Hoş Geldin Bahar!

İlkbahar 21 Mart ile 21 Haziran zaman aralığını kapsar. İlk (Türkçe) Bahar (Farsça) kökenli bir kelimedir. “Bahar, Erken Bahar, Evvel Bahar, İlkyaz” anlamlarına gelir. Kış ayı geride kalmış güneşli günler insana kucak açmıştır. Baharı evlerimize buyur etmenin zamanı çoktan gelmiştir. Tüm güzelliklerinle hoş geldin bahar!

Bahar tüm bereketiyle gelir. İnsana can katar, hareketlilik katar. Kimi zaman bir çiçeğin tomurcuk açmasında ararız mutluluğu, kimi zaman da bahar havasını içimize çektiğimizde. Bugün hala okuduğumuz, okumaktan keyif aldığımız satırlar baharın gelişi gibi anlamlı izler bırakır insanda. Bahar tüm güzellikleriyle merhaba der insana.

Baharın gelişiyle doğa canlanır. İlkbahar ılımı 21 Mart civarında yaşanır. Ekinoks tarihi olan 21Mart’ta güneş ışınları ekvatora öğle zamanı dik açıyla düşer. Aynı boylam üzerinde her yerde Güneş aynı anda doğar aynı anda batar. Kuzey Yarım Küre’de ve Güney Yarım Küre’de gece gündüz süresi eşitlenir. 12 saat gece 12 saat gündüz yaşanır. Bu tarih Kuzey Yarım Küre için ilkbaharın, Güney Yarım Küre içinse sonbaharın başlangıcı olarak kabul edilir. Gündüzler giderek uzar, geceler kısalır.

Ülkemizde baharın gelişi heyecanla karşılanır. Soğuk havalar geride kalmış doğa bahara hazır hale gelmiştir. Kar ve buz suları erimiş ve toprak kendini yenilemiştir. Göçmen kuşlar yuvalarına döner, doğadaki hayvanlar kış uykusundan uyanır. Bir mart sabahı pencereye baktığınızda gördüğünüz manzara içinizi ısıtmaya yeter de artar. Dışarda renk renk çiçekler tomurcuklanmaya başlamış, havalar ısınmış, ortalık yeşillenmiş ve toprak ana bahar için hazırlanmıştır.

İlkbahar başlamadan önce yedi gün arayla düştüğüne inanılan cemreler önce havaya, daha sonra suya ve toprağa düşer. Halk arasında sıcaklığın artmasıyla bilinir. Hava, su ve toprak ısınır. Cemrelerin düşmesiyle Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları başlar. Tüm bereketiyle gelen bahar ülkemizde Nevruz ve Hıdırellez ile kutlanır. Baharın gelişi ve dostluğun müjdeleyicisi olarak tanımlanan Nevruz’da ülkeler kendilerine has gelenekleri ile kutlamalar yaparlar. Dünya genelinde Anadolu ve Orta Asya ülkeleri tarafından kutlanan geleneksel bir bayram olan Nevruz, yeni yıl, doğanın uyanışı ve bahar bayramı olarak adlandırılmaktadır. Etimolojik kökenine baktığımızda ise Nev (yeni) Ruz (gün) anlamına gelmektedir.

Gittikçe ısınan havalar beraberinde yaz yağmurlarını getirir. Dini olarak nisan suyunu içmenin insan vücudu için faydalı olacağına inanılır. Bu konu ile ilgili şöyle bir Hadis-i Şerif bulunmaktadır: “Bu sudan içen kimsenin, cesedinden, damarından, sinirinden, etlerinden, o kimseye ağrı, acı veren rahatsızlığını Cenâb-u Hakk giderir ve o kimseye sıhhat ve afiyet verir.’’

Bu mevsim doğayı güzelleştirdiği gibi insanı da güzelleştirir. İnsan, bahar gibi taze duygularla bezenir. Etrafını aydınlatır. Küçücük bir umut yeter çiçek açmaya.

