istanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Downsizing – Küçülen Hayatlara Eleştirel Bakış

İnsan ırkı olarak dünyaya verdiğimiz zararın ne kadar büyük boyutta olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız gezegenin tek sahibiymişiz gibi davranıp, elimizde olan bütün kaynakları sonunu hiç düşünmeden tüketiyoruz. Bunu yaparken doğaya zarar vermekten de geri kalmıyoruz. Peki, eğer dünyaya verdiğimiz zararı en aza indirmek için inanılmaz bir fikir ortaya atılsa ve bu fikir insanların 12,7 santimetreye kadar küçültülmesini içerse ne yapardınız?

Evet, Downsizing filminin konusu; bilim insanlarının yıllarca üzerinde çalıştığı, insanları doğaya daha az zarar verecek hale getirmek için küçültme fikri, yapılan binlerce deney sonucunda nihayet gerçekleştiriliyor. Filmin ilk kısmında başarıyla sonuçlanan bir deneyle karşılaşıyoruz ve bundan sonra gelişen olaylar ise bu fikrin inanlara tanıtılması ve insanları küçülme fikrine ikna etme çabasını içeriyor.

Filmin konusundan kısaca bahsettiğimize göre şimdi de filme eleştirel bakalım. Kapladığımız alan ne kadar küçük olursa dünyaya verdiğimiz zarar da o kadar az olur. Downsizing filminde küçültülmeyi seçen insanların yedikleri yemeler kullandıkları enerji veya giydikleri kıyafetten, arabalarına aldıkları benzine kadar her şey o kadar az, küçük boyutta ki, böyle bir durumda normal insanken ellerinde bulunan paraları küçüldüklerinde on katından fazla bir miktara dönüşüyor. Bu ne demek ve nasıl sonuçlara sebep oluyor? Standart bir insan hayatı yaşarken kendinizi bir anda çok zengin bulabileceğiniz anlamına geliyor. Küçültüldükten sonra sizler için özel olarak tasarlanmış evlerde yaşıyor, minik bir su damlasıyla su ihtiyacınızı karşılıyor veya hiç çalışmanıza bile gerek kalmadan yaşayabiliyorsunuz. Çok çılgınca bir fikir öyle değil mi?

Elbette bu bahsettiklerimiz küçülmeyi seçen insanların yaşadıkları hayat ve olumlu tarafları, bir de işin diğer boyutu var. İnsanlar küçüldüklerinde doğal olarak her şey aynı seyrinde devam etmiyor. Örneğin güneş ışınları tenlerine asla temas etmemeli çünkü zarar görme ihtimali çok yüksek. Veya hayvanlar, bir karınca bile küçülen insanlar için büyük bir tehlike yaratabilir. Bu yüzden bu insanlar kendileri için yapılan özel kolonilerde yaşamak zorundadırlar. Downsizing’deki bir diğer olumsuz durum ise kapital sistemin burada da yer edinmiş olmasıdır. Bazı devletler suçluları veya kendilerine düşman olarak gördükleri kişileri cezalandırmak için küçültüyorlar. Bu insanlar elleri boş bir şekilde küçülen hayatların yaşadığı dünyaya gönderildiklerinde doğal olarak hayatta kalmak için her işi yapmak zorunda kalıyorlar. Görkemli evlerin, villaların arka mahallelerinde yaşam mücadelesi veren insanları görüyoruz. Bu insanlar kimi zaman bir temizlik görevlisi, bir şoför veya hayata tutunamayan bir evsiz olarak karşımıza çıkabiliyor.

Başrollerinde Cristoph Waltz, Matt Damon, Udo Kier gibi isimlerin bulunduğu 2017 yapımı olan bilim kurgu filmi olan Downsizing yaratıcı senaryosu ve önemli başrol oyuncuları ile karşınızda. Peki, sizce dünyaya daha az zarar vermek için hatta dünyayı kurtarmak için düşünülen ve yıllarca üzerinde çalışılıp nihayet gerçekleştirilen bu proje işe yaramış mıdır dersiniz?

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

Turkey’s success in the production of unmanned aerial vehicles

Turkey has achieved important developments in the field of unmanned aerial vehicles in recent years. Unmanned aerial vehicles provide the opportunity to use even in bad weather conditions shaped according to the weather conditions of Turkey. Anka produced by Tusas and Bayraktar unmanned aerial vehicles produced by Baykar are the cornerstones of Turkey’s unmanned aerial vehicle. Turkey used these vehicles on many battlefields. The most used place was the war of Karabakh and azerbaijan achieved great succes in the war thanks to Bayraktar TB2.

Historical development

Bayraktar TB2

Bayraktar Blok A First Automatic Flight Test was completed on 8 June 2009 at Keşan Military Airport. On October 3, 2009, Bayraktar Blok A carried out the flight tests in the presence of the official delegation at Sinop Airport. On January 6, 2012, the Tactical UAV Development Project started. It made its maiden flight on 29 April 2014. Until today , more than 200 have been produced. The unit cost is 6 million dollars.

TUSAŞ Anka

Anka male is in the UAV class. Designed for tactical surveillance and reconnaissance missions in the early 2000s. Anka has proven itself in many tasks by undergoing changes over the years. Anka, which was produced for Turkey’s need for medium altitude unmanned aerial vehicles, made its first flight on 30 December 2010. It was put into service in April 2013. Anka-S, the advanced model of Anka, was put into service in 2017. 58 units are produced and the unit cost is 5-8 million dollars. Anka being used in Turkey and Syria.

Technicial Specifications

Bayraktar TB2

Body length : 6.5 m

Wingspan: 12 m

Total Takeoff Weight: 700 kg

Payload Weight: 150 kg

Max speed: 120 Knots

Usual Cruising Speed: 70 knots

Service altitude: 27,000 feet

Airtime: 27 Hours

Operation radius: 300 km

TUSAŞ Anka

Body length: 8 m

Wingspan: 17 m

Total Takeoff Weight: 1.500 kg

Payload Weight: 350 kg

Max speed: 217 km/h

Usual Cruising Speed: > 75

Service altitude: 30,000 ft

Airtime: 24 – 32 hours

Operation radius: 200 km

Weapon Systems

Bayraktar TB2

L-UMTAS , MAM , Roketsan Cirit

TUSAŞ Anka

Roketsan UMTAS , Roketsan CİRİT , Roketsan MAM-L , Roketsan MAM-C

Operators

Bayraktar TB2

Turkey , Qatar , Ukraine , Azerbaijan , Libya , Poland , Morocco

TUSAŞ Anka

Turkey , Tunisia

Boeing AH-64 Apache

Apache büyük çoğunluğu ABD ordusu tarafından kullanılan çift kişilik iki türbin motora sahip saldırı helikopteridir. Tasarımcısı ise Bell firmasıdır. Birim maliyeti ise 18 ile 20 milyon dolar arasındadır. Birçok savaşta kullanılmıştır. En çok üretilen modelleri ise AH-64A ve AH-64D Longbow’dur. Apache toplamda 1,174 adet üretilmiştir.  Apache, ilk uçuşunu 30 Eylül 1975’te gerçekleştirmiştir. Hizmete 1984 yılında girmiştir. Manevra ve atış kabiliyeti yüksek olan apache’ler gece gündüz fark etmeden her türlü iklimde tanksavar ve eskort görevini yerine getirir.

