Tefrika Hikâye: Tutunamayanlar Bölüm 4: Son…

Sevgili Okur,

“Çivisi çıkmış.” dedikleri dünyanın çivilerini yerine çakmaya çalıştıkça ellerim kana bulandı. Kafamın içinde bir dünya derdi taşımaktan da yoruldum artık. “Yoruldum, bıktım, usandım.” denmez ama hâlimi kime şikâyet edeceğimi de bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa yılmak, yıkılmak ya da durmak gibi şeylerin benim gibilerin lügatinde hiç olmadığıdır.

İçimde kaynayan mahşer beni uykularımdan uyandırıyor. Coşkumdan yerimde duramıyorum. Olmalı, diyorum. Tutunacak bir dal, beni kendine çekecek bir ses, gözüm gördüğünde içimde neşeli bahar şarkıları çaldıran bir güzellik elbette bir yerlerde var olmalı. Ben bu kadar umutla nasıl yaşıyorum?  

Ahir ömrümde, çocukların gözlerinin nasıl ışıldadığını gördüm. Sonra, gençlerin gözündeki ferin nasıl söndüğüne şahit oldum. Gözlerinin ışığı yitmemiş olanı nerede görsem tanırım. Sen de öğren onların kim olduğun sevgili okur. Bir çocuk merakı taşırlar onlar içlerinde. Heybelerinde hep güzellikler vardır. Bu güzelliği dağıtmaktan da elbette ki yüksünmezler. Yetişkin demenin ne olduğunu ise hâlâ anlayamadım. Nereye yetişiyoruz biz? Vardık mı? Bildiğim bir şey varsa o da hepimizin yolda olduğudur.

Hacı teyzeyle kesişti yolum, yolumuz. O genç kızın gençliğiyle Hacı’nın yolları kesişti. Bu öykü gönlüme nereden düştü bilinmez. Eksik parça ne zaman tamamlanır? Yürünen yollar nereye varır? Okunan öyküler ne anlatır? Yukarıdaki cümleleri bir bütün oluşturacak şekilde sıralayamazsak ne kaybederiz? Bu ve bunun gibi sorular hangi sınavda çıkar? Hayatın karşıma çıkardığı sorulardan yalnızca birkaçı.

Benim hafızam zayıftır. Yazdıklarımı sen hatırla.

Bana postalanan öyküde bu kadarı yazıyordu. Bu genç kız kim? Hacı teyze kim? Nerede yaşadılar? Öyküleri nasıl başladı, nasıl bitti? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Final yapamadan ekranlara veda eden diziler gibi beni merakta bırakan bu öykü hayatıma nasıl giriverdi ben de bilmiyorum. Bir tek şey biliyorum yalnız: Hayat yanı başımızda. Peki ya sen neredesin sevgili okur!

 

Yolculuk

Yazının ruhuna eşlik etsin*

“Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var.
Karanlığa varma güneşler var.”
-Mevlana

Sevgili dost,
Kalbinin kırgın yağmurlarını dindiren bir bulut olsaydım şayet gözlerinin gökkuşağına dans eden çocuklar çizerdim hiç durmadan. Bir ney üflerdim dünyanın nazlı çehresinden. Yorgun ellerine bir buse kondurup kalbinin derinliklerine, derdinin ümit ettiği bahçelerine al yazmalı güller dikerdim.

Kaybolmuş gibi hissettiğin nice anlar nice zamanlar vardır. Ellerini en çok o zaman arar kalbin. Kalbinin neşeli sokakları bir gülümsemenle yağmurlarını sunar ülkemin bereketli solgun topraklarına. Toprağın kamburunu düzelten bir çiftçidir dirençli haykırışın. Şimdi durup biraz soluklan. Şu uluorta yerde yalnız başına duran koca çınarın gölgesi var ya hani az ötede. Gördün değil mi? Kurumuş dalları ile yapraklarını sermiş yere bir sofra gibi. En güzel nimetlerini sunuyor sana gel, otur, soluklan diye. Silerken gözyaşlarını, bir derviş selamı ile muradın gerçekleşmiş o ulu çınarın dalları altında. Dervişin selamı kimden dersin? Uzak diyarların dergâhında yetişen, maşuğunu arayıp da hep meşk ile büyüten ve “Ne olursan ol yine gel” diyen o güzel gönüldaş Mevlana Celaleddin Rumi’den.

Derviş çınarın altında. Yürümüş gelmiş uzun yollardan. Uzun uzun yolculuklar yapmış da en uzunu kendini araması ile geçmiş. Kaşları hafif yukarı kalkık, gözleriyse bir garip dilencinin umudu ile parıldamakta. Sesi müşfik bir eda ile tınlıyor. Büyük bir sükunetle topluyor eteğini, diz çöküyor dünyanın gamlı cazibesine. Bir hayli sabırlı, sakin, huzur dolu ve oldukça tahammülü. Ruhî bir mânâ ve mânevî olgunluğa erişme tefekkürü ile incecik bir tebessüm ediyor iki dudağının arasından. Dile gelip dökülüyor sözleri yaşlı çınarın gözyaşlarına.

“Can konağını aramadaysan, cansın;
Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin,
Bir damla su arıyorsan susun,
Zulmün peşindeysen zalimsin,
Aşkı arıyorsan aşıksın,
Gönlün neye kapılmışsa O’sun sen..”

Gönlün bir canın emaneti.
Can cananın kadim hediyesi
Hediye umudun nazlı yaresi.
Hadi tut ellerinden, kaldır yerdeki seni.
Tut dervişin eteğinden.

Şimdi başka diyarlara yolculuk etmeye gidiyor içindeki can. Peşinden git ruhunun.
“Neyin peşinden gidersen osun sen”

Aç gönlünü ve gök dolsun gözlerine.
Aynı Erdem Beyazıt’ın Aşk Risalesi’nde söylediği gibi,
“Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir.
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir.
Toprak gibidir sen ki bulut gibisin ay gibisin güneş gibi bazen.”

Bir hayli derin ve heybetlidir sözlerin. Ay gibi parlak, güneş gibi sıcaksın artık. Haydi kalk gidelim. Nefeslendik çınarın saye/sinde.

“Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil”

Nef’i

Nef’i ne demiş, ne söylemiş? Yoksa gönlümüze düşen sözlerin dilimizden, aklımızından geçtiği yol başka mıydı? Gönül ne söylerse dil de onun peşinden mi giderdi? Akıl olmazsa gönül hep doğruyu söyler miydi? Ne demiş Nef’i:
“Ben mucizevî şekilde konuşan bir papağanım. Ağzımdan çıkanlar, uluorta sözler değildir. Felek ile söyleşemem; çünkü aynası saf ve parlak değildir.”

Felek söyleşsin dursun uluorta şu meydanda. Sen âlem-i misâlde bir papağansın. Sen mucizenin adısın. Yaradan’a canan, gönlüne vuslatsın. Bu yüzdendir ki papağanlar feleğin şaşkınlığından uzak en güzel âlemlerde söylesinler sözlerini. Sesinin yüreğine kulak ver ve ince bir tebessümle yürü dergâhın nazlı çehresine. İşte o zaman peşinden gittiğin yolun mucizesisin. Gönlünün dervişi, sözlerinin terbiyecisi, nefsinin rehberisin. Sen ki mucizenin ta kendisisin.

Beyin Biz Miyiz, Beyinsiz Miyiz? ”Sıcak Kafa” Kitap/Dizi İncelemesi

İnsanların dört temel becerileri içinde ilk geliştirdikleri beceri dinleme becerisidir. Henüz anne karnındayken işitme sürecimiz başlar. Devam eden süreçlerde konuşmayı daha sonra okumayı ve en son olarak da yazma becerimizi geliştiririz.

Gün içerisinde dinlediğiniz şeylerin listesini yapmayı denediğinizde aslında bu işin pek de kolay olmadığını fark edeceksiniz. Peki, dünyayı dinleme ve konuşma yoluyla yayılan bir virüs ele geçirseydi hayatımız nasıl bir yöne evrilirdi dersiniz?

Dil bilimin önemli dallarından biri olan semantik dil bilim, zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı gibi konular üstünde duran bir bilim dalıdır. Kullandığımız sözcükler dilin somut ve yüzeysel yapısını oluşturur. Bu ögenin zihinde uyandırdığı soyut anlam yüküne ise kavram adı verilir. Bu akademik terimlerden neden bahsettiğimi soracak olursanız kitabın dayandığı temel konu semantik bir virüsün insanlarda mantıksız ve hiçbir anlam içermeyen kelimeler ile konuşmalarına neden olan ARDS isimli bir hastalık yüzünden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını söyleyebilirim. Öncelikle kitabın konusuna kısaca değinelim.

Kitabın başkarakteri olan dil bilimci Murat Siyavuş dünyayı saran bu virüse çare arayan bilim insanlarından oluşan bir gruba dâhildir. Ancak yaşanan bazı olumsuz olaylar sonucunda bu grup ortadan kaldırılır. Yaşadığı bu olumsuz deneyim sonucunda yalnız yaşayan annesinin yanına sığınan Murat vaktinin büyük bir çoğunluğunu sadece belli başlı programların yayımlandığı televizyonu izlemekle geçirir. Virüsün çıktığı ilk anda insanlar abuklayan insan videolarını birbirlerine göndererek yayılım hızını arttırmışlardır ve bu yüzden internet kapatılmıştır. Kitapta değinilen bir diğer ilginç nokta ise insanların bu hastalığın kitaplardan yayıldığına inanmalarıdır. Artık insanlar kitap okumayı bırakmışlardır. Bu kısım bana kitapların düşman olarak görüldüğü ve yakılarak yok edildiği Fahrenheit 451 romanını getirdi.

İnsanlar Neden Dinler?

Kitapta bu soruya cevap olarak ‘’Merak’’ denilmiştir. İnsanlar arasında dinleme ve konuşma yoluyla yayılan bu hastalığa çözüm olarak ‘’Merakınızı kontrol altına alın, dinlemeyin!’’ sloganları ülkenin her yerine yayılmıştır. Peki, dinleme alışkanlığımızı nasıl kontrol altına alacağız derseniz de kulağınıza takacağınız ses geçirmez özellikteki kulaklıklar çare olarak gösterilmiştir.

Kitapta yer alan bir kısımda Kuzey Kore’nin nasıl toplu abukladığından bahsediliyor ve bu kısım kapalı kutu şeklinde yaşayan bu ülkeye güzel bir eleştiri olmuş diyebilirim. Anlatılanlara göre ülkenin başkanı konuşma yapmak ve salgın hakkında bilgi vermek için kürsüye çıkar. Başkanı dinlemek zorunlu tabii 🙂 kimse hastalığı kaptığını bilmiyor. Böyle bir hastalıktan haberleri var mı o bile belli değil. Ve başkan tüm televizyonlardan da canlı verilen konuşmasını yapmaya başlar. Pardon abuklamasını… Tüm ülke tertemiz toplu bir şekilde abuklar.

Hastalığa Bir Çözüm Yolu Var Mı?

Bu konuda farklı ülkelerden bilim insanları grupları çalışmalar yapmaya başlamıştır. Ancak bilindiği üzere abuklayan bir hasta üzerinde incelemeler yapmak oldukça risklidir ve çoğu araştırmacının da çözüm yolu ararlarken abuklamasına neden olmuştur. Murat Siyavuş ile aynı araştırma grubunda yer alan Nörolog Özgür karakteri oldukça zeki biridir ancak çözüm yolu ararken bir yandan da madde kullanımına devam etmesi ve kafasının dağınıklığı işleri çok zorlaştırmıştır. Özgür ilk yaptığı deneylerini Behzat karakteri üzerinde denemiştir. Bu karakter oldukça entel, edebiyata meraklı ve Osmanlı Türkçesine hakim bir kişidir. Özgür’ün yaptığı deneyler sonucu konuşmayı tamamen kesmiştir. Bununla da yetinmeyen Özgür farklı deneyleri Murat üzerinde denemekten de geri durmamıştır.

‘’Sıcak Kafa Neden Sıcak?

Özgür’ün yaptığı deneyler sonucu yan etki olarak başkarakterimizde sadece kafa bölgesinde oluşan ciddi bir ısınma söz konusu oluyor. Çok fazla düşünmemeye çalışan ve nasıl bir durumda olduğunu anlamak için abuklayan insanların seslerinin olduğu kayıtlar dinleyen karakterimiz hiçbir şekilde bu hastalıktan etkilenmiyor. Murat bunun kendisine verilen bir armağandan ziyade bir ceza olarak görüyor ve kendisini bu duruma getiren kişi olan Özgür’ü kendisini eski haline getirmesi için bulmaya karar veriyor.

Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan biri de hastalığın işaret diline de sıçramış olması. Sağırlar ve dilsizler okulunda nasıl olsa onlar duymuyor ve konuşmuyor diye düşünerek bu insanları umursamamışlar ve iki dil arasında aracı olan yani hem konuşup dinleyen hem de işaret diline hakim kişilerin abuklamasıyla hastalık işaret diliyle de yayılmaya başlamıştır.

Şimdiki zamanı yakalayamıyorsunuz, hep peşinden koşuyorsunuz. Ve bir de bakıyorsunuz ki o zaman çoktan geçmiş olmuş. Şimdiki zamanı yakalayabilir misin?

SICAK KAFA DİZİSİNE ELEŞTİREL BAKIŞ

Aralık ayının ilk haftası yayımlanan dizinin çekimleri yaklaşık olarak üç yıl sürmüştür. Distopik İstanbul’u görmek bana farklı bir haz verdi. Kitap ile dizi arasında farklılıklar bulunuyor ancak değinilen temel konu aynı. Afşin Kum tarafından kaleme alınan kitap 192 sayfadan oluşuyor. Kitap diziye aktarıldığında normalde kitapta bulunmayan karakterler ve bazı olaylar eklenmiş.

Dizide Salgınla Mücadele Kurumu (SMK) salgını bahane ederek yönetimi ele geçiriyor ve bu yönetim ile halk arasında oluşan Artı bir isimli grubun çatışmalarını görüyoruz. Murat’ın hem kendi ile hem çevresi ile çatışmaları diziyi akıcı kılıyor. Kullanılan bazı motiflerin diziye renk katığını da belirtmek isterim bunlara da değineceğim.

Değinmek istediğim başka bir konu ise altıncı seviyede (yani en yüksek seviyede) ARDS hastası olan Haluk’un zamanında abuklamasına yol açtığı Murat ile arasında sebebini tam bilmediğimiz bir zihinsel bağ söz konusudur. SMK ajanları tarafından aranan karakterimiz ajanların onu kıstırması sonucu köşeye sıkışır. Uzun zamandır ağzını açmayan Haluk sadece dört kelime kullanarak ”Söz Varmaya, Kulak Olmaya” kulaklıkları dahi takılı olan ajanları kemik titreşimi sonucu abuklatmayı başarır. Sözünü ettiğim bu kısım bana bir kaç ay önce okuduğum ve incelemesini de yaptığım Dune romanında yer alan kelimelerin gücünü kullanarak insanlara hükmeden Bene Gesserit Rahibelerini hatırlattı.

Bilinç Akışı Tekniği ve Abuklama

Abuklayan insanların konuşmaları bana bilinç akışı tekniğini hatırlattı. Zihnimizden geçen düşünceleri hiçbir mantık akışı içinde olmadan söylediğimizde abuklamanın nasıl bir şey olduğunu kendi üzerinizde görebilirsiniz. Hem kitapta hem dizide değinilen başka bir konu da abuklayan bir insanı neden dinleriz sorusudur. Buna cevap olarak ‘’Öğrenmeden aldığımız haz.’’ yanıt olarak verilmiştir. Bir insanın öğrenmeden aldığı hazzı kesersek o insan nasıl bir canlıya dönüşür? Sokakta sadece yürüyen birbirleri ile iletişime geçmeyen insanlar olduğunu düşünün. İnsanı insan yapan öğrenme becerileri değil midir?

