Anton Çehov’un Vişne Bahçesi Adlı Tiyatrosunun İncelemesi

Vişne bahçesi, Anton Çehov tarafından 1903 yılında kaleme alınan trajikomik bir eserdir. Eser, Batı dünyasında en fazla ilgi gören ve pek çok kez sahnelenen bir oyundur. Oyunun ilk gösterimi Moskova Sanat Tiyatrosunda Çehov’un doğum günü olan 17 Ocak 1904 tarihinde yapılmıştır. Çehov, konusu itibariyle de dikkat çekici bir konu ele almıştır.  Yalnızca bir ailenin çöküşünü ele almış demek yanlış olsa gerek çünkü bunun yanı sıra feodal bir düzenin yıkılmakta olduğu Çarlık Rusya’sında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir.

Eseri özetlemek gerekirse;

Çiftlik sahibesi Lübov Andreyevna’nın borçları yüzünden aile yadigarı ve içinde vişne bahçesinin bulunduğu çiftlik satışa çıkarılıyor. L. Andreyevna ise Fransa’dan kardeşi, kızı Anya ve uşağı ile çiftliğe geri döner. Çiftlik evinde ise L. Andreyevna’nın üvey kızı Varya ve yaşlı bir uşak yaşamaktadır. Ayrıca eskiden L. Andreyevna’nın ailesine hizmet etmiş bir ailenin çocuğu olam Lopahin de L. Andreyevna’yı görmek için çiftlik evindedir. Lopahin ise kendini işine adamış, zengin bir tüccardır. L. Andreyevna ve kardeşi Leonid Gayev her ne kadar çiftliği geri almak isteseler de bu mümkün değildir çünkü çok fazla borçları vardır ve çiftlik için istenen parayı karşılayamamaktadırlar. Uzun bir zaman vişne bahçesi için çareler aramış olmalarına rağmen bahçenin satılmasına engel olamamışlardır. Açık artırmaya çıkarılan vişne bahçesini satın alan kişi ise Lopahin’dir. Lopahin, vişne bahçesine yazlık evler inşa ettirip bu evleri İngilizlere kiralamayı düşünür. Böylece çiftlik boşaltılır ve herkes yeniden kendi düzenini kurmak için çiftlikten ayrılır.

Eserde bazı simgelemeler ve ayrıntılar olduğu için kısa bir özet geçme gereği hissettim. Şimdi bu ayrıntılara bir göz atalım;

Çehov, eserinde büyük bir ölçüde Çarlık Rusya’nın sosyal yapısına, değişen sosyo-ekonomik hayatına, yükselen burjuva hayatı ve yok olmaya başlayan aristokrat kesimi ele alır ve ince göndermelerde bulunur. Bu nedenle oyunun bazı bölümleri sansüre uğrayarak yayımlanmıştır. Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski ve feodal yaşamın bir simgesi olarak ön plana çıkmıştır.

4 perdelik olan bu oyunu ilk kez Ataol Behramoğlu tercüme etmiştir. Daha sonraları ise farklı yayınevleri de tercüme ederek basılmıştır. Ayrıca eser, birkaç farklı isimle de beyaz perdeye taşınmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi eser, oldukça yoğun bir ilgi görmüştür.

Sonuç olarak, Çehov’un çoğu eserinde olduğu gibi bu eserde mutluluk ve hüzün bir yerde bana kalırsa da Çehov’un eserlerinin bu denli sevilmesinin sebeplerinden biri de budur. Vişne Bahçesi’nde de kişilerin karakter analizleri ve psikolojik durumları biz okuyucuya çok iyi aktarılmış, herhangi bir karakter o an ne yaşıyorsa, hissediyorsa aynı duyguları bizler de hissediyoruz. Ayrıca, eserin bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de Çehov’un yaptığı ince göndermelerde son derece başarılı olmasıdır zaten eseri zevkli kılan da budur.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

“Ah bahçem benim!

Karanlık, berbat sonbahardan, soğuk kıştan

Sonra sen yine canlı, mutluluk dolusun;

Göklerdeki melekler seni bırakıp gitmedi.”

Keyifli okumalar…

Les Choristes-Koro Film Analizi

Yönetmenliğini Christophe Barratier’ın üstlendiği bu filmin, başrollerinde Gérard Jugnot, François Berléand ve Jacques Perrin’i görmekteyiz. Les Choristes 2004 yılında beyaz perdeye taşınmış Fransız yapımı bir filmdir. Konusu itibarıyla son derece dikkat çekici olan bu filmin türü müzikal dramadır. Aradan geçen uzun yıllara rağmen izlenebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu film; şahane kurgusuyla, oyuncuların muhteşem performansları ve özgün senaryosu ile biz izleyenlere pek çok yönden ışık tutmaktadır.

Katı ve otoriter bir sistemin öğrenciler üzerinde olumlu bir etki yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle yanlış bilinmekte, çocukları şiddetle eğitmek veya bir şeyler öğretmek mümkün değildir. Çocukların ruh sağlığı ve akademik başarıları için sevgiye, şefkate, desteğe ve en önemlisi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Ceza vermek, şiddet uygulamak çocukların üstünde caydırıcı bir etken olamaz tam tersi o davranışı daha sık gerçekleştirecektir. Tam da bu noktada öğretmenimiz Clement Mathieu’nun çocuklara nasıl davranılması gerektiğini gösteren eğitim anlayışını görüyoruz.

Gelin bu filmi biraz daha detaylı inceleyelim;

Film, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçer. İşsiz bir müzik öğretmeni olan Clement Mathieu (Gérard Jugnot) yatılı erkek öğrencilerden oluşan bir okuldan teklif alır. Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen okulda birbirinden çok farklı kişilik ve karakterlere sahip olan asi, hırçın, şiddete meyilli davranışlar sergileyen, çoğunlukla kimsesiz öğrenciler bulunmaktadır. Okulun müdürü olan Rachin (François Berléand) öğrencilere karşı çok sert ve katı davranmakta etki-tepki adını verdiği bir ceza yöntemi kullanmaktadır. Öğrencilere en küçük hatalarında bile ağır cezalar verir, hücreye kapatır ya da döver. Bu şekilde okulda disiplini sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi davranışların ve cezaların öğrenciler üzerinde bir işe yaramayacağını düşünen Clement Mathieu en iyi bildiği işi yani müziği kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışır. Onları şiddetle, cezayla değil de müzikle iyileştirmeye çalışır.

Peki, çocuklara hiç mi ceza verilmemelidir?