Apache helikopteri kompozit olarak da çok dayanıklıdır. Kokpit olarak birçok uçaksavar mermilerine ve 23mm roketlere karşı savunma sağlar bunu kompozit yapısında kullanılan boron’a borçludur. Apache motor olarak 1340W güce sahip 2 adet T700-GE-701Cs motoru ile donatılmıştır. 8 tona kadar azami kalkış ağırlığı bulunmaktadır. 234 km seyir hızına ulaşmaktadır ve 3 saat boyunca operasyonu sürdürebilir. Apache’ler 150 kilometrelik alanda operasyon düzenlerler fakat 870 litrelik harici yakıt tanklarıyla operasyon alanı 300 kilometreye kadar çıkar. Apache saldırı tekniği olarak çok alçaktan uçarak hedef bölgeye gelir, hover ile yükselerek ateş eder ve yine alçak uçuşta bölgeyi terk eder. Bu tarz uçuşlar, düşman radarları ve hava savunma sistemlerini atlatmakta önemli rol oynar.

Apache üretim tarihinin başlangıcından günümüze kadar 3 firma tarafından üretilmiştir. 1975-1984 yılları arasında Hughes helicopters , 1984-1997 yılları arasında ise McDonnell Douglas , 1997-günümüz boeing tarafından üretilmiştir.

KULLANICI ÜLKELER

ABD , Birleşik Arap Emirlikleri , Birleşik Krallık , Japonya , Tayvan , Hollanda , Yunanistan , İsrail , Mısır , Suudi Arabistan , Kuveyt , Singapur , Güney Kore , Filipinler.

Tasarım Özellikleri

Yükseklik : 15,24 ft 4,64 m

Kanat açıklığı : 17,15 ft 5,227 m

Max. yatay uçuş hızı : 150 kt (279 kph)

Apache 16 adet hellfire tanksavar füzesi , 76 adet hydra 70 roketi veya 76 adet apkws mühimmatı ile 1200 adet 30mm top mühimmatı , 2 adet hava-hava füzesi taşımaktadır.

Dondurulmuş İnsanlar

Dondurucular sayesinde pek çok besini uzun süreli olarak saklayabiliyor ve bunları sonradan tüketebiliyoruz. Hepimizin dondurucusunda dondurulmuş gıdalar bulunur. Meyveler, sebzeler, dondurmalar… Dondurulmuş gıdanın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya dondurulmuş insan? Tüylerinizin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Yapılan deney belki de tıp tarihinin en büyük deneylerinden biri olabilir. Bu yazımda sizin için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm dondurulmuş insan deneyi konusunu ele almak istiyorum.

Nasıl Başladı?

Dünya üzerindeki ilk dondurulmuş insan James Berdford’dur. James Bedford Amerikalı, ünlü bir bilim insanıdır. Araştırmacılar insan dondurma düşüncesinin filizlerinin Benjamin Franklin’in bir mektubunda ortaya çıktığından bahsediyor. Mektubun yazılmış olabileceği tarihin ise 1773 yılları olabileceği düşünülüyor. Yine aynı tarihte “ölümü erteleme” çalışmalarıyla tanınan ünlü tıp araştırmacısı Jacques Dubourg bir yazısında şu satırları kaleme alıyor: “Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot olsaydı.” Bu tarihten 2 asır sonra bir fizikçi olan Robert Ettinger insan dondurma konusunu tekrar gündeme getirmeyi başarıyor. Bununla birlikte 4-5 yılın sonunda ilk insan dondurma deneyi gerçekleştiriliyor. James Berdford donduruluyor. Bu işlemin adına da “cryonics” deniliyor. Bu projenin temelinde yatan düşünce ise günümüz tarihinde tedavisi mümkün olmayan kanser vb. hastalıkların gelecekte ilerleyen ve gelişen tıp yöntemleri ile tedavi edilebileceği düşüncesidir.

Çalışmayı Kim Yürütüyor?

Cryonics Enstitüsü bu çalışmayı yürüten enstitüdür. Aynı zamanda James Berdford’un dondurulduğu enstitüdür. Cryonics ilk yıllarda bu deneyi başarılı bir şekilde yürütmeyi başarmış fakat sonra oluşan enerji problemi sebebiyle dondurulmuş olan 9 insandan bazılarının buzlarının çözüldüğü fark edilmiş, bu nedenle de güvenilirliği ciddi bir şekilde zedelenmiştir. İlerleyen yıllarda da dondurulmuş bedenlerden sadece James Berdford’un bedeni kurtarılabilmiştir. Cryonics Enstitüsü deneylerini günümüzde de yürütmektedir. Ben kendi adıma küçük bir inceleme yaptım. Cryonics’in internet sitesine girdiğimizde “ Hayatta İkinci Bir Şans” başlığıyla karşılaşıyoruz. Daha sonra ideallerinin ve hizmetlerinin yazılı olduğu metinlerle karşılaşıyoruz. Bunun dışında bu projeye dahil olmuş hastaların genel bilgileriyle karşılaşıyoruz. Her hastaya kendi şahsına ait bir numara verilmiş ve numaralarının yanında hastanın sağlık durumu kısaca belirtilmiş, bunun yanı sıra hangi tarihte öldükleri ve dondurulmaya başlandığı bilgilerine ulaşabiliyoruz. Eğer daha fazla merak ettikleriniz varsa “bilgi al” butonuna tıklayıp e-posta belirterek sorularınızı iletebiliyorsunuz. Ayrıca site pek çok dil seçeneği sunmakta. Giriş yaptığınızda kendi dilinizi seçip siz de siteyi inceleyebilirsiniz.

İşlem Nasıl Gerçekleşiyor?