Dizide Kullanılan Motifler

Kardelen Motifi: Doğanın öldüğü mevsimde yaşamın inadı kardelen… Dizide Murat ve aşık olduğu Şule karakteri arasında sıklıkla gördüğümüz kardelen çiçeği Murat’ın otobüs durağında Şule’yi ilk gördüğü anda kaldırımda taşların arasından çıkmış bir şekilde karşımıza çıkıyor. Yine başka bir bölümde SMK tarafından aranan karakterimiz teslim olacakken duvarın dibinde bir kardelen görür ve kaçmaya karar verir. Yani kardelen yani umut yani ışık…

Sarı Renk Motifi: Dizide Haluk karakterinin sarı renk tulum giymesi, dizi afişinin sarı renk ağırlıkta olması örnek verilebilir. Sarı renk psikolojide güneş ışığının ve altının rengidir; varlığı, yaşamı, zekayı, arzuları ve ruhsal gelişimi simgeler… 

Beyin ve Ağaç Dalları Motifi: Haluk ile Murat arasındaki zihinsel bağı göstermek için sıklıkla bu motifin kullanıldığını görüyoruz. Orman, ağaçlar, ağaç dalları, beyin, beynin içerisindeki damarlar arasında sürekli bir analoji kurulduğunu söylemek mümkün.

Çok uzağa distopik bir dünyaya gitmemize gerek yok aslında. Sokağa çıkıp çevreye şöyle bir baktığımızda da abuklayan insanlar görmek mümkün. Hayatın olağan akışı içinde kaybolduğumuz şu zamanlarda sevdiklerinizle olabildiğince sohbet edip küçük bir çocuğun size anlatmak istediklerine kulak verin. Şu anı yakalayalım ve bugünün yarının dünü olduğunu unutmayalım.

Giden Herkesin Ardından Söylenebilecek Muhtelif Sözler

Öykünü adı belli ama içerik hakkında en ufak bir fikrim yok. Bazen öyle olur. Ne yapacağınızı bilirsiniz ama nasıl yapacağınızı kimse size anlatmamıştır. El yordamıyla ulaşmaya çalışırsınız kimi şeylere. Bazıları bölük pörçük şeyler söylemiştir. Kulağınıza bir şeyler çalınmıştır. Yol tarifini kötü yapan insanlar gibi. Falanca yere git. Falanca durakta in. İşte orada kime sorsan gösterir. Hayır, kime sorsam göstermiyor işte. Anlıyor musun? Kardeşim kitabı da yok ki bunun okuyup öğrensek!

Bazen gideceğimiz yer bellidir ama yollar karışıktır. Hangi arabaya nerede binip nerede ineceğimiz bilmiyoruzdur. Yolda çevirip birilerine sorarız “Falanca yer nerede?” diye. Ama kimse bilmiyordur. Herkes kendi yürüdüğü yolları ezbere bilmez mi zaten? Bazıları anımsar gibi olur ama onlardan da hayır çıkmaz. İş başta düştü dersiniz, bu sefer de kaybolabilirsiniz. Bunların hepsi mümkündür. Olabilir. İmkân dahilindedir. Oturup ağlamak istersiniz ama ağlamakla da vakit kaybetmenin sırası değildir. Ayrıca el alem ne der? Ya birileri durup da size acırsa? Aman Allah’ım! Bu yüzden müsait bir yerde biraz dinlenip kafamızı toparladıktan sonra bir eylem planı yapıyoruz. Sonuçta kimse sonsuza kadar kaybolamaz! Kimseye bir şey çaktırmıyoruz!

***

Bu şehrin insanları, ruhlarına giydirilen takım elbiselerle dökülüyor her gün sokaklara. Yüzlerinden düşen binlerce parçayı süpürüyor belediyenin temizlik işçileri. Yetişemiyorlar onlar da bütün bu işlere. Sonra, gökdelenlere tırmanıyorlar. Birbirlerinin üstüne inşa ettikleri gökdelenler. “Uğurlar olsun.” diyorum. Allah işinizi rast getirsin.

Sabahın altı buçuğu. Durakta bekliyorum. Ellerim cebimde. Hava aydınlanmamış. Göğe bakıyorum. Ay aydınlatıyor sabahı. Güneşe daha sıra gelmemiş. Simitçi tezgahını kurmamış.  Bir, iki, üç… Arkamda uzunca bir kuyruk oluşuyor. Hepimiz aynı yolun yolcusu muyuz şimdi? Hangi yolun yolcusuyuz? Bizden öncekiler nereye gittiler, nereye vardılar? Geri geldiler mi? Hadi bakalım yeğenim. Yediğin içtiğin senin olsun bana gezdiğin gördüğün yerleri anlat!

***

Bu yılın başıydı. Yılbaşı, diye yazılıyor sanırım. Evet, öyledir muhakkak. Hepimiz, her yılbaşında olduğu gibi yeni yıla dair umutlarımızı yazıyorduk, söylüyorduk sağa sola. Yeni yılın ilk haberi geldi. Çıktığı yoldan geri dönememişti. Biletini kendisi kesmişti. Rahmet okuduk o giderken. Yolculuğun dünyada başlamadığına inandığımız gibi bu dünyayla son bulmayacağına inanıyorduk zira. Ama veda etmek isteriz ya yolculuğa çıkanlara o buna da izin vermemişti.

***

Arabalar vızır vızır geçiyor. Arakalarında bıraktıkları rüzgâr yüzümüzü yakıyor. Daha da büzülüyoruz ısınmak için. Takım elbiseli bir adam bir eliyle ceketinin önünü kapatıp öteki eliyle şoföre el sallayarak durduruyor özel halk otobüsünü. Abicim acele et biraz ya! Duymazdan geliyor. Şoförün gaza basmasıyla sendeliyor.  Kendine tutunacak bir yer buluyor kalabalığın arasında.

***

Bir gün daha battı bozkırın ortasında. Ufuk çizgisinde yitiverdi zaman. Heybetli dağların, çam kokularının içinden değil de toza toprağa karışarak götürdü aydınlığı. Yerle bir oluvermiş gibi. Giderken de ardında kırmızıyla sarı arasında bir renk bıraktı uzun müddet. “Yarın yeniden geleceğim.” der gibi. Gözlerim doldu onu uğurlarken. Yüreğim sıkıştı. Sadece küçük bir hıçkırık sesi duyuldu. “Elveda!” diyemedim.

***

-Bir saat oldu hâlâ bekliyoruz. Bu kadar erken gelecek ne vardı durağa. Erken de gelsen geç de gelsen gideceğin saat belli değil mi!

-Yok yok biz erkenden çıkalım evden. Ne olacağı belli olmaz hanım. Ben eşeğimi salam kazığa bağlarım. Bak herkes bizim gibi bekliyor, görmüyor musun?

– Ne çektiysem bu inadından çektim hep! Kepaze oluyoruz yollarda! Çocuk kaç kere dedi. Baba, dedi. Ben sizi arabayla alırım. Acele etmeyin.

-Senin de neye sinirlendiğin belli değil hanım! Bu yaştan sonra çoluğa çocuğa yük mü olalım!

– Yük olmazsan sürün böyle yollarda.

Derin bir iç çekiş. Sessizlik.

***

Herkesi birer birer uğurladım ben bu şehirden. Hangisi gitse en yalnız ben kaldım. Kimseye çaktırmadım ama gözyaşlarımı. Beni gülerek hatırlasınlar. “Siz gelince sanki köyün içi insanla dolu oluyor.” der babaannem. Siz gidince sakin bu şehir bomboş oluyor.

Şakalarla kahkahalarla vedalaşıyoruz. Sakın merak etme beni, diyorum. Ben burada çok mutluyum. Her şey yolunda. Gözün arkada kalmasın. Sen kendine dikkat et yeter. Sıkıca sarılıyorum. Arkasını dönüp gidiyor. Ben de ters istikamette yürüyorum. Dönüp bakıyorum omzumun ucundan. Gözü telefonunda. Duruyorum, daha uzun bakıyorum. Oralı değil. Arkaya bir de müzik koyalım bari. Sanat filmi çekmiyoruz sonuçta. Kendine gel.  Ben yine de böyle uğurlardım seni hayatım absürt komedi olsa da sanat filmi çekerdim.

***

Artık iyiden iyiye bunaldık. Gitmek istiyoruz hepimiz ama gideceğimiz yere de varmak istemiyoruz gerçekte. Zaruretlerden mürekkep bir hayat var elimizde. Makineleşmek mı istiyoruz? Yok, hayır. Sıradan olmanın konforunu yaşıyoruz biz daha çok. Herkesle birlikte bizim de Mersin’e gitmemiz daha kolay çünkü. Şeksiz şüphesiz istikamet aldık.

***

Hadi Allah’a emanet ol. İyi bak kendine. Dikkat et. Varınca ara bizi, olur mu? Hayırlı yolculuklar. Yolun açık olsun. Güle güle. Yine bekleriz. Tekrar gelin. Bunu saymayız bak! Bu kapı sana her zaman açık. İstediğin zaman dönebilirsin. “Gitme, kal.” diyemedim. Elveda! Allah’a ısmarladık. Allah rahmet eylesin. Allah mekânını, durağını cennet etsin. Giden herkesin ardından söylenebilecek bütün muhtelif sözleri söyledim. Bir veda şekli olarak ayrılık düştü payıma.

***

Güneş ufukta yükseldi. Bize hafif hafif ışığı vuruyor. Dünyayı ısıtmaya başladı bile. Oh be! Nihayet! Sonsuza kadar bu durakta bekleyemezdik ya! Kaynak yapmayın kardeşim. Hanımefendi valizinize yardım edeyim. Aman zahmet olmasın! Kardeşim kaynak yapmayın ya! Amca gel sen, önden geç. Öööf!

Dı-dıt!

 Tam kart!

 Öğ-ren-ci!

Yetersiz bakiye!

-Biri basabilir mi?

-…

-Lütfen!

-Ablacım hadi acele edelim. Bekletme milleti.

-Ben ineyim o zaman.

-…

Ölüm Üzerine

Nasıl olmuştu? Ses miydi beni uyandıran, sesler mi? Yoksa hiç susmayacak sessizliğe çağrı mıydı? Alevleri avuçlamış kadar sıcak mıydı yüreğim, yoksa yeryüzü eksi yüz derece olmuş; ruhum mu çekilmişti derinliklere? Tam olarak nasıl bir histi ki bu? Bilmiyordum. Daha önce tanıdığım ama fazla samimi olmadığım biriydi. “Aslında ölüm de kendi başına biri miydi?”
Ölüm neydi ey dost?

Yoksa yaşamla bir kardeş miydi? Yaşamla ölüm kardeş miydi sahi? Ölüm yaşamın kalbini ondan izin alarak yavaşça mı söküyordu? Yoksa iki kardeş bizimle bir oyun mu oynuyordu?
Ölüm neydi ey dost?
Nuri Pakdil’ce de ölüm pek manidardı. “Ölüm, bir odadan başka odaya açılan küçük, ama ‘aydınlık’ pencere miydi? Bir türlü bitmeyen bir inşaat mıydı, yoksa işçiler bu yapıyı bir gün bitirebilecekler miydi? Yapı bitince de hepimiz; ama tüm dünya, oraya mı taşınacaktık? Bu yeni evimize alışabilecek miydik? Gelenlerle dolup taşar mıydı evin içi?”
Ölüm neydi ey dost?


Neredeydi şu an tam olarak, bana ne zaman gelecekti, ne hissedecektim tam o anda? “Her canlı bir gün ölümü tadacaktı.”; lakin o tat acı mıydı değil miydi? “Ölümle; insanlar bir bilgeliği, tam olarak algılamış mı olurlardı? Herkes, o sessiz oturuşta, acaba, biraz da kendi ölümünü mü düşünürdü? Ölüm hiç yorulmaz mıydı? İnsan mı büyüktü ölüm mü büyüktü? Tanrı bu ikisini sürekli birbiriyle savaştırıyor muydu? Bunun sonunda kesin bir yengi var mıydı? Öte dünya, bu yengiden sonraki bitimsiz ışık mıydı? Yoksa bitimsiz karanlık da yok muydu?” Hangi ervahlarla uğraşıyordu şu an ölüm ve nasıl daima kazanıyordu? Asla yenilmeyen tek savaşçı olmanın bahtiyarlığıyla sarmalanan bir ‘şeydi’ bu ölüm. Manidarlık kazandırmaya dilim yetmediği için şey demek kâfi belki de. Ya da bana soru cümleleriyle roman yazdıracak kadar insanı arafa sürükleyen bir fırtına demeliydim.


En çok kime vuruyordu peki bu fırtına, yaşayana mı yoksa onu yaşayana mı? Eksiklik mi veriyordu bize yoksa yapbozun bir parçası gibi hayatımızı mı tamamlıyordu? “Renkli miydi, bu bir kefen rengi miydi?” Dedem giderken onu götüren arabaya bakan annemin gözlerinde mi saklıydı yoksa ölüm? Özlem kelimesiyle dost mu olmuştu da bizi bu kadar yaralıyordu? Neden özlemek zorundaydık? Özlüyorsak neden kavuşamıyorduk?


Ölüm neydi ey dost?
3 sene. Her şeye alışılır da buna da alışılır mı? Ne garip ‘şeydi’ şu ölüm. Garipti. Gözünü açtığında aslında nice gözlerin kapandığını mı fısıldıyordu biz acizlere? “Ölüm odanın boşalıvermesi miydi?” dedemi hiçbir şey olmamış gibi götürenler kadar mı yoksa onlardan daha da mı acımasızdı? Acımasızdı. Neden ardındakileri mezar denen yerde öylesine bir toprağa konuşturacak kadar acımasızdı? “Güneşli bir gün müydü?” Ben yanılıyordum, sıcacıktı belki de ölüm. İçine çekerken nasıl bir sıcaklık kaplıyorsa insanı dünyadan da soğukluğu def ediyordu, kıymet bilmeyenlere ders veriyordu. Ayazda üşüyen ellerin sohbetle ısınması gibiydi, biz üşürken yüreğimizi ısıtıyordu. Öyle bir garipti.
Ölüm neydi ey dost?


Gönlümüzü alıyordu ve bir yerlere taşıyordu, tarifi zor bir yerlere, karanlık bir yerlere. Işığın kıymetini bilip güneşe daha sıkı sarılmamızı sağlıyordu; yeniden karanlık olacağını bilsek bile. Ölen kişinin arkasına bıraktığı öylesine bir hırkayı öpmek kadar garip bir ‘şeydi’ şu ölüm. Öyle garipti. Ruhumu alıp bir sürahinin içine tıkıyordu sanki; memleketimden sürgüne gidiyor gibi bir veda kokusu sarıyordu burnumu. Güneşin her gün batıp doğduğunu bilsem bile o günü arıyordum ben. Kıymet mi bilmiyordum yoksa?


Bir insan kaç kere ölürdü yaşamında sahi? Sevdiği öldüğünde de ölür müydü? “Ölüm çok dallı budaklı bir kurum muydu?” diye bundan demiştir Pakdil belki de. “Ölüm kaç türlüydü? Bizim evde de kimse yok muydu? Yoksa yanımda birkaç çocuk mu vardı? Kalabalığın üzerinde yeşil örtü olan bir ‘şeyi’ telaşla dışarı çıkardıklarını mı görüyordum? Adeta göğe doğru yükselen bu şey neydi? İnsanlar da, göğe doğru uzanmış elleriyle, bu yeşil örtü altındakini göğe uçmasın diye mi tutuyorlardı? Bu kadar çok el nasıl bir araya gelebilmişti? Pencereye yığılarak ağlamaya mı başlamıştım? Bir gün ağlamamın nedenlerini anlayabilecek miydim? Nasıl olmuştu? Tam o anda mı bakmıştım?” diye de boşa dememiştir; ölüme mana kazandırmama yardım eden Nuri Pakdil, teşekkür ederim. Belki de sadece, şair ruhluların bitmeyen sorularını lâl gibi bırakan bir dosttu ölüm.
Ey ölüm dost muydun sen?