Yağan yağmurların ardında elbette güneş vardır. Bize düşen bahardan nasibimizi almaktır. Bazen çiçek açmayı, bazen güneş olmayı, bazen de yağmur olup yağmayı bilmek. Her daim hazır olmak bir sonraki mevsime, eleme, kedere, sevince.

Her mevsim insanın duygu dünyasında ayrı bir iz, ayrı bir yaşanmışlık bırakır. Unutmak ne mümkün baharı! Bahardan sonra muhakkak yaz gelecektir. Yazın tadı bambaşkadır. Bir sonraki mevsimde görüşmek üzere…

Şiir Üzerine Sohbet

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.” diyor usta şair Özdemir Asaf. Sâhi hatrımızda kaç tane şiir var? Okumaktan bıkmadığımız, her okuduğumuzda farklı anlamlar çıkardığımız şiirler var mı? Ya da kendimizin kaleme aldığı özgün satırlar var mı? Bu soruların kaçına yanıt verebiliyorsunuz? Sevgili okuyucularım, yazımı okuduktan sonra kendinizle içsel muhakeme yapıp bir sonuca varabilecek misiniz hep birlikte görelim.

Gönlümüze renk ve ahenk katan şiirler, dilimize pelesenk ettiğimiz nadide dizeler, usta şairlerin kaleminden bugünlere aktarılmış. Şüphesiz tüm saygıdeğer şairlerimiz keskin anlatımlarıyla kalbimizden içeri girmiştir. Biz o şiirlerde kendimizi arar buluruz. Bazen bir dizeye, bazen bir kelimeye saplanıveririz. Düşündürür bize şiirler. Hayatı, kendimizi ve kendi iç dünyamızı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şiir okumak insana huzur verir. Bu zevki en iyi okuyan bilir. Şiirler hayatın akışını kısa süreliğine keser. Bazen geçmişe götürür, bazen bir damla yaş olur yanaklarımızda. Bazen sevgiliyi anar, bazen de onun hasreti körüklenir küçücük yüreğimizde. Kıpırdanıverir orası. Her okuduğumuz satırda sevgiliyi anar, farklı farklı anlamlar çıkarırız.

Ne zaman bir sevgiliyi sevsek, birine tutulsak aşk dolu şiirler ararız. Veyahut karşılığını göremediğimiz sevgimizi, aşkımızı içimize atar, bir iki cümle karalarız. Saklanırız satırlarda. Hançer gibi saplanır o sevgisizliğin o kaybolmuşluğun acısı. İşte en iyi yoldur şiir, halimizi anlatan birkaç satırdan ibarettir aslında. Bu yönden şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Türk edebiyatı şiirler ve şairler yönünden oldukça zengindir. Şarkı sözü ettiklerimiz, duvarlara yazdıklarımız ve hayat mottomuz haline getirdiğimiz satırlar vardır. Yeni şairler tarafından da var olmaya devam edecek ve değerini hiçbir zaman yitirmeyecektir. Dediğim gibi okuma zevkini tadana…

“Bir kelimeye bin anlam yüklemek” şiirlerin ana temasıdır. Öyle bir ahenk olmalı ki okuru delip geçsin. Şiiri yazmak da okumak da sanat ister, ilgi alaka ister. Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir hakkında bir alıntısını paylaşmak istiyorum.” Şiir, söylemekten ziyade susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.” Tanpınar’ın dediği gibi susma işidir şiir. Dizedeki anlamı okuyan çıkarır. Gönlünün hangi tarafı eksikse o yöne yordar okuduğunu. Sarar sarmalar kendini, o dize merhem gibi gelir yaraya. Dile getirilemeyen, getirilmekten korkulan şeyler direkt karşımıza çıkar. İşte aradığım, eksik olduğum dize dersin.

Sevgili okur, aslolan kendimizi bulmak, kendimizi gerçekleştirme şerefine ermek. Türü ne olursa olsun, ister bir şiir, ister bir roman, ister bir deneme. Okumak, yazmak, dinlemek, muhabbet etmek, edebiyatla içli dışlı olmak ruhu dinlendirir, anlam zenginliğine yol açar, bireyi geliştirir.