Ölü beden ilk önce buz kalıplarına konularak . Soğutma işlemi gerçekleştikten sonra göğüs kafesi açılıyor, vücuttaki kan damarlarından çekiliyor. Daha sonra kan yerine -50 derece gliserol enjekte ediliyor. Bunun sonucunda vücut ısısı -50 dereceye düşüyor. Hücre çevrelerinde yer alan vücut yağlarının buruşmaması ve düzgün kalması için , içinde sıvı nitrojen olan metal silindir içerisinde -196 derecede muhafaza ediliyor. Bütün bu önlemler alınmadan beden dondurulursa buz kristalleri hücrelerin çevresini sarıyor ve su kaybına sebep oluyor. Bunun sonucunda gerilmiş olan hücre zarı yırtılıp parçalanıyor. Bu nedenle de önlemek amacıyla gliserol gibi donmayan kimyasal maddeler dondurulan insan vücuduna enjekte ediliyor. Dondurma işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Dondurulan Diğer Canlılar

Dünya üzerinde dondurulmuş tek canlı insan değildir. Bu ve buna benzer deneylerde yer alan pek çok hayvan ve mikroskobik canlılar da mevcuttur. Araştırmacılar Sibirya’da 24 bin yıllık donmuş bir organizma bulunduğunu ve hayata döndürüldüğünü söylemişlerdir. Bu çalışmayı yürüten Rus bilim insanları özellikle mikroskobik canlıların dondurularak uzun yıllar hayatta tutulabileceği konusunda açıklamalar . Daha önce yapılan çalışmalar da bu canlıların 10 yıla kadar donmuş durumda hayatta kalabileceklerini göstermekteydi fakat yapılan çalışmalar yeterli değildi ve daha fazla çalışmaya ve kanıta ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Japon bilim insanları da bir mikroskobik canlıyı dondurup 9 yıl ve ardından dondurulan canlının buzunu çözdüler. Dondurulan mikroskobik canlı yaşıyordu Bu da bu tür deneylerin doğruluğunu kanıtlamaktaydı. Bilim sonsuz bir yolculuktur. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak?

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Birtakım İşler

İlkokuldayken arkadaşlarımla birlikte bir öykü kitabı çıkarmıştık. Daha doğrusu ben öyle olduğuna inanmıştım. Evde kitap okurken bir çocuk öyküsü yazmaya karar vermiştim ve hemen bir çocuk kitabında ne olması gerektiğinin listesini yapmıştım. Sonra da listenin yanına yakın arkadaşlarımın isimlerini yazdım ve o an benim canım arkadaşlarım adeta kitap çıkarma görevi için yaratılmışlar gibi gelmişti bana.

Ertesi gün gidip heyecanla fikrimi anlattım onlara. Başta anlamadılar. Sonra ben üzülmeyeyim diye bunun ne kadar güzel bir fikir olduğunu anlatan şeyler söylediler yarım ağızla. Çünkü insan yakın arkadaşlarını desteklemeli ve mutlu etmeliydi. Ben her şeyi zaten en başta planladığım için kendilerine biçilen görevleri isteksiz de olsa kabul ettiler. Öyküyü ben yazacaktım onlar da kapağını, sayfa kenarı süslerini ve resimlerini yapacaklardı. Ben kendime verdiğim müthiş gazla öyküyü hemencecik yazıp bitirdim ama bizimkilerde nerede o arzu, şevk, heyecan? Teneffüs zili çalar çalmaz bahçeye koşup işten kaytarıyorlardı. Bu iş ciddiye alınmalıydı ve ben de gerekeni yaptım. Onları bekleyecek değildim ya? Bir gece oturup kitabın her şeyini tamamladım. Kapağa da üzülmesinler diye isimlerini yazdım. Dosya kağıtlarını zımbalayıp ertesi gün okula gittim ama Nobel’i bana verseler yeridir! Bizimkiler bir bozuldu, bir üzüldü. “Neden beni beklemedin? Ama bu bizim kitabımız olmamış ki!” gibi cümleler havada uçuşuyordu ve ben bunların hiçbirine cevap hazırlamamıştım. İçim kıyıldı, gözlerim doldu, utandım. Şükür ki bizimkiler başlarından bir işi attıkları için rahatlamışlardı aslında ve fazla bozuntuya vermediler. Ben de baskıya acilen yetişmesi gereken kitabımı halka sundum. Ama hayat böyle değildi. Bizimle aynı heyecanı yaşayamayan insanlarla bir araya geldiğimizde hayatın tadı tuzu kalmıyor. Kimi zaman da takım arkadaşlarımıza güvenip sırtımızı yaslamadığımızda ve her şeyi tek başımıza yapmaya çalıştığımızda kendi kendimize yüklediğimiz sorumlulukların altında kalıveriyoruz. Gene de her şeye rağmen başarılı olsak bile bu sefer de yanımızda mutluluğumuzu paylaşacak kimseyi bulamıyoruz.

Harman kaldırmak da böyledir meselâ. Ekin biçmek, ekini patoz etmek ve saman çekmek ailenin ortaklaşa yaptığı işlerdir. Herkes tarlada, harman yerinde çalışırken evde bırakılan bir kişi de yemeklerini, azıklarını hazırlar. Bir başkası inekleri gütmeye gider. Herkese göre bir iş illâ ki vardır ve yorulana, gücü yetmeyene destek olunur. İşler bitip kış geldiğinde de aynı sofraya oturup bir somun ekmeği ağız tadıyla yiyebilmek gerekir çünkü. Herkes işini en güzel hâliyle yaptığı zaman da çarkın dişlileri rahatça dönmeye başlar. Öteki türlü, çıkan gıcırtı hepimizin kulaklarını sağır eder.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Sokaklarda boza satılsa

Kadınlar mendiller bıraksa sarı çocuklara

Sıcaklık küresel ısınmaya bağlı olmasa sadece

Dedeler torunlarına misket hediye etse

Ceviz ağacına çıkan çocuklarla dolsa bütün bahçeler

Ve susmasa şarkılar gece 12’den evvel…

Öyle bir zamana gitsem ki dedim

Memlekette at nallarının tıkırtıları

Bülbüller musikilerini iletse bütün kuşlara

Haberleşmeler mektuplarla olsa sadece keşke

Çocukluğun heyecanı yüreğimde olsa hep

İnsanlık iç içe olsa da sevişip koklaşsa

Sarılmak da yasak olmasa nefes almakta…

Processed with VSCO with m5 preset

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

DİL EDİNİMİ VE KRİTİK DÖNEM

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en büyük araçtır. Bu özelliğiyle dil, insanları diğer canlılardan ayıran temel bir özelliğe sahiptir. Çevremizde var olan hayvanlar, bitkiler vb. ses ve beden hareketleriyle iletişim halinde olsalar da hiçbir şekilde daima üreten, canlı ve sistem durumunda olan, konuşmamızı sağlayan dil ile bir olamaz. İnsanoğlunun var olduğu ilk günden itibaren insanlar arasında iletişim, etkileşim daima olmuştur. Dilin gelişimi, kökeni ve farklılaşması tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun bir sürecin ardından her dil milli bir kimlik kazanmış ve kuralları oluşmuştur.

Çocuklar tarafından zahmetsiz bir şekilde edinilen dil, bilinçli bir süreç değildir. Dilin gelişiminde; zeka, kişilik, hafıza gücü, kardeş sayısı, doğum sırası, ebeveyn iletişimi, sosyal yaşantı, bakım şekli gibi faktörler etkilidir.

