istanbul

Yağmurlu Bir İstanbul Akşamı

Hep suçluluk duydum ben,

Dinlediğim ezgilerden, söyleyemediğim şarkılardan.

Sonra sesimi açtım, bu sefer de

Sesim kötü müdür diye hüngür hüngür ağladım.

Mahzunluğun kızıydım sanki.

İçemediğim çayda kaldı aklım hep.

Yağmur yağarken Güneş’i özlerdim.

Kar varken açan çiçekleri.

Kulağım hiç söylenemeyen türküdeydi benim hep.

Şiirlerimi bile insanların istediği gibi yazdım hep.

Ey gökyüzü!

Sen söyle şimdi nerede bu insanlığın yüzü?

Musikisini dillendiremediğim Itri’de mi?

Piyanoyla sokaklarda çalamadığım Gülnihal’de mi?

Bir türlü kaçıp gidemediğim şehirlerde mi?

Korkup yaşayamadığım gizli aşklarda mı?

Yoksa rayihasını doyasıya içine çekemediğim

Yağmurlu bir İstanbul akşamında mı?

Ey gökyüzü!

Sen düşünür müsün hiç

Yağmur yağdırırken insanlar ıslanır mı diye?

Buzul çağın virüsü bu!

Kokuşmuş, çürümüş bir şehir…

Bir türlü dönemeyen plaklar,

Kavuşamayan kumrular,

Bir kayada ötemeyen iki keklik!

Ve ıslak toprak kokusuna derinsiz,

Asfaltta kalan salyangoza kör beşerler!

Ey yağmurlu İstanbul akşamı!

Kahve ve hanımeli rayihalarıyla dolu bahçelerden

Mazot kokulu caddelerine geldim!

Sana geldim…

Sana gelirken pek çok yoldan geçtim.

Ağaçlar, ormanlar, gri soğuk bir hava

Issızlığını benim eski günlerimden almış gibi.

Ama “denizkızları gerçektir” dedi bir düş prensesi.

Oysa radyoda elbet bir gün buluşacağız”dan sonra

Hep “sana yetişemedim” çalardı.

Bolu’dan geçen yollara bakar bakar

Koca bir “Ah” çekerdim…

“Hep” derdim

“Hep sonradan gelir aklım başıma…”

Ey yağmurlu İstanbul Akşamı!

Şimdi Güneş açmışsın sen,

Gittiğim yol azalmış, bitmiş;

Semalarında martılar kol kola,

Marmara’da balıklar çığlık çığlığa,

Mavi büyük jipler,

Mendil satan çocuklar,

Şişman, yüklü Arap kadınlar

Mini etekli kızlar, gülüşen oğlanlar,

Bira içen gençler,

Eyüp Sultan’da namaz kılmaya gelenler,

Ayasofya’ya başı açık olduğu için giremeyenler,

Şarkılar, türküler, uzun geceler…

Ve tüm kalabalığın dilinde aynı manifesto:

“Tanrı!”

Ah İstanbul; dinsin yağmurun!

Ben geldim.

Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Şarkılarla Yaşıyoruz

İlkokul öğretmenim “Şimdi herkes geriye dönsün ve tarih şeridini incelesin.” dediğinde 9 yaşımdaydım. “Herkes tarih şeridini incelesin ve gelecek çağa hangi ismin verilebileceğini tahmin etsin.” Hepimiz benzer cevapları vermiştik: Uzay Çağı, Bilgi Çağı, Teknoloji Çağı vs. O zamanlar, geleceğe dair hayallerimiz uçan arabaların icat edilmesinden ve oturup dakikalarca, saatlerce yemek yemek yerine kapsül şeklinde haplar yutacak olmamızdan ibaretti. İnsanın bir hap yutup da doyacak olmasını havsalam almamıştı. Ne olursa olsun yemek yemek için her zaman vaktim vardı galiba o zamanlar. Her neyse… İcat edilince görecektik.  Aslında herkes hayal ediyor diye ben de uçan arabaların nasıl bir şey olabileceğini hayal etmiştim. Derya’ya “Ama zaten uçak diye bir şey varken uçan arabalara neden gerek olsun ki?” diye sorduğumda “Düşünsene arabalar uçuyor. Haydi bir hayal et. Çok güzel değil mi?” gibi şeyler söylemişti. Bu kadar da vizyonsuz olunmaz ki!  Neyse ben Jetgiller’i seyretmeye devam edeyim.

Bir gazetenin sürmanşetinde “Ateş Çağı” başlığını gördüğümde ise 22 yaşımdaydım. Yıllar geçmiş ve dünya değişmişti. Her şey bize vaat edilenden çok farklıydı. Dünyanın gelmiş geçmiş en hakiki distopyasını yaşıyorduk ve distopyalar ütopyalaran daha gerçekçiydi. Hayatımızın arka planında “Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” çalıyordu artık. Ya da daha kötümser olmak gerekirse “Dünyanın sonuna doğmuşum.” gibi şeyler de çalabilir.

