Gerçekliği Anlatan Bir Roman: Küçük Ağa

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı 1963 yılında yayımlanır. Roman, Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bir tarafta Padişah ve İstanbul Hükümeti, bir tarafta Kuvâ-yi Milliye… Milli Mücadeleye o dönem hilafet ve padişah yanlısı küçük bir kasaba olan Akşehir’den bakılır.

Özet:

I. Dünya Savaşı yıllarında Akşehir’de sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Eli silah tutan gençlerin hepsi cephededir. Savaşın sona ermesiyle Akşehir halkı gençlerinin kasabaya dönmesini bekler. Sonunda askerler dönmeye başlar ve bu askerlerden birisi de romanın kahramanlarından biri olan ve savaşta sol kolunu kaybeden Salih’tir. Salih kasabaya döndüğünde onu Niko karşılar. Bir Rum olan Niko, Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Salih Niko’ya yıllarca yan yana yaşamış olan kendi halkı ile Rum halkının arasında bir sorun olup olmadığını sorsa da Niko cevaplarıyla Salih’i geçiştirir. Oysa Salih kasabaya geldiğinde bir şeylerin değiştiğini fark eder. Üstelik Yunan işgallerinin artmasıyla Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Rumların bu davranışlarını ihanet belleyen Salih, arkadaşının da bu ihanette bulunacağı ihtimalini düşünmemektedir ve Niko’yla dost olmaya devam eder. Fakat ikisinin bu dostluğu Akşehir halkının Salih’i dışlamalarına sebep olur. Salih ise savaştan yeni dönmüş ve sol kolunu kaybetmiş bir askere saygı bile gösterilmediğini düşünmeye başlar ve hem Osmanlı’ya olan hem de Padişah’a olan güveni sarsılır.

Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. Verdiği vaazlarda Akşehir halkını Padişah’a bağlılığa davet eder. Bu hoca kısa sürede halkın beğenisini ve takdirini kazanır. Ama kısa sürede İstanbullu Hoca’nın görüşlerinden tamamen ayrı olmamakla birlikte bir örgüt kurulur. Bu örgüt Kuvâ-yi Milliye’dir. Kuvâ-yi Milliye’den haberdar olan Salih, onların arasına katılır. Salih’in Kuvâ-yi Milliye’ye katılma sebeplerinden biri de arkadaşı Niko’nun romanın ilerleyen bölümlerinde gerçekleşen ihanetidir.

Kuvâ-yi Milliye taraftarları İstanbullu Hoca’yı kendi taraflarına çekmeye çalışır. Çünkü hoca gerçekten de bilgisi ve görgüsüyle herkesin sözünü dinlediği bir isimdir. Eğer Hoca, kendi aralarına katılırsa bütün Akşehir’i de beraberinde getireceğini düşünürler. Fakat Hoca düşüncelerinde ısrarcıdır. Zamanla Kuvâ-yi Milliyeciler ile İstanbullu Hoca arasında tartışmalar yaşanır ve İstanbullu Hoca hakkında ölüm emri çıkarılır. Ölüm emri duyulur ve İstanbullu Hoca’ya gizlice haber verilir. İstanbullu Hoca Akşehir’den kaçar. Geride eşini ve doğmamış çocuğunu bırakır. Hoca’nın kaçtığı haberini alan Kuvâ-yi Milliyeciler ise onu bulması için Salih’i görevlendirir.

Hoca Çakırsaraylı çetesinin yanına sığınır. Burada ona “Küçük Ağa” demeye başlarlar. O artık Küçük Ağa’dır. Salih’in onu bulmasıyla işler değişmeye başlar. Salih, Küçük Ağa’ya hakkında ölüm emri verilse de kendisini öldürmeyeceğini, kendi aralarına katılması için ona kendince bir şans daha verdiğini söyler. Küçük Ağa ise artık Kuvâ-yi Milliye taraftarlarının haklı olduğunu düşünmeye başlar ve Salih’in teklifini kabul eder. Birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem’in zamanla Ankara’ya karşı ters düşmeye başlaması Küçük Ağa’nın çeteden uzaklaşmaya başlamasına sebep olur ve Çerkez Ethem’i bir oyunla Kütahya’ya saldırma planlarında başarısızlığa uğratır. Küçük Ağa, Milli Mücadeleye olan görevini bu şekilde gerçekleştirmiş olur. Daha sonra Akşehir’e gelen Küçük Ağa, eşinin başka biriyle evlendirildiği haberini alır. Eşini ve çocuğunu bulur. Eşi Emine’ye burada olduğu ve ölmediği haberini ulaştırır. Fakat Emine hastadır. Çocuğunu İstanbullu Hoca’ya emanet ettiğini söyler ve çok geçmeden ölür. Bu haberle yıkılan Küçük Ağa, Ankara’ya döner ve Milli Mücadele’ye devam etme kararı alır.