Gelişim her alanında olduğu gibi dil yeteneği de bütün çocuklarda aynı oranda ve hızda gerçekleşmeyebilir. Ayrıca fiziksel ve bilişsel engeller var olsa bile tüm çocuklar gecikmeli de olsa dili edinmektedir. Fakat bu süreç normal bir gelişim içerisinde olan çocuklar arasında da farklılık gösterebilir. Genıshi, bir çocuk ilk kelimeyi 10. ayda diğer biri 20. ayda söyleyebilir. Bir çocuk kompleks cümleleri 5,5 yaşında diğeri 3 yaşında kullanabilir.” (Genishi, www.) diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. Dili, dini, rengi, yaşamış olduğu sosyal çevre dil gelişiminde oldukça etkili faktörlerdir demiştik. Fakat dünyanın her yerinde bilimsel çalışmalar sonucunda açıklanan, dil gelişiminin ortak sonuçları vardır. Buna göre “dünyanın tüm kültürlerindeki çocuklar, ilk yılda tüm kültürlere özgü sesleri çıkarabilirler. Dünyadaki kültürlerin hepsinde, çocuklar 2-4 yaşları arasında konuşmayı öğrenirler.” Yapılan dil gelişimi çalışmaları sayesinde, çocukların ilk yıllarda aynı gramer kurallarını kullandıkları da saptanmıştır. Burada anlayacağımız en önemli nokta, küçük yaşlarda kendi doğamız gereği bu özelliğe sahipken hem ana dilimizi hem de maruz kaldığımız yabancı bir dili edinmek daha kolay olacaktır.

 

Kritik dönem ise, yaşa bağlı olarak belirli alanlardaki becerilerin edinilmesinde avantaj sahibi olunan dönemdir. Her bir beceri alanı için farklı kritik dönemler vardır. Dil de bu becerilerden biridir. Biyolojik temelli olan dil, çocuğun doğumdan orta çocukluk dönemine doğru büyürken anadilini öğrenme yeteneği belirli bir süre içinde gerçekleşir. Her bir yaş dönemi, önceki döneme göre daha karmaşık bir öğrenim aşamasıdır. Kritik dönem dediğimiz bu süreçte, kazanılmak istenilen beceriler, deneyimler gibi doğum öncesi ve sonrası gelişimi etkileyen çevreyle girdi ve çıktıların en fazla olduğu dönemdir. Bu nedenle kritik dönemi geride kalmış kişiler herhangi bir dil öğreniminde diğerlerine nazaran zorluk yaşarlar. Aynı şekilde okullarda verilen dil eğitimi, kritik dönemini atlatmış olanlar için hiçbir zaman o dili konuşan insanların yetişmiş olduğu seviyeye ulaşamayabilir.

Çocuklarda Konuşma Gecikmesi- Bölüm 2 - Medaim Yanık Kliniği

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin çok hızlı olması ve dil ile beynin birbirini etkileyen iki unsur olması kritik dönemin önemini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalara göre hedef dile maruz kaldıktan yaklaşık iki yıl sonra çocuk konuşmaya başlar ve hem ana dili hem de ikinci dil öğrenimi yaklaşık 12-13 yaşına kadar kolaylıkla sağlanır. Çünkü bu yaşa kadar beyin esnek nöron yapısına sahiptir. Bu süreçte ebeynlerin çocuğa karşı tavrı, iletişimi çok önemlidir. Onunla bebek dili dediğimiz dil ile konuşmaya devam edilirse, çocuk burada normalden uzun süre geçirmiş olur, yaşıtlarından geride kalır ve toplumsal bütünleşmede gecikme gerçekleşebilir.

Kritik süreçte ailenin etkisi olduğu kadar çevre de o derece önem taşır. Bu süreçte çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, algılayabilme, uyuyabilme, dürtü, ödül ve yasaları fark eder, davranışlarında ona göre değişiklikler meydana gelir. Duymuş olduğu sesleri, cümle haline dönüştürebilir. Edinmiş olduğu kelime sayısı da yine çevresiyle ne kadar etkileşim halinde olduğuna bağlıdır. Normal şartlarda bir birey 6 yaşına kadar 2500 sözcükten fazla sözcük edinir. Aksi bir durum varsa dil gecikmesi (ses, söz dizim ve anlamsal yönlerle ilgili işlevsel bir rahatsızlık) dediğimiz olay olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoz, otizm gibi kişilik rahatsızlıkları, zeka geriliği, duyuşsal rahatsızlıklar (sağırlık, körlük gibi), organik rahatsızlıklar da olabilmektedir.

Dil Öğreniminde Dil-Düşünme Etkileşimi

Dil ile beyin sürekli etkileşim halinde olan iki unsurdur. Buna bağlı olarak çocukların beyin gelişiminin oldukça hızlı ilerlediği bu dönemde, ana dilinin yanı sıra ikinci bir dil öğrenimi, zihinsel açıdan gelişmesini de sağlayacaktır. Bazı ailelerin bu konuda endişeleri olsa da doğru bir dil öğrenimi gerçekleşirse bu endişe yersizdir.

Bireyin dil gelişimi doğumu izleyen ilk beş yıl süresince en üst düzeydedir. Bu yüzden, bu dönem kritik dönem olarak adlandırılır. Buna en güzel örnek Dana Suskınd’ın yazmış olduğu “Otuz Milyon Kelime” kitabında bilimsel çalışmalarla elde edilen sonuçlardır. Kitapta, bebekler üzerinde deneyler yapılmış ve sonuç olarak kritik dönemin, bireyin hayatını nasıl şekillendirdiği gösterilmiştir. Bebekle çok fazla etkileşim halinde olan ebeveynler, çocuklarının geleceğini inşa etmede gayet başarılı olanlardır. Çünkü birey bir yaşla dört yaş arasında kendi dilinin sessel yapılarını aşama aşama edinmektedir. Bu dönemden başlayarak ana dilin dışındaki bütün dillerin ses birimlerini doğru biçimde üretme ve ince bir biçimde sesleri ayırt etmeye yönelik, ses organlarının uyum sağlayabilme yatkınlığının azaldığı saptanmıştır. Bu sebepten dolayı dil ediniminde kritik dönem, bireyler için son derece önem taşır. Özet olarak kritik dönemin, ebeveynlerin ilgisi ve alakasıyla, sürekli çocukla iletişim halinde olarak son derece iyi yönlendirilmesi gerekir.

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Okuma Eylemi ve Zihinsel Gelişime Etkileri

Aslında hepimiz hayatımızın büyük bir bölümünde okuma eylemini gerçekleştiriyoruz. Gazeteler, dergiler, makaleler, kitaplar… Pek çok şey okuyoruz. Hatta çevremizde gördüğümüz yazıları bile farkında olmadan okuduğumuz zamanlar olmuştur. Okumak çoğu insana göre büyük bir tutkudur. Okumak insanın ufkunu açar, hayal gücünü geliştirir, kelime hazinesini genişletir, bilişsel ve duyuşsal alanda bireylerin gelişmesine katkı sağlar. Kısacası okumanın insana pek çok faydası vardır. Peki okuma eylemi nedir? Gelin hep birlikte öğrenelim.

