Minibüs

Gideceğim yere ya erken varıyordum ya da geç kalıyordum. Benim nasibime zamansızlık düşüyordu hep. Bazı yerlere erken varmanın dakiklik ya da acelecilik olmadığını ise sonradan anladım. Bu böyledir. İnanın bana. Biz her yere vaktinde varırız. Çünkü hep yetişmemiz gereken bir hikâye vardır.

Bugün, minibüsün kalkmasından yirmi dakika önce vardım otogara. Ablacığım seninki de tez canlılık artık, diyeceksiniz. Durun, hemen teşhisi koymayın. Olduğunuz yerde kalmanızın bir anlam ifade etmediğini hissettiğinizde oradan gitmek en güzeli oluyor çoğu zaman. Her zaman değil. İstisnalar hep vardır. Böyle şeylerin kurguyu bozduğunu söylerler ve buna genellikle canımız sıkılır. Meselâ tam saat başında kalkması gereken minibüsün birkaç dakika gecikmeli hareket etmesi gibi. Ya da çok sıcak bir havada şoförün klimayı çalıştırmak istememesi gibi. Oysaki bunların hepsi kurgunun bir parçasıdır belki de. Belki de ben yanılıyorumdur. Çünkü herkesin bir bildiği vardır ve kimsenin işine karışılmaz.

Bizim işlerimiz de hep böyledir zaten. Olduğu kadarıyla yetinmek düşer payımıza. Keza bugün de öyle oldu. Kimilerinin Anadolu’nun küçük ve şirin bir ilçesi diye niteleyebileceği bir yerde bizler de kendi konfor kanunlarımızı yazıyorduk kendimizce. Uzaktan bakıldığından çok şey istiyorduk belki de. Sağlam bir minibüs, kibarlıktan kırılan insanlar ve dünyanın en anlayışlı şoförünün bize denk gelmesi gibi temel ihtiyaçlarımız vardı. Bunların peşindeydik biz yalnızca. Diğer başka şeyler pek de umurumuzda değildi zira. Bunların size inandırıcı gelmemesini umut ederek satırlarıma devam etmek isterim.

Kimsenin bir başkasının acısına bulaşmak istemezcesine birbirinden kaçarak yürüdüğü yollardan geçtim. Bizim burada her adım başında bir cami, caminin bahçesinde de türbe vardır. Haliyle camilerin bahçelerinde de sanki dünya kurulduğunda oraya dikilmiş diyeceğiniz çam ağaçları vardır. Şöyle hafif bir yel esse yanağınıza bir serinlik çarpar ya öyle işte. Sonra kahvehaneler… Camlarına perdeler çekilmiş. Mübarek günde niyetlilerin nefsine zarar gelemsin diye. Herkesin günahı kendi başına. Dükkanların önüne atılmış birkaç eski iskemle. Üstünde oturan yorgun ruhlar. Caddeden arada bir hızla geçen Şahinler, Kartallar… Arada bir uyuyanların uykusundan kaldıracak bir traktör sesi doldurur her yanı. Sonra bir adam iner traktörden çevik bir sıçrayışla. Gözleri hemen tanıdık birilerini bulur da bir günlük yoldan onlara selam verir. Sonra her yandan asırlardan beri aşina olduğumuz bir ses yükselir. Davete icabet etmenin kıymetini bilenlerin yolu bellidir bu andan sonra. Herkes üzerinde düşeni lâyığıyla yapmanın derdindedir. Allah kabul etsin. Cümlemizin.

Bizim buralarda yolların öyle düzü yoktur. Ya yokuş çıkarsınız ya da bayır aşağı freni patlamış kamyon gibi inersiniz. Ben ikincisiydim bugün. Freni patlamış kamyon gibi gidiyordum. Aklımda yalnız bir tek şey vardı: Varış yerim. Üstüme başıma takılıp kalmış her bir hikâye ruhumda kalıcı izler bırakıyordu halbuki. Durup düşünmeye vakti olmayanların çağındaki bir aceleciydim ben de. Yol yorgunuydum hep. Uyusam üstümdeki ağrılığı atardım belki de. Çareyi psikanalizde arardım ben de ileride. Kim bilir! Zihnimin kıvrımlarına sızmış, sıkışmış kaygıları atmanın başka yolunu bulur muyuz?

Kahvehanelerden, cami bahçelerinden, dükkanlardan, parklardan ve insanlardan geçip varmıştım hedefime. Benim hâlimden Kastamonu’ya gideceğimi anlayan sefer sırasını bekleyen şoförler sıradaki minibüsü işaret ettiler hiç konuşmadan. Ben de hiç tereddütsüz yürüdüm. Yürüdüm ama gösterdikleri minibüs sanki oraya iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Bu ilçeye geldiğim ilk yıl. Sağıma soluma bakındım. Kimse oralı değildi. Neyse, deyip bindim minibüse. Tek sıra koltuklar, yırtık döşemeler zemine döşenmiş Yudum sıvıyağı kartonları, yırtık perdeler… Bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Halbuki bu rüya değil uykudan uyanmanın ta kendisiydi. Arkalarda bir yere oturdum. Böylece kendimi diğer bütün yolculardan tecrit edecektim. Aynı yola gidiyor olmamız dışında bir sorun yoktu.

Camı sonuna kadar açıp derin derin nefes aldım. Sonra iki koltuk önüme Suriyeli bir çift oturup hararetlice konuşmaya başladı. Arada da göz ucuyla bana bakıyorlardı. Kapıda gençten bir kadın belirdi. Bir elinden tuttuğu oğlunu yanımdaki koltuğa oturttu. Kulağına eğilip bir şeyler fısıldadıktan sonra yanından ayrıldı. Sonradan anladım ki şoföre çocuğun ineceği yeri tembihlemiş de öyle emanet etmiş. Sonra oğluna gelip bu sefer yüksek sesle “Oğlum, bak ağabeyin seni varınca indirecek. Korkma, oldu mu?” dedi. Çocuk da korkmadı. Çocuktu, korkmadı. Elindeki kocaman havucu kemirmeye devam etti. Kalkış vakti yaklaşıyordu. Geç kaldığını düşünenler telaşla bindiler arabaya. Önümdeki iki genç kızın yanına oturmuş kavanoz dipli gözlükleri olan kasketli ihtiyar, arada bir kızların elindeki telefona şöyle çaktırmadan bir göz atıyordu. Arada da kendi elindeki telefonuna minik büyüteciyle dikkatli dikkatli bakıp bir şeyleri görebilmeye çalışıyordu. Tüm bu sakinliğin ortasında dışarından bir kıyamet koptu. Şoför sinirle ama aynı zamanda kendi de tutarak “Cins misin, sipariş misin kardeşim? Hadi git işine. Belanı benden bulma!” diyerek karşısındakine söyleniyordu. Muhatabının ne dediğini duyamadık ama şoför sanki kendi kendiyle konuşurmuşçasına “Git abicim, git. Beğenmezsen başka arabaya bin. Bendeki bu! Günaha sokma adamı. Bu binenlerin canı yok mu?” diye gittikçe yükselen bir sinirle konuşmaya devam etti. O hışımla da minibüse binip kontağı sessiz bir besmeleyle çalıştırdı. Yanındaki koltukta oturan adam “Bırak belaya bulaşma Mehmet Ağa.” diyerek onu teselli etti. Bela. Bu hikâye tahlil edilseydi eğer uzmanlar kim bilir ne sonuçlar çıkarırdı. Yaşarken öyle değildi ama. Her şey olabildiğine basitti. Ama şunu da eklemek gerek: Büyük çarkın dişlileri rahat dönebilsin diye küçük hayatlarda böyle şeylerin yaşanması gerekiyordu ve hayatın sırrı dedikleri şeye her neyse burada gizleniyordu.

Şoför arabayı kaldırırken annesi oğluna neşeyle el salladı. Çocuk havucunu kemirmeye devam etti. Şoför Mehmet de birden aklına gelmiş olacak ki arkaya dönüp çocuğu kontrol etti. Yerindeydi. Yolun belli noktalarında durup yolcu almaya devam ettik. En arka koltukta oturan teyze Pazar çantasını eline almış en sağa sıkışmış oturuyordu. Minibüse binene herkese yol veriyordu. “Buyur apla sen otur şöyle.” “Yok gardaş sen geç, geç. Rahatsız olma. Benim dizlerim sızlıyo. Sen buyur.” diye adamın gönlünü müsterih etti. Ondan daha yaşlı olan adam da kadını rahatsız etmediğinden emin oturdu yerine. Minibüs artık tımtıkış olmuştu. Ayakta bile dikilecek yer yoktu. Ayaktaki adamların üstü başı da sanki iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Moda dedikleri şeyin bir kıymeti yoktu buralarda. Herkes kendine yakışanı giyiyordu çünkü. Öyle değil mi? Yolculuğuna ayakta devam eden bu beş adam kafalarını öne eğmiş, kimseyi rahatsız etmek istemezcesine kendi dünyalarına dalmıştı. Birinin telefonu çaldı o sırada. Kemerine taktığı telefon kabından, minibüsü inleten telefonu çıkartıp yanındakine kimin aradığını okuttuktan sonra kapatma tuşuna basıp telefonu yerine geri koydu.

Bu minibüsteki her şey sanki yüzyıllardır oradaymış gibi birbiriyle uyumluydu. Benim bu denli rahatlığa alışık olmayan ruhumsa başta daralmıştı ama şimdi yol hiç bitmesin istiyordum. Aynı yolun yolcusu olduğum bu insanlarda ruhum bir aşinalık bulmuştu. Geçmişten gelen bu yolculuğu hiç de yadırgamamıştım. Ben kendi derdime düşmüşken yanımda oturan teyzenin dikkatini birden havuç yiyen çocuk çekti. Sağına baktı, soluna baktı. Ayaktaki adamalara sordu. Eyvah! Çocuğu tanıyan kimse yoktu. Olaya hemen el koyarak havucunu kemirmeye devam eden oğlana annesini babasını sordu da çocuk tek cevap vermedi. Tantanayı fark eden şoför “Apla annesi bana bıraktı. Yolda indürecen.” deyip de teyzenin yüreğine su serpti.

Çocuğu indirdiğimiz yerde yaşlı bir kadın bindi minibüse. Yanımdaki teyze kalkıp ileride ineceğini söyleyerek bu yel esse yıkılacakmış gibi yürüyen kadına verdi yerini. Ben kulağımdaki sesleri dinleyip diğer her şeye sağırken kendi kendine söylenmeye başladı. Kulaklığımı çıkarınca anladım ki arka koltuktaki adamlar hararetli hararetli bir şeyler tartışıyordu. O kadar hızlı konuşuyorlardı ki ne söylediklerini onlardan başkası anlamıyordu. Teyze de bundan rahatsız olmuş olacak ki “Sanki evlerinde konuşuyorlar. Şu sese bak.” diye bana döndü. Benim buna bir cevap vermem gerek şimdi. “Farkında değiller demek ki.” diyerek sohbeti orada kesmek istedim. Ama teyze aradığı boşluğu yakalamıştı bende. “Yok kızım. Böyle de olmaz ki. Hadi biz neysek… Bu adam ne etsin akşama kadar?” dedi şoförü gözüyle işaret ederek. “Alışmıştır artık o da.” dedim. Bu geçiştirmelik cevapları başkasına vermiş olsam sohbet daha fazla uzamazdı ama herkesi kendi gibi zanneden bu teyze konuşmaya devam etti beni utandırarak:

-Öğrenci misin kızım?