Ölümü hiç görmeyen şanslı yüreklere…

Derman

“Benim hayranlığımdan inlerdi şehir. Ben atlara ve uzaklara hayrandım.”

Erbain, İsmet Özel

Olmak istediğim son yerde dahi değildim sanki. Daha doğrusu bir yerde miydim? Ayaklarım yere basıyordu. Ya varlığım? Neydi bu uçsuz bucaksız varlık hissi? Evet hem varlık hem de bu varlık öyle uçsuz bucaksızdı ki ben içinde kayboluyordum. Ürkütücüydü. Sanki varlığım ayaklarımın altındaki çölde bulunan her bir kum tanesi içinde oradan oraya sürükleniyordu. Varlığım küçücük kum tanelerine çarparak kendini arıyordu.

Ben kum tanelerini düşünürken düşüncelerime ket vuran bir ses belirdi. Bana doğru gelen her neyse rüzgarı da varlığına katmış geliyordu. Bağrında zifiriyi taşıyormuşçasına siyah bir at…Yanımda durdu, dururken kum tanelerini üstüme savurdu. Bu kez de gözlerim kum tanelerinin varlığından ürktüler. Gözlerimi zorla kırpıştırıp yavaşça açtım. Gördüğüm manzara sanki bir tabloydu. Gökyüzü ile çölün renginin birbirine karışmamasının mucizevi görüntüsü önünde tüm görkemiyle yeleleri savrulan bir at…Sanki rüzgar atın yelelerine değil de simsiyah yeleleri rüzgara hükmediyordu. Bense sadece gözlerimi kırpıştırıyordum. Çünkü bazen karşımızdaki görüntü öylesine güzeldir ki korkusuzca gözlerini dikip bakmak gücü gelmez insana. İnsan gözü güzellik karşısında aciz kalır. İlahi gücün muazzam varlığını sorgular insan…

Belki de insan bu zamana kadar asıl güzelliği sadece çölde aradığı için bulamıyordu. Peki ya çölün üzerini örten karanlık gökyüzü? Derin ve karanlık çöl gecelerinde semada aramış mıydı ki hiç? Arayış içerisine girmeden güzeli görmeyi bilseydi bulurdu belki. Başını kaldırıp göğe bakması kafi gelecekti belki de.

Ellerimi iki yandan usulca atın yelelerine doğru uzattım. Korkmadan ve korkutmadan. Şairin dediği gibi, “Ben atlara ve uzaklara hayrandım.” Acaba o yüzden mi uzakların kokusunu getiren bu at beni bulmuştu? Öyleyse ne güzeldi. Yalnız değildim. İznini alırcasına, incitmeden ata bindim. Bana varlığımı hatırlatmıştı. Sanki yıllardır birlikte yol gitmişçesine ait hissettim kendimi ona. Varlığımdan rahatsız olmadı ve ben de ona yön göstermedim. Ne tarafa giderse onunla birlikte gidiyordum ben de.

Ne garip bir histi nereye gidiyor olduğunu bilmemek. Daha doğrusu gittiğin yolda seni nelerin beklemediğini bilmeden gitmek. Düşündüm de, hayat bu değil miydi zaten hiçbir zaman bizi tam olarak neyin beklediğini bilmiyor ama ilerliyorduk. Marifet ilerlemekte miydi yoksa bizi ilerlemeye iten sebeplerde miydi? Her şeyin bir sebebi var mıydı yoksa biz mi olsun istiyorduk? Kayboluyordum sanki ve bu bana çok iyi geliyordu. Atın yeleleri parmaklarımın arasında geçiyordu, rüzgarsa benim saçlarımın arasından. Öylece düşüncelerim içinde kendimi yola değil de yoldaşıma bıraktığımı fark ettim.

İnsan bazen de minik bir kum tanesi misali oradan oraya savrulmalıydı, bırakmalıydı kendini kainata. Yorulduğumu hissettim. Bu güzel atın sırtına uzandım, başımı bıraktım. Belki yorgunluğum beni sırtında taşıyan bu güzel ata karşı bencillikti ama benim yorgunluğum fiziki değildi ki. O beni sırtında taşıyor bense dünyayı sırtımda taşıyordum sanki. Hiç bilmediğim yerlerde bile beni hiç bırakmayan düşünceler vardı. Sanki bir kemanın telleri benim içimde geriliyor, esniyor ve ortaya bir ses çıkarıyorlardı. Gözlerimi kapattım. At hızlanmaya başlamıştı. Sadece benim duyabildiğim rüzgara meydan okuyan nal sesleri vardı. Rüzgara meydan okurcasına dört nala gidişi beni korkutmak bir yana aksine gülümsetmişti. Uzun zamandır böylesine özgür hissetmemiştim. Gözlerimi açmaktan korkuyordum bu anın büyüsü bozulur diye. Ama açmalıydım. Nereye gidiyorduk? Neden hızlanmıştı? Benim gibi onu da bekleyen bir hikâyesi mi vardı? Bekleyeni yoksa bu hız niyeydi ki?

Gözlerimi açtım artık hava kararıyordu. Çölün acımasız ve ani hava değişimi bunu iyi bir şekilde hissettiriyordu. Biz ise öylece ilerliyorduk. Hiç yorulmamış gibi. Ama yorulmaması mümkün değildi ki. Belki de sadece ilerlese dahi ilerlediği yolun dermanı kalmadığını anlamasına ihtiyacı vardı. İnsan gibi. İnsanın nefes alıp, yaşıyor oluşu onun yaşamaktan yorulmadığının bir kanıtı olabilir miydi? Artık gece inmişti ucu bucağı görünmeyen bu yere. Birden beni donduran bir şeyi fark ettim ve bu güzel ata kendimce “Gece” diye hitap etmeye karar verdim. Sanki birisi şuan bizi uzaktan izlese gecenin gökyüzüyle bütünleşmesinden dolayı onu ayırt edemez sadece beni görür gibiydi. O kadar vardı ki.

Yaratılan her varlık bir düzene ne kadar ait olabiliyor, bir parçası olabiliyordu. Muazzamdı. Yaratılanlardan bir insan başaramamıştı bunu. Oysa insan yaratılışı itibariyle hep varlığını, nereye ait olduğunu sorgulayandı. Bense ilk kez gecenin üstünde resmen gökyüzünde süzülürken nereye, kime, neden ait olduğumu düşünmeyi istemedim. İlk kez bu kadar düşünmeye gerek duymadım. Hem de bu koca belirsizlik içerisinde. Gece hızlandıkça benim kalp atışlarım da hızlanıyordu. Korkudan değil, neyle karşılaşacağımı bilmemekten, bilinmezlikten. Öte yandan bu duygu iyi de geliyordu. Özgür hissettiriyordu ruhuma. O güzel söz yankılandı kalbimin her odasında “Derman arardım derdime. Derdim bana derman imiş.” Fakat şuan Gece’nin dermana ihtiyacı vardı. Saatlerdir yoldaydık. Hiç durmamıştı. Derin nefes alış verişlerini sanki ben ciğerlerimde hissediyordum. Yorulduğu için üstünden inmeye çalıştığım her hamlemde bana izin vermiyordu. Çok güzel bir attı ve ben bir kez daha atlara hayran kaldım. Ay sanki bu çölde bizden başka varolan tek şeydi. Yolumuzu görmemizi sağlayan da oydu. Gerisi zifiri karanlık…Tek istediğim Gece’nin dinlenmesiydi. Hani o çöl hikayelerinde anlatılan meşhur su birikintisi neredeydi? Yoksa Gece benim hikâyemde sadece bir serap olarak mı kalacaktı?

Ayak topuklarımı karnına bitiştirdim ama durmadı. Demek ki vakti değildi durmanın. Zorlamadım. Çünkü bu yol bana onunla gelmişti. Ben yorulmasını istemesem de o yorgunluğuna rağmen durmuyordu. Vardır bir sebebi dedim. Yol, yolu bilene emanet edilmeliydi.

İlerde farklı bir siluet dikkatimi çekti. Karanlıktan dolayı ne olduğunu seçemiyordum. Anladığım tek şey bu karanlıkta kendini belli edecek kadar aydınlık olduğuydu. O sırada Gece’de benim gördüğümü görmüş olacaktı ki son nefeslerini de ona ulaşmamız için harcar gibi hızlandı.

Çölde uçuyor gibi bir hisse kapılmak mümkün müydü? Şayet mümkünse yaşadığım buydu. Ama içimi garip bir his kapladı. Varlığını fark ettiğimiz şey her ne ise az kalmıştı görmemize ama neydi bizi bekleyen? Az evvel ayın önüne geçen bulutlar yavaş yavaş çekilmeye başladım. Derince bir nefes aldım. Gece yavaşladı, yelelerini savururken ben karşımızdaki görüntüye bakıyordum. Beyaz bir at…Gece’nin aksine bembeyaz bir at. Gece durdu. Ben durması için bir hamle yapmadığım halde. Bu kez ürkütmeye çalışmadan inmek için bir hamle yapmadım. Çünkü karşımdaki görüntü beni öylesine ürkütmüştü ki bunu düşünememiştim o an. Bu at yaralıydı. Yaralı gövdesini bıraktığı yer küçük bir kan göleti oluşturmuştu. Gece, ben üzerinden indikten sonra beyaz atın yanına yaklaştı ve onunla aynı pozisyonda yanına uzandı. Sanki ben orada değildim. Aralarında anlayamadığım bir iletişim geçiyordu. O an anladığım tek şey gecenin gözlerindeki karanlıktı. Bunu da bilmek için aralarındaki iletişimi bilmeme gerek yoktu. Gerçek en çok da kalbin gördüğüydü.

Yaralı atları vururlardı. Vurulmazlarsa…Vurulması gerekiyordu öyle mi? Düşüncelerimde kaybolduğum için yeni fark ediyordum. Gece belki de son nefesleriyle zorlanarak ayağa kalkmış ve hemen arkalarındaki su birikintisinden su içiyordu. Bir yandan da sürekli beyaz atın yanına gelip başıyla onun başına yaslanıyor, kaldırmaya çalışıyordu onu. Bir yudum su da o içsin diye. Gözlerim dolmuştu ve donmuştum. Şimdi o kumları yerle bir eden çöl, rüzgarı esse beni savuramazdı. Öyle mıhlanıp kalmıştım olduğum yere. Ben de Gece gibi su içmek istiyordum. Vicdanım izin vermiyordu içmeme. Ama bu yaralı ata haksızlık olmaz mı diyordu vicdanım. Yarası iyileşemeyecek kadar derin açılmış atların vurulmaktan başka kurtuluşları yok muydu? Vurulmak ve kurtuluş…Bu iki kelime beynimin iki zıt ve birbine uzak noktasında zonkluyordu. Gece’nin su içmeye devam ettiğini gördüm. Gözlerini beyaz attan ayırmadan. Arada nefeslenip onun yanına gelip acıyla kişnemekten vazgeçmeden. Acı hiç var olmayan bir lisanda da en çok kullanılan dilde de aynıydı…

Çölün rüzgarı kulağıma şöyle fısıldadı sanki: “Derman arardım derdime. Derdim bana derman imiş.”

Ayak bileklerimden, göz kapaklarıma uzanan ani ürpertiyle uyandım. Perdeyi araladım. Uyumadan hemen önce ayın ışığı pencereme vuruyordu. Şimdiyse şafak sökmeye başlamıştı. Gökyüzü zifiri karanlığını günün ilk aydınlığına bırakma anındaydı…

“Derman arardım derdime.
Derdim bana derman imiş…”

https://youtu.be/YJ__ja4QpMM

Edebî Sofralar

Tok karna okuyunuz! Ya da siz bilirsiniz.

Epey bir zamandır dijital platformlarda yayınlanan yapımların başarılarından, kalitesinden ve saire söz ediyoruz. Bunun etkenleri arasında televizyon yayınlarının süresi ve dijital platformların daha popüler hâle gelmesi sayılabilir. Bunun yanında keşfetmemiz gereken şeylerin arasında onları gördükçe de ilgimiz ve odağımız da o tarafa kaymış durumda. Öte yandan televizyonda, ulusal kanallarda da pek kaliteli işler yapılıyor. Bazı kanallarsa hakikaten takdire değer. Bunlardan biri ve benim de en dikkatimi çeken TRT 2. TRT 2 zaten uzun zamandır sanat ve kültür alanında yaptığı işlerle adından söz ettiriyor. Ama zannediyorum ki son yıllarda eleştirmeye, eleştirirken de kötü özelliklerden bahsetmeye alışkın olduğumuz için “İyi zaten iyidir. Biraz da eksikleri söyleyelim daha iyi olalım.” fikriyle hareket ediyoruz ve iyi olanı konuşmaktan ve bazen hakkı olduğu hâlde övgü sözleri söylemekten yâni beğenimizi ifade etmekten imtina ediyoruz.  

Bu yazımda sizlere TRT 2’nin yeni yayın döneminde dikkatimi çeken programlarından biri olan Edebî Sofralar’dan bahsedeceğim. Bu programla nasıl karşılaştığımdan bahsedeyim öncelikle kısaca: Nergiz Erbay’ı sosyal medyadan takip ediyordum ve Ninemin Dolabı hesabından diktiği ürünleri paylaşıyordu. Böyle kısaca anlatmak istemezdim ama yazının asıl konusu bu değil. Merak edenler inceleyebilir. Her neyse… Bir süre önce Edebî Sofralar programının TRT 2’de yayınlanacağını duyurdu. O günden beri de programın yakın takipçisiyim.

Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil adlı eserinde “Edebiyatı hemen hemen kültüre denk buluyorum. Denklik ayniyet demek değildir. Aynadaki hayal, kendisine akseden eşyaya benzer. Edebiyat bu manada, kültürün aynadaki aksine benzetilebilir.” der. Kültür unsurları öyle ya da böyle edebî eserlere yansımıştır. Bizler için sofra, bir sofranın etrafında toplanmak, yemek yemek de kıymetli bir kültür ögesidir; yaşamımız, yaşayışımız hakkında bilgiler verir. Kalabalık bir sofrada toplanıp yemek yemek, ayaküstü bir şeyler atıştırmak, bulgur pilavına kaşık çalmak ya da hizmetçilerin birinin gelip birinin gittiği mükellef bir sofrada seçkin davetlilerle bir akşam yemeği yemek… Doğumlar, ölümler, düğünler, mutlu haberler ve hatta üzüntüler bile bizi sofranın etrafında buluşturur.

Bir yanda Cemal Süreya, “Yemek yemekle ilgili ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” derken bir yandan köyde apar topar kahvaltı yapıp tarlaya ekin biçmeye giden köylülerin olması, öte yandan Barış Manço’nun “Buyurun dostlar, buyurun. Halil İbrahim sofrasına!” demesi de bize yemek yemenin, sofrada olmanın hayatımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğuyla ilgili ipuçları verir.

Yemek bir yer sofrasında mı yeniyor yoksa tahta iskemleli, muşamba çakılı küçük bir masada mı? Yemeğe kimler davetli? Sofrada kullanılan yemek takımları ithal mi, su takımı kesme kristal mi? Bardaklardaki içe ekler neler? Sofra kalabalık mı yoksa tek kişilik mi? Roman kahramanı tıka basa mı yiyor yoksa ayakta bir şeyler mi atıştırıyor? Bunların hepsi edebî eserle pek tabii yazarla ilgili de bilgiler içeriyor. Öte yandan gene kültürümüzde, dilimizde yer alan sefer, sefer tası, sofra, misafir kelimeleri arasındaki ilişkiyi de bir düşünmenizi tavsiye ederim. Zira programın adından tutun da müziklerine, görsel unsurlarına, çekimine ve tabii ki konuklarına kadar her şey çok ince düşünülmüş. Hazır lafı buradan açmışken de programdan konuşalım elbette.