Belli bir yere kadar bir rutin hâlinde seyreden hayatımız bir gün aniden bir kaosa sürüklenmeye başladı. “Nerede o eski bayramlar!” ya da “Nerede o eski Ramazanlar.” diye hüzünlenirken bir gün öncesinde yaşadıklarımızın bile aslında ne kadar kıymetli olduğunu düşünmeye başladık. O zaman da radyolarda “Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak.” çalıyordu. Sonra, bizim adına “felaket” dediğimiz daha bir sürü şey oldu. Yangınlar, seller ve adını dahi anmak istemediğimiz şeyler. Her geçen gün bu yaşananların son bulmasını ve eski hayatımıza geri dönmeyi diledik. Her yeni güne bambaşka umutlarla başladık ve Cem Karaca söyledi: Bugün sen çok gençsin yavrum/ Hayat ümit neşe dolu/ Mutlu günler vaat ediyor/ Sana yıllar ömür boyu/ Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni/ Doğarken ağladı insan/ Bu son olsun, bu son.

Aslında yaşanan ve yaşanılacak olan her şey ihtimal dahilindeydi belki de. Biz sadece adına “düzen” dediğimiz şeye çok fazla alıştığımız için çok sarsılmıştık.

Belki coğrafyamız belki de yaradılışımız gereği hep iyi olana, mutluluk verene sarılıyoruz. Zor zamanlarda yaşamak için yaratılmış gibiyiz bir yandan da. Nerede birinin canı yansa hemen onun yanına koşuyoruz kendi acımızı unutup. Gene de güzel olanı görüyoruz bir yolunu bulup.

Kastamonu’dan Tuğba Hanım sıradaki şarkıyı tüm sevenlerine armağan etmiş. Dinleyelim efendim: Hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da/ Her nefes alışımız bayramdır/ Bir umuttu yaşatan insanı…

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadeleye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Salih Niko’ya yıllarca yan yana yaşamış olan kendi halkı ile Rum halkının arasında bir sorun olup olmadığını sorsa da Niko cevaplarıyla Salih’i geçiştirir. Oysa Salih kasabaya geldiğinde bir şeylerin değiştiğini fark eder. Üstelik Yunan işgallerinin artmasıyla Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Rumların bu davranışlarını ihanet belleyen Salih, arkadaşının da bu ihanette bulunacağı ihtimalini düşünmemektedir ve Niko’yla dost olmaya devam eder. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadeleye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Bir Polisiye Romanı: Esrâr-ı Cinâyât (Ahmet Mithat Efendi)

Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi’nin en başarılı ve en popüler sanatçılarından biridir. Aynı zamanda gazeteci kimliği ile de tanınır (Dönemin gazetelerinden biri olan Tercümân-ı Hakîkat, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır). Hayatına sığdırdığı yüzden fazla eseriyle “Yazı Makinesi” olarak da bilinir.

Onun en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. İnsanları eğitme çabalarından dolayı da “Hace-i Evvel (İlk Öğretmen)” olarak anıldı. Daha çok hikâye ve roman türünde eserler verdi.

Eserlerinde “kıssadan hisse” amacı görülür ayrıca hikâye ve romanları teknik açıdan kusurludur. Yer yer olayları keser ve okuyucuya seslenir. Bunun en güzel örneklerinden biri, onun meşhur eserlerinden olan Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Doğu kültürüyle yetişmiş Rakım ve alafranga Felatun arasında taraf tutar ve okuyucuya sorular sorar.

Ahmet Mithat, yazdığı hikâyelerle de Türk edebiyatına hikâye türünün yerleşmesinde katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönem yazmış olduğu “Letaif-i Rivâyat (Söylenegelen Güzel Öyküler)” edebiyatımızın ilk hikâye örnekleri (koleksiyonu) sayılır. Ayrıca Türk edebiyatının ilk polisiye kitabı ve romanı olan Esrâr-ı Cinâyât (Cinayetlerin Sırları), onun kaleminden çıkmıştır.

Esrâr-ı Cinâyât Hakkında

Edebiyatımızın ilk polisiye kitabı olma özelliğini taşıyan Esrâr-ı Cinâyât, önce Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edildi. Ardından bir kitap halinde basıldı.

“Bir genç kızın cesedinin bulunmasıyla başlayan roman, intihar süsü verilerek öldürülmüş ikinci bir kişinin bulunmasıyla sürükleyici şekilde devam ederken, polis şefi Osman Sabri ile Muharrir Efendi’nin (Gazeteci) işbirliği ve dikkatli takipleri sonucu bambaşka bir hale bürünür. Dönemin adalet sistemini, yargılama usullerini rüşvet ve kayırmacılığı gözler önüne sererek eleştiren roman, yazarın usta isi üslubunu da yansıtarak şaşırtıcı bir sonla biter.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Esrâr-ı Cinâyât Arka Kapak Tanıtım Yazısı, I. Basım, 2020

Kısa Özet

Bir gazete, İstanbul’da Öreke Taşı denilen bir kayalıkta bir kadın ve iki gencin cesedinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu soruşturma da romanın başkahramanı olan Komiser Osman Sabri Efendi’ye ve polis memuru Necmi’ye verilir. Osman Sabri, soruşturmasına devam ederken bir intihar vakası gerçekleşir. Fakat incelemeler sonucu Halil Suri’nin intihar etmediği ve bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Osman Sabri, bu iki cinayet arasında bir bağlantı olduğunu düşünür.