-Yok teyze, öğretmenim.

-Öyle mi? Benim büyük oğlan da meslek lisesinde müdür. Karısı bıraktı gitti geçen sene. Onun yanına gidip geliyorum her gün. Seksen beş yaşındayım kızım. Gidiyorum sabah. Temizliğini, yemeğini yapıp öğlen evime geri dönüyorum. Oğlanın benden hizmet beklediği yok da işte kendim duramadığımdan.

-Maşallah! Allah daha çok iyiliğini versin teyze.

-Âmin kızım, âmin! Ne ediyim ben de kendimi böyle oyalıyorum işte. Adamım otuz beş yaşında öldü. Ondan da bir şey kalmadı. Devletin verdiğiyle kendimi idare ediyorum işte.

-Mekânı cennet olsun.

-Adamım bir taneydi kızım. Amma ne yapalım işte. Hastalık çökertti hemen. Birden gidiverdi.

            Parmağındaki yüzünü çıkarmamıştı. Elindeki poşeti sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Bir elinde de bastonu vardı. Üstündeki siyah, örme yeleğinin içinde incecik, yeşil bir penye vardı. Ayağındaki kara lastiklerin içine mestlerini giymişti. Basma siyah eteğinin çiçekleri ağarmıştı. Ben susmaya devam ediyordum. Sohbet etmek böyle bir şey miydi? Sen susarsın. O anlatır. İnsan neden yolda karşılaştığı birine bunları anlatır? Evvel refik, bade’l tarık. Yol gerçekten de arkadaşla gerçekten bir yol oluyordu. Yoksa çekilen çileye değmez.

-Yaşlandım amma gayrı. Şu dizlerim tutmuyor. Adamının zamanında bir ev yapalım diye çıktık. Sırtımda o harç tenekelerini çektim de yorulmak ne bilmedim. Dört duvarı örüp çatıyı kapattık da sen bana sor ne eziyetler çektiğimi. Gündüz perdeleri çekerdik de kimse görmesin de ekmeğin arasına soğan koyar da yerdik. Evin içine kendimizi attık da bomboş dört duvar. Bak dur. Çalış Allah çalış. Ah o canlarımı nerelerde arayıp da bulayım! Oğlan hepsini sattı savuştu. Yedi içti. Geçti bir kenara. Ne edersen et. İşte!

            Ben yalnızca sustum. Yüzüne uzun uzun bakarak dinledim. Dünyadaki herhangi bir öyküden biriydi onunki de. Herkesin bu dünyada oyalanacağı bir öyküsü vardı. Kimisininki yazım yanlışlarıyla doluydu. Kimisinin kahramanları kötüydü hep. İyilerin savaşı vardı. Kimisi yalnız başına kalmıştı. Kimisi anlatabiliyordu yaşadıklarını. Kimisi yalnızca susuyordu. Gözleri namlu olanlarınkini sormaya çekiniyorduk. Onlar da herkese anlatamıyordu zaten. İnsanlar çeşit çeşit, hayatlar hep hatalıydı.

            Mehmet abi, yavaşlayarak yolun kenarında durdu. Teyze de bu sessiz anlaşmaya uyarak usulca indi minibüsten.

-Abi müsait bir yerde.

-Kaptan beni şurada indir.

-Öğrenci mi?

-Para üstüüü!

-Ne kadar abi?

-Abla müsaade et de inelim.

-Son durak!

-Hadi geçmiş olsun cümleten.

KARA TREN

Gecikse de kara tren bekler insan.”

Aşık Veysel Şatıroğlu.(1894-1973)

Mezarlığın başında duran ibriği aldım ve sanki ölü ruh canlanacak gibi boşalttım suyu toprağın karasına. Toprağın üstünde üç tane yeşil çiçek açmıştı. Ben en çok mezarlıkta açan çiçekleri severdim. Dünyayla dalga geçer gibi toprağı boyarlardı. Umutsuzluktan buruşan bütün olanaksızlıklara karşı kendilerinde hala yaşayabilme gücü buldukları için onlara hayrandım. Ölüm denen şeyin damakta bıraktığı kekremsiliği kovmak istedim. Bütün dünya insanlarının bir karıncadan ne farkı vardı? İnsan yok olacaksa, o da bir gün uçup gitmeyecek miydi? İnsan nasıl da güçsüzdü. Canından can gitse de nasıl gülebiliyordu hala? Bundan sonra hiç gülemeyecek miydim ki? Gülmemeli miydim? Gülsem hain bir evlat olacaktım gülmezsem de hain bir öz taşıyacaktım. Ruh denen o yaratık bu kuru vücuttan taşmak için yalvarıyordu sanki bana. Nereye gitsem geri dönüyordum. Dar geldi sema bile. Ne göğe sığabildim o gece ne de anamın yüreğine. Azade nenemin kuşları dallarıma konmuş ve küf kondurmuşlardı bakışlarıma sanki. O gece ne kadar ağlasam da Keder Hanım’a “gitme” dedim. Neyi misal versem yetmiyordu ki zaten. Konuşsam da, bağırsam da, ağlasam da gidecektin. Ben de sustum. Sühan Dağı’na çıkmak kolay mıydı?

Anam seslendi sonra: “Hasan, ibriği mezarın yanına bırak!” Düşündüklerimden utandım sonra, çıktık yola. Yolda Yunus düştü yüreğime, derde giriftar eyledi beni bu mazlum sükût. Onların derdini işiten keklikler benim derdime kar rengi bir hüsn derlerdi. Ayıplardım ben kendimi. Böyle küçük dert mi olurdu? Dert miydi benimki de? Sustum.

Ökçe Kundura’nın önünden geçip saat dükkanına gittim. Bu dükkana hep hayrandım. Adeta bir kapıyı andıran pencerelerden içeriye ışık huzmesi dolardı. Bu huzme odayı sanki sarıya boyar ve suskunluğun kirli sisine perde çekerdi. Saatlerin kocaman oluşu, tik-tak sesleri ve akreple yelkovanın birbirini takip eden o sıra dışı oyunu ruhuma nakışlanırdı ve ben büyülenirdim sanki. Bir tiyatro seyreder gibi olurdum. Bu dükkan zamanın göçmen bir yolcu mu yahut kalıcı bir misafir mi olduğunu düşündürürdü bana. Eşref Usta’mın sohbeti ile de anlam kazanırdı huzurum. “Zamanın çıngırağı kulları öyle şaşkına çevirir ki evlat!” dedi, “Beşer dinçken gülüp geçtiği hakikati ihtiyarlayınca anca kavrıyor.”

Haklı mıydı Eşref Usta? Ak rüzgarlara hasret gönlümü prangalardan kurtaracak yüce hakikat hayal miydi? Hayal bir hakikat miydi? En yüce hakikat kimdi? Ve neredeydi?

           

Aralık’ın 29’u. 6 yıl evvelsi. Çok kar yağdı o günden sonra bu şehre. İstanbul’a daha evvel böyle soğuk uğramamıştı sanki. Zemheri ayazı öyle yaktı ki bu canı, şaştım kaldım. O sabah anamın haykırışlarıyla yataktan kalktım. Anamın endişesinde bir at gibi huysuzlanan bu leke babamı bir daha göremeyecek olmanın verdiği korkuydu belki de. Babamın gözlerine son kez seslendiğimi düşünsem de yanıldığımı bana hüzün göndermesinden anlamıştım.

            Bir kahve değirmeni dükkanı işletirdi babam. 40 yılını vermişti bu işe. Anamla benden esirgediği gönlünü o dükkana koymuştu da ipek mendillere sarıp saklamıştı sanki. Esasen “Ne istersin?” diye de sormadı bana hiç. Sormaması gerekiyordu demek. Ben bilmezdim ki bir şey. “Gel” derlerdi gelirdim. “Git” derlerdi giderdim. “Otur” derlerse oturur, “kalk” derlerse kalkardım. Ama kimse bana “anlat” dememişti. Ben de hep sustum. 

Babamın yanındayken ne yapsam tam olmazdı, bir yerde yanlış yaparım diye ürkerdim hep. Yeri gelir nefes almaktan bile çekinirdim. Bir elma yongası gibi gönlüm de dışarıda kalınca kararırdı sanki.

İyi bir dinleyiciydim. Anlamak için yorulmazdım, bilirdim; ben anlatmadıkça dinlenemeyeceğim. “Boşuna iki kulağımız bir ağzımız yok oğlum!” derdi babam hep. “Sen bu işi iyi beceriyorsun.”

            Babam gözlüğünü yeşil kadife kutusundan büyük bir titizlikle çıkartır, siler, sonra önlüğünü giyer ve gömleğinin kollarını da sıvadıktan sonra değirmenin başına geçerdi. Ne öğütecekse benden alırdı babam. Kahve çekirdekleri kapıdan girince hemen solda üst raftaydı; boyum yetmezdi, tabureye çıkar da uzanırdım. Babam çekirdekleri her çektiğinde çıkan o ses dayanılmaz olurdu benim için. O değirmen beni öğütüyor ben de buna müsaade ediyormuşum gibi gelirdi. Kahveden gelen o koku çekilmez olurdu. Dükkana gelen her müşteriyse bayılırdı bu kokuya. Mana veremezdim. Gözümün içine bakıp ne bahtlı olduğumu söylerlerdi hep. Öyle kızgındım ki onlara. Bilmiyorlardı içinde bulunduğum vaziyetin umarsızlığını. Her sabah aynı sıkılganlıkla döner dururdum bu küçücük yerde. Hareket edemezdim, ben kendimden koşup çıkmak isterdim de kendimi yine babamın yanında bu kahve dükkanında bulurdum.

            Bir gün karşı dükkanın çırağı hastalanmıştı. “Az işe yararsın” diye oraya yolladı babam beni. Rengarenk, çeşit çeşit kumaşlarla süslenmiş şapkalar vardı camekanlarda. Kırmızı fiyonklu, beyaz kurdeleli, dantelli, hasır iple örgülü, çiçek desenli onlarca şapka doluydu odanın içi. Bunları kim hangi ara yapmıştı?

Ben korkak bakışlarla içeriyi süzerken Marifet teyze “Celal Bey’in oğlu sen misin? Ne cıbar oğlanmışsın sen!” dedi. Doğru, çocukken çok çelimsiz bir şeydim ben. Bana verilen hiçbir yükü taşıyamaz, altında ezilirdim.