Bugün okuduğumuz Özdemir Asaf’lar, Nazım Hikmet’ler, Atilla İlhan’lar, Sait Faik Abasıyanık’lar ve daha ismini sayamadığımız bütün yazarlar, hislerini yazı yoluyla aktarmış, çağını özetlemiş. Bugün elimize kalem aldığımızda iki satır bile olsa bir şeyler yazabiliyorsak, farklı türlerde okumalar yapıyorsak ve en önemlisi hayattan zevk almaya ve hayatı daha anlamlı görmeye başlıyorsak gerçek benliğimizi bulmuşuzdur. Unutma, sen sana yetersin sevgili okur!

Bu haftaki yazımda türü ne olursa olsun -özellikle şiir- okumanın ve yazmanın önemine vurgu yaptım. Umarım beğenirsin ve bir sayfa açarsın kendine. Bu sayfayı hem yazar hem okursun. Sahi aklında kaç şiir var?

İskender Pala – “Gözgü”

Sevgili Okuyucu,

Gözgü’den kalbine iki renk girsin istedim; sevgiyi ve sevgiliyi nakışlayan; ve iki de ahenk, daha sevgiliyi ve en sevgiliyi alkışlayan… Sevinçler ve hüzünler hep bir gözgü (ayna) den yansır yüreklerimize ve herkes bu dört gözgüden birinde mutlaka kendini bulabilir, eğer arayan gözlerle bakarsa…

İskender Pala’nın “Gözgü” adlı kitabı deneme türündendir. Sevginin yansımasını, sevgi dilini, gerçek sevginin beşeri ve manevi boyutunu örnek hikayelerle, tarihten alıntılarla, beyitlerle ve şiirlerle okurla paylaşmıştır. Kitap dört bölümden oluşmaktadır: Sevgi, sevgili, daha sevgili, en sevgili. Bölümlerde çoğunlukla manevi aşktan ve sevgiden, gerçek sevgiden, sevilmeden sevebilme fedakarlığından bahsedilmiştir.

İnsanlığı ortak paydada birleştiren şey şüphesiz sevgidir. Peki sevgi karşılıklı olan mıdır? İnsan sevildiği zaman mı sever? Sevmek bize öğretilen midir yoksa içimizde olan mıdır? Yüreklere dokunan satırlar, cevabını aradığımız sorular okuru uhrevi bir yolculuğa çıkarıyor, kalp gözüyle insana bakmayı öğretiyor. “Gözgü” ayna demektir, sevgili okuyucu. İçimizdeki güzellikler, duygularımız, gerçek ruhumuz aynadan yüzümüze yansır. Aynadan gördüğümüz çehre benliğimizin yansımasıdır.

1. Bölüm: Sevgi

İlk bölüme sevgi kelimesinin anlamları okura sunulmuştur. İbnü’l- kayyum el- Cevziyye’nin Ravzatu’l- Muhibbin ve Nüzhetü’l Müştakin’inde sevgi karşılığı olarak muhabbet kelimesinin hangi kökten geldiği incelenip her köke göre değişik anlamların verildiğini bilinmektedir. Şöyle sıralamak mümkündür:

Habebe (parladı) kökünden muhabbet, “temelinde saflık ve berraklık bulunan şey.”

Habab (şiddetli yağmur sonucu su yüzünde oluşan kabarcık) kelimesinden, “kalbin sevgiyle karşılaştığı anda kendinden geçerek kabarması ve taşması.”

Hub (geniş kap) kelimesinden, “Sevenin kalp denen kabında sevgiliden başkasının olmaması, sevgi yükünü bu kabın taşıması.”

Habbetü’l- kalb (kalbin merkezi ve meyvesi) tamlamasından, “Sevginin kalbin en merkezi noktasına yerleşmesi.”