Aslında bunun cevabı verilecek cezanın türüne bağlıdır. Olumsuz ceza kadar olumlu cezalar da vardır. Bunu filmden bir örnekle açıklayalım; filmin daha en başında öğrencilerden biri okul görevlisinin gözüne zarar verir. Öğretmenimiz Clement Mathieu ise o öğrenciye okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. O çocuk okul görevlisi iyileşene kadar ona yardımcı olur. İşte burada cezanın nasıl olumlu hale çevrilebileceğini görüyoruz. Okul müdürü Rachin’e kalsa onu ya hücreye kapatır ya da döverdi. Fakat öğretmen Clement Mathieu öyle yapmadı. Verdiği cezanın sayesinde öğrencinin yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ona göstermiştir.

Sonuç olarak,  film ne kadar müzikal drama türünde de olsa içinde birden fazla konuyu barındırmaktadır. Sert ve otoriter bir eğitim anlayışının çocuklar üzerinde hiçbir olumlu etkisinin olmadığını, ağır ceza ve şiddetle bir çocuğun yetiştirilemeyeceğini ve daha pek çok şeyi bizlere anlatan bu film, kesinlikle izlenmeye değer bir filmdir. Her çocuk içinde bir cevher barındırır, önemli olan çocuğun içindeki o cevheri ortaya çıkarabilmektir. Öğretmenimiz Clement Mathieu bunu bizlere çok güzel bir şekilde anlatmıştır.

Yazımı sonlandırırken filmden güzel bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Asla, asla deme. Her zaman denenecek başka bir yol vardır.

Keyifli okumalar ve izlemeler.

Gustave Flaubert ve Madame Bovary

Gustave Flaubert, edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilmektedir.  En tanınmış eseri 19.yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı bir şekilde aktaran Madame Bovary’dir.  1857 yılında yayımlanan bu eser Fransa’da ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmalardan sonra ise Flaubert, realizm akımını başlatan kişi olarak görülmüştür. Dolayısıyla ilk realist roman da Madame Bovary’dir.

Madame Bovary’nin Yazılış Öyküsü

Flaubert, arkadaşıyla 18 ay sürecek olan bir Ortadoğu gezisine katılır. Madame Bovary’i de bu yolculuk sırasında kurguladığı bilinmektedir. Seyahat sonrası ise kurguladığı bu eseri 1851 senesinde kaleme almaya başlamıştır. Eser, 1857 yılında yayımlandıktan sonra birçok suçlamalar almış, ahlaksızlık eseri olarak nitelendirilmiştir. Kitap yasaklanmış, Flaubert’e ise dava açılmıştır. Flaubert’in avukatının güçlü savunmaları sayesinde daha sonra dava düşmüş ve eserin basım yasağı kaldırılmıştır.

Eseri biraz daha detaylı inceleyecek olursak;

Eserin konusu ilk bakışta her ne kadar yasak aşkın yaşandığı trajik bir hayat öyküsü gibi gözükse de aslında öyle değildir. Toplumsal değer yargıları, 19.yüzyıl Fransız kadınının kısırlaştırılmış hayatı, ahlakî normlar gibi konular da ele alınmıştır.

Eseri çarpıcı kılan unsurlar ise hem konusu hem de Flaubert’in üslubudur. Olayları betimlemesi son derece başarılıdır, satırları okurken romanda geçen her şeyi en küçük ayrıntısına kadar hayal edebiliyorsunuz. Tabii akıcı bir anlatımla da bu betimlemeler zihninizde daha iyi canlanıyor ve zaman zaman kendinizi romanın içinde bulabiliyorsunuz.

Eserin başkarakteri olan Emma Bovary, kendini okuduğu romanlardaki karakterlerin yerine koyarak bir gün onlar gibi bir yaşam süreceğine inanır. Bu yüzden de ihtiraslarının ve tutkularının peşinden sürüklenerek bir çığ gibi büyüyen hatalar silsilesinin içinde bulur kendini. Eşi Charles Bovary ise Emma’ya karşı büyük bir sevgi duymaktadır onun tüm isteklerini yerine getirmektedir fakat Emma için ise bu durum tam tersidir. Eşini son derece yetersiz olarak görür böylelikle ilk başta ona duyduğu sevgi de zamanla yok olup gider. Durum böyle iken Emma aradığı sevgiyi ve aşkı başkalarında bulmaya çalışır bu da onu hazin bir sona götürecektir. Hiçbir zaman aradığı sevgiyi bulamayan Emma, bir türlü mutluluğu yakalayamamıştır bütün bunlar yetmezmiş gibi biriken borçları yüzünden de sıkıntılı günler yaşamaktadır. Tüm bu yaşananların ağırlığı altında ezilen Emma daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Eserin genel özeti bu şekildedir. Tabii ki bunların haricinde de birtakım olaylar olmuştur ama olay örgüsü oldukça yoğun olduğu için detaylı bir özet yapmak oldukça güç bu yüzden ana hatlarıyla ele alarak kısa bir özet yazdım.

Sonuç olarak, Madame Bovary yayımlandığı tarihe kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Gerek işlenen konu bakımından gerekse yazarın üslubu bakımından tüm dikkatleri üzerine çeken bu eser, uygulanan yasak ve sansürlere rağmen edebiyat dünyasına adını yazdırmış ve klasikler arasındaki yerini almıştır. Kendisinden sonra yazılan Anna Karenina ve Aşk-ı Memnu eserlerinde de Madame Bovary’den izler görmek mümkündür.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

İntibah Adlı Romanın İncelenmesi ve Tanzimat Dönemi Özellikleri

Türk edebiyatının ilk edebî romanı sayılan İntibah, Namık Kemal’in romantizm akımının etkisiyle kaleme aldığı bir eserdir. Kemal, bu eseri Tanzimat Dönemi’nde Kıbrıs’a sürgün edildiğinde yazmıştır. Namık Kemal romana “Son Pişmanlık” adını verse de o dönemde yayınları denetleyen Maarif Vekâleti romanın adını “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” (Uyanış: Ali Bey’in Macerası) olarak değiştirmiştir. Şimdi bu romanı daha detaylı inceleyelim:


Dönem zihniyeti;

Kendisini toplum için yazmaya adayan Namık Kemal, eserlerini çoğunlukla halkı uyandırmak, bilinçlendirmek için yazmıştır. Eserlerinde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlar ele alınmaktadır. Bu yüzden de hayatının büyük bir kısmı sürgünde geçmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu eseri de sürgündeyken kaleme almıştır.