            Ben bana verilen her şapkayı özenle ince boyunlu vitrin mankenine asarken beyaz bıyıklı, kır saçlı, boylu boslu bir adam girdi içeriye. Yeleğinin sol üst kenarında- ki kalbine denk düşüyordu burası- bir cep saati vardı. Köstekli bir saat. Tik-tak! Saatleri hiç sevemedim de insanlar neden yanlarında saat taşır çok sonra anladım.

            Çetin Usta’nın yeri hep bambaşkaydı benim için. Yazmayı bilmezdim, öğrenmek istedim. Yanımda bir kalem kağıt olsun da onun ağzından çıkan her kelamı yazayım istedim. Sonra benimle alay eden bütün insanlara karşı bu yazdığım yazıları delil olarak göstereyim. O yaşımda dahi anlamıştım şunu: namuslu bir savaşın tek silahı kalemdi.

            Babamın yanından ayrıldığım ilk gündü o gün. Bilmezliğin ve çekingenliğin verdiği boşluk içinde sallanıp afallamaktan ne kadar korksam da içimde büyük bir coşku oluştu ve ben bunun sebebini bir türlü bulamazdım. Sanki bunca zamandır yırtıp atamadığım bir tat vardı dilimde; bayat, kokuşmuş, buruşuk, mayhoş, öyle anlamsız ve garip bir tat. Çetin Usta’nın dükkanında bir tablo gördüm o gün. Masmavi gökyüzüne süzülen beyaz dumanlarıyla sanki bana bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. “Bu ne?” diye sordum meraklı cılız bir sesle. “O mu?” diye güldü ustam. “O, seyahat için yaratılan en yüce varlıktır oğul!” dedi. O bir trendi. Tiren.

            O günden sonra bazı sabahlar erkenden evden çıkıp Sirkeci ve Haydarpaşa Garı’na kaçmaya başladım. İstanbul’un o eşsiz güzelliğini bile görmez olmuştu gözlerim. Saatlerce lokomotifleri, vagonları ve rayları incelerdim. Kara trenin tekerleği raylara her oturduğunda çıkan ses ninni gibi gelirdi bana. Duyan herkesi sağır edecek kadar illallah ettiren o acı ve tiz düdük sesine müptelaydım ben. Trenden çıkan buharın kokusu beni mest etmeyi başarmıştı. Gittiği yoldaki hikayelere ev sahipliği yapıyor ve gelip bana onları bir bir anlatıyordu o duman sanki. İstasyonların başında duran o koca saat dahi bana kara trenin gelişini söylediği için hiç bozulmadım ona. Ah! Ne çok isterdim trene binen yolculardan biri olmayı…

Babamın kahve dükkanında bulamadığım rayihayı kömür kokusunda nasıl bulmuştum ki ben? Bilmiyordum. Anladığım tek bir nokta vardı: benim arkadaşım ne sokaktaki çocuklar ne oynadığım bilyeler ne de konuşamadığım insanlardı. Benim tek yoldaşım vardı. O da yolun ta kendisiydi. Yolun sonunda bir tek ak olmayan şu simsiyah saçlarımın bembeyaz olacağını düşünsem de mutlu olacağımı biliyordum. Lakin babam anlamak istemedi beni. Dedi ki: “Mal canın yongasıdır.” Bu devirde geçim şarttı. Haklıydı. Çok utandım. Ben de sustum yine. İçim o trenin içinde kalmıştı. Simsiyah lokomotifin kapıları benim için açılmıştı da yüreğimde payidar kalacak bir seyahatin makinisti yapıverdi beni. Haklıydım. Deyim yerindeyse; hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaftı beşer. Kusursuz olmamaktan utanıp kusurun güzelliğini çıkarırdı hafızasından. Utandığım için utandım ama susmadım bu kez.

Benim hikayemin sahibi babamdı. O da öldü. Sahipsiz kalmıştım. O gün kalbime yuva yapmış irice bir kuş uçtu gitti sanki. Aklımı kaybetmekten çok korktum. Çünkü onu bile tam beceremezdim de elalemin ağzına düşerdim. Sonra Muhsin Usta’nın şu sözü yankılandı kulaklarımda:

“Samimi olmak en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun.”

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 4: Son…

Sevgili Okur,

“Çivisi çıkmış.” dedikleri dünyanın çivilerini yerine çakmaya çalıştıkça ellerim kana bulandı. Kafamın içinde bir dünya derdi taşımaktan da yoruldum artık. “Yoruldum, bıktım, usandım.” denmez ama hâlimi kime şikâyet edeceğimi de bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa yılmak, yıkılmak ya da durmak gibi şeylerin benim gibilerin lügatinde hiç olmadığıdır.

İçimde kaynayan mahşer beni uykularımdan uyandırıyor. Coşkumdan yerimde duramıyorum. Olmalı, diyorum. Tutunacak bir dal, beni kendine çekecek bir ses, gözüm gördüğünde içimde neşeli bahar şarkıları çaldıran bir güzellik elbette bir yerlerde var olmalı. Ben bu kadar umutla nasıl yaşıyorum?  

Ahir ömrümde, çocukların gözlerinin nasıl ışıldadığını gördüm. Sonra, gençlerin gözündeki ferin nasıl söndüğüne şahit oldum. Gözlerinin ışığı yitmemiş olanı nerede görsem tanırım. Sen de öğren onların kim olduğun sevgili okur. Bir çocuk merakı taşırlar onlar içlerinde. Heybelerinde hep güzellikler vardır. Bu güzelliği dağıtmaktan da elbette ki yüksünmezler. Yetişkin demenin ne olduğunu ise hâlâ anlayamadım. Nereye yetişiyoruz biz? Vardık mı? Bildiğim bir şey varsa o da hepimizin yolda olduğudur.

Hacı teyzeyle kesişti yolum, yolumuz. O genç kızın gençliğiyle Hacı’nın yolları kesişti. Bu öykü gönlüme nereden düştü bilinmez. Eksik parça ne zaman tamamlanır? Yürünen yollar nereye varır? Okunan öyküler ne anlatır? Yukarıdaki cümleleri bir bütün oluşturacak şekilde sıralayamazsak ne kaybederiz? Bu ve bunun gibi sorular hangi sınavda çıkar? Hayatın karşıma çıkardığı sorulardan yalnızca birkaçı.

Benim hafızam zayıftır. Yazdıklarımı sen hatırla.

Bana postalanan öyküde bu kadarı yazıyordu. Bu genç kız kim? Hacı teyze kim? Nerede yaşadılar? Öyküleri nasıl başladı, nasıl bitti? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Final yapamadan ekranlara veda eden diziler gibi beni merakta bırakan bu öykü hayatıma nasıl giriverdi ben de bilmiyorum. Bir tek şey biliyorum yalnız: Hayat yanı başımızda. Peki ya sen neredesin sevgili okur!

 

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi-2

Rapunzel

Eski zamanlarda bir çocuk sahibi olmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir karı koca varmış. Bu karı kocanın evlerinin yanında etrafı surlarla kaplı çok güzel ve herkesin imrenerek baktığı bir bahçe varmış. Bu bahçe yine herkesin kendisinden çekindiği ve korktuğu bir cadıya aitmiş. Çocuk sahibi olmaya çalışan kadın bir gün bu bahçeye baktığında çok miktarda frenk salatalığı görmüş ve canı bu bitkiden çekmiş. Aradan günler geçmiş ve kadıncağız hala bu bitkiyi alıp yemeyi istiyormuş ama buna cesaret edemiyormuş. Bir süre sonra durumu öğrenen kadının kocası her şeyi göze alıp o bitkiyi çalıp karısına getirmeye karar vermiş.

Akşam bahçeye gizlice giren adam bitkiden alabildiği kadarını yanına alıp karısına getirmiş. Karısı bitkiyi yiyince tadını çok beğenmiş ve bu kez her zamankinden daha fazla istemeye başlamış. Adam da ertesi gün yeniden bahçeye gidip yine aynı bitkiden almaya karar vermiş. İkinci gün cadı, adamı yakalamış ve onu cezalandıracağını söylemiş. Adam da cadıya “Ne olur beni cezalandırma, karımın canı bu bitkiyi çok istedi ve yiyemezse öleceğini söyledi.” demiş ve af dilemiş. Cadı da “öyleyse bu bitkiden istediğin kadar alabilirsin ama seni bir şartla bırakırım, ilerde çocuğunuz olunca o çocuğu bana vereceksiniz” demiş. Adam da sırf canını kurtarmak için bunu kabul etmiş.

Aradan çokca zaman geçtikten sonra çiftin bir kızı olmuş ve cadı da kızın doğduğunu öğrenince çiftin evine gelip kıza el koymuş. Cadı kızın ismini annesinin sürekli canının çektiği frenk salatalığın dolayı (bitkinin orjijinal adı rampion) Rapunzel koymuş. Rapunzel 12 yaşına geldiğinde cadı kendisini bir kuleye hapsetmiş ve ne zaman kendisini ziyaret etmek istese cama doğru “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” diyormuş. Rapunzel de o ana kadar hiç kesilmemiş olan metrelerce uzunluğundaki saçını uzatıyormuş ve cadı da kuleye tırmanıyormuş.

Rapunzel’in kulede tek başına canı sıkılıyormuş ve vakit geçirmek için şarkılar öğrenmiş. Böylece kulede bütün gün şarkı söylemeye başlamış. Bir gün o ülkenin kralının oğlu ormanda dolaşırken yüksek bir kuleden gelen bir şarkıyı duymuş ve duyduğu sese aşık olmuş. Kralın oğlu artık her gün ormana gidiyormuş ve Rapunzel’in söylediği şarkıları dinliyormuş. Prens bir yandan da bu şarkıları bu kadar güzel söyleyen kızın kim olduğunu ve güzelliğini merak ediyormuş.

Bir gün kralın oğlu ağacın arkasına saklanmış, Rapunzel’in söylediği şarkıları dinlerken cadı kulenin altına gelmiş ve “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” demiş. Bundan sonra sapsarı upuzun saçlar kuleden aşağı sarkıtılmış. Bunu öğrenen kralın oğlu ertesi gün aynı yere gelip cadının sözlerini tekrarlamış. Birazdan prens saça tutunarak kuleye tırmanmış. Karşısında prensi gören Rapunzel önce çok korkmuş çünkü o ana kadar ilk kez karşısında annesi sandığı cadıdan başka birisi varmış. Prens ona oldukça nazik davranınca sakinleşmiş. Prens kendisini kuleden alıp evlenmek istiyormuş. Rapunzel de ona “Bundan sonra her gelişinde biraz ipek getir, ben getirdiğin parçaları birleştirerek bir merdiven dikeceğim ve merdiven bitince beraberce kuleden ayrılırız.” demiş.