Okuma Nedir?

Okuma eylemi yazılı iletişimleri duyu organları aracılığıyla algılama, anlamlandırma ve yorumlama etkinliğidir. Okumanın en genel tanımı budur diyebiliriz. Okumak önemli bir eylemdir. Çünkü insana pek çok alanda katkı sağlar ve bireyin kişisel gelişimine rehberlik eder. Bireyin duyusal, sosyal, zihinsel gelişiminde önemli roller üstlenir. Okuma bireyin düşünme becerilerini geliştirir ve bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Kendini geliştirmek isteyen her birey mutlaka okumalıdır. Bu bağlamda bireylere okuma alışkanlığının kazandırılması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Okuma Alışkanlığı

Okumak elbette önemli bir eylemdir fakat okumayı alışkanlık haline getirmek daha da önemlidir. Çünkü okumayı alışkanlık haline getirdiğimiz zaman biz bu eylemden daha fazla verim alıyoruz. Okuma alışkanlığı daha küçük yaşlarda bireylere kazandırılması gereken bir alışkanlıktır. Çünkü bir bireyin öğrenmeye ve öğrendiklerini alışkanlık haline getirmeye en açık olduğu dönem çocukluk dönemidir. Çocuklar öğrenmeye açtır. Bu sebeple de okuma alışkanlığı çocukken bireylere kazandırılmalıdır.

Okuma Alışkanlığı ve Ailenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında en büyük rol her zaman aileye düşmektedir. Çünkü eğitim ailede başlar ve ebeveynlerimiz aslında bizim ilk öğretmenlerimizdir. Çocuklar ailelerini örnek alırlar. Bu sebeple de okuma alışkanlığını çocuklarına kazandırmak ilk olarak ebeveynlerin görevidir.
Ebeveynler çocuklarına kitap sevgisini aşılamalı, onlara okuma sevgisi kazandırmalıdır. Bu sebeple de ailelere bazı görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ebeveynler çocuklarıyla okuma etkinlikleri yapmalı, evde okuma saatleri düzenlemeli, çocuklarına kitap okumalı, okuma etkinliği içeren oyunlar oynamalı ve zaman zaman kütüphane ziyareti yapmalıdırlar. Bu gibi uygulamaları yapan ebeveynler çocuklarına okuma alışkanlığını kolaylıkla kazandırabilirler.

Okuma Alışkanlığı ve Öğretmenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında etkili rol oynayan diğer bir unsur da öğretmendir. Bireyler okula başladıkları anda öğretmenlerinin etkisi altına girerler. Öğretmenlerini örnek alır, zaman zaman onları taklit ederler ve öğretmenlerini rol model olarak görürler. Bu nedenle okuma alışkanlığı kazandırmada öğretmenlere de çok fazla görev ve sorumluluk düşmektedir. Bir öğretmen her zaman okumalıdır. Öğretmenlerini okurken gören çocuklar okumaya ilgi duymaya başlayacaktır. Bunun yanı sıra öğretmen okuma saatleri düzenlemeli, okuma alıştırmaları yaptırmalı, kütüphane gezileri düzenlemelidir. Aynı zamanda öğrencilerine onların düzeylerine uygun, onların sevebileceği kitaplar önermelidir.

Okuma Eyleminin Zihin Gelişimine Etkileri

Değinmek istediğim son nokta da okumanın zihin gelişimine etkileridir. Okuma eyleminin bireylerin gelişiminde önemli bir rolü vardır. Bunlardan biri de zihin gelişimine olan etkisidir. Okumak zihni tazeler, ufkumuzu genişletir. Kelime hazinemizin zenginleşmesini sağlar. Okuyan bireyler eleştirel düşünebilir ve kendilerini ifade etmekte güçlük çekmezler. Okuma eylemi bireylerin düşünme becerilerini geliştirir, bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Bu becerileri kazanmış olan bireyler akademik hayatlarında da başarılı olurlar. Bunun yanı sıra okuma eylemi bireylere üst düzey düşünme becerisi ve anlama becerisi kazandırır. Çünkü birey okuduklarını zihninde anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışır.

Okuma eyleminin zihinsel anlamda bize bahsettiği en büyük hediye ise güçlü bir hafızadır. Özellikle de yaşlılık döneminde ortaya çıkan unutkanlık problemi okuyarak en aza indirilebilir. Bunun için de bireyler çok okumalı ve hafızasını canlı tutmalıdır. Okuma eylemi hayal gücünün gelişmesinde de önemli bir etkiye sahiptir. Hayal gücü gelişmiş olan bireyler yaratıcı düşünebilen ve yaratıcı ürünler ortaya koyabilen bireylere dönüşürler. Bütün bunlardan yola çıkarak eğer biz de hayatımızı verimli ve kaliteli bir şekilde geçirmek istiyorsak çok fazla okumalıyız.

Hoş Geldin Bahar!

İlkbahar 21 Mart ile 21 Haziran zaman aralığını kapsar. İlk (Türkçe) Bahar (Farsça) kökenli bir kelimedir. “Bahar, Erken Bahar, Evvel Bahar, İlkyaz” anlamlarına gelir. Kış ayı geride kalmış güneşli günler insana kucak açmıştır. Baharı evlerimize buyur etmenin zamanı çoktan gelmiştir. Tüm güzelliklerinle hoş geldin bahar!

Bahar tüm bereketiyle gelir. İnsana can katar, hareketlilik katar. Kimi zaman bir çiçeğin tomurcuk açmasında ararız mutluluğu, kimi zaman da bahar havasını içimize çektiğimizde. Bugün hala okuduğumuz, okumaktan keyif aldığımız satırlar baharın gelişi gibi anlamlı izler bırakır insanda. Bahar tüm güzellikleriyle merhaba der insana.

Baharın gelişiyle doğa canlanır. İlkbahar ılımı 21 Mart civarında yaşanır. Ekinoks tarihi olan 21Mart’ta güneş ışınları ekvatora öğle zamanı dik açıyla düşer. Aynı boylam üzerinde her yerde Güneş aynı anda doğar aynı anda batar. Kuzey Yarım Küre’de ve Güney Yarım Küre’de gece gündüz süresi eşitlenir. 12 saat gece 12 saat gündüz yaşanır. Bu tarih Kuzey Yarım Küre için ilkbaharın, Güney Yarım Küre içinse sonbaharın başlangıcı olarak kabul edilir. Gündüzler giderek uzar, geceler kısalır.