Sevginin tanımları içerisinde “hibe etmek, adamak” anlamına gelen “Hibb” kelimesi sevgi kelimesinin asıl anlamını yansıtır. Seven bütün varlığını sevgiliye hibe etmeye hazır olursa, gerçek sevgi ortaya çıkar. Tabii bu sevgi tasavvufi boyutta olandır. Sevgili dışındaki tüm varlıkların sevenin kalbinden silinmesidir. Tasavvufi olarak masivayı (Allah’tan başka her şey) terk yani.

2.Bölüm: Sevgili

Sevenin her hücresi için sevgilinin kuralları geçerlidir. Dilediğini onun için diler, yaptığını onun için yapar. Ona gönlünü, ömrünü adar. Sevgilinin diyarı uzak olsa da onu kalbinin derinliğinde hisseder, sevgili için yanıp tutuşur, tasavvufi bir tutkuyla bağlanır. Araya engel girdikçe sevgi güçlenir ve görünmez bağlarla gönle yerleşir. Sevgiliye bağlandığında, kalbini ona açtığında onun varlığını gözle görmene gerek yoktur. Sevgiliyi kalbinde yaşatır, ona görmeden adanırsın. Kalp gözü hem sevenin hem de sevilenin sahip olduğu gözdür unutma! Burada mühim olan sevginin derecesi, ne kadar bağlı olduğun, sevme sınırın, dahası maneviyata bağlanma derecen…

3.Bölüm: Daha Sevgili

İskender Pala bu bölüm için Yahya Kemal’den satırlar konduruyor gönlümüze.

Ey aşk zehri! Bütün tatlardan daha lezzetli bir iksirsin sen.

Öyle ki senin derdinden bir defacık  zevk alan her ruh, derman aramaktan vazgeçer.

Sevginin derecesi aşka dönüşmüştür. Maneviyata teslim olma zamanı çoktan gelmiştir. Kalp gözün açılır, hislerin kuvvetlenir ve karşılık beklemeden seversin. Çünkü bilirsin ki gerçek sevgi senin içindedir, seninle beraberdir. Derdine derman aramazsın, aşk zehrinden içmişsindir bir kere.

4.Bölüm: En Sevgili

Gel Ey, Güllerin Efendisi

Gel ey, bitir bitmeyen hasretini içimizde!

Gel ey, onsuz mutluluk bulamadığımız!…

Gel ey, kendisine layık olamadığımız…

Gel benim Efendim, bir kez olsun dokun yüreğime, yüreğime dokun bir kez olsun…

Yüreğim kanıyor Efendim, kanıyor yüreğim!…

Sevgi ve aşk hasrete dönüşmüştür artık. Efendi’ye beyitlerle yalvarma, tasavvufi boyutta yakarma hakimdir. Hasret çekmek nece zordur. Efendi’nin gelmesi umutsuzluğu, mutsuzluğu yıkacak kalplerimize güneş gibi doğacaktır. Efendi gelirse üzerine sepet sepet güller dökülecek ve baharlar onun ayağına serilecektir. Bir kez olsun gel ya Efendi! Bizleri gül kokundan mahrum etme. Gönlümüz senle birdir, senin hasretinle yanar bedenlerimiz. Gel ey, ateş-i aşkına yanmak için aşıkları birbiriyle yarışan!… Gel ey, sevgili, en sevgili, güllerin efendisi…

Eleştirel Düşünme (Düşünebilme) Üzerine

Bırakın eleştirel düşünmeyi düşünmekten de yoksun bir milletiz. Dış kontrol odaklı yaşıyoruz. Bir üstümüz bize ne emrederse düşünmeden, yargılamadan direkt uygulamaya başlıyoruz. Sorgulamıyoruz! Okul yaşamında, evde, dışarda ve çoğu sosyal ortamda da durum böyle. Birer robot gibi yaşamımızı devam ettiriyoruz. Yaptığımız işleri yapmamız gerektiği için yapıyoruz. Monoton yaşamı seviyoruz belki de! Her şeyin aynı kalmasını aynı sıra ve düzeni takip etmesini istiyoruz. Çoğumuz böyle alışmadık mı zaten? Bugün düşünme becerisi yönünden yeterli olmadığımız gözler önünde. Düşünmeyi düşündüğümüz zaman hem birey olarak hem de toplum olarak çoğu şeyin farkında oluruz. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin farkına vardığımızda ve düşünmeyi öğrendiğimizde ise gerçek muhakeme gücümüz ortaya çıkar. Yaşamı sorgulamaya, birey olmaya ve kör düzene karşı gelmeye başlarız. İnsanlık ve toplum açısından ne büyük devrimdir eleştirel düşünmek! Daha doğrusu düşünmeyi düşünebilmek!