Eseri kaleme aldığı dönem II. Abdülhamit’in tahtta olduğu yıllara denk gelir ve istibdat dönemi olarak anılır. İstibdat, kelime manası olarak baskı anlamına gelmektedir. Bir nevi sıkıyönetim şeklinde de ifade edilebilir. İstibdat uygulaması özellikle sanatçıların üstünde daha baskındı bu yüzden yazılan her eser Maarif Vekâletinden geçer, hemen hemen her esere mutlaka sansür uygulanırdı. Hatta İntibah romanı ilk kez kendisinin adı yazılmadan basılmıştır.

Romanda,

Konu ve tema;

Konusu itibariyle dönemine göre oldukça ilgi çekici bir roman olan İntibah, Ali Bey’in hafifmeşrep bir kadın olan Mahpeyker ile bir cariye olan Dilaşub arasında kalışı ve yaşanan aşk üçgeni anlatılır.

Tema bakımından ise oldukça zengin bir tema içeriğine sahip olup kültürel değerlerin yozlaşması, aşk, ahlakî çöküş gibi temalara yer verilmiştir. Romandaki çatışmalar ise, yalan-dürüstlük,  iyi-kötü, ihanet-sadakat gibi çatışmalar üzerine kurulu bir olay örgüsü yer almaktadır.

Mekân ve zaman;

Romanda mekân genellikle Çamlıca ve çevresidir. Bunun yanı sıra Mahpeyker’in evi, Ali Bey’in evi de mekân unsuru olarak yer almaktadır. Roman, uzun bir Çamlıca tasviriyle başlar. Çamlıca o dönem için âşıkların gizlice buluştuğu bir yer ve mesire yeri olarak geçer. Mahpeyker ve Ali Bey de burada buluşurlar.

Zaman ise 1870’li yıllardır. Fakat kesin bir zaman belirtilmemiştir. Romanda da “Mayıs ayının bir Çarşamba günü” olarak ifade edilmektedir.

Olaylar kronolojik bir zaman şeklinde işlenmiştir. Ali Bey’in babasının ölümünden sonra Mahpeyker ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar yer almaktadır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ali Bey’i daha iyi tanıtmak ve anlatmak için onun çocukluğundan bahsederek biz okuyucuları geçmişe götürür. Bu tür geçmişe dönüşler romanda birkaç kez tekrar eder, bu da zamanın genişletilmesini sağlamaktadır.

Dil ve anlatım;

Eserin ilk baskıları Arap harfli olup kullanılan dil Osmanlı Türkçesi şeklindedir dolayısıyla tamlamalı, ağır bir dil kullanılmıştır bu durum da romanı anlaşılması güç hale getirmiştir. Fakat roman, 1944 yılında ilk kez Latin harfleriyle basılmıştır.

Sonuç;

Tanzimat döneminin özelliklerini taşıyan bu eser şüphesiz Türk edebiyatının en önemli romanları arasındadır. Dönemin aile yapısını, ahlaki değerleri gözler önüne sermiştir. Biz okuyucularına vermek istediği mesajları ise eserde zıtlıklar yaratarak anlatmıştır.

Beğeni ile okumanız dileğiyle…

Anadolu’da Bir Yaban

Türk Edebiyatı’nın sevilen romanlarından biri olan Yaban, 1932 yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemden bu yana değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu eser 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan zamanı kapsamaktadır. Roman, Kurtuluş Savaşı yılları, Anadolu insanı, Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı gibi konuları içermektedir.

Romanın özetine bir bakalım;

1.Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, İstanbul’a döner, işgal altındaki İstanbul’un hâli onu derinden yaralar, bu yüzden Anadolu’ya gitmeye karar verir. Gideceği yer olarak emir eri olan Mehmet Ali’nin Haymana civarındaki köyünü seçer. Fakat bu köy hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Köy yoksulluk ve cahillik içindedir. Köylüler ise kendisini burada hiç istemez, onunla dostluk kurmazlar. Ona “yaban” adını takarlar. Bu sırada da savaş devam etmektedir fakat köylüler savaşla da ilgili değildirler. Ahmet Celal onları bu konuda uyarmak istese de bütün çabaları bir bir boşa çıkmaktadır. Köylü, Salih Ağa ve Şeyh Yusuf gibi cahil şeyhler ne dese inanmaktadırlar. Tek yakını olan Mehmet Ali de yeniden askere alınır ve Ahmet Celal hepten yalnız kalır. Bu sırada köyde Emine adından bir kızı sever, kızı ailesinden istese de ailesi kızlarını vermez. Durum böyle iken düşman ordusunun köye yaklaştığı haberi gelir fakat kimsede en ufak bir heyecan, karşı koyma arzusu görülmez aksine herkes Mustafa Kemal Paşa’ya düşmandır.

Bu düşmanlığın sebebi köyün uzun yıllar cahil kalmasından kaynaklanmaktadır. Bütün köy halkı savaşa dair hiçbir şey bilmez, tabiri caizse üstlerine ölü toprağı atılmış gibidirler. Çünkü çok uzun bir zaman köye ne bir öğretmen ne bir hekim gelmiştir. Yani köylünün dış dünyadan haberi yoktur. Fakat vergi tahsildarları her zaman köye gelmiş köylüden ağır vergiler almışlardır bu yüzden halk ister istemez bir kin beslemiştir. Bu düşmanlığın sebebi işte bu yüzdendir.

 Nihayet düşman köye gelir ama hiç kimseyi bulamazlar. Köylüler savunma yapmak için derenin içine saklanmışlardır fakat düşman askeri köylüyü bulur ve meydanda toplar. Askerler evlere girer, eşyaları yağmalar, köylülerin çoğunu öldürür ve ortalığı yakıp yıkar. Meydanda Emine de bulunmaktadır, bir kargaşada Ahmet Celal Emine’yi çekip alır. Bir süre duvarın arkasında gizlenirler fakat gizlendikleri yere mermiler gelmeye başlayınca koşmaya başlarlar. Bu sırada her ikisi de birer kurşunla vurulurlar. Bir ağaç dibinde biraz dinlenirler ve tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak ağır yaralı olan Emine olduğu yerden kalkamaz. Ahmet Celal de köye geldiğinden beri tuttuğu hatıra defterini Emine’ye verir ve ağır aksak ortadan kaybolur.

Eveet, romanımızın özeti bu şekildedir gelelim birkaç önemli ayrıntıya;

Yaban, çoğunlukla realizm akımının etkilerinin görüldüğü bir eserdir. Fakat köylüleri tasvir ederken ve konuştururken yerel ağzın etkileri mevcuttur. Natüralizm akımından da etkilenildiğini görmek mümkündür. Eser tamamen sosyal ve tarihi bir problemi ele alır. Bu problemleri ele alırken de Yakup Kadri’nin eleştirdiği kesim Türkiye’nin aydın kesimidir.

