Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Gecenin Koynunda

Saat geç olmuştur artık
Gece yıldızlardan şakır
Koca katlı apartmanların üstünden bağırır gece
Gece yalnız başına durur üstümde
Üstüme yakışmayan yamalı kıyafetler gibi gece
Hey hey yalnız gece
Bekle beni, koynunda uyuyacağım!

Saat geç olmuştur artık ve
Gece yalnız başına bekler beni
Yalnız başıma ben ve gece oturur üşürüz
Hafif eser rüzgar, hafif bir yalnız başınalık kaplar bizi
İsterdim böyle yalnız kalmasaydık
Ve yanım olsaydın
Yanımda olmanı hiç istemedim
Sen
Benim ve gecenin koynunda
Aşktan ve sevgiden titreşen yanım olsaydın keşke
Keşke, sen, benim, yanım,
Gece saat çok geç oldu artık!

Öyle ya yıldızlar gecenin gerdanına tanrı tarafından armağan kolyeler gibi
Alacalı ve parlak
Pahalı belki, belki gecenin gerdanına kaç yüzyıllık yadigar
Ben gecenin koynuna uzanmış yatan
Kaç yıllık bahtiyar
Ne haddimedir bu düşler
Ne haddime bu intihar
Keşke sen yanım olsaydın da
Gecenin saat çok geç olduğu vakit
İçimden gürül gürül harlansaydın
Çünkü gece ve ben yalnız başına
Yıldızlardan uzak, rüzgarlardan eserek,
Yalnız başınalıktan dert yanmazdık
Yanımda olma sakın
Sakın, sakın, sakın, sakın
Sakın kendini benden
Yanımda olma
Keşke aşktan ve sevgiden titreşen yanım olsaydın
Ah, keşke, gecenin ve benim yalnız başınalıklarımızın sebebi
Şu gürül gürül titreşen yanım olsaydın ya!

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Derdim Yetmiyor

“Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?”

mavi eski pencere – Boğaziçi Platform | Yük Asansörü, Araç Asansörü,  Hidrolik Platform

DERDİM YETMİYOR

Derdim yetmiyor daha da gelsin,

Şimdi ben susayım yâr gelsin.

Sen üzülme ey gönül; kul görmez ise Allah bilir;

Bu dünya fanidir sen de bilirsin!

Mavi bir pencere kenarına karanfiller dikmişsin,

Eskiden tırtıldan korkarken “birden” kelebek oluvermişsin,

Ben bilmesem de

Sen en çok beni sevmişsin…

“Ben babam sayesinde bu kadar güçlüyüm!” demişsin,

Bunun da bedelini babanla ödemişsin.

Bütün her şeyi bir rüya sanmışsın da

Asıl rüya olanmış hakikat; işte şimdi anımsamışsın…

Şiir olmazsa kıbleyi bulamazmışsın;

Güneylere bir yerlere bir dağ sığdırmışsın…

Kıbleyi bildin de ne oldu?

Sen bir türlü kendin bilemezmişsin!

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.