Konumuzun eleştirel düşünme ile ilgili bölümünü irdeleyelim. Nedir bu eleştirel düşünmek? Okullarda öğretilebilir mi? İnsan hayatında neyi değiştirir düşünmek? İnsan düşünmeden yaşayabilir mi? Bu yazımızda bütün bu soruların cevaplarını hep birlikte bulacağız. Eleştiri dediğimiz kavram toplum tarafından yanlış anlaşılıp olumsuz olarak nitelendirilebiliyor. Oysa durum farklı. Chance eleştirel düşünmeyi “gerçekleri analiz etme, fikirler üretip düzenleme, fikirleri savunma, karşılaştırmalar ve çıkarımlar yapma, savları değerlendirme ve problem çözme becerilerinin bir bütünü” olarak belirlemiştir. Eleştirel düşünme yapabilmek bireyin hayatında önemli bir konuma sahiptir. Mantık yürüterek sorgulama yapabilme, günlük hayatta karşılaşılan bir problemi çözme, önyargıları engelleme, bireyleşme ve yurttaş olabilme becerilerinin gelişimi bakımından önemli olan bir düşünme etkinliğidir. Eleştirel düşünme kendimizi oluşturmanın temel noktasıdır. Düşünebildiğimizin kanıtıdır. Bir şeylere körü körüne bağlanmaktansa muhakeme yapmak, yaşama bakış açımızı değiştirir.

Ancak okul dediğimiz eğitim ortamları eleştirel düşünmeyi engelliyor. Ders kitabı olarak öğrencilere sunulan etkinlikler eleştirel düşünme becerisini desteklemiyor. Eleştirel düşünme yetisinin geliştirilmesine ve oluşturulmasına imkan tanımıyor. Ezbere eğitim yöntemi gün geçtikçe yayılıyor. Gelecek nesilleri zehirliyor. Bilgi basamağından ziyade artık anlama, yorumlama, çıkarım yapma ve değerlendirme basamağına geçmemiz gerekiyor. En basitinden merkezi ve yerel sınavlarda yorum sorusuna yer yok, çoğunluğunca seçmeli sorulara yer veriliyor. Ezberden bilgi ile doğru şıkkı işaretliyoruz. Ancak sınavlarda sorulan soruların açık uçlu olması, sınav içeriklerinin eleştirel düşünmeyi yansıtacak biçimde değiştirilmesi ve en önemlisi kalıpları ölçmektense, öğrencinin yorumlama, eleştirel düşünme ve değerlendirme becerisini de destekler nitelikte olması gerekmekte. Aksi halde öğrencilerimiz, insanlarımız ve toplumumuz düşünemez duruma gelir.

Sınıf içerisinde konuşulup tartışabilen demokratik bir ortam yaratmak gerekir. Aynı şekilde öğrenciyi derste aktif tutmak, ders kitaplarının ötesine geçmek, öğrenci fikirlerine saygı duymak ve öğrenciyle etkileşim halinde olmak ve en önemlisi düşünme egzersizleri yapmak kişi hayatında olumlu sonuçlar doğuracaktır. Özgür düşünme ortamı eleştirel düşünme için en birincil kuraldır. Bu ortamın gerek öğretmen gerekse okul tarafından sağlanması gerekir. Öğrenci öğrenen, keşfeden, sorgulayan, yorumlayan, mantık yürüten, tartışabilen ve kendi fikirlerini oluşturabilen bireydir. Yeterli ortamlar ve imkanlar sağlandığında, sınırlar alışkanlıklar kırıldığında, gerekli zihniyet dönüşümü gerçekleştiğinde ve doğru öğrenme-  öğretme biçimi benimsetildiğinde birey hayat boyu doğru düşünmenin, eleştirel düşünmenin etkisini açıkça görebilir.