Yakup kadri vefatından önce eserin dilini sadeleştirmiştir. Eski sözcüklerin yerine ya yenisini ya da daha anlaşılır karşılıkları koymuştur.

 Bir diğer husus ise eserin tam bir roman özelliği taşıyıp taşımadığıdır. Kimi eleştirmenlere göre eser romandır kimilerine göre ise tam bir roman özelliği taşımamaktadır. Bu eleştirilerini de eserin anlatımına dayandırmaktadırlar. Eserin Ahmet Celal’in hatıra defterinden oluştuğunu düşünürsek belki de haklı olabilirler.

Sonuç olarak, eser pek çok yönden bize ışık tutmaktadır. Üzerine de çokça araştırma yapılmış bir eserdir. Cahilliğin ve bağnaz fikirlerin bir toplumu nasıl yok edebileceğini anlatan, bizlere tarihimizi yansıtan, o dönemin Anadolu’sunu gerçekçi bir şekilde aktaran bu eserin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sizler de okurken benim kadar zevk alırsınız.

Keyifli okumalar dilerim…

Dillerin Tarihi ve Türk Dili

İlk Dil Nasıl Ortaya Çıktı?

Dillerin nasıl ortaya çıktığına dair literatürümüzde kesin bilgiler yer almamaktadır. Fakat dillerin nasıl ayrıştığı ile ilgili az da olsa bilgi sahibiyiz. Prof. Dr. Mehmet Ölmez dillerin ayrışmasıyla ilgili şöyle der: “Bugüne kadar ki bilgilerimiz kutsal kitaplara dayalıdır fakat 19.yüzyıldan itibaren dilbilimciler bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır kutsal kitaplardan ziyade insanlarla ilgilenmişlerdir. Geldikleri nokta bir dilin nasıl ortaya çıktığı, en eski dilin hangisi olduğu buna karar verememişlerdir. Bu konuyu bırakıp dillerin yapısını incelemeye başlamışlardır ve 20.yüzyıl dilbilimi bunun üzerine şekillenmiştir.”

Diller Nasıl Farklılaştı ve Çoğaldı?

Dünya üzerinde aktif olarak konuşulan dil sayısı kimi araştırmacılara göre 5000 kimi araştırmacılara göre ise 7000 civarındandır. Dil aileleri kollar şeklinde ilerlemiştir. Her dil birbirinden kelime düzeyinde, gramer düzeyinde de etkilenebilir.

Türkçe Nasıl ve Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Prof. Dr. Doğan Aksan yazıtlardaki soyut sözcüklere bakarak Türkçeyi miladın başına kadar, yani 2000 yıl kadar eskiye götürmüştür. Fakat yazılı belgeli Türkçe ise 700’lü yıllara ulaşır. Bu tarihten önce yazılan yazıtlar da mevcut.

Türklerden Kalma En Eski Yazıtlar

552–630 arasında Türkler ilk devleti kurmuşlardır bu süre içinde ilk yazıtları bırakmışlardır. En eski yazıtları göz önünde bulunduracak olursak yazıtların üstündeki yazı bugün konuşulan Türkçemizden kelimelerin bulunduğu ama Türkçe olmayan bir dildir. Bu dil Soğdca ve bir tür Moğolca’dır. En eski Türkler bu iki dili kullanmışlardır. Bu yazıtlar Orhun Kitabelerinden daha eskidir. 6.yüzyılın son çeyreğine ait olan bu yazıt Kültigin ve Bilge Kağan’ın dedelerine aittir.

Soğdca ile yazılmış bir metin

8.yüzyıldaki yazıtlarda(Orhun Kitabeleri) bulunan metinlerle günümüz Türkçesinin gramer yapısı hemen hemen aynıdır.

Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta ekin ara kişi oglı kılınmış.

Bu cümle Kültigin Yazıtının ilk satırıdır. Az da olsa cümleyi anladınız değil mi?

Günümüz Türkçesiyle

Yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (kara toprak) yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış.

Türk dilleri hangi coğrafyalarda etkili olmuştur?

Türk dillerinin etkili olduğu coğrafya çok geniş bir alana yayılmıştır. Haritalar mutlaka farklılık gösterebilir ama genel olarak bu haritayı göz önüne alabiliriz. Renklendirilmemiş yerlerde Türk dili yoktur diyemeyiz. Dağınık olarak yaşamını sürdüren topluluklar mevcuttur.

  • Türk dilleri içinde en zor anlayabileceğimiz dil Çuvaşça’dır.
  • Bir de artık var olmayan bir dil olarak Fuyu Kırgızlarının dili söylenebilir. Kendi dillerine ait sadece 1000 civarında kelime biliyorlar. 

Türkçenin Dil Ailesindeki Yeri

Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır ve sondan eklemeli bir dildir. Bu kolda Japonca, Korece, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca yer almaktadır. Bu bilgiye göre Japonca ve Korece ile dil bakımından akrabayız fakat bu yanlış bir bilgi. Yani Korece ve Japonca ile herhangi bir dil akrabalığımız yoktur.

Bu durumu Prof. Dr. Mehmet Ölmez şöyle açıklıyor: “Japonca yalıtılmış bir dildir. Japonlar dillerini Endonezya diliyle, Afrika diliyle, Sanskritçeyle ve daha pek çok dille karşılaştırmışlardır. Sonuç olarak Japonca hiçbir dil ile yüzde yüz örtüşmüyor.”

Diyeceksiniz ki şimdi hani biz bu dilleri kolay öğrenebiliyorduk?

Evet, yine kolay öğrenebiliriz bu dillerle akraba olmamamız öğrenmemizi etkilemiyor çünkü yapı bakımından Türkçe ile benzerlik gösteriyorlar. Nasıl biz bir cümle kurarken sıralamamız özne, nesne, yüklem şeklindeyse bu sıralama Japonca’da da aynıdır. Bu yüzden diğer dillere göre daha kolay öğreniriz.

Sonuç olarak gördüğümüz üzere dilimizin çok köklü bir geçmişi var. Elbette literatürdeki bütün bilgileri bilemeyiz fakat yine de tarihimiz ve dilimiz hakkında az da olsa bilgi sahibi olmalıyız. Dilimize sahip çıkarak onu yozlaşmanın etkisinden kurtarabiliriz. Ülkemizin her bölgesi farklı ağızlara sahip. Bu da demek oluyor ki dil ve kültür alanında çok büyük çeşitliliğe sahibiz. Bu çeşitlilik ise bizim sahip olduğumuz en büyük hazinedir ve bu hazine ancak biz sahip çıkarsak var olacaktır.