TRT 2’de pazartesi günleri 19.00’da yayınlanan programda her hafta Türk edebiyatındaki farklı bir edebî eserdeki sofraya konuk oluyor izleyenler. Sofra merkezde olmak üzere de yazarlar, eserler ve eserlerin yazıldığı dönemdeki toplumsal hayattan bahsediliyor. Bu sofranın daimî misafiri, programın sunuculuğunu üstlenen Fatih Baha Aydın ve her hafta değişen uzman konuklar. 25’er dakikadan oluşan bölümler, o bölümde anlatılan eserde geçen bir pasajın seslendirilmesiyle ve bir sofranın kurulmasıyla başlıyor. Sofranın kurulması derken işe mutfaktan, yemeklerin hazırlık aşamasından pişirilmesine, sunumuna kadar pek çok safhaya şahitlik ediyoruz. Burada da Şef Kevser Aydoğdu’nun marifetli elleriyle karşılaşıyor seyirci. Özellikle belirtmem gerekir ki sanatsal ve estetik kaygı gözetilerek hazırlanmış, film sahnelerinden farksız bu sahnelerde izleyici ve okur olarak kendinizi eserin içinde hissedeceksiniz.

Tanpınar’ın Huzur’u

İlk bölümde Tanpınar’ın Huzur’undaki sofraya konuk oluyoruz. Programın uzman konuğu da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Handan İnci. Tanpınar’la ilgili şunu söylüyor: “Tanpınar’ın romanlarında sofralar bir roman karakteri gibidir. O kadar işlevseldir.” Sofrada barbunya var. Tanpınar’ın romanlarında okurun karşısına sık sık çıkar bu yerli balık. Onun romanlarından sofra kuruluyorsa eğer romanda bir eşik aşılacaktır.

Simitle Çay

İkinci bölümde Sait Faik’in Simitle Çay öyküsündeki kahvaltı sofrasına konuk oluyoruz. Onun “sabahın büyük ziyafeti” dediği bu sofrayı gazeteci-yazar Mehmet Yaşin’den dinliyoruz. O da bu kahvaltıyı yapabiliyorsa eğer kendisini dünyanın en yoksul kahvaltısını yapan zengin adamına benzettiğini söylüyor. “Simit Anadolu’dur.” diyor. Anakara simidi, İstanbul simidi, gevrek Kastamonu kel simidinden bahsediliyor ki bu benim hassas noktam. Bu bölümde seyirci, simitle ve Sait Faik hikâyeciliğiyle ilgili harika detaylar bulacak.

Refik Halit Karay, Mutfak Zevkinin Son Günleri

Sofra deyince elbette ki Ramazan sofralarını da anmak gerekir. İftarda yenen yemeklerin tadı eminim ki hiçbir yemekte yoktur ve sahurda uykuyla karışık ağza atılan lokmalar hepimizin zihnimize kazınmıştır.  Yazar Artun Ünsal Refik Halit’in sahur sofrasına o pek tatlı Türkçesiyle misafir oluyor. “Yemeğin en büyük özelliği, sadece yemek olmadığının anlaşılmasıdır.” diyor. Ünsal, bu bölümde yemekle ve yemek kültürüyle ilgili şahane tespitlerde bulunuyor, yemek kültürümüzdeki değişimlere dikkat çekiyor. Hatta buzdolabının yemek odasına konmasını anlattığı kısım da epey dikkat çekiyor.

Felâtun Bey ile Râkım Efendi

Bu bölümün konuğu olan yazar- araştırmacı Beşir Ayvazoğlu, “Bir medeniyeti tanımak istiyorsan sofrasına ve yemek kültürüne bakacaksın.” diyor. Elbette konu Felâtun Bey ile Râkım Efendi olunca da Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki farklar ve bu iki medeniyetin çatışması oluyor.

İnce Memed

Beşinci bölümde de Dr. Nihan Abir ile birlikte Hatçe ve Iraz’ın hapisteki sofrasına konuk oluyoruz. Bu sofranın kıymeti de iki insanın arasındaki buzları eritip onları yaklaştırıyor olmasıdır. Aynı zamanda sofranın kurulmasıyla da romandaki dersn sükûnet bitmiş ve iki kadın arasındaki yakınlığın adımı atılmıştır.

Bölümde, Yaşar Kemal’in romanlarında zengin ve fakir sofralarına konuk olmaktan, sofranın bir araç oluşundan ve içeriğinden konuşuluyor. Sofranın bireysel ve toplumsal gösterge oluşunun üzerinde duruluyor. Çünkü sofra, insanlar arasındaki uzaklık ve yakınlık anlamındaki münasebetin göstergesidir aynı zamanda. Güvenmediğiniz bir kimseyle aynı sofraya oturmak istemeyeceğiniz gibi aynı sofraya oturduğunuz kişilerle de bağ kurarsınız.

Çamlıca’daki Eniştemiz

Yayınlanan son bölüm olan altıncı bölümde yazar Mario Levi ile Abdülhak Şinasi Hisar’ın sofrasına konuk oluyoruz. Bu sofranın öne çıkan özelliği de zenginliği ve özenidir. Burada tasvir edilen sofrada Hisar’ın sofra zevki oldukça etkili olmuştur. “Hüzün hayata bağlar insanı ama içinde bir gülümseme taşır. Ne mutlu ki edebiyat var anlatabilmek için.” diyerek Mario Levi, Hisar’ın yazar kimliğine ve şahsiyetine de atıflarda bulunuyor.

E peki siz hangi edebî sofrada kimlerle oturmak, neler konuşmak isterdiniz?

Edebî Sofralar, her pazartesi akşamı saat 7’de TRT 2 ekranlarından seyircisiyle buluşuyor. Ben televizyonda denk getiremem, derseniz ya da eski bölümleri izlemek isterseniz diye de TRT İzle uygulamasını kullanarak tüm bölümlere ulaşabilirsiniz. Hatta şuracığa bağlantısını da bırakıyorum: https://www.trtizle.com/programlar/edebi-sofralar

Ya Paralel Evren Gerçekse?

“Yaşayan ve düşünen bir evrende yaşamaktayız.” -Spinoza-

Evren ilk varoluşundan itibaren binlerce gizemi bünyesinde barındırır. Bilinmeyen gezegenler, bilinmeyen boyutlar, kara delikler ve daha keşfedilmeyi bekleyen binlerce sır… Çözülememiş bunca sırrın yanı sıra zamanın başka bir evren için de aktığını düşünün. Kulağa inanılası gelmiyor değil mi? Gelin hep birlikte biz de bu gizemin bir ucundan tutalım. (:

Paralel Evren Nedir?

“Çoklu Evren” olarak da bilinen paralel evren, sonlu ve sonsuz var olan evrenlerin hipotezsel bütününü oluşturur. Bu evren var olan her şeyi (zaman, fizik kuralları, mekan evrendeki enerjiler vb.) içinde barındırır. Paralel evrenin bir diğer adı da alternatif evrendir. Ayrıca pek çok çalışma sonucunda bilim insanları tek bir paralel evrenin olmadığı, birden çok paralel evren olabileceği sonucuna varmışlardır. Paralel evren ile ilgili yürütülen pek çok çalışma vardır ama en önemli çalışmaları yürüten NASA olmuştur. Kurulduğu tarihten bu yana evrenle ilgili onlarca bilinmeyeni ortaya çıkaran NASA, paralel evren araştırmalarıyla da zaman zaman gündeme gelmektedir.

Teorinin Doğuşu:

Çoklu evren, her evrenin doğasını ve evrenler arası kurulmuş olan bütün ilişkileri içermektedir. Paralel evrenler; fizikte, psikolojide kozmolojide, astronomide, dinde, felsefe gibi alanların tümünde hipotezler kurulmasını sağlamıştır. Paralel evren terimi ilk kez Amerikalı psikolog ve felsefeci William James tarafından 1895 yılında kullanılmıştır. Bundan yıllar sonra ise Amerikalı fizikçi Hugh Everett çoklu evren teorisi ele alınmış zamanla kuantum fiziği alanında ilgi çekici ve çok tartışılan bir olgu haline gelmiştir. Kuantum fiziğinden türetilen çoklu evren teorisine göre dünya üzerindeki canlıların alternatif kopyalarının yaşadığı çoklu evrenler bulunmaktadır. Ancak bazı araştırmacılar bu durumun bütün evrenlerde geçerli olmadığını savunmaktadır. Bazılarına göre ise bu alternatif klonlar ait oldukları gerçek kimliklerin yaşamlarının birebir aynısına sahiptirler. Yani kendi hayatınızın aynı zaman dilimi içerisinde klonunuz tarafından da yaşandığını düşünün. Tüyler ürpertici değil mi?

Nasa’dan Çoklu Evren Açıklaması:

NASA paralel evren ile ilgili yıllardır şaşırtıcı çalışmalar yürütmektedir. NASA’nın yaptığı son çalışmalardan birinde şaşırtıcı sonuçlar elde edilmiş ve insanlığa heyecan verici açıklamalar sunulmuştur. Peter W. Gortham öncülüğünde, Hawaii Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ulaşılan veriler çoklu evrenin gerçek olabileceği iddialarına sebep olmuştur. Peter W. Gorham öncülüğündeki araştırma grubu Antarktika bölgesinde yer alan buzulların yüksek enerji içeren nötrinolarla etkileşime girdiğinde yaydığı radyo dalgalarını tespit eden özel bir biçimde tasarlanmış, özel maddeden yapılan bir balon kullanmıştır. Bilim insanları balonun üçüncü kez uçuşunun sonuçlarını balonu önceki uçuşları ile kıyaslamıştır. Bu kıyaslama sonucunda balonun önceki uçuşlarından elde edilen verilerin sonuçları incelendiğinde sinyalin uzaydan değil de daha çok yerin altından geldiği tespit edilmiştir. Tüm bu verilere göre parçacıkların zamanda geriye yolculuk edebildiği ve bunun paralel evrenlerin varlığına kanıt olabileceği öne sürülmüştür. Çoklu evreni işaret eden diğer bir olgu da Büyük Patlama teoridir. Tüm bunlara rağmen pek çok bilim insanı çoklu evren teorisine kuşku ile bakmaktadır. Yine de NASA’nın yürüttüğü bu çalışma ile birlikte çoklu evren olgusuna inanan bilim insanı sayısında hatrı sayılır bir artış meydana gelmiştir.

Sicim Teorisi

Sicim teorisi kuantum fiziği ile Einstein’ın genel görelilik kuramını birleştiren bir teoridir. Sicim kuramına göre evrendeki tüm maddeler sicim adı verilen titreşimli, atomatlı parçacıklardan oluşmaktadır. Sicimler titreşerek proton ve nötroları oluşturur. Sicim teorisi 6 boyuttan oluşur. Bu boyutların beşincisi ise paralel evrenler boyutudur. Bu boyutta zamanın işleyişinde bir kırılma yaşanır. Bu kırılmanın sonucunda sicimler farklı titreşimlerde bulunarak paralel evrenleri meydana getirir. Pek çok fizikçi bu teorinin kanıtlanabilirliğinin düşük olması nedeniyle teoriyi kaydadeğer görmemektedir. Çünkü sicim denilen parçacıklar ışığın en küçük dalga boyundan bile daha küçüktür bu nedenle günümüzde bu parçacıkları inceleyebile ek bir cihaz bulunmamaktadır. Günümüz biliminde evreni açıklayan iki farklı teori vardır. Birincisi Albert Einstein’ın genel görelilik kuramı, diğeri ise evrendeki maddeleri ve atomları inceleyen kuantum fiziğidir. İşte bu iki teori eş zamanlı olarak, bir bütün halinde incelendiğinde insan oğlunun evreni bütünüyle anlaması ve evrenin sır kapılarını aralaması mümkün olacaktır.

Kum Tepeleri

Patara’nın uzun, kumlu yollarında ve güneşin en yakıcı sıcaklığını hissedebileceğiniz kum tepelerine doğru ilerliyordum. Ağır ağır çünkü zaten hızlanmak istesem de kumlar buna müsaade etmeyecekti. Etrafımda, türlü türlü kolyeler, bileklikler, halhallar satan tatlı teyzeler ve merakla bu çeşitli takıları inceleyen turistler vardı. Yazın en güzel detaylarından olan fötr şapkalar, çiçekli elbiseler ve şıpıdık terlikli insanlar etrafı daha da bir güzelleştiriyordu. Birbiri ardına yükselen tepeler kendimi çölün ortasındaymışım gibi hissettiriyordu.

İnsanlardan biraz uzaklaşmaya karar verdim. İlerledikçe güneş etkisini daha da hissettirmeye başlıyordu. Sıcaklığa daha fazla dayanamadım ve denize girmeye karar verdim. Patara’nın dalgalı ama bir o kadar da zevkli olan denizine girmek için yürüdüm. Güzelce havlumu çıkardım ve ışıltılarıyla göz kamaştıran kumun üzerine serdim. Şöyle bir denize baktım. O an, işte o an karşımda yüzünün her ayrıntısını bildiğim bir çehre ile karşılaştım. Öylece dondum kaldım. Acaba güneş başıma mı vurmuştu? Hayır hayır! Benim kadar, kumlar kadar, bu sıcaklık kadar gerçekti. O güzel yüz de bana bakıyordu sanki acaba? Diye düşünürken ilerleyip yanımdan geçti. İşte o an vücudumun her bir zerresinde hissettiğim bir ürperti geldi.

Yakın bir zamanda değildi, belki yıllar önceydi. Soğuk kış gecesi, kar lapa lapa yağıyordu, anımsıyorum. O zamanlar biraz mahzun çokça ukala idim. Rahatına düşkün, pek de umursamazdım kimseyi. Her bir sokağını adım gibi ezberlediğim bu küçük belde de akşam yürüyüşlerine çıkar, dar sokaklarının her bir ayrıntısını zihnime kazır, çoğunlukla da her zamanda hep aynı yere, denize çıkan yollarında dolaşırdım. Bazı akşamlar sadece oturur denizi seyrederdim. Duymayı sevdiğim tek ses ise dalga sesiydi. Tabii onun sesinden sonra… Hayatımın en güzel yıllarını, lise yıllarını geçirdiğim canımdan öte bu insan soğuk bir ocak akşamı ayrılmıştı buradan. İletişimi ne kadar koparmamaya çalıştıysak da, aileler araya girmişti. Kopmuştuk bir süre sonra. Onunla tek bir gecede yapılan birkaç saatlik sohbet nasıl bir asra sebep olabilirdi? Kaygısız, rahat, acısız, dertsiz hayatıma renk katan bu gökkuşağını tekrardan görebileceğimi hiç düşünmemiştim.

Çok kızmıştım başlarda ama şimdi karşımda kanlı, canlı duruyordu. Yıllar sonra yeniden en sevdiğimiz mekânımız olan Patara’daydık. Arkasından koştum ve seslendim. ‘‘hey’’ durdu, döndü ve baktı. O an tekrardan göz göze geldik. Yıllar sonra ilk defa… Ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Oysa yıllarca hep bu anı beklemiştim. Birbirimize daha da yaklaştık. İlk kelimeler ondan döküldü. Zihnime kazınan sesi nasıl bu kadar değişmişti? İnsanın sevdiğinin sesini unutması ne büyük acıymış meğer. ‘’Merhaba’’ dedi. Boğazım düğümlenmişti. Zorla ‘’Merhaba’’ sözcüğü döküldü dilimden. Kendimi toparladım ve neredeydin bunca sene, geldiğini haber bile vermeyecek miydin diye sordum. Sesi titriyordu. Bana baktı ve ‘’Hep aklımdaydın inan, kalbimden tek bir sevgi parçası bile eksilmedi. Sadece beni unuttuğunu sandım. Hayatına devam ettiğini… İnsan kalbinden vazgeçer mi hiç?” dedim. Konuşamıyordum. Ne söylenir ne yapılır bilmiyordum. Kalbimde fırtınalar koparken kendimle savaşırken bir anda sarıldı bana. O an bütün gururum yok olmuştu. Kokusunu duymuştum. Bu kokuyu nerede olsa tanırdım. Sevdiğinden bir parça hissetmek gözlerimi yaşartmıştı. Durduk ikimizde. Konuşacak, anlatılacak, hatırlanacak, hissedilecek o kadar çok şey vardı ki. Ama şu an sadece ona sarılıp susmak istiyordum, sadece susmak.