Artık gündüzleri kulede cadı varken akşamları da prens varmış. Böylece Rapunzel’in günleri geçip gidiyormuş. Bir gün Rapunzel, cadıya karşı ağzından söylememesi gereken bir şeyi kaçırmış: “Anne nasıl oluyor da senin buraya tırmanman saatler sürerken prens birkaç dakika içinde hızla tırmanıyor?” demiş. Bunu duyan cadı çok sinirlenmiş. Önce Rapunzel’in uzun saçlarını bir hamlede kesmiş, sonra Rapunzel’i kuleden indirip hiçbir ağacın ve bitkinin yetişmediği bir çölün ortasına bırakmış. Daha sonra cadı kuleye geri dönüp beklemeye başlamış. Aksam saatlerinde prens gelip Rapunzel’e seslenince Rapunzel’den kestiği saçları aşağı sarkıtmış.

Prens de bu saça tutunarak kuleye çıkmış. Cadı, prensi görünce “Senin şarkı söyleyen kuşun artık şarkı söylemeyecek, onu bir daha hiç göremeyeceksin.” demiş. Prens de canını kurtarmak için kuleden aşağı atlamış ve bas aşağı düşerken bahçedeki dikenler gözlerini kör etmiş. Prens bundan sonra ormanda yaşamaya başlamış ve ağaçların ve bitkilerin köklerini yiyerek hayatta kalmış. Her gün sabahtan akşama kadar Rapunzel’in ismini sayıklıyormuş ve onu bulmayı umuyormuş.

Yürüye yürüye Rapunzel’in yaşadığı çöle kadar gelen prens, Rapunzel’i o sırada söylemekte olduğu bir şarkıdan tanımış. Rapunzel o sırada biri kız biri erkek iki çocuk sahibiymiş. Rapunzel prensi görünce yanına gitmiş ve ona sarılıp ağlamaya başlamış. Rapunzel’in gözyaşları prensin gözüne gelince, prensin kör olan gözleri sevgi sayesinde iyileşmiş. Bundan sonra prens, Rapunzel’i alıp sarayına götürmüş ve ikisi mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış.

Saklı Kalmış Bir Roman: Kendine Tapan Kadın

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın eserini 1947 yılında Gece Postası gazetesinde tefrika ettirmiştir. Tefrika edildikten sonra unutulan bu romanı tam 71 sene sonra yani 2018 yılında İthaki Yayınları ilk kez kitap hâline getirmiştir. Konu bakımından klasik bir aşk hikâyesi gibi gözükse de aslında öyle değil. Merkeze alınan duygu aşk olsa da arka planda intikam, hırs, sınıf çatışmaları gibi konular yer almaktadır. Romanı okuduğunuzda bireylerin karmaşık yaşantılarına ve karanlık iç dünyalarına şahit olacaksınız. Selim İleri’nin de ön sözünde bahsettiği gibi gerçek anlamda “unutulmayacak bir roman” Kendine Tapan Kadın…

Eseri daha detaylı incelemek gerekirse;

Derviş, roman karakterlerini çok boyutlu bir biçimde kurgulamıştır. Bu karakterlerin aile yapısı, geldikleri sınıf, iç dünyaları, kişilikleri, psikolojik durumları gibi karakterler pek çok yönüyle ele alınmış ve bunlar okuyucuya oldukça gerçekçi bir şekilde hissettirilmiştir.  Tabii karakterleri bu kadar iyi bir şekilde anlatmasının da yazarın yetiştiği çevre meslek hayatı etkili olmuştur. Derviş, yaşadığı dönemdeki farklı toplumsal yaşayışları çok iyi bilmektedir. Varlıklı bir aileden geldiği için üst tabaka diyebileceğimiz bir çevreyi, gazetecilik yaptığı için de alt tabakayı çok iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini eserine kusursuz bir şekilde yansıtmıştır.

Derviş, karakterlerin yaşadığı duygusal ilişkileri bir çatışma, bir savaş gibi betimlemiştir ki bu durum çok belirgindir. Örneğin, sevilen kişi düşman gibi görülmüş ve öyle muamele edilmiştir. Bunu romandan bir alıntıyla anlayabiliriz:

“Onun manevi şahsiyetini sevmiyordu. Onun ruhunun ve karakterinin kendisinin başlıca düşmanı olduğunu hissediyordu. Günün birinde onun felaketini yaratacak olan şey Vahdet’in bu ruhî, bu manevi tarafı, bu karakteri olacağından da emindi.”

Karakterleri incelemek gerekirse;

Bana kalırsa romanda kendine tapan iki kişi var. Bunlar biri kendine tapan kadın olarak nitelendirilen Sârâ bir diğeri ise erkek karakter Vahdet.

Vahdet, orta yaşlarda, Sourbonne mezunu, zaman zaman dergilerde yazılar yazan ve bu sayede saygı gören, zengin, yakışıklı, çapkın bir karakter. Kadınları üzmeyi ve acı çektirmeyi neredeyse marifet sayacak adeta kendiyle gurur duyan biri. Ve Vahdet’ten vazgeçemeyen ona ne kadar acı çektirirse çektirsin bir türlü geri adım atamayan güzeller güzeli Nazan… Nazan, romanda pasif kalan bir kişi, Vahdet’e karşı o kadar sabırlı davranıyor ki şaşırmamak elde değil ancak başına talihsiz bir olay geldikten sonra bu tutumu değişiyor.

Kendine tapan kadın Sârâ güzelliği ile romanda övüldükçe övülen biri fakat anlaşılması oldukça güç bir kişilik. Çocukluğundan beri yaşadığı hayattan memnun olmayan, etrafındaki hiç kimseyi sevmeyen, kimseye acımayan, anne babasından bile nefret eden biri. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri:

 “Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.”

Kimseyle duygusal bir yakınlık kurmayan Sârâ’nın tek amacı istediği lüks hayata kavuşabilmek ama bu uğurda harcadığı ve üzdüğü kişi bir kişi var o da Demir… Demir ve Nazan’ın karakterlerini ben birbirine çok benzettim. İkisi de büyük bir sabırla ve kararlılıkla sevdikleri için mücadele verdiler. Bir diğer karakter ise, Nurullah Yurdakul. Bu karakteri Derviş, her fırsatta kötülemiş ve çirkin sıfatlarla biz okuyucuya betimlemiştir. Nurullah Yurdakul çok zengin yaşlı bir et tüccarıdır ve Sârâ ile evlenmek istemektedir. Sârâ da sırf istediği hayata kavuşabilmek için Nurullah Yurdakul ile evlenecektir fakat hayatı hiç de hayal ettiği gibi gitmeyecektir.

Sonuç olarak;

Suat Derviş, gerek betimlemeleriyle gerek ruhsal çözümlemeleriyle kurguladığı hayatı çok iyi anlattığını düşünüyorum. Zaman zaman tekrara düşse de romanı okuma heyecanınız hiç bitmiyor. Ayrıca romanın yazıldığı dönem ve yazarın kadın olması dikkate alınacak olursa Suat Derviş’in son derece cesaretli davrandığını düşünüyorum. Romanı okurken iç içe geçmiş bu aşk hikayesinin zihninizde adım adım canlanacağına ve bir süre aklınızdan çıkmayacağına eminim.  

İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ’nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi?

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 3: Günlüğüme yazıyorum…

Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Bütün cümlelerim küçük harfle başlasın. Yürüyen merdivene tersten bineyim yukarı çıkmak için. En ciddi ortamlarda kahkahalar atayım. Filmin en güzel yerinde kanalı değiştireyim. Bütün yarışmalara sonuncu olmak için katılayım. Çektiğim fotoğraflar hep siyah beyaz olsun. Masamın üstünde kötü kokan kır çiçekleri olsun daima. En sevdiğim kelimeyi yazarken kalemimin mürekkebi bitsin. Tuttuğum ip incelsin, incelsin ve kopsun. Kolum kırılmışken kanatlarımı da ben kırayım. Yok yok böyle olmadı. Ben en iyisi herkesin güvenini kazanmışken tek bir hata yapıp gözlerden düşeyim. Baştan sona yazım hatalarıyla dolu bir öykü yazmak istiyorum. Üstü çizilmemiş tek bir cümlesi olmayan. “Vakit gece yarısına yaklaşıyor. Ortam uygun. Ey kafa! Akıt zehirini!”

Gün bitip de odamda yalnız kaldığımda içimde bir şeylerin parça parça olduğunu hissediyordum uzun zamandır. Yorgun olduğumu hissediyorum. Yorgunluğum hayatın içine karışmaktan gelmiyor. Beni yoran hayatı kenardan seyretmekti. Herkes anlatmak isteyip de kimseye anlatamadığım şeyler oluyor. Çünkü bir yazar “Anlatıldığında değerini kaybetmeyecek bir hikâye var mı?” diye yazmıştı o en iyi öyküsünde. Ben de anlat(a)madım kimseye. Anlatılacak pek de kıymetli şeyim yoktur belki de. Dünyayı “Neden böyle?” diye eleştirecek de değilim. Belki de kendime kızmalıyım hayatı yakalayamadığım için. Her neyse… Hacı teyzeye emanetini teslim ettim bugün.

Ah kızım, ah! Ben böyle miydim? Gençliğimde tek ayağımın üstünde dönerdim. Bir evin işini tek başıma görürdüm ben. İçeri seğirt, dışarı seğirt her iş benim elimden geçerdi. Amaaan bu yaşlılığı satsan alan olmaz. Şu dizlerim işte bak guyür guyür ettikçe canım çıkıyor. Doktor sıvısı bitmiş, dedi. Amaam bu yaştan sonra iyi olacağımdan değil de işte, benimkisi gönül tesellisi.
“Hacı teyze dur ne olursun. Ben yetişemiyorum hepsine. Kafam o kadar çalışmıyor benim. Daha selam vermeden dert anlatmaya başladın.” diyemedim. Onun yerine lâfı daha da uzatarak “Doktor ne diyor?” diye sordum. O da bu soruyu bekliyormuş gibi,
“Amaan ne desin kızım! Bana bu yaştan sonra doktor ne yapsın? Hareket et teyze. İlaçlarına dikkat et teyze. O da beni kandırıyor işte. Hastalığımı çekip alacak değil ya işte. Getirdin mi emaneti? Ver bakayım.” demesiyle paketi elimden çekip alması bir oldu.
“Hangimiz yaşlı bir daha düşünelim istersen Hacı!