Keyifli okumalar dilerim.

Çalıkuşu’nun Öyküsü

Türk edebiyatının en bilinen romanlarından biri olan Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış 1922 yılında ilk kez dönemin gazetelerinden Vakit’te tefrika edilmiştir. Eserin kitap olarak basımı ise 1923 yılında gerçekleşmiştir fakat daha sonra Güntekin eserinde bir takım değişiklikler yaparak son halini 1937 yılında vermiştir. Realizm akımının etkilerinin görüldüğü eserde Anadolu’nun yoksulluğunu ve eksikliğini, sosyal hayatı, aşkı ve kadınların toplumdaki yeri gibi birçok konu ele alınmıştır.

İstanbul Kızı mı Çalıkuşu mu?

Eser ilk önce tiyatro türünde dört perdelik bir oyun olarak kaleme alınmıştır fakat dönem şartları gereği eseri sahneleme imkânı bulamayan Güntekin eserini romana çevirerek Çalıkuşu adını vermiştir. Bu konu ile ilgili Güntekin şöyle söyler: “Çalıkuşu evvelâ İstanbul Kızı isminde dört perdelik bir piyesti. Zaten o zaman roman yazmayı aklımdan geçirmiyor, yalnız tiyatro piyesleriyle uğraşıyordum. Dârülbedâyî o zaman yalnız ressam İzolabella’nın yaldızlı boyalarla yaptığı dekorlar içinde salon ve aristokrat piyesleri oynuyordu. Piyesi resmen oraya vermeden evvel fikirlerini almak istediğim birkaç âzâ arkadaş, köy mektebi sahnelerini tereddütle karşıladılar. Sonra eserimdeki kızı Türkçeyi iyi konuşmayan o zamanki kadın artistlerden birine oynatmak fenama gidiyordu. Bunun için İstanbul Kızı‘nı romana çevirmeyi düşündüm ve bu defter meydana geldi.”

Peki, Çalıkuşu ismi nereden gelmektedir?

Çalıkuşu roman kahramanımız olan Feride’nin mahlasıdır. Ona böyle bir mahlas verilmesinin sebebi ise onun karakteriyle alakalıdır. Feride yerinde duramayan kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret eden hareketli yaramaz bir çocuktur. Yatılı kaldığı okulundaki ağaçlara tırmanır, daldan dala atlar. Bir gün yine onu ağaç tepesinde gören muallim ona: “ Bu kız bir insan değil, çalıkuşu!” diye bağırmış o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

Ayrıca eser beyaz perdeye, televizyon dizisine, tiyatroya ve baleye de uyarlanmıştır. Buradan hareketle eserin ne kadar çok sevildiğini, kendine edebiyat dünyasında ne kadar sağlam bir yer açtığını söyleyebiliriz.

 Atatürk’ün de bir o kadar sevdiği bu eser kendisinin başucu kitaplarından biridir. Her zaman yanında taşıdığı ve ara ara açıp okuduğu bilinir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”  adlı eserinde Büyük Taarruz sırasında Atatürk’ün arkadaşlarına şöyle dediğini aktarır:

“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.”

Eserin bu denli başarılı olmasının sebepleri arasında ilk olarak konusunun olduğunu düşünüyorum. Ele alınan konu eseri hem ilgi çekici kılıyor hem de çeşitlilik sağlıyor. İlgi çekicilik bunun neresinde derseniz eğer şöyle açıklayabilirim:

Ana karakterimiz olan Feride bir kız çocuğudur ve mektebe gider bu okul hem yatılı bir okul hem de bir Fransız okuludur. Bu durum o dönemin zihniyeti gereği alışıldık bir durum değildir çünkü kız çocukları küçük yaştan itibaren dikiş nakış işlerinde eğitilir elinin kalem tutmasının gerekli olduğu düşünülmez.

Feride kendi parasını kazanmaya çalışan özgür fikirli genç bir kızdır. Yaşadığı birtakım olaylar sonucu Anadolu’nun farklı köy ve kasabalarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada karşılaştığı sığ ve cahil fikirlere karşı mücadele eder.

Dönemin zihniyetini, yaşayış tarzını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Feride’nin iç dünyasını ve daha pek çok şeyi arı, duru ve sade bir dille kaleme alan Güntekin’in bu romanı eminim ki herkeste çok farklı anlamlar ve hisler uyandırır. Romanı okurken kendinizden izler bulmanız dileğiyle…

Keyifli okumalar dilerim.

Jane Eyre

Jane Eyre, Charlotte Bronte tarafından 1847 yılında yazılmış Victoria döneminin yansımalarını çok net bir şekilde görebildiğimiz, olay örgüsünün ilmek ilmek işlendiği muhteşem bir başyapıt. Ataerkil zihniyetin hâkim olduğu bir dönemde kadınların ismini duyurması pek de hoş karşılanmadığı için Bronte bu eseri “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Romantizm ve feminizm akımlarının etkisiyle kaleme alınan eser sosyal statü farkları, toplumsal ve dini baskıların kadını sindirmeye çalıştığı, aşk gibi konuları kapsamaktadır.

Ayrıca eser pek çok kez beyaz perdeye de uyarlanmıştır. Beni en çok etkileyen uyarlama, 2011 yapımı olan başrollerini Mia Wasikowska (Jane Eyre) ve Michael Fassbender’ın (Bay Rochester) paylaştığı Jane Eyre. Tabii film uyarlaması olan her eser gibi bu eserin de öncelikle okunması gerektiğini daha sonrasın da filmin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü romanı okurken zihnimizde betimlenen her sahnenin filmle bire bir aynı olduğunu gördüğümüzde o eser daha unutulmaz ve daha keyifli oluyor.

Eseri detaylı incelemek gerekirse;

Yazar da roman kahramanı Jane Eyre gibi zor bir çocukluk geçirmiş, trajik olaylar yaşamış ve hayatı mücadele ile geçmiştir. Yani buradan eserin yazarın hayatından izler taşıdığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazar, Jane Eyre üzerinden biz okurlarına mesaj vermekte güçlü kadın betimlemesiyle bize ışık tutmaktadır.

Karakterlere bakacak olursak;

Jane Eyre, yetiştiği çevre itibariyle isyankâr, mücadeleci, boyun eğmeyen bir kişiliğe sahip. Yazarın güçlü kadın örneği olarak bizlere sunduğu Jane Eyre’i romanı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Acılarla büyümüş bir çocuk ve ayakta kalmaya çalışan bir kadın olan Jane Eyre Thornfield Konağı’nda küçük Fransız bir kız çocuğu olan Adele’e mürebbiyelik yaparak geçimini sağlar. Ve zamanla Bay Rochester’a âşık olur.