Ülkemizde baharın gelişi heyecanla karşılanır. Soğuk havalar geride kalmış doğa bahara hazır hale gelmiştir. Kar ve buz suları erimiş ve toprak kendini yenilemiştir. Göçmen kuşlar yuvalarına döner, doğadaki hayvanlar kış uykusundan uyanır. Bir mart sabahı pencereye baktığınızda gördüğünüz manzara içinizi ısıtmaya yeter de artar. Dışarda renk renk çiçekler tomurcuklanmaya başlamış, havalar ısınmış, ortalık yeşillenmiş ve toprak ana bahar için hazırlanmıştır.

İlkbahar başlamadan önce yedi gün arayla düştüğüne inanılan cemreler önce havaya, daha sonra suya ve toprağa düşer. Halk arasında sıcaklığın artmasıyla bilinir. Hava, su ve toprak ısınır. Cemrelerin düşmesiyle Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları başlar. Tüm bereketiyle gelen bahar ülkemizde Nevruz ve Hıdırellez ile kutlanır. Baharın gelişi ve dostluğun müjdeleyicisi olarak tanımlanan Nevruz’da ülkeler kendilerine has gelenekleri ile kutlamalar yaparlar. Dünya genelinde Anadolu ve Orta Asya ülkeleri tarafından kutlanan geleneksel bir bayram olan Nevruz, yeni yıl, doğanın uyanışı ve bahar bayramı olarak adlandırılmaktadır. Etimolojik kökenine baktığımızda ise Nev (yeni) Ruz (gün) anlamına gelmektedir.

Gittikçe ısınan havalar beraberinde yaz yağmurlarını getirir. Dini olarak nisan suyunu içmenin insan vücudu için faydalı olacağına inanılır. Bu konu ile ilgili şöyle bir Hadis-i Şerif bulunmaktadır: “Bu sudan içen kimsenin, cesedinden, damarından, sinirinden, etlerinden, o kimseye ağrı, acı veren rahatsızlığını Cenâb-u Hakk giderir ve o kimseye sıhhat ve afiyet verir.’’

Bu mevsim doğayı güzelleştirdiği gibi insanı da güzelleştirir. İnsan, bahar gibi taze duygularla bezenir. Etrafını aydınlatır. Küçücük bir umut yeter çiçek açmaya.

Yağan yağmurların ardında elbette güneş vardır. Bize düşen bahardan nasibimizi almaktır. Bazen çiçek açmayı, bazen güneş olmayı, bazen de yağmur olup yağmayı bilmek. Her daim hazır olmak bir sonraki mevsime, eleme, kedere, sevince.

Her mevsim insanın duygu dünyasında ayrı bir iz, ayrı bir yaşanmışlık bırakır. Unutmak ne mümkün baharı! Bahardan sonra muhakkak yaz gelecektir. Yazın tadı bambaşkadır. Bir sonraki mevsimde görüşmek üzere…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Temel Düşünme Becerileri – Düşünmek Üzerine

Düşünme eylemi birçok insanın her gün, her saniye yaptığı bir durumdur. Zihnimiz her an hiç durmadan çalışan bir makine gibidir. Düşünmeyen insan yoktur herhalde. Bununla alakalı katıldığım bir açık oturumda değerli bir hocamız ”Kafamız kolay bir şekilde fikir/yön değiştirmesi için yuvarlaktır.” demişti. Peki, düşünmeyi biraz daha sistemli bir hale nasıl getirebiliriz? Az sonra değineceğimiz temel düşünme becerileri basamakları belki de farkında olmadan her birimizin yaptığı adımlardır. Bu adımlara daha net bir şekilde değinelim.

“Problem nedir, problem kimindir, ya da neden çözülmesi gerekir?” gibi soruların cevaplandırılması temel düşünme becerilerinin ilk adımını oluşturur. Burada önemli olan sorgulayan, soru soran, merak eden bireyler olabilmektedir. İkinci adımda ise kendimize bir hedef belirlememiz gerekmektedir. Rotası belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez diye boşuna dememişler. Problemimizi belirledik şimdi de bu problemi çözmek için neler yapacağım? Bu konu üzerine düşünmek, bilgi toplamak, araştırma yapmak, gözlemlemek ve soru sormak yapacağımız diğer adımdır.

Bilgileri toplarken işin içerisine hatırlama becerileri giriyor. Neden bu kadar önemli diye soracak olursanız bir konu hakkında ne kadar çok düşünme olursa, konu o kadar çok hatırlanır. Hatırlamanın alt basamağını oluşturan kodlama da işimizi daha da kolaylaştıracaktır. Bilgileri hafızamızda kodladıktan sonra karışıklığı önleyebilmek için düzenleme yapmamız gerekmektedir. Düzenleme becerileri, bilgiyi daha iyi anlayabilmek veya daha etkili bir şekilde sunulabilmek için kullanılır.

Düzenlenen bilgileri analiz etmek, niteliklerini ve bileşenlerini belirlemek mevcut bilgileri netleştirmek için kullanılır. Analizin işlevi, fikirlerin içine bakmaktır. Analiz etme becerisi olarak nitelikleri ve bileşenleri belirlemek, bireyin bir bütün oluşturan parçaları tanımasını ve daha sonra ifade etmesini sağlamaktadır.

Topladığımız bilgilerin ana fikrini belirlememiz gerekmektedir. Ana fikir belirlendikten sonra hatalar belirlenir ve düzeltme yapılması gereken yerler düzenlenir. Toplanılan bilgiler az çok bir alt yapı oluşturdu. Bu adımdan sonra sırada üretme yer alıyor. Mevcut bilgilerimizden yola çıkarak yeni bilgiler, fikirler üretmek. Günümüz bilgiden bilgi üretmeyi gerektirmektedir.

Çıkarım yapma basamağında farklı düşünme becerilerinden yararlanabiliriz. Bu tümevarım olabilir, analoji olabilir. Burada elimizdeki bilgilerle çıkarımlarda bulunuyoruz. Çıkarımla ilişkili olan tahmin etmede ise ileriye dönük fikirler sunuyoruz.

Detaylandırma basamağı; bir beceri olarak detaylandırma için öğrenci, bilgiyi önceden bildikleri ile ilişkilendiren açıklamalar veya zihinsel görüntüler (imajlar) üretir. Temel düşünme becerilerini anlatırken bir basamakta analiz etmeden bahsettik. Analiz yani parçalara ayırma yaptıktan sonra bilgilerimizi tekrar birleştiriyoruz ve özetleme kısmına geçiyoruz. Özetleme, bilgiyi verimli bir şekilde tutarlı bir ifadeyle birleştirmektir. Özetlediğimiz bilgileri yeniden yapılandırıyoruz. Yeniden yapılandırma, yeni bilgiler öğrendikçe ya da farklı fikirlerle karşılaşıldıkça mevcut yapıları değiştirmektir. Bilgilerimizi değerlendirdikten ve görüşlerimizden emin olduktan sonra kendimize bir ölçüt oluşturuyoruz.  Felsefî bir perspektiften, ölçütlerin oluşturulması fikirlerin değerini veya mantığını değerlendirmeye yönelik standartları belirlemektir. Ölçütümüzü kullanarak topladığımız bilgileri doğruluyoruz. İddiaların ve hipotezlerin doğrulanması bilimsel araştırma ve felsefenin temelini oluşturur.