Bu sırada cinayetler hakkında bilgi toplamaya çalışan Muharrir Efendi ile Osman Sabri arasında bir dostluk başlar. Muharrir Efendi, bu soruşturmada Osman Sabri’nin en büyük yardımcılarından biri olur.

Araştırmalar sonucu Osman Sabri, Hediye adında zengin bir kadından şüphelenmeye başlar. Hediye Hanım’ın sorgulanmaya başlamasıyla işin içine Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdettin Paşa’da girer. Hediye Hanım’ın vermiş olduğu Kalpazan Mustafa ismiyle beraber soruşturma farklı bir boyuta ulaşır. Polislerin araştırması sonucu Kalpazan Mustafa’nın yurt dışında olduğu öğrenilir. Yurt dışından Muharrir Efendi’nin gazetesine gönderilen mektuplarla olay çözülmeye başlar.

Roman Hakkındaki Yorumum

Yazıldığı dönemin şartları düşünüldüğünde beklentinin üstünde bir kitap. Ahmet Mithat’ın kurguladığı Osman Sabri Efendi karakterini cinayetleri çözümleme stiliyle ve küçük ayrıntılara dikkat etmesiyle başarılı buldum. Polisiye sevenler için bu kitap onlarda bir Sherlock Holmes havası yaratabilir. 🙂

Ahmet Mithat, edebiyatımızın önemli sanatçılarından biri. Her bir eseri üstünde konuşulmaya değer. Ama ben Esrâr-ı Cinâyat’ı özellikle tavsiye ediyorum. Okuyuculara iyi okumalar dilerim…

Senin sakal dediğin keçide de vardır. Bıyık dediğin kedide de bulunur. İnsanda ise ben yürek isterim, yürek!

Derdim Yetmiyor

“Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?”

mavi eski pencere – Boğaziçi Platform | Yük Asansörü, Araç Asansörü,  Hidrolik Platform

DERDİM YETMİYOR

Derdim yetmiyor daha da gelsin,

Şimdi ben susayım yâr gelsin.

Sen üzülme ey gönül; kul görmez ise Allah bilir;

Bu dünya fanidir sen de bilirsin!

Mavi bir pencere kenarına karanfiller dikmişsin,

Eskiden tırtıldan korkarken “birden” kelebek oluvermişsin,

Ben bilmesem de

Sen en çok beni sevmişsin…

“Ben babam sayesinde bu kadar güçlüyüm!” demişsin,

Bunun da bedelini babanla ödemişsin.

Bütün her şeyi bir rüya sanmışsın da

Asıl rüya olanmış hakikat; işte şimdi anımsamışsın…

Şiir olmazsa kıbleyi bulamazmışsın;

Güneylere bir yerlere bir dağ sığdırmışsın…

Kıbleyi bildin de ne oldu?

Sen bir türlü kendin bilemezmişsin!

Sığınmak

Öylece duruyorum. Gitmekte olduğum yolda ara ara hep yaptığım gibi. Sanki her şey akıp gidiyor da ben evini bir depremde kaybettiği için kaldırımda oturmuş, nereye sığınacağını düşünen kırk yaşlarında biri gibi duruyorum. Pek de farkım yok aslında. O evvela somut bir sığınak, dört duvarlı bir ev ararken ben tüm benliğimle kendimi nereye sığdıracağımı düşünüyorum. Öyle ya da böyle insan sığınacağı, başını sokabileceği bir yuvaya sahip olabiliyor. Peki ya ruh ? Yeri geldiğinde evdeki dört duvar arasına sığmayan ruh ?Ah pardon bundan daha vahim bir durum var: Kendi içine sığamayan, kendini taşıyamayan ruh ? Ona ne olacak ?

“İnsan, en ağır yüktür.” demişler zamanında.

Kabul ediyorum lakin neye? Kendine mi? Sevdiklerine mi? Kainata mı? Neye en ağır yük? Ben kendime hep soruyorum bu soruyu. Bundan mütevellittir ki en çok kendime ağırım. Peki ya siz ? Siz kendi iç muhakemenizi yapadurun ben tam burada durup yüreklerinizden af dileyeyim. Yazdıklarım yüreğinize gri bir toz bulutu gibi çökmüş olabilir. Lakin biz yazının yüreğe dokunurluğuna inananlar, bunu bilerek inanmadık mı ? Yazan, içinde yanıp tutuşan ateşle kelimelerine sığınır. Kelimeler ki birer toz bulutu, okuyucuya ulaşır. Yazan kadar okuyucuyu da nasiplenir o ateşten. Ve içi toz duman.