Öğretmenim Bir Bakar Mısın? Kitap İncelemesi

Doğan Cüceloğlu’nun kaleme aldığı bu eser, bugünün ve geleceğin öğretmenlerine kapı aralıyor. Öğretmenin var olan gücünü ve bu gücü kullanma kabiliyetini bizlere aktarıyor. Birçok anıdan ve mektuptan oluşan kitap, bizi ilkokul sıralarına götürüyor. Kitapta bulunan anıları, alıntıları okurken kendimizi de görüyoruz. Kendimizden bir parça buluyoruz. Bazen gözümüz doluyor bazen de “İşte gücünü keşfetmiş öğretmen!” demekten de kendimizi alamıyoruz. Öğretmenin gücü, bir öğrencinin hayatına dokununca onun hayatını dönüştürür ve yeniden inşa etmesine yol açar. Cüceloğlu bu gerçeği paylaşıyor okurlarıyla.

Hepimizin aklına gelince üzüldüğü veya sevindiği anılar vardır. Okul yıllarında yaşadığımız deneyimler ve başımıza gelen olaylar bizleri hem olumlu hem de olumsuz bir şekilde hayat boyu etkiler. Bu etki öğretmen gücüyle doğru orantılıdır. Toplumun geleceğini belirlemede öğretmenin nasıl bir bilinç içinde sınıfa girdiği çok önemlidir. Öğrencisine emek veren bir öğretmen, milletin geleceğine, insanlığa emek verdiğinin farkında olmalıdır. Öğretmen kendisiyle birlikte bireylerin ve bir ülkenin geleceğini inşa eder. İyi yetişmiş vatandaşlar sağlıklı bir toplum ve sağlıklı iyi işleyen bir eğitim sistemi oluşturur. Bireyin gelişimi ile başlayan değişim, sistemin düzgün işlemesine yol açar. Gücünün farkında olan öğretmen bu döngünün bilincindedir. Unutulmamalıdır ki, öğretmenin gücü binlerce yaşam inşa eder.

Toplumun ve bireyin geleceğimize yön veren öğretmenler, kendini tanımayı bilmelidir. Cüceloğlu’nun dediği gibi “Hiç kimse tesadüfen öğretmen olmamalıdır.” Bu sözünün derinine indiğimizde karşımıza iki kavram çıkar: Atanmış öğretmen ve adanmış öğretmen. Öğretmen olmak bir iş değil; yaşam biçimidir. Bu meslek yoluna adanan öğretmen, herkes tarafınca keşfedilmiş ve niyetinin saflığında olan kişidir. Okul sıralarında böyle öğretmenlere denk gelen öğrencilere ne mutlu!

Dokunduğu hayatları değiştiren ve yaşama yön veren öğretmen, öğrencilerinin zihnine girmeyi istiyorsa önce sevgi diliyle anlaşmalı, onların gönlüne girmeyi başarmalı ve her şeyden önce karşısındaki öğrenciye “insan” gözüyle bakmayı bilmelidir. Her şeyin özü sevgiden gelir. Öğrenci bu sevgi dilini hemen hisseder. Öğrencisini insan olarak sayan ve seven öğretmenin öğrencisinin özü gelişir. Öğretmenliğin ilk şartı öğrenciyi tanımaktır. “Sen varsın, seni umursuyorum ve seni önemsiyorum” mesajını karşı tarafa ileten öğretmen, öğrencisiyle karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde ilişkisini sürdürür. Birbirini tanır, güven duygusu gelişir. Bir çocuğa güvenmek, inanmak ve bunu ona hissettirmek çocuk üzerinde kişilik gelişiminde etkilidir. Öğretmen, öğrenciyi sevmenin ve ona değer vermenin gerçek anlamını keşfettiği an artık mesleğinin niyetini keşfetmiş, gerçekten öğretmen olmuş biridir. Sevildiğini, sayıldığını gören öğrenci gelişir. Güçlenir, kendine güveni ve cesareti artar. Okuyan ve kendini geliştiren öğretmen bu değerlerin bilicinde olarak sınıfa girmelidir. Birey olarak karşısındakine değer verip onu ve mesleğini önemseyen öğretmen, adanmıştır. Öğrenciyi tanıyan, dinleyen, güvenen, öğrenme potansiyeline inanan ve her daim öğrenciye destek veren, onların gelişimine emek harcayan öğretmen, gelecek için pırıl pırıl bir nesil yetiştirir.