Bir bilgiyi araştırırken veya inceleme yapmamız gerektiği durumlarda yukarıdaki adımların tamamını eksiksiz bir biçimde yapıyor muyuz? Çoğumuz bu adımları henüz öğrenmiş bile olabiliriz. Düşünmenin ne kadar önemli olduğundan ve temel düşünme becerilerinin neler olduğundan kısaca bahsetmeye çalıştım. Fransız heykeltıraş Auguste Rodin tarafından tasarlanan hemen hemen herkesin bildiği meşhur Düşünen Adam heykeli birçok batı ülkesinde müzelerde, parklarda sergilenirken, sadece Türkiye’de Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bahçesinde sergileniyor olması ülkemizde düşünen, sorgulayan insanlara nasıl bir bakış açısıyla bakıldığının çok açık bir göstergesidir. Ne diyelim olsun ya düşünmen yeter!

Başkalarının düşüncelerine göre hareket edeceksek kendi düşüncelerimizin ne anlamı kalır.
Oscar Wilde

Çatışmalar Üzerine Bir Taşra Sineması: Nuh Tepesi

Sevgili okur, yazıya bu dinletiyle başlamanı öneririm.

Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği uzun metrajlı bol ödüllü ilk filmidir. 26. Altın koza Festivali’nde “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi görüntü yönetmeni” ödüllerini almaya hak kazanmıştır.  Filmde birçok çatışma derinlikleriyle çözümlenmiş, eksik kalan kısımlar da seyircinin iç dünyasına bırakılmıştır. Film, metaforlara, simgesel dünyaya, mitolojik ve dinsel unsurlara kucak açmış, ustaca yorumlanmıştır. Yapılan betimlemeler ve izleyenin tasvirleriyle güzel bir sinematografi ortaya çıkmıştır. İsterseniz sizi çok da meraklandırmadan filmin konusuna bir göz atalım. (Spoiler içerir!)

Nuh Tepesi temelinde baba-oğul çatışmasını konu alıyor. Altında yatan birçok çatışmaya da yer veriyor. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in oynadığı İbrahim karakteri yıllar önce bir kadına duyduğu aşk yüzünden ailesini terk edip Paris’e gidiyor. Ali Atay’ın can verdiği Ömer karakteri ise babasının, annesini ve kendisini bırakıp uzaklara gitmesinin öfkesiyle kendi içinde bir varoluş kavgası yaşıyor. İbrahim yıllar sonra köyüne, çocukluğunun geçtiği topraklara dönme kararı veriyor. Altında yatan sebep ise ölünce çocukken diktiği zeytin ağacının altına gömülme vasiyeti. Yıllardır araları bozuk olan oğlu Ömer’den yardım istiyor ve Ömer ne kadar kızgın da olsa vicdanının sesini susturamadan babasına yardım ediyor.

Noah Land

Ayrıca filmde Rus edebiyatından da esinlenmeler var. Ömer’in Dostoyevski’den Budala’yı okuması İbrahim’in yakında öleceğini anımsatır. Ek olarak bu klasik eserde toplumsal bozukluk, ölüm psikolojisi, bilinçaltı, hayata bakış açısı, parçalanmış kişilik gibi kavramlar yer alır. Budala’ da geçen bir bölümü sizinle paylaşıp kitabın ne kadar isabetli kullanıldığını göstermek istiyorum.

‘’İşkence edilen bir adamı düşünün; her yanı yara bere içinde, bedeni acıyla kıvranıyor. Bütün bu bedensel acılar, onun ruhsal acı duymasını engeller. Yani sonuçta ölüm gelip her şeye nokta koyana dek yalnızca yaralarından berelerinden acı duyarsın. Oysa kim bilir, esas acı insana en acı veren yara bereden değil de az sonra öleceğini bilmekten kaynaklanan acıdır. Az sonra bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, işte şimdi, şu anda ruh bedenden uçacak ve senin bir insan olarak varlığın sona erecek, et yığınına dönüşeceksin…’’

Dostoyevski, Budala

Hikâye başlangıçta bu formda ilerliyor. Ömer babasının isteğini yerine getirmek üzere köyün muhtarıyla konuşuyor. Aslında bakarsanız muhtarla ilk yüzleşme de kavgayla başlıyor. Meğer İbrahim’in küçükken diktiği tapulu zeytin ağacı Nuh peygamberin ağacı olmuş yıllar sonra. Adeta o ağacın bulunduğu çevre türbeye dönüştürülmüş. Köylülerse kutsallaştırdıkları bu ağaçtan gelir elde etmeye başlayınca Nuh ağacı bir miti kucaklayan simgeye bürünmüş. Ömer hem babasıyla hem de köylülerin yaşattığı dinamizmle bir çatışmanın daha içine düşüyor.  

Noah Land

Cenk Ertürk bu hususla sosyokültürel değişimin ve sömürülen din anlayışının altını çiziyor. Köylülerin sıradan bir zeytin ağacını kutsallaştırıp bir türbe haline getirmeleri ve bundan kişisel çıkar ve menfaat sağlamaları insanların duygularını ve inançlarını dolaylı yönden taciz etmektir. Maalesef ki bu örneğin birçok varyantını başka hallerde memleketimizde de görmekteyiz. Din hassasiyeti bu şekilde insanlardan çalınabilmekte ve istismar edilmektedir.

Ömer babasıyla olan çatışmasına bu sayede kısa bir ara verip Nuh ağacının babasına ait bir arazide bulunduğunu ispat etmek için gereken işlemleri zaman kaybetmeden yapmaya koyuluyor. Tapu kadastroda o döneme ait belgelerin bir sel baskını yüzünden kaybolduğu söylence Ömer bu işin peşini bırakmayacağını, adaletin er geç ortaya çıkacağını savunuyor.

Filmde çürümüş sistem eleştirisine böylelikle yer verilmiş, Anadolu’da arazi kavgaları, kişisel menfaatin çemberinde gerçekleşen yolsuzluk ve usulsüzlük olgusuyla örneklendirilmiştir. Bir zamanlar Anadolu’da yaşanan yolsuzluklar hâlâ gündemimizde bu dönemde de yerini korumaktadır.

Filmin asıl noktası baba-oğul çatışmasına dayanıyor demiştik. Babanın oğluyla hesaplaşmaları filmde en beğendiğim sahnelerden birisi oldu. İbrahim’e kızan Ömer yılların birikmişliğini savuruyor bir hışımla babasının yüzüne. Babası sessiz kalsa da sonraki sahnelerin birinde şunları söylüyor:

“Yetersizliğinin farkında olan bir adama kızamazsın ki, merhamet edebilirsin ancak.”