Usulca durup halimize kanaat etmeli, bir uğurböceğinin kanat çırpışı kadar hafif bir o kadar da güzelce gelip geçmeli. Buraya kadar yazdıklarımda da şuna kanaat etmeli, kelimelerin görünmez bağlarla insanları birbirine bağlayıp, etkilemesi. Nasıl derin bir bağ öyle değil mi? Bir şeyler içine sığmıyor sığmıyor, taşıyor ve yazıyorsun. Belki o an aklında “Yazayım da benim gibi olanlar tek olmadıklarını bilsinler. Buna tutunsunlar.” diye bir düşüncen yok. Lakin kim bilir yazdıkların bir gün yaralı bir yüreğe şifa, yorgun bir omuza dokunan el, okşanmayı bekleyen saçların kendini bırakacağı bir diz olacak…İşte insan yüreğinde bunu bilerek yaşarsa ” Evet yaram, yarası kapanmaz belki ama biz o yaraların dile getiremediklerinden tutunuruz hayata.” diyor. Bakın işte bu insana bir sığınaktır…Sığınak diye kastettiğim tam da böyle bir şeydi. Yüklerin sana, sen de kendine en ağır geldiğin vakitte kendini şöyle bir bırakabilmek, öylece durmak ve beraberinde susmak, kendini emanet etmek…

Ne diyordu Sabahattin Ali :

“İnsan biraz da kalender olmalıdır.”

Bir şeylere sığınmaktan korkma, utanma. İnsansın, en ağır yüksün! Kendini bırakıp dinlenmek, sığınmak istemek senin de hakkın. Allaha sığın, anne babanın sonsuz merhametine, gözlerinin içine bakarak seni anlayacak dostlarına, kardeşinin masumluğuna sığın…Ama muhakkak kendine sığın. Şimdi diyeceksin ki bu deli başından beri insanın kendi içine sığamamasından, kendinden kaçma isteğinden bahsediyor şimdi niye böyle diyor? Ne yöne gidersen git, kime, nereye gidersen git, gittiğin her yol kendi içine bir seyahat…Kalbini yolun kenarında bıraksan dahi, canını yakan yaşanmışlıkları gittiğin yol yapıp ezip geçsen dahi kendinden kurtuluşun yok. Dönüp dolaşıp yine kendine geleceksin. Sonunda hep kendine geleceğin yolda yürürken yeri geldiğinde kendine sığınak olabilmelisin ki yolu kaybetmeyesin.

Yazdıklarımdan tek bir cümle, tek bir kereye mahsus da kalsa sığınağınız olduysa ne mutlu bana şayet olamadıysa da kendinize sığının. İnanın iyi gelecektir. Kendinizde kalın sevgili okur…

Dillerin Tarihi ve Türk Dili

İlk Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Dillerin nasıl ortaya çıktığına dair literatürümüzde kesin bilgiler yer almamaktadır. Fakat dillerin nasıl ayrıştığı ile ilgili az da olsa bilgi sahibiyiz. Prof. Dr. Mehmet Ölmez dillerin ayrışmasıyla ilgili şöyle der: “Bugüne kadar ki bilgilerimiz kutsal kitaplara dayalıdır fakat 19.yüzyıldan itibaren dilbilimciler bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır kutsal kitaplardan ziyade insanlarla ilgilenmişlerdir. Geldikleri nokta bir dilin nasıl ortaya çıktığı, en eski dilin hangisi olduğu buna karar verememişlerdir. Bu konuyu bırakıp dillerin yapısını incelemeye başlamışlardır ve 20.yüzyıl dilbilimi bunun üzerine şekillenmiştir.”

Diller Nasıl Farklılaştı ve Çoğaldı?

Dünya üzerinde aktif olarak konuşulan dil sayısı kimi araştırmacılara göre 5000 kimi araştırmacılara göre ise 7000 civarındandır. Dil aileleri kollar şeklinde ilerlemiştir. Her dil birbirinden kelime düzeyinde, gramer düzeyinde de etkilenebilir.

Türkçe Nasıl ve Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Prof. Dr. Doğan Aksan yazıtlardaki soyut sözcüklere bakarak Türkçeyi miladın başına kadar, yani 2000 yıl kadar eskiye götürmüştür. Fakat yazılı belgeli Türkçe ise 700’lü yıllara ulaşır. Bu tarihten önce yazılan yazıtlar da mevcut.

Türklerden Kalma En Eski Yazıtlar

552–630 arasında Türkler ilk devleti kurmuşlardır bu süre içinde ilk yazıtları bırakmışlardır. En eski yazıtları göz önünde bulunduracak olursak yazıtların üstündeki yazı bugün konuşulan Türkçemizden kelimelerin bulunduğu ama Türkçe olmayan bir dildir. Bu dil Soğdca ve bir tür Moğolca’dır. En eski Türkler bu iki dili kullanmışlardır. Bu yazıtlar Orhun Kitabelerinden daha eskidir. 6.yüzyılın son çeyreğine ait olan bu yazıt Kültigin ve Bilge Kağan’ın dedelerine aittir.

Soğdca ile yazılmış bir metin

8.yüzyıldaki yazıtlarda(Orhun Kitabeleri) bulunan metinlerle günümüz Türkçesinin gramer yapısı hemen hemen aynıdır.

Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta ekin ara kişi oglı kılınmış.

Bu cümle Kültigin Yazıtının ilk satırıdır. Az da olsa cümleyi anladınız değil mi?

Günümüz Türkçesiyle

Yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (kara toprak) yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış.

Türk dilleri hangi coğrafyalarda etkili olmuştur?