Bir diğer ana karakterimiz olan Bay Rochester ise herkesin ondan çekindiği soğuk, kaba biri olarak tanınır. Jane Eyre’in mürebbiyelik yaptığı konağın sahibidir ve Adele de onun evlatlık kızıdır. Aralarında hem yaş hem de sosyal statü bakımından fark olmasına rağmen Jane Eyre‘e âşık olur ve daha fazla dayanamayarak aşkını itiraf eder.

Diğer karakterlerimiz; Bayan Reed, Bay Brocklehurst, Maria Temple, Alice Fairfax, Adele Varens, Grace Poole, Bertha Mason, Richard Mason, Blanche Ingram, St. John Rivers, Mary ve Diana Rivers, Bay Brigg… Bu sıraladığım isimler kadar daha birkaç tane karakter var fakat kilit karakterlerin çoğu bu isimler diyebilirim.

SPOİLER!

Özellikle Bay Brigg ve Richard Mason tam Jane Eyre ve Bay Rochester evlenmek üzereyken gelmiş ve nikâhı engellemiştir çünkü Bay Rochester aslında Bertha Mason ile evlidir fakat karısı akıl hastası olduğunu için onu konakta bir odaya kapatmıştır. Bu durumu öğrenen Jane Eyre hemen konağı terk eder fakat birkaç sene sonra daha fazla dayanamayarak Bay Rochester’ı merak eder ve geri döner fakat konağın yandığını öğrenir ve bu yangında Bay Rochester’ın karısı vefat etmiş kendisi de bir elini ve görme yetisini kaybetmiştir o yüzden kendini Ferndean Çiftliği’ne kapatmıştır. Bu yaşananları öğrenen Jane hemen Bay Rochester’ın yanına gider, Bay Rochester ona tekrar evlilik teklifi eder ve evlenirler. Yani tam anlamıyla yıllar sonra gelen mutluluk…

Aslında romanı en başından özetlemek gerekir fakat roman oldukça hacimli ve olay örgüsü de bir o kadar sık ve bütün olaylar da birbiriyle bağlantılı. O sebeple bir özet geçemedim romanı okur, filmi de izlerseniz aklınızda kalan bütün sorular eminim bir cevap bulacaktır.

Romandan güzel bir alıntı ile yazımı sonlandırıyorum:

İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Yıldızların parlaklığını görmezler de ancak ufak tefek lekeleri seçerler.

Keyifli okumalar dilerim…

Sheakspeare’in Hamlet’i

Hamlet, William Shakespeare tarafından 1599–1601 yılları arasında yazılan temasında trajediyi işlediği bir tiyatrosudur. İngiliz edebiyatının en etkileyici eserlerinden biridir ve Dünya edebiyatında da yerinin ayrı olduğu söylenebilir. Pek çok ülkede defalarca sahnelenmiş beş perdelik bir oyun olan Hamlet’in sahnelenmesi son derece uzundur. Ayrıca dil özellikleri bakımından da zaman zaman anlaşılması güç kelime ve cümlelere rastlıyoruz. Yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, hırs, intikam gibi kavramları konu edinen Hamlet’in konusuna bir göz atalım:

Hamlet’in hikâyesi eski kuzey masallarına bağlanmaktadır. Yani özgün bir konu değildir ve kaynağı başka eserlere dayanmaktadır. Danimarka’da geçen oyunda Prens Hamlet’in kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius’tan nasıl intikam aldığını anlatır. Konusu kısaca bu şekildedir fakat olayların nasıl başladığını anlamak için biraz daha detaylı inceleyelim:

Hamlet, mutsuz ve öfkelidir. Bunun sebebi sadece babasının ölümünden kaynaklanmaz. Kendisinin de söylediği gibi babası öleli henüz iki ay olmuşken annesi Gertrude ile amcası Claudius’un evlenmesi onu daha da öfkelendirmiş ve melankolik bir ruh haline bürünmüştür. Ayrıca Hamlet’in de bir takım şüpheleri vardır. Babasını öldürenin amcası Claudius olduğunu düşünür fakat bu nasıl ispatlayacağını nasıl intikam alacağını bilemez. O bunları düşünürken mezarında rahat uyuyamayan babasını ruhu Danimarka surlarında her gece dolaşmaktadır. Hayaleti gören kişiyse Hamlet’in dostu Horatio’dur. İnançları gereği ölülerin ruhlarının dolaşması iyiye işaret değildir. Ülkede kara bulutların dolaştığını düşünen Horatio bu durumu hemen Hamlet’e bildirir. Bunun üzerine Hamlet gece yarısı hayaletin geleceği saatte surlara çıkar ve onunla konuşur. Hayalet her şeyi anlatır. Olaylar tam da Hamlet’in düşündüğü gibi olmuştur. Yani amcası Clauduis, babasını uykusundayken kulağına zehirli bir sıvı akıtarak öldürmüştür. Bütün bunları öğrenen Hamlet’in kanı çekilir ve orada intikam alacağına yemin eder.

Olaylar her ne kadar iktidar mücadelesi, entrika gibi gözükse de devletteki çürümüşlük, yolsuzluk olayların altında yatan asıl sebeptir. Çürümenin başı Claduius’tur yani devletin kendisidir. O zamanın anlayışına göre kralların Tanrı tarafından göreve getirildiğine inanıldığından Claudius’un ağabeyini öldürmesi sadece krala karşı işlenmiş bir suç değildir. Aynı zamanda Tanrı’ya karşı da suç işlemektir. Tabi ülkede ki çürümüşlüğün tek nedeni kralın zehirlenerek öldürülmüş olması değildir. Tahta geçen Claudius’un devletin nasıl yönetileceğinden bir haber olması, zevk ve sefa düşkünü olması ve meşru olmayan yönetimidir.

Buradan sonrası spoiler!

Sonuna doğru gelecek olursak:

Bir gün hamlet ve annesi konuşurken başmabeyinci Polonius bir perde arkasından onları gizlice dinler. O sırada birinin kendilerini dinlediğini fark eden Hamlet hançerini çekerek Polonius’a saplar. (Kral Claudius olduğunu zanneder.) Polonius orada ölür daha sonra Polonius’un oğlu olan Leartes durumu öğrenir ve Hamlet’i öldürmek ister. Kral Claudius, Hamlet’i öldürmesi için Leartes’e yardım eder ve bir tuzak kurarlar. Hamlet ve Leartes arasında bir düello düzenlenir fakat Leartes’in kullandığı kılıcın ucu zehirlidir. Kral da Hamlet’e vermek için zehirli içki hazırlar. Düello sorasında Leartes Hamlet’i yaralar, kraliçe yanlışlıkla içkiyi içer ve ölür. Daha sonra zehirli kılıcı eline geçiren Hamlet hem Leartes’i hem de Kral Claudius’u öldürür.