Elimden aldığı paketi kapını yanındaki sehpanın üstüne koyup “Haydi gel. Yaprak sardım yeni. Sıcak sıcak ye.” diyerek mutfağa yöneldi. Bu öyle bir davetti ki reddetme şansım yoktu bile. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp onu takip ederek uslu uslu mutfağa geçtim. Geçtim geçmesine de aklım sehpanın üzerine koyduğu pakette kalmıştı. Ne diye oraya koydu ki şimdi? Açsa da içinde ne olduğunu öğrensem, diyor bir yanım. Bir yanım da “Amaaan bu yaşlı kadın ne göndermiş olabilir ki, boş ver!” diyor. Ben mutfak masasında kendimle cebelleşirken Hacı teyze tencerenin sargısını açıp raftan aldığı kocaman bir tabağı yaprak sarmasıyla doldurdu. “Yok yok Hacı teyze. Ben o kadar yiyemem.” desem de beni duymazdan geldi. “Ye kızım, ye. Anandan babandan uzaktasın sen. Sıcak yemeğe hasret kalmışsındır.” dedi anne şefkatiyle. “Deme öyle şeyler. Ağlarım ben.” diyemedim. Neyse ki Hacı teyze usta oyunculara taş çıkartacak duygu geçişleriyle beni şaşırtmaya devam ediyordu. Fazla uzatmadan başka bir konuya geçti.

“Gelinlerin biri de demiyor ki ‘Gel anne biz gezdirelim seni. Evde canın sıkılıyordur. Hava alırsın, eş dost görürsün.’ diye. Bir gün Güler’e giderdim, bir gün Hacer’e. Tabi çekti benim oğlanlar altlarına arabaları. Konuşuyorlar. Konuşsunlar bakalım. Anne de demiyor şimdikiler evladım. Fatma anne, diyor büyük gelin. Küçüğünde o da yok. Fatma teyze. Ben bilmiyorum sanki ellerinde olsa kapımı da açmayacaklar ya neyse! Allah evladın da hayırlısını versin kızım. Oğlun olmuş ne fayda! Doğurdum oğlum oldu. Everdim el oldu kızım. Bizim de çekecek derdimiz varmış. Ah amcanın eski zamanları olsaydı bana bunların birini yaptırmazdı. Aaah ah! Var mıydı köyde Halit’im gibi bir adam daha! Harmanı tek başına kaldırırdı da köylü bakakalırdı yavrum. Hep yokluklarla bu günlere geldik kızım biz. Adamımın bir süveteri vardı da el içine çıkarken yaz kış onu giyerdi. Bir kere de Allah’a isyan etmezdi. Şimdi size şaka gibi gelir bunlar yavrum. Evlendiğimiz sene bir çift ayakkabı aldıydı da bayramda seyranda giyerdi eskimesin diye. Tam on yıl giydi o ayakkabıları. O yıl koyun para ettiydi de zorla aldırdıydık yenisini. Olsun. Yine de şikâyet etmem kızım. Şimdikilerde de para var, huzur yok. Allah çoluğumuza çocuğumuza dirlik düzen versin.

Ben o sırada yaprak sarmalarını birer birer mideme indirmekle meşguldüm. Söylediklerini hiç duymamış gibi “Ellerine sağlık Hacı teyze.” dedim. “Dur, kabak da yaptıydım dün. Ondan da koyayım bir tabağa.” deyip çabucak dolaptan bir tencere çıkardı. Küçük bir tabağa da birkaç dilim kabak koydu. “Bugün de doyduk çok şükür.” dedim içimden.  Beni öyle bir gaza getirmişti ki önüme ne koysa yerdim. Öyle de güzel anlatıyordu ki okulda ders anlatsa hiç sıkılmadan dinlerdim.

Yıllar, yüzyıllar geçse de insanın dertleri hep birbirine benziyordu. Anlaşılmak istiyordu insan. Anlatmak istiyordu daha çok. Bunun için de bir parça samimiyet görmesi yetiyordu.

Ben kafamın içinde romanlar yazadurayım “Dur sen. Şu Güler’in yolladığı paketi bir açalım bakalım. Sen de gör içinde ne olduğunu.” deyip sehpaya doğru yürümeye başladı. Hacı teyzenin hikâyesinin bu paketin içinden çıkacağını o an anlamıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 2: Şiirlerle karşılaşıyorum….

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. 

İnsanları ite kaka kendime bir yer açtıktan sonra elimi cebime atıp koyduğu paraya baktım. Elli lira vardı. Acaba bu paraya bana ne aldıracaktı? Neyse…Kafamda kurmayayım şimdi. Şoföre parayı ödeyip boş bir koltuğa oturdum. Gide gele dolmuştaki yüzlere de âşina olmuştum artık. Meselâ bir sonraki durakta orta boylu, siyah takımlı bir adam öksürerek dolmuşa binecek ve herkese şöyle göz uzuyla baktıktan sonra bir hışım ona ayrılan yere oturacaktı. Yuvarlak gözlüklü bu adam-memur olması muhtemel-arada bir, seyrekleşen saçlarına elini götürerek düşünceli bir tavır takınacaktı. Sık sık arkasına dönüp bakarak dolmuştaki herkesi tedirgin edecekti. Ya da sadece beni… Daha sonra elinde pazar çantasıyla yeşil takkeli yaşlı bir amca sağ ayağıyla “Bismillah!” deyip usul usul dolmuştan içeri adımını atacak ve ona aldırmayan şoför de gaza basınca sarsılıverecekti. Bazı gençler ona hürmeten yerlerini verecek, hayır duasını alacaklardı. Sonra yeşil takkeli, gençlerle sohbet etmeye çalışacak onlar da geçiştirmelik cevaplarla durumu idare edeceklerdi. Çünkü sabahın bu saatinde hiçbirinin afyonu patlamamış olacaktı. Bir anne binecekti sonra dolmuşa okula geç kalan kızını kolundan çekiştirerek. Kız gözlerini ovalayacaktı. Uykusu daha açılmamış.

Herkes aynı sırrı saklıyor da kimse birbirine söylemeye cesaret edemiyordu. Hayata dair bir şeyler fısıldayacaktı birileri kulağımıza. Hakikati fısıldayacaktı belki. Böyle böyle yolumuza devam edecektik. Son durak kara toprak olacaktı. Bazı şeyler değişecek bazılarıysa hep aynı kalacaktı. Bazılarını unutacaktık. Bazılarıysa biz istesek de zihnimizden ayrılmayacaktı. Bir şiir anlatacaktı sonra bize olan biteni.

 

Sevdiğim kadını kurşunlamalı

Öyle değildi bu türkü bilirim

Her durakta duran sonra gaza basan

Bir belediye otobüsü gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Mesajlar bilirim, mailler bilirim

Öyle değildi bu şiir bilirim. Dolmuştan inip fakülteye gittim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dersin yarısında kendimden geçmiştim zaten. Kimseyle konuşmadan geldiğim yoldan geri dönerek Hacı teyzenin verdiği adresi bulmaya gittim. Bu işi de halledip eve döner ertesi güne kadar da mis gibi uyurdum. Ama hayat siz planlar yaparken Hacı teyzenin de başka planlar yapmasından ibaretti ve ben de bu planın bir parçasıydım artık.

Hacı’nın tarif ettiği adresi biliyordum. Ziraat Bankası… Ayakkabıcılar… Tamam buldum. Kaç numaraydı? Sekiz numara. Bastım. Art arda üç kere. Artık dönülmez akşamın ufkundaydım. Kapı açılana kadar basacaktım. Sonuncusunda otomatiğin cızırtılı sesiyle apartman kapısı “Tık!” diyerek açıldı. Var gücümle yüklenerek kapıyı ittim de yalnız benim geçebileceğim kadar bir yer aralandı. Kapıya sıkışır da kalırım korkusuyla tek hamlede kendimi içeri attım. Sağa sola bakındım ama asansör yoktu. Olsun. Dört kat dediğin nedir ki bir solukta çıkarım. Dört kat çıkıp sekiz numaranın önüne geldim. Kırmızı kapının tokmağında beyaz bir sekiz rakamı yazılıydı. Kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı vardı. Onun dışında burada bir insanın yaşadığına dair hiçbir emâre yok gibiydi. Mozaik kaplamalı zemin bana hafifi bir soğukluk verse kendimi buraya itmiş gibi hissetmemi sağlamıştı. Kapının sağ yanındaki zile bastım. İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Allah’ım az önce kapıyı açmadılar mı bana? Bir şey mi oldu acaba içeridekilere?” Zile art arda iki kez daha bastım. İçeriden “Kim o?” sesi geldi. Ben kimdim? Kendimi nasıl tanıtacaktım içerideki bu yaşlı sese? “Beni Hacı Şerife teyze gönderdi de…” diyebildim yalnız. Kapının ardındaki yaşlı ses aramızdaki engeli kaldırarak beni içeri buyur etti. Ben de bu ısrarsız teklifi hemen kabul edip bana verilen terlikleri giydim. “Yok girmeyeyim teyzeciğim. İşim var benim. Hacı teyzenin emanetini alıp gideyim bir an evvel.” diyemedim.

“Buyur, gel kızım içeri. Sen desene beni Hacı Şerife yolladı, diye. Ben bekletir miydim seni bu kadar! Ah kızım ah! Kaç yıl oldu ahretliğimi görmeyeli.”

“Dedim ya zaten.” diyemedim. Onun yerine sadece gülümsedim. Kapının sağında uzun bir koridor vardı. Zemin marley döşeli. Duvarlar beyaz badana. Badana mı? Koridorun sonundaki gün ışığı sızan odaya buyur etti beni. Burası evin salonu olmalıydı. Kapının karşısında havaalanı kadar geniş bir masa vardı. Üzerinde masaya oranla minicik bir örtü vazoyla döndürülüp bırakılmıştı. Masanın hemen sol yanında bir oturma grubu vardı. Kırmızı kadife desenli. Oturmaya kıyamazsınız. Tekli koltuklar pencerenin ününe konulmuş ortalarına da bir fiskos sehpa yerleştirilmişti. Yerde de koltukların renginden bir halı vardı. Tavandan sarkan avizeler evin sadeliğiyle tezat oluşturacak derecede ihtişamlıydı. Evin eşyası bu kadardı. Bunlar dışında ne bir çiçek ne de bir dolap, televizyon hiçbir şey yoktu. Ama gene de bu odadaki bir eşyanın yerini değiştirseniz düzen bozulacak gibiydi. Kendimi bir romanın içinde gibi hissetmiştim bu evde.

Ev sahibesi bana pencerenin ünündeki tekli koltukları gösterip “Geç kızım geç. Çekinme.” dedi. O beni çekingen sanadursun ben ne hikâyeler yazıyordum odayla ilgili kafamda. Lafı uzatmayıp bana gösterilen yere oturdum. O da öteki koltuğa ilişiverdi. İçimden bir ses benim bu evden çıkmam çok uzun sürecek diyordu.

Hemen ondan önce davranıp halini hatrını sordum. “Sen şimdi benim nasıl olduğumu bırak da ahretliğim nasıl bana onu söyle.” dedi.

Hacı teyzeyle bana sürekli bir şeyler anlatırdı ama onlardan çok azının aklımda kaldığını o an anladım. Biraz da utandım ama karşımdaki yaşlı kadın benim cevabımı beklemeden bir şeyler anlatmaya başladı.