Türk dillerinin etkili olduğu coğrafya çok geniş bir alana yayılmıştır. Haritalar mutlaka farklılık gösterebilir ama genel olarak bu haritayı göz önüne alabiliriz. Renklendirilmemiş yerlerde Türk dili yoktur diyemeyiz. Dağınık olarak yaşamını sürdüren topluluklar mevcuttur.

  • Türk dilleri içinde en zor anlayabileceğimiz dil Çuvaşça’dır.
  • Bir de artık var olmayan bir dil olarak Fuyu Kırgızlarının dili söylenebilir. Kendi dillerine ait sadece 1000 civarında kelime biliyorlar. 

Türkçenin Dil Ailesindeki Yeri

Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır ve sondan eklemeli bir dildir. Bu kolda Japonca, Korece, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca yer almaktadır. Bu bilgiye göre Japonca ve Korece ile dil bakımından akrabayız fakat bu yanlış bir bilgi. Yani Korece ve Japonca ile herhangi bir dil akrabalığımız yoktur.

Bu durumu Prof. Dr. Mehmet Ölmez şöyle açıklıyor: “Japonca yalıtılmış bir dildir. Japonlar dillerini Endonezya diliyle, Afrika diliyle, Sanskritçeyle ve daha pek çok dille karşılaştırmışlardır. Sonuç olarak Japonca hiçbir dil ile yüzde yüz örtüşmüyor.”

Diyeceksiniz ki şimdi hani biz bu dilleri kolay öğrenebiliyorduk?

Evet, yine kolay öğrenebiliriz bu dillerle akraba olmamamız öğrenmemizi etkilemiyor çünkü yapı bakımından Türkçe ile benzerlik gösteriyorlar. Nasıl biz bir cümle kurarken sıralamamız özne, nesne, yüklem şeklindeyse bu sıralama Japonca’da da aynıdır. Bu yüzden diğer dillere göre daha kolay öğreniriz.

Sonuç olarak gördüğümüz üzere dilimizin çok köklü bir geçmişi var. Elbette literatürdeki bütün bilgileri bilemeyiz fakat yine de tarihimiz ve dilimiz hakkında az da olsa bilgi sahibi olmalıyız. Dilimize sahip çıkarak onu yozlaşmanın etkisinden kurtarabiliriz. Ülkemizin her bölgesi farklı ağızlara sahip. Bu da demek oluyor ki dil ve kültür alanında çok büyük çeşitliliğe sahibiz. Bu çeşitlilik ise bizim sahip olduğumuz en büyük hazinedir ve bu hazine ancak biz sahip çıkarsak var olacaktır.

Keyifli okumalar dilerim.

“Aylak Adam” ve “Anayurt Oteli” Romanlarıyla Yusuf Atılgan

Hayatı: Yusuf Ziya Atılgan, 1921 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Yunan işgali sonucu ailesiyle birlikte Hacırahmanlı’ya göç etti. Necâti Bey İlköğretim Okulu ve Balıkesir Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Hâlide Edip’in öğrencisi oldu. Mezun olduktan sonra Maltepe Askerî Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946 yılında Hacırahmanlı’ya, babasının ölümüyle kendisine kalan çiftlik işlerine, geri döndü. Bir süre sonra edebiyata yöneldi ve Aylak Adam (1959) romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü ikincilikle kazandı. 1973 yılında ikinci romanı olan Anayurt Oteli’ni yayımladı. Anayurt Oteli’nin 1986 yılında sinemaya aktarılmasıyla tanınırlığı arttı. 1989 yılında kalp krizinden vefat etti ve üçüncü ve son romanı olan Canistan’ı tamamlayamadı.

Edebi kişiliği:

  • Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Yusuf Atılgan, postmodernizmi esas alır.
  • Romancılığıyla tanınır.
  • Romanlarının dili akıcı ve sadedir.
  • Romanlarında bilinç akışı, iç monolog, diyalog ve geriye dönüş tekniklerini kullanır. (Yazar, eserlerinde karakterlerin ruhsal durumunu başarıyla tasvir eder.)
  • Eserlerinde ele aldığı başlıca konular yabancılaşma ve yalnızlıktır. (Romanlarında çağdaş karakterlerin bunalımlı ruh halleri ve sürekli bir arayış içerisinde olmaları göze çarpar.)

Eserleri:

Roman: Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973), Canistan (tamamlanmamıştır)

Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992) Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1981)

Piyes: Çıkış Gecesi (1947)

Yusuf Atılgan’ın yalnızca iki ‘kısa’ romanı olmasına rağmen romanlarında kullanmış olduğu sade dil, modern teknikler ve başarılı tahliller onu Yeni Türk edebiyatının romancılığıyla tanınan en önemli yazarlarından birisi yapmıştır.

Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanıdır. Roman, ‘C.’ adında 28 yaşındaki genç bir adamın bir yıl boyunca, farklı mevsimlerde (kitap dörde ayrılmış olup; “Kış”, “İlkbahar”, “Yaz” ve “Güz”) başından geçen olayları anlatır. Paralı sayılan ve geçim derdi olmayan C., günlerini ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesinde, restoranlarda, sinemalarda ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, yürüyerek ve sürekli düşünerek geçirir. C., toplumda yerini bulamadığını düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ını arayan, mutsuz, yalnız ve aylak bir adamdır. C., sürekli aradığı gerçek sevgiye hep çok yaklaşmakta fakat hiç ulaşamamaktadır.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

C., edebiyatımızda yer almış ‘aylak’ tipinin kırılma noktasıdır. Tanzimat Dönemi’nde ‘Batı’yı yanlış anlayan, alafranga’ olarak karşımıza çıkan bu tip (örneğin Felâtun Bey, Bihruz Bey) Aylak Adam’da ‘geçim derdi olmayan, topluma yabancılaşmış yalnız birey’ olarak çıkar.

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan’ın 1973’de yayımlanan ikinci romanıdır. Aylak Adam’da olduğu gibi Anayurt Oteli’de tek karakter üzerine kurulmuştur. Burada C.’nin yerini otelin kâtibi Zebercet alır. Otelde otelin sahibi ve kâtibi olan Zebercet ve ortalıkçı kadından başka kimse yoktur. Bir gece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın otelde bir gün kalır ve ertesi gün tekrar geleceğini söyleyip gider. Bu durum Zebercet’in bütün hayatını değiştirir. Zebercet günlerce gecikmeli Ankara treniyle gelen o gizemli kadını bekler. Uzun bekleyişler sonucunda Zebercet ruh sağlığını kaybetmeye başlar. Roman bir cinayet ve intiharla son bulur.

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.

Aylak Adam’la bazı yönlerden benzerlik gösteren Anayurt Oteli’nin, Aylak Adam’a göre psikolojik çözümlemelerinin daha derin ve daha ağır olduğu görülüyor. Romanın yazıldığı dönem aldığı eleştirilerin çoğu kitapta geçen müstehcen içeriklerden dolayı olmuş. Bu eleştiriye gelen yorumlardan kimisi bu durumun rahatsız edici olduğunu söylese de kimisi Zebercet’in iç dünyasını anlamak için yer aldığını söylüyor. Takdir okuyucuya kalmış. Roman, 1986 yılında beyaz perdeye de aktarıldı.

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, öYer-Su iyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.

Baharın Bestesi Nevruz

Ansızın bütün renklerini hücum ettiren güneşin çalar saatiyle uyandım bu sabah. Gözlerimi turuncuya, sarıya ve kırmızıya boyayıp usulca yatağımdan doğruldum. Penceremi aralarken tomurcuklarını patlatıvermiş onlarca ağaç bana birden göz kırpmaya başladı. Koca bir samimiyetle hepsine “günaydın sevgili arkadaşlarım” dedim. Hepsinin gözlerinden mutluluk okunuyordu fakat bu öylesine bir şey değildi. Daha dün gece soğuktan üşüyüp hırkamla girmemiş miydim yatağa? Öyleyse neydi bu evrenin koca bir sıcaklıkla beni selamlayışı?

Kafamdaki soru işaretlerini bir torbaya doldurup kahvaltıya koşar adımlarla indim. Annem vitrinin tozlu raflarında yerini kollayan, unutulmaya yüz tutmuş porselen takımlarını özenle çıkartıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Evimiz portakal kabuğunu anımsatan bir kokuyla ferahlatılmıştı. Evimizdeki temizlik zihnimin uyuyan kısımlarını ruhumla birlikte diriltiyordu. Gözlerimi sanki bir başka dünyaya açtım. Çünkü diğer günlerde yaşamadığım bir neşenin ve coşkunun şarkısını haykırıyordum evrene. Bu bayram sabahının fısıltısına benzer bir besteydi. Yavaşça anneme döndüm. Ah ne de güzel olmuştu. Üzerinde renk cümbüşünü yansıtan her yanında tomurcuklanıp çiçek açan ve bunun yanında baharın yansımasını taşıyan, rüzgârda hafifçe eteklerinin savrulduğu tülden bir elbise vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyor, adeta sevgi saçıyordu. Saçlarını nazlı bir edayla ellerinin ardına sakladı. Ben de annemin arkasından bahçeye ağır adımlarla ilerlemeye başladım.

Kahvaltıyı bahçeye kurmuşlar, o da ne? Masamızda yok yok(!) Sanki tüm şehirler bize eşlik ediyor. Balıkesir’den peynirli patlıcan, Susurluk tostunun yanında karanfilli ekmek, Kayseri’den sucuk içi yanında da pastırması, Van’ın olmazsa olmazı otlu peyniri, Gemlik’ten gelen zeytinler, Hatay’ın katıklı ekmeği, annemin teyzemle yaptığı Tokat yaprağından sarmalar… Bir koca demlik çay ve yanında çilekten, ayvadan ve vişneden yapılan rengarenk reçeller… Patates kızartmasının yanında da bir koca tava menemen. Bir şey daha var ki onu daha önceden hiç masamızda görmemiştim. Rengarenk yumurtalar. Neydi böyle renkli boyalarla boyanmış olmalarının amacı? Şaşkın gözlerle etrafımı gözlesem de tek bir şeyden şüphesiz emindim. Bolluk ve bereket bugün soframızın baş köşesinde ağırlanıyordu. Böyle bir şölen masası bir bayram sabahı yapılan kahvaltı sofraları kadar dolu ve iştah açıcıydı. Altında yatan sebepleri merak eden aklım iyice karışmıştı. Neyi kutluyorduk? Soruları zihnimde çözmeye çalışıp bir nedene bağlayamıyordum. Farkına vardığım tek şey kışın artık gitmiş baharınsa kapıdan bize selam vermiş olmasıydı.