Sonuç olarak, Hamlet’in konusunun sıradan ve basit bir konu olmadığını, görünenin dışında çok farklı bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun sonu beni oldukça şaşırtmış ve üzmüş olsa da kurguya hayran kaldım diyebilirim. Kesinlikle okunması ve anlaşılması gereken bir yapıt olduğunu düşünüyorum.

Küçük bir tiradla yazımı sonlandırıyorum:

Yüreğim, katılaşma, taş olma sakın, yüreğim!
Neron’un canavarlığı girmesin içine.
Bırak sert olmasına sert, ama insan kalayım.
Hançer gibi konuşayım, hançer olmadan.
Dilim de, içim de iki yüzlü olsun bu işte:
Sözlerim canını ne kadar yakarsa yaksın.

Keyifli okumalar diliyorum…

Gurur ve Ön Yargı (Aşk ve Gurur) Kitap ve Film Üzerine

Gurur ve Ön Yargı 1796–1797 yılları arasında Jane Austen (1775–1817) tarafından yazılmış, ilk kez 1813’te yayımlanmıştır. Yazarımızın romanı kaleme aldığı seneye dikkat edersek oldukça genç bir yaşta mükemmel bir eser ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Tabii o dönemin İngiltere’sinde bir kadının roman kaleme alması pek de alışıldık bir durum değil bu yüzden ilk baskıda yazar, adının yerine “A Lady” ismini kullanmıştır.  Eser o zamanlar hak ettiği değeri göremese de zamanla gereken önemi ve değeri kazanmıştır. Eserin konusunu sadece bir aşk hikâyesi olarak nitelendirmek yanlış olsa gerek çünkü aynı zamanda dönemin getirdiği dayatmaları da konu edinen bir toplum eleştirisidir.

Romanın beyaz perdeye de uyarlanmış birkaç tane versiyonu var fakat bana kalırsa en güzeli 2005 yapımı olan başrollerini Keira Knightley (Elizabeth Bennet) ve Matthew Macfadyen (Fitzwilliam Darcy) paylaştığı Gurur ve Ön Yargı. Tabii ilk olarak romanı okumanın gerektiğini düşünüyorum çünkü her sahnenin gözünüzün önünde canlanması, adım adım ilerlemek romanı ve filmi daha zevkli hale getiriyor. Kitap bitip filmi izlemeye koyulduğunuz zaman gözünüzdeki bütün betimlemeler tek tek yerine oturuyor ve bir kere daha hayran kalıyorsunuz.

Karakterlere göz atmadan önce kısaca bilgi verelim; bütün karakterler tam tahmin ettiğim gibiydi o yüzden filmi izlerken hemen benimsedim yani pek yabancılık çekmedim. Tabii öncelikle kitabı iyi sindirmek gerekiyor. Ayrıca filmdeki birçok diyalog romanda geçen diyaloglarla aynı bu da filmi daha hoş bir hale getiriyor. Gelelim karakterlerimize;

Elizabeth, Bennet ailesinin ikinci kızıdır, ablası Jane kadar güzel değildir ama son derece zekidir ve romanda ön yargıyı temsil eder. Mr. Darcy hakkındaki yargıları zamanla bir bir boşa çıkacaktır ve aslında ona ne kadar haksızlık ettiğini anlayacaktır. Mr. Darcy ise oldukça zengin ve yakışıklıdır aslında Elizabeth’e âşıktır fakat Bennet ailesi kendisine göre alt sınıftan olduğu için gurur yapar ve aşkını gizler tabii bir müddet. İşte burada Mr. Darcy’nin itirafı filmde mükemmel yansıtılmış diyebiliriz.

Diğer karakterlere bakacak olursak Mr. ve Mrs. Bennet karakterleriyle son derece uyum içindeydiler, Jane ise eşsiz güzelliğiyle kitabın anlattığı karakterle birebir uyuşuyordu. Diğer karakterlere nazaran biraz daha geri planda kalan Lydia, Kitty, Mary, Mr. Wickham, Mr. Bingley, Mr. Collins karakterleri de kitaptaki betimlemeyle örtüşüyordu.

Bundan sonrası spoiler!

Kitabın çözülme noktasına bakalım;

Wickham ve Elizabeth arasında geçen konuşmalarda Wickham Darcy’e karşı Elizabeth’i hep doldurdu. Elizabeth de Darcy’e karşı kurduğu ön yargıları ancak gerçekleri öğrendikten sonra kırabildi haliyle. Böylece sadece Elizabeth değil biz okurlar da ta kitabın başından beri Darcy’e duyduğumuz ön yargılardan sıyrılıyoruz. Elizabeth gerçeği öğrendiği zaman Darcy’i ve Wickham’ı ne kadar yanlış değerlendirdiğini anlıyor ve Darcy’e karşı olan tutumu değişiyor.

İşte romanın kilit noktası tam da burası o noktaya kadar biz de Darcy hakkında iyi şeyler düşünmedik. Peki, o kilit nasıl açılıyor? Şöyle oluyor ki Darcy Elizabeth’in kendisini bu kadar kötü biri olarak görmesine daha fazla dayanamamış olsa gerek Elizabeth’e uzunca bir mektup bırakıyor. Elizabeth mektubu okuyup gerçekleri öğrenince hisleri arasında adeta bir perde kalkıyor. Aslında kendisinin de Darcy’i sevdiğini, gururu ve ön yargıları yüzünden bu hissini bastırdığını anlıyor.

Son olarak, gururun ve ön yargının insanları aslında ne kadar yanlış değerlendirebileceğimize, gerçeğin çoğu zaman pek çok farklı şekilde olabileceğine şahit olduk. Basit bir aşk romanından ziyade pek çok farklı yönü olan bu romanı önce okumanızı daha sonra izlemenizi tavsiye ederim. Ve güzel bir alıntıyla da yazımızı sonlandıralım:

“Onun gururunu ben de kolaylıkla hoş görebilirdim. Benim gururuma dokunmamış olsaydı.”