Kelime Müzesi Ankara’da Açıldı

Şermin Yaşar, 10 Mayıs’ta bizlere bir “Kelime Müzesi” açacağını haber verdiğinde çok heyecanlanmıştık. “Kelime Müzesi mi? Harika fikir! Çok heyecanlı! Nasıl yapacak acaba? Bence çok güzel olacak!” gibi şeyler söyledik birbirimize. Evet, hakikaten nasıl olacaktı, nasıl yapacaktı? Türkiye’de daha önce böyle bir müze görmemişti kimse. Ama işin içinde Şermin Yaşar’ın olduğunu bildiğimiz için de pek umutluyduk. Sonucun zaten çok güzel olacağından emindik. Kendisi yolun başındayken şunları söylemişti yaptığı bir paylaşımla: “Bir hayalle yola çıktım. Şuraya evlatlarımızın elinden tutun da getirin, dilimizi sevin, çocuklarımıza da sevdirin, okudukça, gördükçe, gezdikçe şaşırın diye bir müze kurma gayretindeyim.”

Kelime Müzesi taaa haberi duyduğum o ilk günden beri sanki benim müzemmiş gibi hissettirdi bana. Hazırlık sürecinde yapılan paylaşımlarda ipuçları yakalamaya çalıştım. Şermin Yaşar, kah sanayiye gitti kah şantiyeden fotoğraflar paylaştı. Gece gündüz, ekibiyle birlikte çalıştı da çalıştı. Öyle ki bize söylediğine göre müzede Mısırlı sanatçı Abdelnasser İbrahim’den de bir eser olacaktı. Bu işin içinde gerçekten büyük bir emek vardı!

Şermin Yaşar, bir gün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin bahçesinde çay içerken karşıdaki boş binayı görmüş, gitmiş, gezmiş. Sonra da demiş ki: Ben buraya “Kelime Müzesi” kuracağım. Nasıl olacak o iş? Kafanızın içinde bir fikir vardır hani. O fikri tam da anlatamazsınız ya kimseye. Ama sonucunun güzel olacağından eminsinizdir. Öyle bir şey işte. Sonra o fikri hayata geçirebilmek için harekete geçersiniz. Şermin Yaşar da öyle yapmış. Gitmiş, eskiden zahire ve tiftik ambarı olarak kullanılan bu binayı satın almış. Sonra da bir senelik uzun bir restorasyon süreci başlamış ve tüm bu çalışmaları telif gelirleriyle yapmış. Orada, öyle, sessizce bekleyen binayı şenlendirmiş. Sonrası mâlum…

Yukarıda, benim de sosyal medyadan tanık olduğum süreci kısaca anlatmaya çalıştım. 2021’in aralık ayında başlayan süreç, Şermin Yaşar’ın da hayal ettiği gibi 26 Eylül Dil Bayramı’nda güzel bir açılışla taçlandı ve Kelime Müzesi Ankara’da açıldı. Hakikaten bayram gibi bayramdı. Ben de en başından beri açılmasını merakla beklediğim müzeyi bu hafta gezme fırsatını buldum.

Yanıma iki arkadaşımı da alıyorum. Hadi, diyorum. Sizi bir müzeye götüreceğim. Müze? Kelime Müzesine gideceğiz. Çok beğeneceksiniz, çok! O kadar güzel bir yer ki! Sanki müzeyi ben kurmuşum gibi heyecanlı heyecanlı anlatıyorum. Ankara Kalesi’ne giden o uzun yokuşu yürüdükten… Şey… Tırmandıktan sonra fotoğraflarda gördüğüm o lacivert tenteli kapıyı görüyorum. Gözlerim ışıl ışıl. Ama, diyoruz. Burası ne kadar küçük bir binaymış böyle! Allah Allah. Fotoğraflarda ne kadar da büyük görünüyordu halbuki. Neyse, deyip içeri giriyoruz. Çünkü Ankara’nın sıcağında yokuş çıkmaktan kan ter içinde kalmışız zaten. İçerisi tahmin ettiğimden daha kalabalık. Bir de “Hafta içi nasıl olsa. Rahat rahat gezeriz.” demiştim. Bizden önce kalabalık bir öğrenci grubu gezmiş müzeyi. “Allah Allah!” diyorum. “Bu kadar çocuk nasıl sığmış buraya?” Kapının önündeki paspas sizi “Ne iyi ettiniz de geldiniz.” Diyerek karşılıyor. Dikkat edin bu müze kelimelerden mürekkep! Onlar çıktıktan sonra içeri girip biletlerimizi alıyoruz: Tam: 40 ₺, Öğrenci: 20₺.

Kendime gelip kafamı kaldırdıktan sonra gözlerimdeki ışıltı yeniden parlıyor. Dışarıdan küçücük görünen bu binaya ne kadar çok kelime sığmış öyle! Şaşkınlığım geçtikten sonra ben de karışıyorum kalabalığın arasına. Kızlar çoktan kendilerine birer kelime bulup gezmeye başlamış bile. Şimdi, anlatması en zor kısma geçiyorum. Kelimelerin sergilendiği bir müzeyi nasıl anlatabilirim ki? Evet, bu müzede kelimeler, Türkçemizin söz varlığı sergileniyor. Sergilenmekle de kalmıyor. Müzede kelimeler yaşıyor. Onları uzaktan seyretmekle de kalmıyorsunuz. Görerek, dokunarak ve hatta işiterek kelimelerin yolculuğuna şahit oluyorsunuz. İşitmek demişken şu bilgiyi de vereyim:

Müzeyi gezerken kulağınıza arkadan bir müzik sesi gelecektir. Prof. Dr. Mehmet Efe, kelimelerimizin Orta Asya’dan başlayıp bugüne kadar süren yolculuğunu anlatan “Kelimenin Yolculuğu” adında bir eser hazırlamış. (Dinlemek istersiniz diye: https://open.spotify.com/album/60kx7VDxeV7RdFYaAE54yp?si=f_cm0CSdSB-hDe7g06uzSQ )

Efendim, müzeyi gezerken çok temkinli olmalısınız. Çünkü nereye baksanız bir kelimeyle karşılaşıyorsunuz. Meselâ içeri girer girmez şöyle bir dantel karşılıyor sizi:

Bu müze hakikaten de el emeği göz nuru.

Karşınızda benim de çalışmalarını çok beğendiğim Emir Rıfat Işık’ın şu eserini görüyorsunuz: Mutlaka yakından inceleyin ve yanındaki küçük tanıtım yazısını okuyun.

Mutlaka yakından inceleyin ve yanındaki küçük tanıtım yazısını okuyun.

Ellerden dökülen kelimeler de var müzede:

Buradaki kelime ne olabilir?

Kelimelere dokunabiliyorsunuz, dedim ya kelimelerle oyunlar da oynayabilirsiniz müzede:

Meselâ bu harf şeritlerinde alfabemizdeki harflerden oluşan kelimeleri bulabilirsiniz. “K” harfini çekin bakalım. Ne kadar uzağa gidebileceksiniz? Ya da “Ğ”yi?

Abdelannser İbrahim’in eserlerine gidip yakından bakın meselâ:

Giriş katı uzun uzun inceleyerek gezdikten sonra alt kata iniyoruz.

Bu müze dışarıdan göründüğü kadar küçük değil. Attığınız her adımda şaşırmaya hazır olun. Merdivenleri inerken şöyle bir kafanızı kaldırıp da bakın meselâ. Hatta çok sıkıştınız, lavaboya mı gideceksiniz? Temkinli olun. Orada da kelimler sizi bulacak.

Alt katta da ziyaretçilerin “Aaa! A aaa!  Bak bak, burada ne yazıyor. Gel gel telli duvaklı gelinin nereden geldiğini buldum. Bil bakalım, sence kaşıkla kaşımak arasında ne ilgi var?” sözleriyle karşılaşabilirsiniz. Ve herkesin yüzündeki o tatlı tebessümle…

Şimdi üst kata çıkıyoruz. Dedim ya gerçekten düşündüğünüzden daha çok kelime var burada. Üst kata çıkar çıkmaz da hatta çıkarken de kelimeler çıkıyor yolunuza: Dur, biraz yavaşla düşün, bak, incele, şaşır ve merakın daha da artsın.

Hepsini ben anlatmayayım ama. Yalnızca şu fotoğrafları paylaşayım:

Üst katta da kelimelerin kökeniyle ilgili şöyle bir çalışma var. Nan ne demek? Peki nan ve nankör kelimeleri arasındaki ilişki ne?

Müzeden yüzümüzde tebessüm, gönlümüzde mutlulukla ayrılıyoruz. Hatta çıkarken acaba bir tur daha mı atsak, diye düşünmeden edemiyoruz. Öyle ki dönüş yolunda çıkarıp cebimdeki bilete baktığımda orada dahi güzel bir yazıyla karşılaşıyorum.

Farkında değiliz belki ama hakikatte hepimiz kelimeleri seviyoruz. Çünkü onlarla doğuyoruz, büyüyoruz ve hatta son nefesimizde de yine kelimeler oluyor. Türkçemiz, dilimiz de bizimle birlikte yaşamış, yaşıyor. Hayat hikâyelerden oluşur. Hikâyeler de kelimelerden… E kelimelerin de hikâyeleri var yahu! O zaman gidin, görün ve hikâyemizi öğrenin lütfen. Öyle her şeyin de fotoğrafını çekmeye kalkışmayın canım! Yoksa çok şey kaçırırsınız.

Teşekkürler Şermin Yaşar.

(Kelime Müzesi, pazartesi günleri hariç diğer günler, saat sabah 10’dan akşam 5’e kadar açık. 1-23 Ekim tarihleri arasında devam eden Kültür ve Turizm Bakanlığı Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamındaki etkinliklerde Kelime Müzesi de yer alıyor ve bu vesileyle de pek çok ziyaretçiyi ağırlıyor. Hem bu etkinliklere katılmak hem de Müzeyi gezmek isterseniz kapıları size her zaman açık.)

Mevsimlerin Enerjisi

Her mevsimin kendine özgü bir kokusu, rengi ve hissettirdikleri var. Genellikle ilkbaharı sevinçle, sonbaharı ise hüzünle karşılarız. Çoğu yazarlar ve şairler de mevsimlerle birlikte ortaya çıkan duygu yanılsamasını dizelerinde işlemişlerdir. Hüzün ve melankoli tüm satırları sarmıştır adeta. Yakın zamanda bizi karşılayacak olan hüzün mevsimine ne kadar hazırız?

Genetik kodlarımızda da iklim ve mevsim geçişlerinin sonuçlarını görmek mümkün. Örneğin Karadeniz insanı ile Akdeniz veya Doğu Anadolu insanını kıyasladığımızda farkı açık bir şekilde görebiliriz. İklimlerin etkisi insan topografyasını da doğrudan etkiler. Sürekli mücadele içinde olan insan, yaşadığı coğrafyanın da etkisiyle karakterini tamamlar.

Dünya hâli bir döngü halindedir. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” felsefesinden hareketle sürekli bir akıntının içerisinde sürüklendiğimizi anlamak zor değildir.  Ekolojik sistemin bir gereği olarak değişen mevsimlere adaptasyon süreci yaşarız. Her geçiş bir arayış, her mevsim yeni bir başlangıçtır. Örneğin pazartesi günü de bir başlangıçtır. Tüm önemli konular pazar gecesi alınıp pazartesi günü uygulanacaktır. Pek azımız bunu gerçekleştirir. Peki ya mevsim geçişlerinin insan ruhu üzerinde etkisi?

Çoğumuz ön yaşantılarımızdan hareketle kış mevsimi hakkında çeşitli çağrışımlarda bulunuruz. Kış denince aklımıza çilek kokusunun, kuş cıvıltısının, güneşli parlak günlerin aksine portakal kokusu, acı acı öten karga sesleri, yağmurlu günler ve tipi gelir. Herkes kendini etiketleme yoluna gider bu süre zarfında. “Yok efendim ben kış insanıyım. Ben yaz insanıyım.” Sahi dört mevsimin insanı değil miyiz? Değişen aylara, mevsimlere çabucak alışıveren biz değil miyiz?

Aylar öncesinden yapılan menemenler, ağustos sıcağında kurutulan sebzeler, derin dondurucuda kötü günler için saklanan bakliyatlar, örme yelekler, patikler ve daha nicesi. İnsanoğlu yapısı gereği bir sonraki güne daima hazırdır. Gelecek için yapılan planlar, yastık altı birikimler, ileride lazım olur düşüncesiyle bekletilenler… Hep bir sonraki adıma hazırızdır. Şimdiki durak kış mevsimidir artık!

Uzun ve çetrefilli geçen kış gecelerinde insanı karmaşık düşünceler sarar. Evin en sıcak odasında toplanan ailenin üyeleri sıcak bir çay eşliğinde ortak bir paylaşım alanı yaratır kendine. Sıcak bir ortamda bulunma gayesi taşıyan insan, etrafını saran sıcaklıkla birlikte gevşer ve ilkbaharın özlemiyle yanıp tutuşur.

Bahar gelince bir hareketlilik başlar. Hem toprak anada hem de insan ruhunda. Hüznü bırakmanın vakti gelmiştir artık. Şair; dizelerini çiçeklerle süsler, yaşama sevincinden, umuttan bahseder. Tomurcuklanan fidanlar, yeşeriven ağaçlar yeni bir dönemin başladığını hissettirir bizlere.

Daha nice baharlarda buluşmak ümidi ve dileğiyle…

SpaceX

Space Exploration Technologies Corporation yani Uzay Keşif Teknolojileri Şirketi adıyla kurulan SpaceX son 10 yıldır adından çokça bahsettirdi. Gerek şirketin sahibi Elon Musk gerek yaptıkları çılgın projeler ile daha da adından söz ettirecek. Şirketin kuruluş amacı ise Mars’ı kolonileştirmek ve uzay taşımacılığındaki maliyeti düşürmek. SpaceX 14 Mart 2002 yılında ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Hawthorne şehrinde kuruldu. Normalde havacılık şirketi kurmak herkesin yapabileceği işlerden değildir. Elon Musk Paypal’dan elde ettiği gelirler ve kendi servetinden katarak kendi servetinden şirkete 100 milyon $ yatırım yapmıştı. Bu zamana kadar Falcon ( roket ailesi ) , Dragon ( uzay aracı ) , Starlink , Starship gibi birçok başarılı projelere imza atmışlardır. İlk başarıları 28 Eylül 2008 tarihinde, özel sektör tarafından finanse edilen ve yörüngeye ulaşan ilk sıvı yakıtlı roket olan Falcon 1 roketidir. SpaceX 9 Aralık 2010 tarihinde, bir uzay aracını uzaya fırlatan, yörüngeye oturtan ve bu uzay aracını (Dragon) başarılı bir şekilde Dünya’ya geri getiren ilk özel sektör şirketi olması şirketin adının duyulması ve popülerliğini arttırmıştır böylelikle insanların algısı da değişmiştir. Tüm dünyanın uzay ile ilgili NASA’dan haber beklerken SpaceX yaptığı çılgın projeler ve başında Elon Musk’ın olması SpaceX’i benim gözümde NASA’nın önüne çekmiştir. Şirket 2012 yılında Uluslararası Uzay İstasyonuna bir uzay aracı (Dragon) yollayan ilk özel sektör şirketi oldu. 2020 yılında ise SpaceX şirketin alışmış olduğu görevlerden farklı olarak Uluslararası Uzay İstasyonuna Crew Dragon’u yollayarak insanlı bir görev gerçekleştirdiler. Şirket ilerleyen yıllarda , 24 Ocak 2021 tarihinde tek bir roket fırlatması ile 143 uydu taşıyarak tüm zamanların en fazla taşınan uydu görevini yerine getirdi. SpaceX üretim , maliyet fiyatlarını kontrol altında tutabilmek ve motor ve aviyonik alanda kendilerini geliştirmek adına birçok tasarımı ve üretimi şirket içinde yapmışlardır böylelikle hem şirketin motor alanında gelişmesi hem de azalan maliyet şirketin kâr elde etmesini sağlamıştır. SpaceX’in Houston, Texas; Chantilly, Virginia; ve Washington, D.C. konumlarında bölgesel ofisleri bulunmaktadır.