Küçük kardeşim Sezen uyanmış. Gözlerine sığdırdığı koca mavi gökyüzüyle bana sevecen bakışlar atıyor, minik elleriyle selam vermeye çalışıyor. Elimi yüzüme kapatıp onu güldürmeyi başarıyorum. Evet babam da geldi. Artık başlayalım mı? Ah! Hayır. Bütün bu güzelliklerin anlamını öğrenmeden tek bir şey koyamam ağzıma. Artık sormamın vakti geldi.

-Sevgili babacığım, bugün içimde bastıramadığım bir neşe ve enerjiyle gözlerimi açtım güne. Ağaçlar, güneş, sıska bir dala konan tombul kuşların söylediği ezgiler bugün daha anlamlı geliyor kulağıma. Sanki evren doğayla bir anlaşma yapmış da bize anlatmaya çalışıyor tüm renkleriyle. Her biri bana gülümseyen bir motif gibiler. Bana açıklar mısın bu günün önemini. Yoksa tüm sırrı evren mi taşıyor yüreğinde?

Babam beni bir kez olsun bölmeden saygıyla dinledi. Dudağının kenarında ince fakat görülmeyen bir tebessümle elinde tuttuğu ince belli bardağı usulca masaya bıraktı. Boğazını temizledi ve omuzlarını bana yaklaştırdı. Sanki koca bir sırrı gün yüzüne çıkarmaya hazırlanan bir hâle bürünmüştü. Kamburunu düzeltip sandalyeye iyice yerleştirmişti bedeneni. Merakım daha da kamçılanıyordu bu hareketleriyle. Saçlarımı okşadı ve en nihayetinde söze girişti:

-Güzel yavrucuğum, bugünün öneminin farkına varacağını biliyorduk. Elbette ki evimize buyur ettiğimiz bu tatlı neşenin bir sebebi var. Mart ayının her yirmi birinde baharın gelişini kutlamak üzere bir tabiat bayramı yapıyoruz. Farsça’da “Yeni Gün” anlamına gelen Nevruz’un izleridir gördüğün her bir sembol. Kısaca gel sana ne olduğunu anlatıyım.

Orta Asya’dan Balkanlardaki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür ve değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirildiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gündür.

Biz de bu günü bolluk ve bereketi soframıza davet ederek kutluyoruz. Bunun da ötesinde aile bağlarımızı daha da sıklaştırıp inancımızı tazeliyoruz. Aidiyet duygusunu tüm iliklerimize kadar yaşamaya gayret ediyoruz.

Sevgili çocuğum bayramlarımız unutulmuş değerlerimizi, birliktelik kurduğumuz sevgi tomurcuklarımızı yeşerten ve nesiller arası geçişi sağlayan kutsal simgelerimizdir. Sen büyüyüp yaşlanacağın zaman sana bırakacağımız en büyük miras şu an yaşadığın ve sahiplenmek için can attığın bu günler olacaktır. Ruhunu yenileyip fikirlerini tazelersin her baharın gelişinde. Nevruz bir semboldür, senin asıl görevin kuşaktan kuşağa aktaracağın sevgi ve barışın tohumlarını atmak olacaktır. Ritüellerimizi anımsayacaksın ve yaşatacaksın. Ateşin yakılıp üzerinden atlayacağın, renkli yumurtaları tokuşturacağın zamanlar baharın gelişiyle müjdelenecek sana. İşte Nevruz dediğimiz şey budur. Şimdi anladın mı bugünün önemini?

Gözlerini bir an olsun ayırmadan damarlarında dolaşan sevginin bütün renklerini hissettirerek anlatmıştı baharın müjdesini sevgili babam. Onun tüm sözlerini şimdi bu satırlara bakarak anımsıyorum. O günü zihnimde yansıyan koca bir etkiyle hatırladığım her şeyi günlüğüme yazmıştım. Şimdi 40 yaşındayım. Yarın baharın gelişinin haberini aldım. Annemin çiçekli elbisesinden, Sezen’in ışık saçan gözlerinden, dedemin sıkı sıkıya kavradığı işlemeli bastonundan, o gün masamıza konuk olan komşumuz Hacer teyzenin su böreklerinden ve pek tabii rahmetli babamın ben 12 yaşındayken kahvaltı sofrasında ettiği o manidar sözlerden. Sevgili ailemi, o muhteşem bahar sabahını o kadar çok özlüyorum ki duygularım gözlerimde yaş oluyor. Ama inanın bana hiç üzülmüyorum. Sadece hüzünle yad ediyorum. Nevruz’u sevgili ailem sayesinde yıllardır aynı heyecanıyla yaşarım. Renkli yumurtalarımı çocuklarımla tokuşturup bu güzel günün önemini tıpkı babamın anlattığı gibi onlara anlatırım.