Keyifli okumalar dilerim. Sevgiler…

Aşk-ı Memnu Roman İncelemesi ve Dönem Zihniyetinin Romana Yansımaları

Aşk-ı Memnu (Yasak Aşk) Halit Ziya Uşaklıgil’in realizm akımın etkisiyle kaleme aldığı Türk edebiyatının dönemlerinden olan Servet-i Fünun döneminde yayımlanmış ve büyük yankı uyandırmış bir romandır. Gerek işlenen konu gerek yazarın üslubu son derece dikkat çekmiştir.  Kanaatimce dönemin zihniyetinin, yaşayış tarzının en güzel yansıtıldığı bir romandır Aşk-ı Memnu. Kimi araştırmacılara göre Nihal’in öyküsü, kimi araştırmacılara göre ise Bihter’in öyküsüdür. Gelin bu romanı daha detaylı inceleyelim:

Romanın zihniyetine bakacak olursak; Servet-i Fünun dönemi II. Abdülhamit dönemine denk düşer ve bu dönemde uzun yıllar baskıcı, sansürcü bir yönetim hâkimdi. Bu yüzden “Toplum için sanat” anlayışının yerini “Sanat için sanat” anlayışı almıştır. Bu anlayışın da etkisiyle yazarlarımız kendi iç dünyalarına yönelmişler, sıkıntılı, buhranlı eserler ortaya çıkarmışlardır. Hatta yazarların büyük çoğunluğunda İstanbul’dan kaçma, kurtulma düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce yapısını da Uşaklıgil roman kahramanımız olan Behlül’e “Behlül kaçar” şeklinde yansıttığını söyleyebiliriz. İşte Aşk-ı Memnu romanımız da bu anlayışlar çerçevesinde yazılmıştır.

Gelelim mekân unsuruna; romanda mekân son derece kısıtlıdır. Olayların büyük çoğunluğu yalıda ve Ada’da geçer, karakterler de kendi halinde yaşarlar. Zaman zaman o dönemki İstanbul’un eğlence ve mesire yerlerinden bahsedilir fakat bu mekânların üstünde durulmaz.

Zaman unsuru; olaylar 19.yüzyılın ikinci yarısında geçmektedir. Dönemin toplumsal yapısı ve yaşam tarzı bize bu yargıyı çıkarmamızı sağlamaktadır. Romanda kronolojik zaman kullanılmıştır. Olaylar birbirini takip eder ve olayların anlatıldığı süre iki yıl gibi bir süreyi kapsamaktadır. Ayrıca romanda sık sık geriye dönüşler yapılmıştır sanıyorum ki bundaki amaç karakterleri biz okuyuculara daha iyi anlatmak ve onların psikolojilerini daha iyi anlamamızı sağlamaktır. En belirgin geriye dönüş ise, Bihter’in evliliğinin üstünden bir yıl geçtikten sonra kendiyle hesaplaşıp çocukluğunu hatırladığı kısımdır.

Romanda tema; Bence bu romanda tek bir temadan bahsetmek olmaz evet ilk aklımıza gelen tema yasak aşk fakat bunun yanı sıra yozlaşma, kıskançlık, intihar, yalnızlık da temaya dâhil edilebilir. Ayrı ayrı ele almak gerekirse;

Yasak aşk: Bu tema romanda yaşanan yasak aşkın insanların hayatının üzerindeki yıkıcı ve yaralayıcı etkisini gözler önüne sermiştir.

Yozlaşma: Uşaklıgil bu romanıyla geleneksel Türk aile yapısının çöküşünü, ahlaki değerlerin yok oluşuna dikkat çekmiştir. Bunu üç karakter üzerinden anlatmıştır: Firdevs Hanım, Bihter ve Behlül.

Kıskançlık: Bu tema romanın genelinde işlenmiştir, bu duygunun ne kadar güçlü bir duygu olduğunu, önlenemez olduğunda sonucun büyük bir yıkıntıya yol açtığını görüyoruz.

İntihar: Romanın sonunda okuyucu etkileyen intihar olayıdır. Eminim ki pek çoğumuzun hafızasına yer edinmiş sahnelerden biridir intihar sahnesi.

Yalnızlık: Romanımızın en önemli temalarından biridir. Karakterlere baktığımızda hep yalnız olduklarını ve kendi iç dünyalarında yaşadıklarını görüyoruz.

Romanda dil ve anlatım; Kullanılan dil tipik bir Serveti Fünun döneminin dilidir yani ağır, sanatlı, süslü söyleyişlere bolca verilmiş. Tabii Uşaklıgil bunu romana titizlikle uygulamıştır.  Ayrıca bir cümlenin bir paragraf olduğunu, uzun ve sıralı cümlelerin de çok olduğunu belirtmek gerekir.

Peki, Aşk-ı Memnu romanı realizm akımıyla mı romantizm akımıyla mı yazıldı?

Bu sorunun cevabını şöyle verebilirim: Realizm akımı toplumsal konuların işlendiği romanlarda daha sık kullanılır. Bu bakımdan da birçok eleştirmen Aşk-ı Memnu’nun konusunun toplumsal olduğunu savunur ama giriş kısmında da bahsettiğim üzere Servet-i Fünun döneminde toplumsal konulara eğilmek pek mümkün değil. Bu yüzden Aşk-ı Memnu için kesinlikle realist bir romandır diyemeyiz. Çünkü içinde romantik unsurlara da rastlanır. Realist romanlarda bu romanda olduğu gibi kadere ve tesadüflere yer verilmez. Fakat bu duruma Aşk-ı Memnu ’da rastlıyoruz. Örnek vermek gerekirse; Nihal’in Behlül ile Bihter’in arasındaki ilişkiyi öğrenmesi tesadüf sonucu gerçekleşir.

Sonuç olarak; Aşk-ı Memnu, Batı edebiyatında gördüğümüz Madam Bovary ile çok benzeyen kurgusu ve konusu bakımından çok başarılı bir eserdir. Eleştirmenlere göre de Aşk-ı Memnu, Uşaklıgil’in en başarılı romanlarından biri olarak kabul edilir. Eser, topluma değil bireye dönük bir romandır. Karakterlerin psikolojik tahlilleri biz okuyuculara çok iyi yansıtılarak onların içinde bulunduğu ruh durumuna da bire bir tanık olduk.

Romanın çok başarılı bir eser olduğu su götürmez bir gerçek zaten. Bugün hâlâ üzerinde pek çok araştırmalar ve tartışmalar yapılmaktadır. Bence bir bakıma da ölümsüz bir roman diyebiliriz. Eminim ki bu romanı ölümsüz kılacak şey dili ve üslubudur.

Keyifli okumalar dilerim…