Nuh Tepesi

Yetersizliğinizin farkındaysanız ve kör düğümlerle bağlıysanız bu hisse zaten o zaman da ölmüş olmaz mısınız? Ömer de bunu görüyor belki babasında. O yüzden istese de istemese de babasının yanında duruyor. Filmin başlangıç sahnelerinden birinde arabanın ön koltuğunda oturan babasını yanında istemiyor ve kapıyı bir hamlede bozuyor. Filmin son sahnelerinde ise arka koltuktan babasının yanına hiçbir şeyi önemseden ön koltuğa geçiyor. Yüzündeki tebessümü de görecek olursak babasıyla içinde verdiği savaşın bayrakları böylece yarıya iniyor diyebiliriz.

Filmde Hande Doğandemir’i Elif karakteriyle Ömer’in eşi olarak görüyoruz. Elif Arapça ’da sonsuzluk anlamına gelir. Her şeyin başı ve sonudur. Filmde ilk sahne Elif’in sınıfta dışarıyı kederle seyretmesiyle başlar. Ömer’in ‘’benim babam öldü’’ diyerek telefona sarıldığı son sahnede ise yine Elif karşımıza çıkar. Bir bakıma Ömer karakterinin kendiyle hesaplaşmasında eski eşi Elif’in büyük bir payı vardır. Başlangıcın ve sonun arasındaki köprü görevini üstlenir. Aralarındaki hesaplaşmalar da filmin en vurucu kısımlarındandır.

Noah Land

Film genel hatlarıyla güzel bir kurguya ev sahipliği yapmış. Bazı sahnelerde NBC esintisini görür gibi olsak da genç bir yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu hatırlayıp göreceli olarak başarılı bir yapıt olduğunu savunabiliriz. Birçok çatışmaya yer verilmesi de filmde etkili bir unsur olmuş. Çoğu yerde ben de içimde verdiğim kavga ve çatışmaları sorguladım. Siz de belki kendinizle yüzleşir, içinizdeki çatışmalara kulak veririsiniz. Mutlaka izlenecekler listenize eklemenizi öneriyorum. Filmde geçen bir alıntıyla yazımı sonlandıryorum. Cevabını vermek size kalmış.

Keyifli seyirler. Filmlerle kalın…

Noah Land

Neden sevmek ya da nefret etmek zorundayız ki? Neden bu iki aşırı uca mecburuz? Arada bir yerde durmak o kadar mı zor?

Nuh Tepesi

Sığınmak

Öylece duruyorum. Gitmekte olduğum yolda ara ara hep yaptığım gibi. Sanki her şey akıp gidiyor da ben evini bir depremde kaybettiği için kaldırımda oturmuş, nereye sığınacağını düşünen kırk yaşlarında biri gibi duruyorum. Pek de farkım yok aslında. O evvela somut bir sığınak, dört duvarlı bir ev ararken ben tüm benliğimle kendimi nereye sığdıracağımı düşünüyorum. Öyle ya da böyle insan sığınacağı, başını sokabileceği bir yuvaya sahip olabiliyor. Peki ya ruh ? Yeri geldiğinde evdeki dört duvar arasına sığmayan ruh ?Ah pardon bundan daha vahim bir durum var: Kendi içine sığamayan, kendini taşıyamayan ruh ? Ona ne olacak ?

“İnsan, en ağır yüktür.” demişler zamanında.

Kabul ediyorum lakin neye? Kendine mi? Sevdiklerine mi? Kainata mı? Neye en ağır yük? Ben kendime hep soruyorum bu soruyu. Bundan mütevellittir ki en çok kendime ağırım. Peki ya siz ? Siz kendi iç muhakemenizi yapadurun ben tam burada durup yüreklerinizden af dileyeyim. Yazdıklarım yüreğinize gri bir toz bulutu gibi çökmüş olabilir. Lakin biz yazının yüreğe dokunurluğuna inananlar, bunu bilerek inanmadık mı ? Yazan, içinde yanıp tutuşan ateşle kelimelerine sığınır. Kelimeler ki birer toz bulutu, okuyucuya ulaşır. Yazan kadar okuyucuyu da nasiplenir o ateşten. Ve içi toz duman.

Usulca durup halimize kanaat etmeli, bir uğurböceğinin kanat çırpışı kadar hafif bir o kadar da güzelce gelip geçmeli. Buraya kadar yazdıklarımda da şuna kanaat etmeli, kelimelerin görünmez bağlarla insanları birbirine bağlayıp, etkilemesi. Nasıl derin bir bağ öyle değil mi? Bir şeyler içine sığmıyor sığmıyor, taşıyor ve yazıyorsun. Belki o an aklında “Yazayım da benim gibi olanlar tek olmadıklarını bilsinler. Buna tutunsunlar.” diye bir düşüncen yok. Lakin kim bilir yazdıkların bir gün yaralı bir yüreğe şifa, yorgun bir omuza dokunan el, okşanmayı bekleyen saçların kendini bırakacağı bir diz olacak…İşte insan yüreğinde bunu bilerek yaşarsa ” Evet yaram, yarası kapanmaz belki ama biz o yaraların dile getiremediklerinden tutunuruz hayata.” diyor. Bakın işte bu insana bir sığınaktır…Sığınak diye kastettiğim tam da böyle bir şeydi. Yüklerin sana, sen de kendine en ağır geldiğin vakitte kendini şöyle bir bırakabilmek, öylece durmak ve beraberinde susmak, kendini emanet etmek…

Ne diyordu Sabahattin Ali :

“İnsan biraz da kalender olmalıdır.”

Bir şeylere sığınmaktan korkma, utanma. İnsansın, en ağır yüksün! Kendini bırakıp dinlenmek, sığınmak istemek senin de hakkın. Allaha sığın, anne babanın sonsuz merhametine, gözlerinin içine bakarak seni anlayacak dostlarına, kardeşinin masumluğuna sığın…Ama muhakkak kendine sığın. Şimdi diyeceksin ki bu deli başından beri insanın kendi içine sığamamasından, kendinden kaçma isteğinden bahsediyor şimdi niye böyle diyor? Ne yöne gidersen git, kime, nereye gidersen git, gittiğin her yol kendi içine bir seyahat…Kalbini yolun kenarında bıraksan dahi, canını yakan yaşanmışlıkları gittiğin yol yapıp ezip geçsen dahi kendinden kurtuluşun yok. Dönüp dolaşıp yine kendine geleceksin. Sonunda hep kendine geleceğin yolda yürürken yeri geldiğinde kendine sığınak olabilmelisin ki yolu kaybetmeyesin.

Yazdıklarımdan tek bir cümle, tek bir kereye mahsus da kalsa sığınağınız olduysa ne mutlu bana şayet olamadıysa da kendinize sığının. İnanın iyi gelecektir. Kendinizde kalın sevgili okur…