“Bu fiskosu gördün mü kızım? Annem sarı kulakların Hatice’den aldıydı örneğini de çeyizime koyduydu. Kimseden geri kalayım istemezdi. Bizim zamanımızda öyleydi. Siz de öyle olun kızım. Her şeyi öğrenin. Yapmasanız da bilin. Bir gün lâzım olur.”

Yapmasan da bil. Bir gün lâzım olur!

Öyle sorular soruyordu ki bana mutlaka anlamlı bir cevap verme ihtiyacı hissediyor, bundan dolayı da kalakalıyordum. Sonra o, gizem kattığı sesiyle sanki dünyanın en gizli sırrını açıklıyormuş gibi anlatıyordu da anlatıyordu. Hep eskilerden konuşuyordu.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O arada cebimdeki parayı hatırladım. Çıkarıp ona uzattım. “Bunu Hacı Şerife teyze gönderdi. Sizde bir emaneti varmış da ben onu alıp gideyim.” dedim.

“Sakın, sakın! Koy onu cebine. Ben kimseden para mara istemem kızım. Olur mu öyle şey! Sen emaneti bırak da okuyor musun bana onu söyle?” dedi. Ben de Edebiyat Fakültesinde okuduğumu, ikinci sınıfta olduğumu anlattım.”

“Desene sen de bizim arkadaşımızsın artık.”

O ne demek öyle? Niye arkadaş olduk ki şimdi durduk yere? Sessiz kalıp olacakları izledim. Basiretim bağlanmış gibiydi. Başörtüsünü düzeltip dizlerinden destek alarak yerinden kalktı. Hiç konuşmadan terliklerini yere sürte sürte odadan çıktı. İçeride bir şeyler aradığı belli ki uzun süre tıkırtılı sesler geldi. Sonra elinde bir paket ve bir kitapla geri döndü.

“Bak bu kitap senin. Benden sana hediye. Adımı anarsın. Güler teyzem verdiydi dersin. Bunu da benim ahretliğe veriver. Bir daha da böyle yaparsa darılım. Bir de para yollamış seninle! Bir dahaki gelişinde önceden haber ver de hazırlık yapayım. Hiç olmadı böyle.” dedi. Elime telefon numarasının yazılı olduğu bir de kâğıt tutuşturdu. Beni hayır dualar ederek uğurladı.

Kapının önünde dayanamayıp bana verdiği kitabı açıp şöyle bir göz attım ve o gün hayatım boyunca unutamayacağım dizeleri okudum:

İnsandan insana şükür ki fark var.

Bir dahaki gelişinde, demişti. Ben bir daha niye geleyim ki buraya? Kurye miyim canım ben böyle getir götür yapayım sürekli? Keşke kendimden bu kadar emin olmasaydım. Yapacak bir şey yoktu zaten. Bir kere yola çıkmıştım.

Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 1: Hacı teyzenin radarına giriyorum…

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.


“Her şeyi mutlu olmak için hizmetine koşamazsın. Dünya senin etrafında da dönmüyor zaten. Kendi etrafında güneşin etrafında ve bir de ayın etrafında dönüyor. Çevresinde miydi? Neyse… Böyle şeyler oluyor. Yani herkes işinde gücünde kardeşim. Sen de kendine bak bir kere. “Nerede tükettin ömrünü? gibi sorular sor. Bu sorular gece başını yastığa koyduğunda uyutmasın seni. Pişman olduğun şeylere bir kere daha pişman ol meselâ. Bin kere daha. Kafamın içinden bunlar geçerken apartmanın kapısını bütün gücümle ittirip sokağın serinliğiyle buluştum. Hayatın içine karışmak böyle bir şey galiba. Birdenbire. Ne olduğunu anlamadan ama çok şiddetli. Buz gibi.

Arabayı ısıtmak için art arda gaza basıp bütün sokağı o korkunç sesle inletenler, her gün o aynı, ezberlediği yoldan elleri ceplerinde, başları önlerinde ve paltolarının yakaları kalkık, hızlı adımlarla yürüyenler, çocuğunun elinden tutup çekiştire çekiştire okula götüren anneler, dükkanının kepengini bir hışımla açanlar ve kepengin sokağı dolduran ani ama etkili sesi, uzaktan gelen köpek havlamaları ve herkes sokaklara dökülürken sabah namazından dönen müezzin… Yaşamak böyle bir şey olmalı. Ezberlenmiş, tekrar eden, aradığın zaman nereye koyduğunu bildiğin bir şey. Cevapları içinde olan bir soru ya da yazılıp yazılıp silinmiş bir sınav kâğıdı. Yanlış cevaplar elenmiş ve hep doğruya ulaşılmaya çalışılmış. Son dakikalarda her şey hızlıca gözden geçirilmiş.

“Günaydın Şeyma Hanım kızım. Nereye böyle?” sesiyle irkildim. Kapının önünde öyle uzun uzun sokağı seyredip düşüncelere dalarsan işte böyle yakalanırsın. Bunları anlatacak biri var da ben mi anlatmıyorum sanki. Turgut Özben de böyle diyordu: “Demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. Özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum da.” İnsan ne diye bir roman cümlesini ezberler ki? Neyse…


“Sanki bilmiyorsun her sabah nereye gittiğimi. Sorma işte, sorma.” diyemedim.
“Okula gidiyorum Hacı teyze.” dedim. Bu cevap ona yeterli olmalıydı zannımca. Ama yetmedi:
“Neydi bugün günlerden?”
“Çarşamba.” dememi beklemeden,
“Ha doğru, doğru çarşambaydı ya. Dün doktora gittik Hacı amcanla. Oradan bildim. Aman kızım yaşlanınca insanda akıl mı kalıyor?”
“Maşallah Hacı teyze sen bize taş çıkartırsın. Geçmiş olsun.” diyerek komşuluk vazifemi yaptım.
Verdiğim cevap onu hiç ilgilendirmemiş olacak ki pencerenin demirlerine iyice yaklaşıp burnunu çekti. Gerçekten hasta galiba. Gözlerini bana daha da dikerek:
“Sen bugün okula gitmezdin bu saatte. Hayırdır başka bir iş mi var?” dedi imalı imalı yüzündeki o tedirgin edici gülümsemeyle.

Keşke ben de senin kadar meraklı olabilsem ah Hacı teyze. Bu merak duygusu yaşlanınca geliyor galiba insanlara. Köşelerine çekilip de bir kenardan hayatı seyretmeye başlayınca olup bitene daha da bir ilgi duyuyorlar. Hayatın kazasını yapıyorlar belki de böylelikle. Yaşanan koskoca bir ömrü televizyondan izlemek gibi bir şey. Aynı romanın tekrar tekrar okursun da her seferinde farklı şeyler keşfedersin ya onun gibi.

Yapacağım açıklamaya inanmayacağını bile bile doğruyu söyledim:
“Hocanın işi çıkmış da dersi erken bir saate almış bugün.” dedim. Oysaki ona güzel bir hikâye yazmam gerekiyordu:

“Bak Hacı teyze, laf aramızda kalsın. Arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum.” Sadece bunu söyleseydim apartmanımızın istihbarat şefi için yeteri kadar ipucu vermiş olurdum. O bunun üstüne ne hikâyeler yazardı. Bazı yalanlar gerçeklerden daha fazla inandırıcı oluyordu ne yazık ki.

“Olsun kızım olsun. Siz okuyun da. Elinize ekmeğinizi alın bir kere. Ondan sonra ne yaparsanız yapın. Bak bizim kızı dedesi okutmadı. Hortlayasıca adam. Bizim bey de babasına sesini çıkartamadı. Yaaa! Herkes Hacı Şerife değil ya pıstırıp da laf söyletmeyeceksin. Gıkını çıkaramadı kızım. Yavrum da nasıl hevesliydi okumaya.”

Eyvah yine en baştan başladı! Dur ne olursun dur. Dayanamam.

“Amaan neyse işte. Anlattırıp da gücümü üzme benim sabah sabah.”

“Ne yani bu kadarcık mı? Devam etmeyecek misin?” demedim. Der miyim hiç!

“Hacı teyze ben geç kalıyorum. Bir isteğin var mı?” diye sorup bir de hayır duasını alıp Allah’ın izniyle güle güle gitmekti niyetim.

“Haydi Allah zihin açıklığı versin kızım. Emeklerinizi zayi etmesin.” deyip beni yolcu etti aslında ilk başta. Ben de mevlit duası yapan hocanın coşkusuyla “Amin!” deyip koşar adımlarla durağa giderken arkamdan seslendi. Seslenmek değildi bu. Aman Ya Rabbi! Sus  Hacı teyze gözünü seveyim. Herkesi uyandıracağız. Koşa koşa yanına döndüm.

“Ne oldu? Hayırdır? İyi misin?” Bu soruları art arda sıraladım. Nefes nefese kalmıştım.


“Gençler de böyle şimdi. Yürüdüğün yol şu kadarcık. Kızım dur, soluklan. Ben sizin yaşınızdayken buradan taaa çarşı kadar yolu kadar günde üç kere gider gelirdim de bir de akşama kaynanama kaynatama sofra kurardım. Hasan ağabeyinde daha beşikteydi o zamanlar. Amaaan anlatmakla bitecek derdim mi var!”

Gerçekten ben de anlatmakla biteceğini hiç sanmıyorum. Bitecek olsaydı şimdiye kesin bitmişti. Hacı teyze derdin tasanın sırası mı şimdi? Bunun için mi çağırdın beni?

“Dur kızım, bak senden bir şey isteyeceğim ama aklında tutabilir misin?

“Ne sandın kızım sen beni? Ben aruz kalıplarını ezbere bilen insanım. Senin dediğini mi aklımda tutamayacağım. De hele.
Cevap vermeden başımı salladım. Zaten konuşsam da dinlemiyordu ki.

“Bak şimdi al şu parayı. Sok cebine. Hani nerede? Cebin var mı? Hah, bak iyi dinle beni şimdi. Çarşıya gittin. Orada bir şekerci var. Hani şu ayakkabıcıların yanında. Ziraat var karşısında. Bildin mi?
“Bildim.”
“Hah orayı bul. Sağ yanında bir apartman kapısı var. Orayı da bul. Sekiz numaraya bas. İyice bas ama. Kulakları işitmez onun. Duyurana kadar bas.

Kimin kulakları işitmez? Sen diyorsun bana böyle sabah sabah? Korkutma beni, gözünü seveyim.

Kapının otomatiğine yukarıdan basılınca gir içeri. Sekiz numara. Unutma bak. Beni de Hacı Şerife yolladı da. Onda bir emanetim olacak. Sana versin. Bu parayı da verir emaneti alır getirirsin bana. Paranın üstünü de geri getir e mi?  Oldu mu kızım? Bulabilir misin?