Roket Çeşitleri

Falcon 1 , Falcon 9 ve Falcon Heavy olmak üzere 3 adet roketleri bulunmaktadır. Falcon 1 2006 yılında ilk uçuşunu yapmıştır. Falcon 1 roketinin amacı daha büyük ve opsiyonel olan Falcon 9 roketinin geliştirilmesinde yer almaktı. Falcon 9 ise 2014 yılında ilk uçuşunu yaptı. Falcon Heavy ise 6 Şubat 2018 tarihinde fırlatıldı. 3 çeşit motor üzerinde çalışmaktadırlar.  Merlin ile Kestrel, ve Draco roketi şirketin ilk kurulduğu yıllardan beri geliştirdikleri roketler , son yıllarda ise bu roketlerin yanı sıra Superdraco ve Raptor geliştirilmektedirler.

Başarısız Roket Denemeleri

Boeing CH-47 Chinook

Bir helikopter en fazla kaç kişiyi taşıyabilir diye düşünebilirsiniz , chinooklar sizin düşüncelerinizi büyük ihtimal yıkacaklardır . Chinooklar helikopterlerin ağır abileridir dersek yanlış olmaz sanırım. Tam tamına 60 personel taşıma özelliğine sahip bu ağır abilerle istediğiniz bölgeye topçu birliği taşıyabilir keyif amaçlı olarak da F-16’nızı nakledebilirsiniz . F-16 helikopterle nakledilir mi ? demeyin bu ağır abi o işi de yapıyor. Bu abimizin birim fiyatı diğerlerine göre birazcık pahalı sadece 35.1 milyon $’cık.

Chinook Boeing firması tarafından üretilmektedir . 21 Eylül 1961 yılında ilk uçuşunu yapan ağır abiler kendilerini o kadar sevdirmişler ki günümüzde kullanımda ve üretimi de devam etmektedir. Ağır abilerin gücü ise 2 adet tandem Honeywell T55 motora sahip olmasından geliyor . Görünüşünün farklı olması ise en büyük ayırt edici özelliklerinden diyebiliriz. Bu abilerin olmadığı savaş yok desek yalan söylemiş olmayız. Vietnam Savaşından tutundan Irak Savaşına kadar her yerde görev almışlardır . 1200 adetten fazla üretilmesi savaş alanlarının vazgeçilmezi olması için yeterli bir sebep olarak görülebilir.

ÖZELLİKLERİ

Mürettebat: 3

Yük: 24.000 lb (10.886 kg)

Uzunluk: 98 ft (30 m)

Fuselage length: 52 ft (16 m)

Genişlik: 12 ft 5 in (3,78 m)

Yükseklik: 18 ft 11 in (5,77 m)

Boş ağırlık: 24.578 lb (11.148 kg)

Maksimum kalkış ağırlığı: 50.000 lb (22.680 kg)

Maksimum sürat: 170 kn (200 mph, 310 km/sa)

Menzil: 400 nmi (460 mi, 740 km)

Azami irtifa: 20.000 ft (6.100 m)

Ordumuzda da 12 adet uçan kale bulunmaktadır. Operasyonların yanı sıra tatbikatlarda da uçan kaleleri görmekteyiz. Uçan kaleleri kullanan ülkeler ise : Avusturalya , Mısır , Yunanistan , İtalya , Türkiye , Japonya , Libya , Hollanda , Tayvan , Singapur , Güney Kore , İspanya , Tayland , Birleşik Krallık , Abd , Fas

Varyantlar

HC-1B

CH-47A ( 349 adet )

CH-47B ( 108 adet ilk defa kanca kullanıldı )

CH-47C ( 233 adet üretildi motor olarak yükseltildi )

CH-47D ( 472 adet üretildi farklı motor kullanıldı )

MH-47D( 12 adet özel kuvvetler için üretildi )

CH-47F ( 239 adet üretildi aviyonik ve motor olarak yenilendi )

Chinook sivil amaçlı uçuşların yanı sıra yangın söndürmede de aktif olarak yer almaktadır. 10 tona kadar su alma kapasitesi , uzun süre boyunca görevine devam etmesi yangın söndürmede önemli bir etken yapmaktadır. Sivil ve askeri çalışmalarından ötürü bu ağır abiler modernize edilerek daha uzun yıllar boyunca kullanılacağına eminim.

Davet

mavi, bir gökyüzünde güzeldi bir de onun gözlerinde
derin ve sonsuz bir evreni taşıyan ruhu
gözlerinden feyz alıyordu
tüm evren onun simasına yerleşen gülüş olmak için türlü türlü kahkahalar atıyor
ama hiçbiri bu güzelliğe erişemiyordu
merhamet en çok onun yüreğine yakışırdı
en çok onun yüreğinde ışık saçardı
gezegenler sema ederken gökkubede
tanrı kadının ellerine bir dünya çizdi
dünyaya bereket saçan bir nehir bağışladı kadının sevgili yüreği
sessiz çığlıklar onun dilinde bir güzel şarkı oldu
beste beste döküldü yer yüzüne
sımsıkı sarılmak, öpmek, kucaklamak istedi şu garip dilenciyi
güçlüydü, gururluydu, başını eğmedi ve kafasını göğe kaldırdı
söyledi uzak ülkelerin şarkısını
ey sevgili dünya bak işte buradayım tüm gücümle
ve sana meydan okumak bir yana
seninle aynı safta olmak için türküsünü söylüyorum insanlığın
yanına al beni, göğüne davet et, misafirin olayım
dünya dile geldi,
ey küçük insan, seni kalbime almak için davet bekleme benden
sen benim kaainatımda bir güvercin ol
kon dilimin ucuna
gözlerin dökerse hırçın yağmurlarını
benim evime sığın, kuşatsın seni şu derin sevgim
kadın güvercin oldu dünyaya koştu
dünyaysa kadına sımsıcak bir yuva oldu
sarıldılar tam sıfır noktasında
kutuplar ve çöller birleşti kardeşçe
okyanuslar balıklarını hediye ederken tanrıya
kadın en güzel şarkısını mırıldandı insanoğluna
İnsanlar yerin göğünde dans ettiler hiç durmadan
fareler kedilerle, kediler köpeklerle el ele tutuştu ve çaldı bir davul ötelerden
uyudu tüm bebekler
sakinliğin ülkesinden duyuldu güllerin kokusu
insanlığın imzası atıldı o gün kara kaplı deftere
ve herkes mutlu mesut yaşadı bir ömür
film bitti, perdeler indi, seyirci evlerine dağıldı
aşkın tadıysa izleyenlerin damağında kaldı…

E- Kitap mı? Baskı Kitap mı?

Asırlar öncesinden günümüze kadar gelen matbaa tarihi ile birlikte birçok kitap, insanların ellerinde kendilerine yuva buldu. Çok yakın bir tarihte ise teknolojinin hızlı gelişimi ile birlikte E-kitap denilen bir kavram çoğu insanın zihninde yerini aldı. Şüphesiz bir şekilde yüzyıllardır insanlığa kılavuz ve yoldaş olan kitaplar bir kelebeğin kozasından çıkması gibi şekil ve formunu değiştirirken onların sadık dostları, akıllarında ve sosyal ortamlarında sarsıcı bir tartışmaya istemeden dahil oldu. Bu taştırmanın cevap bekleyen sorusu ise “E- Kitap mı? Baskı Kitap mı?” sorusudur.

Kısaca matbaa ve basım tarihi

Matbaanın ilk kullanımını MS birinci yüzyılın ikinci yarısında Uzakdoğu’da görmekteyiz. İlk başlarda kalıp kelimeler ile kâğıda baskılar yapan matbaa makineleri, daha sonra harflerin demirle şekil alması ile birlikte tekli vuruşlarla baskı yapan matbaa makinelerine doğru evrilmiştir. Böylelikle insanlık seri ve hızlı basım tarihine ilk adımlarını atarak kitaplara daha kolay erişim sağlamaya başlamıştır. Basım yapılan kitaplara baktığımızda ilk baskı kitapların dini kitaplar olduğunu görmekteyiz. O dönemlerin radikal din düşüncelerinde özelikle kutsal kitapları olan dinlerin baskı yaparak dinlerini yaymaları da matbaa ve basım ile daha kolay hale gelmesi ise yadsınamayacak bir gerçektir. İyi yönden bakarsak aslında kutsal kitapları olan dinlerin en iyi arkadaşı matbaadır. Dini kitaplar ardından insanlar edebi ürünlerle de matbaayı buluşturarak yazın, basım ve edebiyat alanına yeni soluk getirmiştir.

Nedir Bu E-Kitap?

Teknoloji, asrın büyük adımı. Gündelik hayatımıza adapte olan teknoloji takılarımızdan cüzdanımıza, alışverişimizden yediklerimize kadar bize yardımcı olur hale geldi. Tabii ki insanlığa hizmet eden bu müessese insanlığın kadim arkadaşı olan kitaplara da yeni bir görünüş getirdi. E-kitap dediğimiz bu görünüş ve biçim çoğu teknolojik aletle kullanılabilir durumdadır. Masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar, tabletler, akıllı telefonlar, elektronik kitap okuyucular gibi görüntü destekli aygıtlar ile erişim sağlanan kitaplara E-kitap ismini vermekteyiz tam açılımı ise Elektronik Kitap. Eğer konuyu biraz daha irdelersek bu süreç 90’lı yıllarda ortaya çıkmış ve bazı iniş çıkışlarla özellikle 2010 sonrasında üzerine düşünülen ve insanlığa hitap eden bir olay olmuştur. Günümüzde çoğu internet erişimi olan aygıtlarla bu hizmetten yararlanılabilmektedir. Ayrıca bu konu hakkında bilgi vermek gerekirse çoğu insan PDF dosyalarındaki kitapları E-kitap sanmaktadır. Lakin elektronik kitaplar için farklı yazılım ve uzantılar gereklidir. Buna destek olarak: Epub, Mobipocket, eReader, HTML örnek gösterilebilir.

Sorunun Cevabı

İrdelediğimiz başlıklar altında baktığımızda aslında bu sorunun yani “E- Kitap mı? Baskı Kitap mı?” sorusunun birden fazla yanıtı var. Nasıl mı? Şöyle baskı kitaplar çoğu insanın yıllardır kullandığı ve kült eserlerin ilk basımlarına hitap eden bir olgu. İnsanlar basılı kitaplara yani somut olarak kitaplara dokununca bağ kurduklarını söyleyebiliyorlar. Lakin diğer bir yandan baktığımızda ise basılı kitaplar insanlara zorluk yaratabiliyor. Mesela her bir kitap sayfası için binlerce ağaç kesimi ile birlikte binlerce mesai içeren bir çalışma gerekiyor. Bunla birlikte basımı esnasında da zorluklar maalesef göz ardı edilemeyecek düzeyde olmakla birlikte çevre zararı kısmı da ayrı bir sorun yönü bu açıdan baktığımızda E-kitaplar bizlere birçok yönden fayda sağlıyor. Sayfalara ihtiyaç olmadığı için hem doğaya zarar vermiyor hem de fazladan mesaiye ihtiyaç doğurmadan insanlığa zarar vermiyor. Lakin E-kitap farklı bir açıdan da insanın göz sağlığına zarar vermekle birlikte bazı telif suçlarına da sebebiyet verebiliyor. Bence lafı fazla uzatmadan şunu söylemek gerekli; ihtiyaçlar doğrultusunda her ikisi de kullanılabilir. EEE! Kitap hepsi neticede.

Misafir

Pamuk ellerinde güller yetiştiren, gözlerine renkli tohumlar eken ve kalbinde küçük bebeler yetiştiren bir melek ansızın omzumda beliriyor. Tek bir kara bulut sırılsıklam etmişken beni, dizlerim yaralanmışken çocukluğumun arka bahçesinde o gelip usulca omzuma dokunuyor.

Eski köy evimizin alçısı dökülmüş yeşil duvarına yaslı, emekliliği gelmiş bir divana oturtturuyor beni. Gözlerim buğulu bir şekilde onun elinde tuttuğu merhemin kokusunu içime çekiyorum. Naneli bir kokuyu ciğerlerime dolduruyor sanki bu merhem. Canı naneli şeker çekiyor içimdeki çocuğun. Merhemi yavaş ve ağır adımlarla parçalanmış diz kapaklarıma koca bir merhametle sürerken iyileşmesi için de Allah’a açtığı o pamuk elleriyle dua ediyor, şifa bekliyor. Aramızda ne bir konuşma geçiyor ne de konuşmak için sözlere dökülen bir eylem. O gözleriyle dokunuyor yüreğime, bense onun gözlerini gönlümün en güzel yerinde misafir ediyorum. Gözler sessiz ama bir o kadar da derin bir muhabbet içerisindeyken o billur sesi kulaklarımda çınlıyor. Ninni mırıldanmaya başlıyor aniden. Sesi kadifemsi bir tınıyla dünyadaki tüm çocukları uyutacak kadar narin ve dingin.

Dünyanın tüm çocuklarıyla birlikte ben de uykuya dalıyorum onun dizinin dibinde. Rüya görmeye başlıyorum uykuya dalar dalmaz. Vitrine asılan minik dikdörtgen vesikalık fotoğraflar birden konuşmaya başlıyor benimle. Her ses farklı bir renkle, kimlikle, neşeyle bana samimiyet içinde gülümsüyor. Tüm yüzler tanıdık ve mazinin birer armağanı. Annem, babam, teyzem, halam, dedem, ninem ve o eski köy evinde yaşadığım tüm güzel anılar göz kırparken bana ben gözlerimi açıyorum sabahın sarı sıcak aydınlığına.

Rüyamın tatlı ninnisiyle uyanırken hemen onu arıyor göz bebeklerim. Dizinin dibindeyken tüm gece, nereye kaybolmuş olabilir ki birdenbire?  Pamuk elleri, gülen yüreği, dingin sesi… Evin tüm odalarını büyük bir korku ve heyecanla kolaçan ediyorum. Sesleniyorum, bağırıyorum, ismini sayıklıyorum ama hiçbir ses duyamıyorum.

İçimdeki ufaklığın gülüşü beni kendime getiriyor…

‘’Rüyanın içinde bir rüyadasın. Uyan ve aç gözlerini şu yolculuğun kırklı hülyasına. O gitti… Ama seni görmek için o pamuk ellerine ektiği tohumları büyütüp yine gelecek. Bu sefer o tohumlar fidan olacak gönül bahçende. İşte o zaman birlikte sulayabileceksiniz vitrinde açmış rengarenk çiçeklerinizi. Yaşın tam otuz yedi. Bugün doğum günün sevgili genç kadın. Tüm sevdiklerin bu gece seninleydi. Teşekkür edip ellerini açmak için semaya o seni bekliyor, sen neyi bekliyorsun…’’

Ufaklığın sesi çınlarken kulağımda, tüm rüyalar buhar olup uçuşuyor bulutlara. Doğum günümmüş bugün, tamamen çıkmış aklımdan. Beni ziyarete gelmiş narin anneannem. Başımı okşamış, ninniler söylemiş ve dizinde uyutup yine musalla taşının memleketine uğurlanmış bir önceki geceden. Bir tevafuk, bir tevekkül ve sonsuz şükür… Şükrederken secdede, tüm sevdiklerimi anımsıyor, minnet ve sevgiyle bana miras kalan vesikalıkların gök kubbesine selam ediyorum.

Anneannemin ölüm yıldönümü hatırına…

Minibüs

Gideceğim yere ya erken varıyordum ya da geç kalıyordum. Benim nasibime zamansızlık düşüyordu hep. Bazı yerlere erken varmanın dakiklik ya da acelecilik olmadığını ise sonradan anladım. Bu böyledir. İnanın bana. Biz her yere vaktinde varırız. Çünkü hep yetişmemiz gereken bir hikâye vardır.