Baharın gelişiyle üzerinizdeki huzursuzluğu, umutsuzluğu silkeleyin. Hayat kaybettiklerimizin yanında nesillerce süregelen kutsal bayramlarımızla devam ediyor. Ümidimizi yeşertip önümüzdeki yeni günlerimizi tıpkı 12 yaşındaki çocuğun merakı ve 3 yaşındaki kardeşim Sezen’in masum gülüşleriyle tazeleyelim. Hayat biz oldukça var olmaya devam edecek.

Baharın sevgiyle ve neşeyle yansıttığı renklerle kalın…

Şiir Üzerine Sohbet

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.” diyor usta şair Özdemir Asaf. Sâhi hatrımızda kaç tane şiir var? Okumaktan bıkmadığımız, her okuduğumuzda farklı anlamlar çıkardığımız şiirler var mı? Ya da kendimizin kaleme aldığı özgün satırlar var mı? Bu soruların kaçına yanıt verebiliyorsunuz? Sevgili okuyucularım, yazımı okuduktan sonra kendinizle içsel muhakeme yapıp bir sonuca varabilecek misiniz hep birlikte görelim.

Gönlümüze renk ve ahenk katan şiirler, dilimize pelesenk ettiğimiz nadide dizeler, usta şairlerin kaleminden bugünlere aktarılmış. Şüphesiz tüm saygıdeğer şairlerimiz keskin anlatımlarıyla kalbimizden içeri girmiştir. Biz o şiirlerde kendimizi arar buluruz. Bazen bir dizeye, bazen bir kelimeye saplanıveririz. Düşündürür bize şiirler. Hayatı, kendimizi ve kendi iç dünyamızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şiir okumak insana huzur verir. Bu zevki en iyi okuyan bilir. Şiirler hayatın akışını kısa süreliğine keser. Bazen geçmişe götürür, bazen bir damla yaş olur yanaklarımızda. Bazen sevgiliyi anar, bazen de onun hasreti körüklenir küçücük yüreğimizde. Kıpırdanıverir orası. Her okuduğumuz satırda sevgiliyi anar, farklı farklı anlamlar çıkarırız.

Ne zaman bir sevgiliyi sevsek, birine tutulsak aşk dolu şiirler ararız. Veyahut karşılığını göremediğimiz sevgimizi, aşkımızı içimize atar, bir iki cümle karalarız. Saklanırız satırlarda. Hançer gibi saplanır o sevgisizliğin o kaybolmuşluğun acısı. İşte en iyi yoldur şiir, halimizi anlatan birkaç satırdan ibarettir aslında. Bu yönden şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Türk edebiyatı şiirler ve şairler yönünden oldukça zengindir. Şarkı sözü ettiklerimiz, duvarlara yazdıklarımız ve hayat mottomuz haline getirdiğimiz satırlar vardır. Yeni şairler tarafından da var olmaya devam edecek ve değerini hiçbir zaman yitirmeyecektir. Dediğim gibi okuma zevkini tadana…

“Bir kelimeye bin anlam yüklemek” şiirlerin ana temasıdır. Öyle bir ahenk olmalı ki okuru delip geçsin. Şiiri yazmak da okumak da sanat ister, ilgi alaka ister. Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir hakkında bir alıntısını paylaşmak istiyorum.” Şiir, söylemekten ziyade susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.” Tanpınar’ın dediği gibi susma işidir şiir. Dizedeki anlamı okuyan çıkarır. Gönlünün hangi tarafı eksikse o yöne yordar okuduğunu. Sarar sarmalar kendini, o dize merhem gibi gelir yaraya. Dile getirilemeyen, getirilmekten korkulan şeyler direkt karşımıza çıkar. İşte aradığım, eksik olduğum dize dersin.

Sevgili okur, aslolan kendimizi bulmak, kendimizi gerçekleştirme şerefine ermek. Türü ne olursa olsun, ister bir şiir, ister bir roman, ister bir deneme. Okumak, yazmak, dinlemek, muhabbet etmek, edebiyatla içli dışlı olmak ruhu dinlendirir, anlam zenginliğine yol açar, bireyi geliştirir.

Bugün okuduğumuz Özdemir Asaf’lar, Nazım Hikmet’ler, Atilla İlhan’lar, Sait Faik Abasıyanık’lar ve daha ismini sayamadığımız bütün yazarlar, hislerini yazı yoluyla aktarmış, çağını özetlemiş. Bugün elimize kalem aldığımızda iki satır bile olsa bir şeyler yazabiliyorsak, farklı türlerde okumalar yapıyorsak ve en önemlisi hayattan zevk almaya ve hayatı daha anlamlı görmeye başlıyorsak gerçek benliğimizi bulmuşuzdur. Unutma, sen sana yetersin sevgili okur!

Bu haftaki yazımda türü ne olursa olsun -özellikle şiir- okumanın ve yazmanın önemine vurgu yaptım. Umarım beğenirsin ve bir sayfa açarsın kendine. Bu sayfayı hem yazar hem okursun. Sahi aklında kaç şiir var?