Hacı da beni iyice kendi gibi sandı he! Bulurum tabi ne var onda.

“Bulurum bulurum Hacı teyze. Akşama dönerim ben. Merak etme olur mu?” deyip koşarak dolmuşa yetiştim. Sevgili suç ortağımla anlaşmamız o gün, sokak ortasında gerçekleşivermişti. Ama ben nereden bileyim başıma gelecekleri. Bilsem alır mıydım o parayı?

Yabancı

İşte, buradayım. Doğup büyüdüğüm bu yer… İnsanın doğduğu yere bir yabancıymış gibi hissetmesi ne tuhafmış meğer. Hâlbuki yıllar önce ait olduğum tek yerdi burası. Sokağın girişinde bir bakkal vardı. Sahibi Hayri Bey’di. Bütün gün dükkânının önünde otururdu. Onu herkes tanırdı. Hayri Bey benim için o yıllarda bakkal amcaydı. Aslında o bütün çocukların amcasıydı, bakkal amcası… Hayri Bey’in yanındaki dükkânda berber Selim ve çırağı Turgut vardı. Selim abi mahallenin en genç esnafıydı. Genç olmasına gençti ama bu işteki ustalığını bilmeyen var mıydı, sanmam. İşleri büyüttüğünde yanında çalışması için bir de Turgut’u almıştı. Turgut yerlere dökülen saçları süpürür, hesap kitap işleriyle uğraşırdı. Fakat şu an önünde durduğum bu berber dükkânın içinde işler değişmiş görünüyor. Turgut elinde makası daha önce görmediğim insanlarla sohbet ediyor. Selim abi nerede? Selim abi öldü mü?

Bu düşünce nedense başımı döndürüyor. Yürümeye devam ediyorum. Aklıma birden yeşil sundurmalı bir ev düşüyor. Bu yeşil sundurmalı ev buralarda bir yerlerde olmalı. Bana doğru gelen bir simitçi görüyorum. Yoksa “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağıran Hasan amca mı? İçimden Hasan amcanın olması mümkün değil diye geçiriyorum. Hem “Simitçiiiii! Simitçiiiii!” diye bağırmıyor. Yine de canım simit çekiyor. Bir simit alıyorum. Bu yeşil sundurmalı ev neredeydi acaba? Omzuma bir el dokunuyor. Durduğum yer bir kahvehanenin önü. “Yabancı mısınız?” Bir saniyeliğine düşünüyorum. “Birisini mi arıyorsunuz?” Ben diyorum, içimden, yeşil sundurmalı evi arıyorum. Hayır diyorum, birisini aramıyorum. Nedenini bilmediğim bir şekilde adımlarımı hızlandırıyorum.

Yine yapmıştım. Neden kaçmıştım? İnsanlardan neden kaçıyordum? Belki de yeşil sundurmalı ev yerine önce bu soruların cevabını bulmalıydım. Fakat bu daha zordu. Çünkü cevabı kendi içimde aramalıydım.

Karşıdan gelen biri bana sesleniyor. Şaşırıyorum. Duruyorum. Eski bir dost selamı ile kucaklıyor beni. “Tanımadın mı beni?” diye soruyor. Onu tanımamı istediğini fark ediyorum. Bakışlarımdan anlamış olmalı ki ceketinin sağ kolunu sıyırıp bana yara izini gösteriyor. Yüzümde farkında olmadan bir tebessüm beliriyor. Bana nerelerde olduğumu soruyor. Onu arayıp sormamamdan şikâyetçiymiş. “Ayaküstü olur mu böyle, gel bize gidelim.” Teşekkür ederim, diyorum. Israr ediyor. Malum soruyu hala sormadı. Israr etmesini istemediğim için peki diyorum. Sadece peki…

Eski dostum burada kalmış. Hiç ayrılmamış. Orada da çok durmuyorum. Gitmeden önce “Yeşil sundurmalı ev neredeydi?” diye soruyorum. Gülüyor. Artık yeşil değil, kırmızı diyor. Buralara bir kere daha yabancı hissediyorum.

Sokağa döndüğümde aramızda geçen konuşmalar canlanıyor kafamın içinde. Defalarca benim nasıl gidebildiğimi sordu. Kimseye haber vermeden, kimseyle vedalaşmadan… Ardından duymayı hiç beklemediğim, kendime bile soramadığım o soruyu sordu: “Neden geldin?” Bunları düşünürken evime yaklaştığımı hissediyorum. Orası hâlâ benim evim mi? İçinde ailemin olmadığı o ev nasıl benim evim olabilir ki?

Ve işte… O bahçedeyim şimdi. Havuzunda kaptanı olup kâğıttan gemilerimi yüzdürdüğüm, hasırdan iskemlesinde annemin kaynattığı ıhlamuru içtiğim… Sola döndüğümde babamın diktiği kırmızı güller canlanıyor gözümde. Ne de güzel kokardı o güller! Mutlu olsun diye bu güllerden götürürdüm anneme. Mutlu olurdu ama “Çiçek dalında güzeldir,” derdi bana. Babam ise gülleri kopardığım için kızardı. Şimdi düşünüyorum da, belki ona da güller götürmeliydim. Belki o zaman babam da sevinirdi.

Şimdi, neden burada olduğumu daha iyi anlıyorum. Belki de sadece çocukluğumu özlemiştim. Belki sadece bu evi, belki sadece arkadaşlarımı, belki sadece… Bu belkilerin ardından yıllarca kaçtığım o soruyu sonunda kendime sorabilme cesareti bulmuştum. Neden gitmiştim? Neden kimseye haber vermemiştim? Ve neden daha sonra kimseyi aramamıştım? Bu soruların cevabı yıllar sonra bile bir bilmece.

Kapak fotoğrafı https://www.araguler.com.tr/istanbulphotos2.html sayfasından alınmıştır.

Tutkunun Romanı: Kırmızı ve Siyah Kitap İncelemesi

İlk kez 1830 yılında yayımlanan Kırmızı ve Siyah, Fransız yazar Stendhal tarafından kaleme alınmıştır. Napolyon’un sürgüne gönderilmesinin ardından “Restorasyon Dönemi” olarak nitelendirilen dönemdeki sosyal yaşantıyı büyük bir gerçeklikle gözler önüne seren bu eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır.

Roman, genellikle baş karakter olan Julien Sorel’in etrafında dönmektedir. Daha fazla yükselmek ve varlık sahibi olmak isteyen Julien’in bu uğurda harcadığı çabayı ve başından geçenleri büyük bir titizlikle kaleme almış olan Stendhal son derece etkileyici bir eser ortaya çıkarmıştır.

Eseri biraz daha detaylı incelemek gerekirse;

Stendhal bu eserinde, kiliseyi, liberal kesimi, aristokratları, burjuvaları kısacası farklı düşünceye sahip her insanı romana yerleştirerek hepsine atıfta bulunmuş, gerektiğinde de eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

Psikolojik romanın mucidi olarak anılan Stendhal, eserinde ruhsal çözümlemelere, karakter analizlerine son derece önem vermiştir. Yazarın biz okuyucuya sunduğu psikolojik tahliller oldukça gerçekçi bir biçimdedir. Kısacası psikolojinin ve edebiyatın kesiştiği bir başyapıt diyebiliriz.

Romanın başlığı da oldukça anlamlıdır. Yazar ilk olarak romana kahramanımızın adı olan “Julien” adı verse de daha sonra bu fikrinden vazgeçerek romana Kırmızı ve Siyah adını vermiştir. Tabii bu ismi vermesi de boşuna değildir. Bu renkler Fransız toplumunu temsil etmektedir. Romanda kırmızı renk, orduyu, devrimi ve imparatorluğu simgeler. Siyah renk ise, restorasyon dönemini ve orduyu simgelemektedir.

Yazarın üslubuna değinecek olursak;

Stendhal, uzun betimlemelerden olabildiğince uzak kalmıştır. Romanda geçen mekanlar sadece birkaç sözcük ile tasvir edilmiştir, sayfalarca betimlenen mekanlardan söz etmek pek de mümkün değildir. Romanda geçen kahramanların fiziksel özelliklerinin bile üstünde fazla durulmamıştır.  Kahramanı kısa ve öz bir biçimde tasvir edecek sıfatlar kullanılmıştır.

Sonuç olarak;

Ruhsal çözümlemelerin, karakter analizlerinin son derece başarıyla yapıldığı bu eseri okurken, yaşanan her şeyi iliklerinize kadar hissetmek muhteşem bir şey. Özellikle kahramanların yaşadığı bunalımları, kendileriyle yüzleşmeleri, iç hesaplaşmaları… bütün bunları sanki o an siz de yaşıyormuşsunuz gibi bir his veriyor. Bu da kitapla bağdaşmanıza olanak sağlıyor işte o zaman kitap sizin için vazgeçilmez bir hal alıyor. 19.yüzyıl Fransa’sında yaşanan sınıf çatışmalarını, devlet yönetimindeki bozuklukları ve daha pek çok şeyi eleştirel bir dille romana yansıtan Stendhal, romana hem sosyolojik hem de yergi değeri kazandırmıştır. Tutkunun, zaafların, erdemlerin iç içe olduğu bu romanın okunması ve anlaşılması gerektiğini düşünerek yazımı sonlandırıyorum.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Serinlik Mahallesi

Asfalt nedir bilmeyen mahallenin çocuklarıydık bizler. Arnavut kaldırımlı sokakların siyahtan taşlarını sayarak geçti günlerimiz. Mahalleyi mahalle yapan taş kaldırımlardır aslında. Çünkü onlar komşuya, bakkala, kahveye, aşka götürür sizleri. Biraz dikkatli bakarsanız eğer onlara, aralarındaki tozun toprağın kir olmadığını göreceksiniz. O tozun toprağın anılar olduğunu gördüğünüzde ise başınızı kaldırıp bakarsanız mahalleye, her bir suret her bir bina size çok daha tanıdık gelecek.