Bugün, minibüsün kalkmasından yirmi dakika önce vardım otogara. Ablacığım seninki de tez canlılık artık, diyeceksiniz. Durun, hemen teşhisi koymayın. Olduğunuz yerde kalmanızın bir anlam ifade etmediğini hissettiğinizde oradan gitmek en güzeli oluyor çoğu zaman. Her zaman değil. İstisnalar hep vardır. Böyle şeylerin kurguyu bozduğunu söylerler ve buna genellikle canımız sıkılır. Meselâ tam saat başında kalkması gereken minibüsün birkaç dakika gecikmeli hareket etmesi gibi. Ya da çok sıcak bir havada şoförün klimayı çalıştırmak istememesi gibi. Oysaki bunların hepsi kurgunun bir parçasıdır belki de. Belki de ben yanılıyorumdur. Çünkü herkesin bir bildiği vardır ve kimsenin işine karışılmaz.

Bizim işlerimiz de hep böyledir zaten. Olduğu kadarıyla yetinmek düşer payımıza. Keza bugün de öyle oldu. Kimilerinin Anadolu’nun küçük ve şirin bir ilçesi diye niteleyebileceği bir yerde bizler de kendi konfor kanunlarımızı yazıyorduk kendimizce. Uzaktan bakıldığından çok şey istiyorduk belki de. Sağlam bir minibüs, kibarlıktan kırılan insanlar ve dünyanın en anlayışlı şoförünün bize denk gelmesi gibi temel ihtiyaçlarımız vardı. Bunların peşindeydik biz yalnızca. Diğer başka şeyler pek de umurumuzda değildi zira. Bunların size inandırıcı gelmemesini umut ederek satırlarıma devam etmek isterim.

Kimsenin bir başkasının acısına bulaşmak istemezcesine birbirinden kaçarak yürüdüğü yollardan geçtim. Bizim burada her adım başında bir cami, caminin bahçesinde de türbe vardır. Haliyle camilerin bahçelerinde de sanki dünya kurulduğunda oraya dikilmiş diyeceğiniz çam ağaçları vardır. Şöyle hafif bir yel esse yanağınıza bir serinlik çarpar ya öyle işte. Sonra kahvehaneler… Camlarına perdeler çekilmiş. Mübarek günde niyetlilerin nefsine zarar gelemsin diye. Herkesin günahı kendi başına. Dükkanların önüne atılmış birkaç eski iskemle. Üstünde oturan yorgun ruhlar. Caddeden arada bir hızla geçen Şahinler, Kartallar… Arada bir uyuyanların uykusundan kaldıracak bir traktör sesi doldurur her yanı. Sonra bir adam iner traktörden çevik bir sıçrayışla. Gözleri hemen tanıdık birilerini bulur da bir günlük yoldan onlara selam verir. Sonra her yandan asırlardan beri aşina olduğumuz bir ses yükselir. Davete icabet etmenin kıymetini bilenlerin yolu bellidir bu andan sonra. Herkes üzerinde düşeni lâyığıyla yapmanın derdindedir. Allah kabul etsin. Cümlemizin.

Bizim buralarda yolların öyle düzü yoktur. Ya yokuş çıkarsınız ya da bayır aşağı freni patlamış kamyon gibi inersiniz. Ben ikincisiydim bugün. Freni patlamış kamyon gibi gidiyordum. Aklımda yalnız bir tek şey vardı: Varış yerim. Üstüme başıma takılıp kalmış her bir hikâye ruhumda kalıcı izler bırakıyordu halbuki. Durup düşünmeye vakti olmayanların çağındaki bir aceleciydim ben de. Yol yorgunuydum hep. Uyusam üstümdeki ağrılığı atardım belki de. Çareyi psikanalizde arardım ben de ileride. Kim bilir! Zihnimin kıvrımlarına sızmış, sıkışmış kaygıları atmanın başka yolunu bulur muyuz?

Kahvehanelerden, cami bahçelerinden, dükkanlardan, parklardan ve insanlardan geçip varmıştım hedefime. Benim hâlimden Kastamonu’ya gideceğimi anlayan sefer sırasını bekleyen şoförler sıradaki minibüsü işaret ettiler hiç konuşmadan. Ben de hiç tereddütsüz yürüdüm. Yürüdüm ama gösterdikleri minibüs sanki oraya iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Bu ilçeye geldiğim ilk yıl. Sağıma soluma bakındım. Kimse oralı değildi. Neyse, deyip bindim minibüse. Tek sıra koltuklar, yırtık döşemeler zemine döşenmiş Yudum sıvıyağı kartonları, yırtık perdeler… Bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Halbuki bu rüya değil uykudan uyanmanın ta kendisiydi. Arkalarda bir yere oturdum. Böylece kendimi diğer bütün yolculardan tecrit edecektim. Aynı yola gidiyor olmamız dışında bir sorun yoktu.

Camı sonuna kadar açıp derin derin nefes aldım. Sonra iki koltuk önüme Suriyeli bir çift oturup hararetlice konuşmaya başladı. Arada da göz ucuyla bana bakıyorlardı. Kapıda gençten bir kadın belirdi. Bir elinden tuttuğu oğlunu yanımdaki koltuğa oturttu. Kulağına eğilip bir şeyler fısıldadıktan sonra yanından ayrıldı. Sonradan anladım ki şoföre çocuğun ineceği yeri tembihlemiş de öyle emanet etmiş. Sonra oğluna gelip bu sefer yüksek sesle “Oğlum, bak ağabeyin seni varınca indirecek. Korkma, oldu mu?” dedi. Çocuk da korkmadı. Çocuktu, korkmadı. Elindeki kocaman havucu kemirmeye devam etti. Kalkış vakti yaklaşıyordu. Geç kaldığını düşünenler telaşla bindiler arabaya. Önümdeki iki genç kızın yanına oturmuş kavanoz dipli gözlükleri olan kasketli ihtiyar, arada bir kızların elindeki telefona şöyle çaktırmadan bir göz atıyordu. Arada da kendi elindeki telefonuna minik büyüteciyle dikkatli dikkatli bakıp bir şeyleri görebilmeye çalışıyordu. Tüm bu sakinliğin ortasında dışarından bir kıyamet koptu. Şoför sinirle ama aynı zamanda kendi de tutarak “Cins misin, sipariş misin kardeşim? Hadi git işine. Belanı benden bulma!” diyerek karşısındakine söyleniyordu. Muhatabının ne dediğini duyamadık ama şoför sanki kendi kendiyle konuşurmuşçasına “Git abicim, git. Beğenmezsen başka arabaya bin. Bendeki bu! Günaha sokma adamı. Bu binenlerin canı yok mu?” diye gittikçe yükselen bir sinirle konuşmaya devam etti. O hışımla da minibüse binip kontağı sessiz bir besmeleyle çalıştırdı. Yanındaki koltukta oturan adam “Bırak belaya bulaşma Mehmet Ağa.” diyerek onu teselli etti. Bela. Bu hikâye tahlil edilseydi eğer uzmanlar kim bilir ne sonuçlar çıkarırdı. Yaşarken öyle değildi ama. Her şey olabildiğine basitti. Ama şunu da eklemek gerek: Büyük çarkın dişlileri rahat dönebilsin diye küçük hayatlarda böyle şeylerin yaşanması gerekiyordu ve hayatın sırrı dedikleri şeye her neyse burada gizleniyordu.

Şoför arabayı kaldırırken annesi oğluna neşeyle el salladı. Çocuk havucunu kemirmeye devam etti. Şoför Mehmet de birden aklına gelmiş olacak ki arkaya dönüp çocuğu kontrol etti. Yerindeydi. Yolun belli noktalarında durup yolcu almaya devam ettik. En arka koltukta oturan teyze Pazar çantasını eline almış en sağa sıkışmış oturuyordu. Minibüse binene herkese yol veriyordu. “Buyur apla sen otur şöyle.” “Yok gardaş sen geç, geç. Rahatsız olma. Benim dizlerim sızlıyo. Sen buyur.” diye adamın gönlünü müsterih etti. Ondan daha yaşlı olan adam da kadını rahatsız etmediğinden emin oturdu yerine. Minibüs artık tımtıkış olmuştu. Ayakta bile dikilecek yer yoktu. Ayaktaki adamların üstü başı da sanki iki bin beş yılından gelmiş gibiydi. Moda dedikleri şeyin bir kıymeti yoktu buralarda. Herkes kendine yakışanı giyiyordu çünkü. Öyle değil mi? Yolculuğuna ayakta devam eden bu beş adam kafalarını öne eğmiş, kimseyi rahatsız etmek istemezcesine kendi dünyalarına dalmıştı. Birinin telefonu çaldı o sırada. Kemerine taktığı telefon kabından, minibüsü inleten telefonu çıkartıp yanındakine kimin aradığını okuttuktan sonra kapatma tuşuna basıp telefonu yerine geri koydu.

Bu minibüsteki her şey sanki yüzyıllardır oradaymış gibi birbiriyle uyumluydu. Benim bu denli rahatlığa alışık olmayan ruhumsa başta daralmıştı ama şimdi yol hiç bitmesin istiyordum. Aynı yolun yolcusu olduğum bu insanlarda ruhum bir aşinalık bulmuştu. Geçmişten gelen bu yolculuğu hiç de yadırgamamıştım. Ben kendi derdime düşmüşken yanımda oturan teyzenin dikkatini birden havuç yiyen çocuk çekti. Sağına baktı, soluna baktı. Ayaktaki adamalara sordu. Eyvah! Çocuğu tanıyan kimse yoktu. Olaya hemen el koyarak havucunu kemirmeye devam eden oğlana annesini babasını sordu da çocuk tek cevap vermedi. Tantanayı fark eden şoför “Apla annesi bana bıraktı. Yolda indürecen.” deyip de teyzenin yüreğine su serpti.

Çocuğu indirdiğimiz yerde yaşlı bir kadın bindi minibüse. Yanımdaki teyze kalkıp ileride ineceğini söyleyerek bu yel esse yıkılacakmış gibi yürüyen kadına verdi yerini. Ben kulağımdaki sesleri dinleyip diğer her şeye sağırken kendi kendine söylenmeye başladı. Kulaklığımı çıkarınca anladım ki arka koltuktaki adamlar hararetli hararetli bir şeyler tartışıyordu. O kadar hızlı konuşuyorlardı ki ne söylediklerini onlardan başkası anlamıyordu. Teyze de bundan rahatsız olmuş olacak ki “Sanki evlerinde konuşuyorlar. Şu sese bak.” diye bana döndü. Benim buna bir cevap vermem gerek şimdi. “Farkında değiller demek ki.” diyerek sohbeti orada kesmek istedim. Ama teyze aradığı boşluğu yakalamıştı bende. “Yok kızım. Böyle de olmaz ki. Hadi biz neysek… Bu adam ne etsin akşama kadar?” dedi şoförü gözüyle işaret ederek. “Alışmıştır artık o da.” dedim. Bu geçiştirmelik cevapları başkasına vermiş olsam sohbet daha fazla uzamazdı ama herkesi kendi gibi zanneden bu teyze konuşmaya devam etti beni utandırarak:

-Öğrenci misin kızım?

-Yok teyze, öğretmenim.

-Öyle mi? Benim büyük oğlan da meslek lisesinde müdür. Karısı bıraktı gitti geçen sene. Onun yanına gidip geliyorum her gün. Seksen beş yaşındayım kızım. Gidiyorum sabah. Temizliğini, yemeğini yapıp öğlen evime geri dönüyorum. Oğlanın benden hizmet beklediği yok da işte kendim duramadığımdan.

-Maşallah! Allah daha çok iyiliğini versin teyze.

-Âmin kızım, âmin! Ne ediyim ben de kendimi böyle oyalıyorum işte. Adamım otuz beş yaşında öldü. Ondan da bir şey kalmadı. Devletin verdiğiyle kendimi idare ediyorum işte.

-Mekânı cennet olsun.

-Adamım bir taneydi kızım. Amma ne yapalım işte. Hastalık çökertti hemen. Birden gidiverdi.

            Parmağındaki yüzünü çıkarmamıştı. Elindeki poşeti sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Bir elinde de bastonu vardı. Üstündeki siyah, örme yeleğinin içinde incecik, yeşil bir penye vardı. Ayağındaki kara lastiklerin içine mestlerini giymişti. Basma siyah eteğinin çiçekleri ağarmıştı. Ben susmaya devam ediyordum. Sohbet etmek böyle bir şey miydi? Sen susarsın. O anlatır. İnsan neden yolda karşılaştığı birine bunları anlatır? Evvel refik, bade’l tarık. Yol gerçekten de arkadaşla gerçekten bir yol oluyordu. Yoksa çekilen çileye değmez.

-Yaşlandım amma gayrı. Şu dizlerim tutmuyor. Adamının zamanında bir ev yapalım diye çıktık. Sırtımda o harç tenekelerini çektim de yorulmak ne bilmedim. Dört duvarı örüp çatıyı kapattık da sen bana sor ne eziyetler çektiğimi. Gündüz perdeleri çekerdik de kimse görmesin de ekmeğin arasına soğan koyar da yerdik. Evin içine kendimizi attık da bomboş dört duvar. Bak dur. Çalış Allah çalış. Ah o canlarımı nerelerde arayıp da bulayım! Oğlan hepsini sattı savuştu. Yedi içti. Geçti bir kenara. Ne edersen et. İşte!

            Ben yalnızca sustum. Yüzüne uzun uzun bakarak dinledim. Dünyadaki herhangi bir öyküden biriydi onunki de. Herkesin bu dünyada oyalanacağı bir öyküsü vardı. Kimisininki yazım yanlışlarıyla doluydu. Kimisinin kahramanları kötüydü hep. İyilerin savaşı vardı. Kimisi yalnız başına kalmıştı. Kimisi anlatabiliyordu yaşadıklarını. Kimisi yalnızca susuyordu. Gözleri namlu olanlarınkini sormaya çekiniyorduk. Onlar da herkese anlatamıyordu zaten. İnsanlar çeşit çeşit, hayatlar hep hatalıydı.

            Mehmet abi, yavaşlayarak yolun kenarında durdu. Teyze de bu sessiz anlaşmaya uyarak usulca indi minibüsten.

-Abi müsait bir yerde.

-Kaptan beni şurada indir.

-Öğrenci mi?

-Para üstüüü!

-Ne kadar abi?

-Abla müsaade et de inelim.

-Son durak!

-Hadi geçmiş olsun cümleten.

Kara Tren

Gecikse de kara tren bekler insan.”

Aşık Veysel Şatıroğlu.(1894-1973)

Mezarlığın başında duran ibriği aldım ve sanki ölü ruh canlanacak gibi boşalttım suyu toprağın karasına. Toprağın üstünde üç tane yeşil çiçek açmıştı. Ben en çok mezarlıkta açan çiçekleri severdim. Dünyayla dalga geçer gibi toprağı boyarlardı. Umutsuzluktan buruşan bütün olanaksızlıklara karşı kendilerinde hala yaşayabilme gücü buldukları için onlara hayrandım. Ölüm denen şeyin damakta bıraktığı kekremsiliği kovmak istedim. Bütün dünya insanlarının bir karıncadan ne farkı vardı? İnsan yok olacaksa, o da bir gün uçup gitmeyecek miydi? İnsan nasıl da güçsüzdü. Canından can gitse de nasıl gülebiliyordu hala? Bundan sonra hiç gülemeyecek miydim ki? Gülmemeli miydim? Gülsem hain bir evlat olacaktım gülmezsem de hain bir öz taşıyacaktım. Ruh denen o yaratık bu kuru vücuttan taşmak için yalvarıyordu sanki bana. Nereye gitsem geri dönüyordum. Dar geldi sema bile. Ne göğe sığabildim o gece ne de anamın yüreğine. Azade nenemin kuşları dallarıma konmuş ve küf kondurmuşlardı bakışlarıma sanki. O gece ne kadar ağlasam da Keder Hanım’a “gitme” dedim. Neyi misal versem yetmiyordu ki zaten. Konuşsam da, bağırsam da, ağlasam da gidecektin. Ben de sustum. Sühan Dağı’na çıkmak kolay mıydı?