Kitap, öğretmen- öğrenci anılardan oluşuyor demiştik. Yazımızın bu bölümünde bir alıntıdan bahsetmek istiyorum. Öğretmenin gücü üzerine bir anı. Bir öğrencinin gözünden, gönlünden şu satırlar dökülüyor: “Öğrencilik hayatım boyunca onlarca öğretmenin ışığından faydalandım. Benim öğretmenim bir başkaydı. Hani gökte de milyonlarca yıldız vardır, ama birinin ışığı diğerlerinden fazladır ve size kutup yıldızı olur. İşte öğretmenim de benim için böyledir.” Ne mutlu öğrenci hayatında yer edinebilmiş, hayatına dokunmuş öğretmenlere! Geleceğin öğretmenlerine ne mutlu!

Sosyal Medya Dünyası

Hepimiz elinde akıllı telefonlar var. Günümüz itibariyle tek tıkla ihtiyacımıza yönelik her şeye doğrudan erişebiliyoruz. Peki hiç düşündük mü ne ara sosyal medyaya bu kadar bağımlı hale geldik? Ne ara öz benliğimizi, kişiliğimizi kaybettik?

Psikolojik açıdan yaklaşalım, 2012 yılında İngiltere’de Ulusal Kaygıyla Dayanışma ve Yardımlaşma Kurumunun yaptığı bir çalışmaya göre sosyal medya kullanıcıların % 63’ü çok sık kullanımdan ötürü kötü bir şekilde etkileniyor. Ruh sağlığını olumsuz bir şekilde etkileyen sosyal medya, yaşamımız üzerindeki kontrolümüzü azaltıyor. Gelen beğenilere göre anlık olarak mutlu oluyor veya üzülüyoruz.  Görünür olma ve başkalarının hayatını takip etme isteğinin günümüzde kimileri için abartılı bir hâl aldı. Bizler için de durum ne yazık ki böyle. Sosyal medya hesaplarımıza girmediğimiz zaman eksik hissediyoruz, bir şeyleri kaçırmışız gibi geliyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, sosyal medya bağımlılığının kontrol altına alınamazsa, kaygı bozukluklarından depresyona; kişinin yaşamındaki bozulmalardan gerçek ilişkilerin zarar görmesine kadar pek çok zararı olabileceğini vurguluyor. Algül’e göre, başkaları tarafından merak ediliyor olmak da bir haz kaynağı. Ayrıca sosyal medya, gerçek dostlara ve ilişkilere sahip olmanın zor olduğu günümüzde, insanlara yalnız olmadığı yanılgısını da yaşatan bir durum haline gelmiş bulunmakta. Bu duruma meydan okumak, bilinçli kullanıcılar olmak ve kullanım miktarını kontrol altına almak bizim elimizde. Bu durum sağlanamadığında bağımlılık dediğimiz kavram baş gösteriyor.

Etrafımızı izleme ve dinleme gücümüz azalıyor. İletişim kurma problemi yaşıyoruz. Hayatımızı beğenilere göre yaşıyoruz. Sosyal medya zaman geçirmek için bir platform ve rahatlatıcı bir eğlence gibi görünse de aslında beyniniz üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. En sevdiğiniz uygulamalara her giriş yaptığınızda, beyninizdeki dopamin seviyeleri artar. Bu nörotransmiterler zevkle ilişkilidir. Zaman hesabı yapmak, birey olarak kendimizle ilgilenmek inanın ki olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bugünden itibaren farkındalık oluşturmaya çalışalım. Peki neler yapabiliriz?