Serinlik Mahallesi emekli asker Seyfi Bey’in oturduğu apartmanla başlayıp Çerkez ablanın eviyle son bulurdu. Son bulmazdı da aslında biten sadece binalardı, nitekim içinde ölmeyecek demet demet anıları saklıydı. Şimdilerde göçen gidenler sokağına döndü ama ben hâlâ o cıvıltı günlerini hatrımda tutarım. Mahalle ortasında bulunan kahvehanede atılan tavla zarının sesi kulaklarımda mesela. Birbirlerine espriler yaparak işini yapan Kasap Feyyaz ile Bakkal Seyit’in sesleri sokakta capcanlı hâlâ. Sokak ortasında top oynayan çocukların ince sesleriyle ettiği o masum küfürler de…

Küçücük bir mahalle gibi görünse de sakinlerine yetiyordu, herkes birbirine kaldırımlar kadar bağlıydı. Bir kişi eksilse o bağdan yerine bulamazdınız kimseyi. Mahalleyi birbirine katıp karıştıran Serpil abla mahallelinin ağızındaki haliyle Cazgır Serpil bile kopsa o bağdan yerine hiç kimseyi koyamazdınız. Herkesin şekil almış isimleri vardı kısaca. Ben mahallede herkesi olması gerektiği kadar severdim. Yan komşumuz Necla ablayı daha çok severdim mesela. Onu hep Alpay’ın Fabrika Kızı şarkısındaki kız sanırdım. Annemin en yakın arkadaşıydı. Annem ahretliğim derken ve ismini söylerken ayrı bir tonda seslenirdi adeta. Necla abla izinli olduğu günlerde annemle arka balkonda çay içerlerdi. Orada sık sık birbirlerine destek olur, arada dedikodularını sıkıştırır ve bir demlik çayla iki sigarayla günü akşam ederlerdi. Necla ablayı benimle çok ilgilendiğinden ve bize çok geldiğinden severdim ama bir de tütün fabrikasında çalıştığı için çok severdim. Her ay anneme bir karton sigara getirirdi, bana da o kartondan nasiplenmek düşerdi. Ara sıra iki üç dal fazla alırdım. Ya gece camdan tüttürmek için ya da arkadaşlarla arka sokaklarda gezinirken içmek için. Gerçi yine böyle bir yürüyüş sırasında Cazgır Serpil’e yakalanmıştık. Dedikodu hızını ilk orada anlamıştım. Daha işten eve dönmemiş olan babamın bu durumdan nasıl haberi olmuştu hâlâ düşünürüm. Serpil abla mahallenin magazin kamerası gibiydi, hiçbir şey bulamazsa alt komşuları yeni evlenmiş Sedat ağabey ile Nazan ablanın kavgalarını anlatır dururdu. Malum dedikodu paparazi bir davranıştır. Ve bence en çok dedikoduyu kendi hayatını yaşayamayan insanlar yapar. Belki de Cazgır Serpil’in yaşayamadığı onlarca şey vardır…

O şirin mahallenin akşamları başka olurdu. Hele ki bir de yaz akşamıysa her balkondan bir çay kokusu gelirdi. Balkonların sarı ışıkları mahalleyi aydınlatırdı. Esnaf eve gitmek için değil de eve gitmemek için yavaş çalışır, kahvehaneden dolu dolu kahkahalar yükselirdi. Çocuklar mesela akşam ezanını hatırlamadan oyunlarını oynamaya devam ederdi, aşıklar sevdiklerini son bir kez daha görebilmek için evine giden yolun yönünü değiştirirdi. Bu kişilerden biri de Kemal ağabeydi çünkü mahalleyi kasıp kavuran bir aşk efsanesi vardı. Leyla ile Mecnun’u tanımadan Sevgi ile Kemal’i tanıdık bizler. Kemal abi uzun boylu, hafif esmer, saçları gür ve bakımlı, kıyafetleri özenli hem bir mahalle ağabeysi hem de hastaların şifacısı mesleğini seven bir eczacıydı. Sevgi Abla ise aile baskısından bunalmış, ev hapsinde günlerini geçiren, hasta dedesine ilaç almak için bir de mutfak eksiklerini tamamlamak için dışarı çıkan orta boylu, çakır gözlü, kısa saçlı kaküllü, her şeye rağmen sevecen ve güler yüzlü bir kadındı. Kemal Ağabey’in aşkı eczaneye ilaç almaya gelen Sevgi ablayı gördüğünde başlamıştı. O günden sonra Kemal ağabey Sevgi ablayı görebilmek için türlü bahanelerle Sevgi ablanın evinin kapısını çalar olmuştu. Tabii zamanla Cazgır Serpil’in de etkisiyle oluşan bu aşk, mahallenin kulağına düşüverdi. Çok zaman geçmeden de Sevgi ablanın babası Seyfi amcaya haber ulaşmıştı. Ardından hiç unutmam bir akşam eczane tarafından sesler gelmeye başladı. Kimi camdan kimi kapıdan atıverdi kendini ben de çıkmıştım. Görünürde bir kavga yoktu ama yüksek sesler bir yerden geliyordu. Seslere doğru yaklaşınca eczanenin içinde ilk gördüğüm şey Seyfi amcanın iki eli havada karşısında iki büklüm olmuş Kemal ağabeye bağırmasıydı. O akşam esnafın da olaya el atmasıyla çok büyümeden bazı meseleler rafa kaldırıldı. Fakat ilerleyen günlerde her şey çok değişmişti. Saklı kalması gereken şeylerin ortaya çıkmasından sonra insanlar gözleriyle anlatır bazı şeyleri.

Mesela bir adam bakışıyla tokat atabilir bir başka adama. Bir kadın mesela öldürebilir bir adamı gözünü kaçırarak yürürken. Ve anahtar kilde oturdu mu peşi sıra yıllar geçerken açılır kapının kilidi. Biz de yıllar sonra anladık o aşkın çaresiz savruluşunu. Meğerse Seyfi amcanın kızgınlığı Kemal ağabeye değil, Kemal ağabeyin rahmetli babası Orhan amcaya imiş. Vakti zamanından kendi aralarında yaşanan sûhân-ı ruh bir aşk hikayesinden kalma kinden kaynaklanmış bu kızgınlık. Neticede zaman dozu düşük bir ilaçtır, yani kısa vadede olmasa da uzun süreler sonunda Kemal ile Sevgi’nin de ilacı oldu. Hatta zamanın da bir meyvesi var, onun da adı Orhan Seyfi desem.

Şimdilerde geçerken mahallenin asfalt yolundan; çocukluğumdan, gençliğimden kalan duvarlarda bir boya dükkanlarda bir tabela mahallede tanıdık bir arkadaş evlerden gelen bir ses arıyorum. O hiç bitmeyecek gibi yaşayan mahalle şimdilerde anılarını yaşatacak insan arıyor. Mahalle artık küskün sakinlerine, ne eski neşesi var ne de heyecanı. Altmışlarına yaklaşmış ihtiyar bir ben gibi alışamıyor yeniye belki de değişime. Eminim onun da kaybettiklerinden gözleri yaşlanıyor sisli bir sonbahar sabahında. Nefesi kesiliyor, geceleri korkuyor çok tanıdık bir saat arasında ölmekten. Asfalt ona ağır geldi. Yeni binalar bilenmiş çelikten bir bıçak gibi sapandı göğsüne, yağmur damlaları artık muhteriz değil canı acıyor sağanaktan. Her şeyden sonra geleceklerden önce oda eminim şunları düşünüyor:

Kötü günler, kötü hatıralar, kötü zamanlar insanlarca hep unutulmak istenmiştir fakat iyi günler de iyi zamanlar da iyi hatıralar da unutulmalı. Hatta hiç bahsedilmemeli kötüler gibi. Çünkü insan kötüyü düşünürse geleceğe, iyi düşünürse geçmişe umut bağlıyor. Lakin önemli olan andır. Anı kıymet bilerek yaşamaktır. İnsanlar hep bunu unutuyor, kaybediyor ve üzülüyor. Sonra da ölüyor.   

İstanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Şarkılarla Yaşıyoruz

İlkokul öğretmenim “Şimdi herkes geriye dönsün ve tarih şeridini incelesin.” dediğinde 9 yaşımdaydım. “Herkes tarih şeridini incelesin ve gelecek çağa hangi ismin verilebileceğini tahmin etsin.” Hepimiz benzer cevapları vermiştik: Uzay Çağı, Bilgi Çağı, Teknoloji Çağı vs. O zamanlar, geleceğe dair hayallerimiz uçan arabaların icat edilmesinden ve oturup dakikalarca, saatlerce yemek yemek yerine kapsül şeklinde haplar yutacak olmamızdan ibaretti. İnsanın bir hap yutup da doyacak olmasını havsalam almamıştı. Ne olursa olsun yemek yemek için her zaman vaktim vardı galiba o zamanlar. Her neyse… İcat edilince görecektik.  Aslında herkes hayal ediyor diye ben de uçan arabaların nasıl bir şey olabileceğini hayal etmiştim. Derya’ya “Ama zaten uçak diye bir şey varken uçan arabalara neden gerek olsun ki?” diye sorduğumda “Düşünsene arabalar uçuyor. Haydi bir hayal et. Çok güzel değil mi?” gibi şeyler söylemişti. Bu kadar da vizyonsuz olunmaz ki!  Neyse ben Jetgiller’i seyretmeye devam edeyim.

Bir gazetenin sürmanşetinde “Ateş Çağı” başlığını gördüğümde ise 22 yaşımdaydım. Yıllar geçmiş ve dünya değişmişti. Her şey bize vaat edilenden çok farklıydı. Dünyanın gelmiş geçmiş en hakiki distopyasını yaşıyorduk ve distopyalar ütopyalaran daha gerçekçiydi. Hayatımızın arka planında “Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” çalıyordu artık. Ya da daha kötümser olmak gerekirse “Dünyanın sonuna doğmuşum.” gibi şeyler de çalabilir.

Belli bir yere kadar bir rutin hâlinde seyreden hayatımız bir gün aniden bir kaosa sürüklenmeye başladı. “Nerede o eski bayramlar!” ya da “Nerede o eski Ramazanlar.” diye hüzünlenirken bir gün öncesinde yaşadıklarımızın bile aslında ne kadar kıymetli olduğunu düşünmeye başladık. O zaman da radyolarda “Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak.” çalıyordu. Sonra, bizim adına “felaket” dediğimiz daha bir sürü şey oldu. Yangınlar, seller ve adını dahi anmak istemediğimiz şeyler. Her geçen gün bu yaşananların son bulmasını ve eski hayatımıza geri dönmeyi diledik. Her yeni güne bambaşka umutlarla başladık ve Cem Karaca söyledi: Bugün sen çok gençsin yavrum/ Hayat ümit neşe dolu/ Mutlu günler vaat ediyor/ Sana yıllar ömür boyu/ Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni/ Doğarken ağladı insan/ Bu son olsun, bu son.

Aslında yaşanan ve yaşanılacak olan her şey ihtimal dahilindeydi belki de. Biz sadece adına “düzen” dediğimiz şeye çok fazla alıştığımız için çok sarsılmıştık.

Belki coğrafyamız belki de yaradılışımız gereği hep iyi olana, mutluluk verene sarılıyoruz. Zor zamanlarda yaşamak için yaratılmış gibiyiz bir yandan da. Nerede birinin canı yansa hemen onun yanına koşuyoruz kendi acımızı unutup. Gene de güzel olanı görüyoruz bir yolunu bulup.

Kastamonu’dan Tuğba Hanım sıradaki şarkıyı tüm sevenlerine armağan etmiş. Dinleyelim efendim: Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da/ Her nefes alışımız bayramdır/ Bir umuttu yaşatan insanı…

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışında kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yıkılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadele’ye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca, Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadele’ye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…