Hacırahmanlı’ya göç etti. Necâti Bey İlköğretim Okulu ve Balıkesir Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Hâlide Edip’in öğrencisi oldu. Mezun olduktan sonra Maltepe Askerî Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946 yılında Hacırahmanlı’ya, babasının ölümüyle kendisine kalan çiftlik işlerine, geri döndü. Bir süre sonra edebiyata yöneldi ve Aylak Adam (1959) romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü ikincilikle kazandı. 1973 yılında ikinci romanı olan Anayurt Oteli’ni yayımladı. Anayurt Oteli’nin 1986 yılında sinemaya aktarılmasıyla tanınırlığı arttı. 1989 yılında kalp krizinden vefat etti ve üçüncü ve son romanı olan Canistan’ı tamamlayamadı.

Edebi kişiliği:

  • Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Yusuf Atılgan, postmodernizmi esas alır.
  • Romancılığıyla tanınır.
  • Romanlarının dili akıcı ve sadedir.
  • Romanlarında bilinç akışı, iç monolog, diyalog ve geriye dönüş tekniklerini kullanır. (Yazar, eserlerinde karakterlerin ruhsal durumunu başarıyla tasvir eder.)
  • Eserlerinde ele aldığı başlıca konular yabancılaşma ve yalnızlıktır. (Romanlarında çağdaş karakterlerin bunalımlı ruh halleri ve sürekli bir arayış içerisinde olmaları göze çarpar.)

Eserleri:

Roman: Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973), Canistan (tamamlanmamıştır)

Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992) Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1981)

Piyes: Çıkış Gecesi (1947)

Yusuf Atılgan’ın yalnızca iki ‘kısa’ romanı olmasına rağmen romanlarında kullanmış olduğu sade dil, modern teknikler ve başarılı tahliller onu Yeni Türk edebiyatının romancılığıyla tanınan en önemli yazarlarından birisi yapmıştır.

Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanıdır. Roman, ‘C.’ adında 28 yaşındaki genç bir adamın bir yıl boyunca, farklı mevsimlerde (kitap dörde ayrılmış olup; “Kış”, “İlkbahar”, “Yaz” ve “Güz”) başından geçen olayları anlatır. Paralı sayılan ve geçim derdi olmayan C., günlerini ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesinde, restoranlarda, sinemalarda ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, yürüyerek ve sürekli düşünerek geçirir. C., toplumda yerini bulamadığını düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ını arayan, mutsuz, yalnız ve aylak bir adamdır. C., sürekli aradığı gerçek sevgiye hep çok yaklaşmakta fakat hiç ulaşamamaktadır.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

C., edebiyatımızda yer almış ‘aylak’ tipinin kırılma noktasıdır. Tanzimat Dönemi’nde ‘Batı’yı yanlış anlayan, alafranga’ olarak karşımıza çıkan bu tip (örneğin Felâtun Bey, Bihruz Bey) Aylak Adam’da ‘geçim derdi olmayan, topluma yabancılaşmış yalnız birey’ olarak çıkar.

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan’ın 1973’de yayımlanan ikinci romanıdır. Aylak Adam’da olduğu gibi Anayurt Oteli’de tek karakter üzerine kurulmuştur. Burada C.’nin yerini otelin kâtibi Zebercet alır. Otelde otelin sahibi ve kâtibi olan Zebercet ve ortalıkçı kadından başka kimse yoktur. Bir gece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın otelde bir gün kalır ve ertesi gün tekrar geleceğini söyleyip gider. Bu durum Zebercet’in bütün hayatını değiştirir. Zebercet günlerce gecikmeli Ankara treniyle gelen o gizemli kadını bekler. Uzun bekleyişler sonucunda Zebercet ruh sağlığını kaybetmeye başlar. Roman bir cinayet ve intiharla son bulur.

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.

Aylak Adam’la bazı yönlerden benzerlik gösteren Anayurt Oteli’nin, Aylak Adam’a göre psikolojik çözümlemelerinin daha derin ve daha ağır olduğu görülüyor. Romanın yazıldığı dönem aldığı eleştirilerin çoğu kitapta geçen müstehcen içeriklerden dolayı olmuş. Bu eleştiriye gelen yorumlardan kimisi bu durumun rahatsız edici olduğunu söylese de kimisi Zebercet’in iç dünyasını anlamak için yer aldığını söylüyor. Takdir okuyucuya kalmış. Roman, 1986 yılında beyaz perdeye de aktarıldı.

Fahrenheit 451 Roman / Film İncelemesi

Şimdiye kadar birçok distopik eseri inceledik, filmler değerlendirdik.  Tam bir distopik bilimkurgu filmi olan Fahrenheit 451’i es geçmek olmaz. Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Bir sıcaklık birimi olarak kullanılan terim, kâğıtların yanarak tutuştukları sıcaklık derecesinden esinlenilerek bulunmuştur. Kitap 1953 yılında çıkmıştır. Yazarı Ray Bradbury’dir. Kitabın dili sade, açık ve anlaşılırdır. Akıcı bir şekilde okunabilir.