Sosyal alanda kendimizi geliştireceğimiz yollara başvurabiliriz. Kendimizi geliştirebileceğimiz hobiler edinebiliriz. Telefonunuzdaki uygulamaları silebilir veya bildirimleri kapatabiliriz. Örneğin bir araştırma ödevi yaptığımızı varsayalım. Gelen bildirimler üzerine dikkatimiz dağılır ve konudan saparız. Kişisel telefonunuzu iş sırasında ve ayrıca okul, yemek ve eğlence etkinlikleri sırasında kapatın. Sosyal medya kullanımı ile ilgili zaman hesabı yapabiliriz. Azaltarak bırakmayı deneyebiliriz. Bu günde 30 dakikayı geçmemeli. Öğle 15 dakika, gece 15 dakika olabilir. Süre dolduğunda mutlaka kapatın. İnsani ilişkilere daha fazla zaman ayırmak önemli. Karşınızdaki kişiyle iletişimi yazılı olarak değil sözlü olarak yapın. Bilgilendirici konferanslar, dinletiler dinleyin ve kendinize inanın. Olası çözüm yollarının uygulanabilmesi için her şey insanın kendisinde başlayıp kendisinde bitiyor. Bağımlı olmak kişinin elinde olan bir durum. Kendimize inandığımızda her sorunun üstesinden gelebiliriz.

“Otuz Milyon Kelime” Kitap İncelemesi

“Otuz Milyon Kelime” kitabının müfredatı doğuştan üç yaşına kadar küçük çocukların dil çevresini zenginleştirmek için tasarlanmıştır. Dil öğrenme mekanizmasıyla dünyaya gelen çocuklar zengin bir çevrede yetişirlerse ve ebeveyn yeterli desteği sağlarsa hayat boyu etkilerini görmek mümkündür. Doğuştan gelen potansiyellerimizin ve konuşma kimliğimizin gerçekleştirilmesinde dil ortamı büyük öneme sahiptir. Çünkü yaşamın ilk yıllarında ana dili öğrenme sürecinin temelleri atılır. Çocuğun ilk yıllarından itibaren sesleri anlamlandırabilmesi için kelimeler bakımından zengin bir dünyada yaşaması gerekir. Dil ortamının olması ileriki yıllarda matematik, müzik ve görsel sanatlar gibi pek çok becerini gelişmesinde de önemli rol oynar.

Ailenin çocuklarıyla iletişime girmesi, onlarla konuşması, desteklemesi, yanlışlarını düzeltmesi ve çocuğun ihtiyaçlarına cevap vermesi çocuk üzerinde her anlamda olumlu bir etki yaratır. Çocuğa negatif yaklaşmak, baskıcı tutum sergilemek ve yetersiz erken dil ortamı ileriki yaşamını etkiler. Bunun yanında sosyoekonomik faktörlerin de etkili olduğu söylenebilir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki yüksek sosyoekonomik düzeye sahip ailelerde kelime sayısı, çocuklarına yanıt verme alışkanlıkları ve sözlü onay göstermeleri düşük düzey aileye göre çok daha fazla. Üç yaşın sonuna kadar işitilen toplam kelime sayısı arasındaki fark ise 32.000.000 kelime.

Ebeveyn tutumu yadsınamaz bir gerçektir. Ebeveynin çocuğuyla nasıl ve ne kadar konuştuğu, resmi konuşmaların yanında ekstra konuşmalar yapabilmesi, söylediği her kelimenin sadece bir kelime olmadığını kavraması, çocuğuyla kitap okuması, ona hikayeler anlatması ve ona her daim sevgiyle yaklaşması dil öğrenimi süreci için gerekli hususlardır. Bir çocuğun yaşamını şekillendirmek bizim elimizdedir. Unutulmamalıdır ki bebekler akıllı doğmaz, onlarla konuşan ebeveynler onları akıllı yapar ve zekaya şekil verebilir.