Anam seslendi sonra: “Hasan, ibriği mezarın yanına bırak!” Düşündüklerimden utandım sonra, çıktık yola. Yolda Yunus düştü yüreğime, derde giriftar eyledi beni bu mazlum sükût. Onların derdini işiten keklikler benim derdime kar rengi bir hüsn derlerdi. Ayıplardım ben kendimi. Böyle küçük dert mi olurdu? Dert miydi benimki de? Sustum.

Ökçe Kundura’nın önünden geçip saat dükkanına gittim. Bu dükkana hep hayrandım. Adeta bir kapıyı andıran pencerelerden içeriye ışık huzmesi dolardı. Bu huzme odayı sanki sarıya boyar ve suskunluğun kirli sisine perde çekerdi. Saatlerin kocaman oluşu, tik-tak sesleri ve akreple yelkovanın birbirini takip eden o sıra dışı oyunu ruhuma nakışlanırdı ve ben büyülenirdim sanki. Bir tiyatro seyreder gibi olurdum. Bu dükkan zamanın göçmen bir yolcu mu yahut kalıcı bir misafir mi olduğunu düşündürürdü bana. Eşref Usta’mın sohbeti ile de anlam kazanırdı huzurum. “Zamanın çıngırağı kulları öyle şaşkına çevirir ki evlat!” dedi, “Beşer dinçken gülüp geçtiği hakikati ihtiyarlayınca anca kavrıyor.”

Haklı mıydı Eşref Usta? Ak rüzgarlara hasret gönlümü prangalardan kurtaracak yüce hakikat hayal miydi? Hayal bir hakikat miydi? En yüce hakikat kimdi? Ve neredeydi?

           

Aralık’ın 29’u. 6 yıl evvelsi. Çok kar yağdı o günden sonra bu şehre. İstanbul’a daha evvel böyle soğuk uğramamıştı sanki. Zemheri ayazı öyle yaktı ki bu canı, şaştım kaldım. O sabah anamın haykırışlarıyla yataktan kalktım. Anamın endişesinde bir at gibi huysuzlanan bu leke babamı bir daha göremeyecek olmanın verdiği korkuydu belki de. Babamın gözlerine son kez seslendiğimi düşünsem de yanıldığımı bana hüzün göndermesinden anlamıştım.

            Bir kahve değirmeni dükkanı işletirdi babam. 40 yılını vermişti bu işe. Anamla benden esirgediği gönlünü o dükkana koymuştu da ipek mendillere sarıp saklamıştı sanki. Esasen “Ne istersin?” diye de sormadı bana hiç. Sormaması gerekiyordu demek. Ben bilmezdim ki bir şey. “Gel” derlerdi gelirdim. “Git” derlerdi giderdim. “Otur” derlerse oturur, “kalk” derlerse kalkardım. Ama kimse bana “anlat” dememişti. Ben de hep sustum. 

Babamın yanındayken ne yapsam tam olmazdı, bir yerde yanlış yaparım diye ürkerdim hep. Yeri gelir nefes almaktan bile çekinirdim. Bir elma yongası gibi gönlüm de dışarıda kalınca kararırdı sanki.

İyi bir dinleyiciydim. Anlamak için yorulmazdım, bilirdim; ben anlatmadıkça dinlenemeyeceğim. “Boşuna iki kulağımız bir ağzımız yok oğlum!” derdi babam hep. “Sen bu işi iyi beceriyorsun.”

            Babam gözlüğünü yeşil kadife kutusundan büyük bir titizlikle çıkartır, siler, sonra önlüğünü giyer ve gömleğinin kollarını da sıvadıktan sonra değirmenin başına geçerdi. Ne öğütecekse benden alırdı babam. Kahve çekirdekleri kapıdan girince hemen solda üst raftaydı; boyum yetmezdi, tabureye çıkar da uzanırdım. Babam çekirdekleri her çektiğinde çıkan o ses dayanılmaz olurdu benim için. O değirmen beni öğütüyor ben de buna müsaade ediyormuşum gibi gelirdi. Kahveden gelen o koku çekilmez olurdu. Dükkana gelen her müşteriyse bayılırdı bu kokuya. Mana veremezdim. Gözümün içine bakıp ne bahtlı olduğumu söylerlerdi hep. Öyle kızgındım ki onlara. Bilmiyorlardı içinde bulunduğum vaziyetin umarsızlığını. Her sabah aynı sıkılganlıkla döner dururdum bu küçücük yerde. Hareket edemezdim, ben kendimden koşup çıkmak isterdim de kendimi yine babamın yanında bu kahve dükkanında bulurdum.

            Bir gün karşı dükkanın çırağı hastalanmıştı. “Az işe yararsın” diye oraya yolladı babam beni. Rengarenk, çeşit çeşit kumaşlarla süslenmiş şapkalar vardı camekanlarda. Kırmızı fiyonklu, beyaz kurdeleli, dantelli, hasır iple örgülü, çiçek desenli onlarca şapka doluydu odanın içi. Bunları kim hangi ara yapmıştı?

Ben korkak bakışlarla içeriyi süzerken Marifet teyze “Celal Bey’in oğlu sen misin? Ne cıbar oğlanmışsın sen!” dedi. Doğru, çocukken çok çelimsiz bir şeydim ben. Bana verilen hiçbir yükü taşıyamaz, altında ezilirdim.

            Ben bana verilen her şapkayı özenle ince boyunlu vitrin mankenine asarken beyaz bıyıklı, kır saçlı, boylu boslu bir adam girdi içeriye. Yeleğinin sol üst kenarında- ki kalbine denk düşüyordu burası- bir cep saati vardı. Köstekli bir saat. Tik-tak! Saatleri hiç sevemedim de insanlar neden yanlarında saat taşır çok sonra anladım.

            Çetin Usta’nın yeri hep bambaşkaydı benim için. Yazmayı bilmezdim, öğrenmek istedim. Yanımda bir kalem kağıt olsun da onun ağzından çıkan her kelamı yazayım istedim. Sonra benimle alay eden bütün insanlara karşı bu yazdığım yazıları delil olarak göstereyim. O yaşımda dahi anlamıştım şunu: namuslu bir savaşın tek silahı kalemdi.

            Babamın yanından ayrıldığım ilk gündü o gün. Bilmezliğin ve çekingenliğin verdiği boşluk içinde sallanıp afallamaktan ne kadar korksam da içimde büyük bir coşku oluştu ve ben bunun sebebini bir türlü bulamazdım. Sanki bunca zamandır yırtıp atamadığım bir tat vardı dilimde; bayat, kokuşmuş, buruşuk, mayhoş, öyle anlamsız ve garip bir tat. Çetin Usta’nın dükkanında bir tablo gördüm o gün. Masmavi gökyüzüne süzülen beyaz dumanlarıyla sanki bana bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. “Bu ne?” diye sordum meraklı cılız bir sesle. “O mu?” diye güldü ustam. “O, seyahat için yaratılan en yüce varlıktır oğul!” dedi. O bir trendi. Tiren.

            O günden sonra bazı sabahlar erkenden evden çıkıp Sirkeci ve Haydarpaşa Garı’na kaçmaya başladım. İstanbul’un o eşsiz güzelliğini bile görmez olmuştu gözlerim. Saatlerce lokomotifleri, vagonları ve rayları incelerdim. Kara trenin tekerleği raylara her oturduğunda çıkan ses ninni gibi gelirdi bana. Duyan herkesi sağır edecek kadar illallah ettiren o acı ve tiz düdük sesine müptelaydım ben. Trenden çıkan buharın kokusu beni mest etmeyi başarmıştı. Gittiği yoldaki hikayelere ev sahipliği yapıyor ve gelip bana onları bir bir anlatıyordu o duman sanki. İstasyonların başında duran o koca saat dahi bana kara trenin gelişini söylediği için hiç bozulmadım ona. Ah! Ne çok isterdim trene binen yolculardan biri olmayı…

Babamın kahve dükkanında bulamadığım rayihayı kömür kokusunda nasıl bulmuştum ki ben? Bilmiyordum. Anladığım tek bir nokta vardı: benim arkadaşım ne sokaktaki çocuklar ne oynadığım bilyeler ne de konuşamadığım insanlardı. Benim tek yoldaşım vardı. O da yolun ta kendisiydi. Yolun sonunda bir tek ak olmayan şu simsiyah saçlarımın bembeyaz olacağını düşünsem de mutlu olacağımı biliyordum. Lakin babam anlamak istemedi beni. Dedi ki: “Mal canın yongasıdır.” Bu devirde geçim şarttı. Haklıydı. Çok utandım. Ben de sustum yine. İçim o trenin içinde kalmıştı. Simsiyah lokomotifin kapıları benim için açılmıştı da yüreğimde payidar kalacak bir seyahatin makinisti yapıverdi beni. Haklıydım. Deyim yerindeyse; hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaftı beşer. Kusursuz olmamaktan utanıp kusurun güzelliğini çıkarırdı hafızasından. Utandığım için utandım ama susmadım bu kez.

Benim hikayemin sahibi babamdı. O da öldü. Sahipsiz kalmıştım. O gün kalbime yuva yapmış irice bir kuş uçtu gitti sanki. Aklımı kaybetmekten çok korktum. Çünkü onu bile tam beceremezdim de elalemin ağzına düşerdim. Sonra Muhsin Usta’nın şu sözü yankılandı kulaklarımda:

“Samimi olmak en güzel keramettir. Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun.”

‘’Sanat’’ Üzerine

Sanatın Evrenselliği

Sanat kelimesi çok geniş bir aralığı kapsar. En genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi diyebiliriz. Örneğin; resim, müzik, edebiyat, heykel, kukla… Bunlar sanatın farklı kollara ayrılmış halleridir.

Sanat ile insanlar hayal güçlerini ortaya çıkartırlar. Resim çizerek kendilerini renklerle ifade ederken edebiyatla insan, içindeki duyguları ve yaşadığı olayları harflerle, kelimelerle kâğıda döker. Müzik ile uğraşan insan ise ruhunu notalara dökerek diğer insanların hislerine dokunur. Bir insan sanat ile dünyayı değiştirebilir. Örneğin ebru sanatı ile uğraşan insan suyun içerisine boyaları akıtır onlara şekil verir daha sonra bu şeklin üstüne kâğıdı koyar ve belli bir süre bu kâğıdı kuruttuktan sonra ortaya sanat eserini çıkartır. Bir başka sanat ise kukla sanatıdır. Kuklaları canlandırıp onlara hayat vermek izleyicileri büyüler ve onları mutlu eder.

Sanatın tam olarak ne zaman başladığına dair birçok görüş ortaya atılmaktadır. Çok eski uygarlıklardan kalan mağaralar incelendiğinde duvarlara çizilmiş olan hayvan ve insan figürleri sanatın çok da yeni bir kavram olmadığını bizlere gösteriyor.

Her insan içinde bir sanatçı barındırır ve bu sanatçının ortaya çıkması sadece hayal gücümüzün, duygularımızın, özgün düşüncelerimizin tırtıl gibi kozadan çıkıp güzel bir kelebeğe dönüşüp kanatlanmasına bağlıdır.

Sanat Her Şeydir!

Sanat nasıl başladı biliyor musun? Sanat bence insanın içinde olan duyguları ve düşünceleri dışarı aktarması ile başlar.

Sanat insanın içindekileri olduğu gibi karşısındaki insana veya topluluğa sunmasıdır. Peki, bu sanat eserleri nelerdir? Bunlar; resim müzik, heykel ve daha sayamayacağımız kadar çok uğraştır. Sanat denilen olguyu kimi insanlar hobi olarak yaparken kimi insanlar ise büyük bir aşkla yaparlar. Bir heykeltıraş için heykel yapmak, bir ressam için bir tablo yapmak, bir müzisyen için şarkı söylemek hayattaki en büyük varoluş sebebidir. Sanat dallarından biri olan resim dalında üne kavuşmuş ‘’Mona Lisa’’ tablosu örnek gösterilebilir. Bir diğer sanat dalı olan kuklada ise sanatçı hazırlamış olduğu kuklayı çeşitli bölgelerine bağladığı ipler yardımıyla hareket ettirerek ve arka planda ses taklidiyle bir oyun meydana getirir. Bu türün kültürümüzdeki en büyük örneği ise Hacivat ve Karagöz oyunudur.

Tüm bunlardan anlayacağımız sanat her yerdedir ve sanat her şeydir!

Kastamonu ve Sanat

Kültürün en önemli öğelerinden biri sanattır. Yaşadığım yer olan Kastamonu ile ilgili çok fazla sanat dalı vardır. Bunlardan bazıları kilim dokumacılığı, ağaç işlemeciliği ve halk oyunlarıdır.

Kilim dokumacılığı Kastamonu’nun simgelerinden biridir. Bu sanatın hikâyesi hayaldir. Bunun anlamı ise kilim dokuyan kişi o an ne hayal ederse onu kilimine dokur ve ortaya bir sanat eseri çıkartır. Bu kilimleri Kastamonu’nun pek çok yerinde görebilirsiniz. Örneğin hanlarda, konaklarda ve çok eski otellerde bu halılar bulunmaktadır. Bahsedeceğimiz diğer sanat dalı ise ağaç oymacılığıdır. Bu tür Kastamonu’nun en önemli kültür sanat öğelerinden biridir. Eski gelin sandıkları, köy evlerinde sıklıkla rastlayacağınız sedirler bu sanat dalı ile oluşturulmuştur. Son olarak bahsedeceğimiz sanat dalımız halk oyunlarıdır. Kastamonu yöresine ait olan ve erkeklerin oynadığı oyunların isimleri Sepetçioğlu,  Taşköprü Zeybeği, Saray Çeşmesi, Beyler Bahçesi ve son olarak Topal Zeybeği’dir. Kadınların oynadığı halk oyunları ise Çatalzeytin Kızları, Kadın Oyunu, Sarı Yazma olarak sıralayabiliriz. En ünlü ve yöresel halk oyunu ise Tiridine Bandım’dır. Bu kadar ünlü olmasının sebebi ise kadın ve erkekler karışık olarak oynamasıdır.

Kastamonu yöresi bölgesel olarak çok farklı ve güzel, kendine özgü sanat dalları bulunan kültürel bir şehirdir.

Not: Yazıların tamamı Kastamonu Merkez Ortaokulu 6/G sınıfı öğrencilerine aittir.

Türkçe Öğretmeni Mustafa Temirci ve stajyer öğretmenler Cemre İmir, Veysi Baylan ve Hasan Tayfun Seki danışmanlığında yazma etkinliği kapsamında oluşturulmuştur.

Kaybolan Portre

Şarkının en güzel yerini bekleyip eşlik etmeyi heyecanla istemek gibiydi seni görmeyi dilemek
Bir sahafa girerken tozlu merdivenlere aldırmadan yürüyor ruhlarımız
Parmaklarımızı gezdirirken o eski raflar üzerinde
Aynı kitabın sayfalarında tanışıyor ellerimiz
Ellerine kar mı yağıyor sevgilim
Neden üşümüş kediler gibi titremekteler
Ah hemen eritmeliyim sevgimle o kardan bahçelerini
Tohumlar dağıtmalı, çiçekler toplamalıyım
Yüreğinin duvarlarını inşa eden de kim
Zincirlerle kilitleyip parmaklıklar içerisinde nefessiz bırakıyor o güzel gözlerini
Uzaklaşıyor benden zihnin ve bedenin
Yakalamaktan yorgun düşüyor kırılmış kalbim
Evren evimizi en güzel gezegene kiralamışken
Neden sen hep kendi duvarlarını örmektesin
İzin ver bahçendeki portakal ağacın olmama
İzin ver ormanlarında nefes almama
Martin’in boğulduğu denizin ve kaybolduğu kelimelerin
Bir kurtuluşudur senin portren
Seni diliyorum Tanrı’nın kütüphanesinden
Baksana ömrünü harcayan şey geçiyor karşı mahalleden
Evet evet tam da hiçbir yere gitmeyen
Raydan çıkmış o ruhsuz tren