1950’li yıllar yani kitabın çıktığı dönem soğuk savaş yıllarıdır. Kaosla geçen seneler, Amerika ve Sovyet Rusya arasında kıyasıya mücadelenin olduğu dönemlerdir. Bu yıllarda radyo ve televizyon evlere girmeye başladı. Bunun sonucunda da insanlar artık zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon başında geçirmeye başladılar. Yazar Bradbury bu yıllarda insanların zamanlarını bu şekilde geçirmelerinden etkilenir ve insanların bu şekilde televizyon seyretmeye devam etmeleri durumunda ileride ellerine kitap dahi almayacaklarını söyler. Bu olay sonucunda da Fahrenheit 451 romanını ortaya çıkar.

‘’Yakmak bir zevkti.’’

Kitabın dayandığı temel düşünce yakmanın bir zevk olduğu ve cehaletin mutluluk olduğudur. Felsefede geçmişten günümüze birçok filozof mutluluğun farklı tanımlarını yapmıştır. Örneğin; Nietzsche’ye göre mutluluk anlıktır yani geçicidir. Buddha’ya göre ise mutluluk yolun kendisidir. Mutluluğu aramak insanoğlunun yüzyıllardır peşinde olduğu bir şeydir. Fahrenheit 451’e göre ise mutluluk cahilliktir.

Kitapta geçen dünya geleceğin Amerika’sıdır. Olaylar günümüzden farklı, ileri bir teknolojide geçmektedir. Bu dünyada yaşayan insanlar evlerin içerisinde bulunan kameralar ile yedi yirmi dört izleniyorlar. Bir bakıma televizyonun içindelermiş gibi gözetleniyorlar. Bu dünyada tek amaç insanların mutluluğudur. Kitaplar gerçekleri anlatır ve bizlerin duymak, bilmek istemeyeceği olayları görmemize sebep olurlar. Bu yüzden kitaplar gereksizdirler ve insanları mutsuzluğa sürüklemektedirler.

Bizim dünyamızdaki itfaiyecilerin temel görevi yangın çıkması durumunda yangına müdahale ederek yangını söndürmektir. Ancak Fahrenheit 451 romanında itfaiyecilerin görevi kitapları yakmak, yok etmektir. Herhangi bir evde kitap bulunduğu ihbarı gelmesi durumunda hemen alev silahlarını alarak olay yerine giderler, evi kitaplardan arındırırlar ve kitapları orada yakarlar.

Kitabımızın başkarakteri küçükken babasını kaybetmiştir. Kendisi de bir itfaiyecidir. Her gün kitap bulunan evlerin tespit edilip ihbar edilmesiyle olay yerine giderler, kitapları yakarlar ve mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir gün başkarakterimiz Guy Montag’a on yedi yaşındaki Clarisse hayatını değiştirecek bir soru sorar. Mutlu musun? Montag bu soru karşısında durur ve düşünür. Hiçbir şey hissetmez. Her şeye sahiptir. Mesleği, evi, itibarı her şeyi vardır ancak neden hâlâ mutlu değildir? Hayatı sorgulamaya başlar. Her gün yakmaya gittiği kitapların içerisinde ne vardır? Kitapları bu kadar tehlikeli kılan özellik nedir? İnsanlar arasında klasik bir düşünce vardır. ‘’Yasak olan caziptir.’’ Başkarakterimiz Montag’da bu duruma düşer. Bir gün yine kitap ihbarı aldıkları eve giderler ve evde bulunan yaşlı kadın kitapları için yanmayı göze alır. İşte bu noktadan sonra Montag için her şey değişmeye başlar. Daha fazla düşünmeye, sorgulamaya başlar. Kitaplar uğruna yanılacak şeyler midir?

Kitaptaki totaliter rejimin temel amacı insanları mutlu etmektir. Baskı, gözetlenme, uyku hapları, herkesin birbirinden soyutlandığı bir dünya bunların hepsi insanların iyiliği içindir. Düşünen insan mutsuzdur. Bu yüzden insanları düşünmeye, sorgulamaya iten her şey yok edilmelidir düşüncesine sahiptirler.

‘’Kitapları yakabilirsiniz, fikirleri asla’’ İnsan düşünen bir varlıktır. Hayatımız sorgulama üzerine kuruludur. Bilgini güç olduğu ve buna sahip olan insanların toplumları çok kolay bir şeklide manipüle etmeleri, bilgiyi güç olarak kullanan insanlardan neden bu kadar çok korkulduğunun açık bir göstergesidir. Distopik bilimkurgu romanı Fahrenheit 451 bizlere farklı bir pencereden bakma imkânı sağlıyor.

Fahrenheit 451 Filmi / 2018

Fahrenheit 451 daha önceden 1966 yılında ‘’Değişen Dünyanın İnsanları’’ ismiyle de filme uyarlanmıştır. Bu kısımda 2018 yılında tekrardan uyarlanan filmini kısaca inceleyeceğiz. Bilim kurgu/dram türündeki film kitaptan bazı noktalarıyla ayrılıyor. Örneğin kitapta yer alan bazı karakterlerin filmde yer almaması gibi. Filmin günümüze yakın bir tarihte çekilmiş olması kitaptaki anlatılan teknolojiye daha fazla benzetilmiştir. Özellikle siyah tonunun ağırlığı bizleri korku, şüpheye ve tedirginliğe düşürmeye yetiyor. Fahrenheit 451 kitabını okuduktan sonra mutlaka filmini de izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar, keyifli seyirler…

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, Yer-Su İyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.