Bu roman, yazarın kendi deyişiyle “Destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır.”

İyi okumalar…

Bir Polisiye Romanı: Esrâr-ı Cinâyât (Ahmet Mithat Efendi)

Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi’nin en başarılı ve en popüler sanatçılarından biridir. Aynı zamanda gazeteci kimliği ile de tanınır (Dönemin gazetelerinden biri olan Tercümân-ı Hakîkat, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır). Hayatına sığdırdığı yüzden fazla eseriyle “Yazı Makinesi” olarak da bilinir.

Onun en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. İnsanları eğitme çabalarından dolayı da “Hace-i Evvel (İlk Öğretmen)” olarak anıldı. Daha çok hikâye ve roman türünde eserler verdi.

Eserlerinde “kıssadan hisse” amacı görülür ayrıca hikâye ve romanları teknik açıdan kusurludur. Yer yer olayları keser ve okuyucuya seslenir. Bunun en güzel örneklerinden biri, onun meşhur eserlerinden olan Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Doğu kültürüyle yetişmiş Rakım ve alafranga Felatun arasında taraf tutar ve okuyucuya sorular sorar.

Ahmet Mithat, yazdığı hikâyelerle de Türk edebiyatına hikâye türünün yerleşmesinde katkıda bulunmuştur. Nitekim o dönem yazmış olduğu “Letaif-i Rivâyat (Söylenegelen Güzel Öyküler)” edebiyatımızın ilk hikâye örnekleri (koleksiyonu) sayılır. Ayrıca Türk edebiyatının ilk polisiye kitabı ve romanı olan Esrâr-ı Cinâyât (Cinayetlerin Sırları), onun kaleminden çıkmıştır.

Esrâr-ı Cinâyât Hakkında

Edebiyatımızın ilk polisiye kitabı olma özelliğini taşıyan Esrâr-ı Cinâyât, önce Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edildi. Ardından bir kitap halinde basıldı.

“Bir genç kızın cesedinin bulunmasıyla başlayan roman, intihar süsü verilerek öldürülmüş ikinci bir kişinin bulunmasıyla sürükleyici şekilde devam ederken, polis şefi Osman Sabri ile Muharrir Efendi’nin (Gazeteci) işbirliği ve dikkatli takipleri sonucu bambaşka bir hale bürünür. Dönemin adalet sistemini, yargılama usullerini rüşvet ve kayırmacılığı gözler önüne sererek eleştiren roman, yazarın usta isi üslubunu da yansıtarak şaşırtıcı bir sonla biter.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Esrâr-ı Cinâyât Arka Kapak Tanıtım Yazısı, I. Basım, 2020

Kısa Özet

Bir gazete, İstanbul’da Öreke Taşı denilen bir kayalıkta bir kadın ve iki gencin cesedinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu soruşturma da romanın başkahramanı olan Komiser Osman Sabri Efendi’ye ve polis memuru Necmi’ye verilir. Osman Sabri, soruşturmasına devam ederken bir intihar vakası gerçekleşir. Fakat incelemeler sonucu Halil Suri’nin intihar etmediği ve bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Osman Sabri, bu iki cinayet arasında bir bağlantı olduğunu düşünür.

Bu sırada cinayetler hakkında bilgi toplamaya çalışan Muharrir Efendi ile Osman Sabri arasında bir dostluk başlar. Muharrir Efendi, bu soruşturmada Osman Sabri’nin en büyük yardımcılarından biri olur.

Araştırmalar sonucu Osman Sabri, Hediye adında zengin bir kadından şüphelenmeye başlar. Hediye Hanım’ın sorgulanmaya başlamasıyla işin içine Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdettin Paşa’da girer. Hediye Hanım’ın vermiş olduğu Kalpazan Mustafa ismiyle beraber soruşturma farklı bir boyuta ulaşır. Polislerin araştırması sonucu Kalpazan Mustafa’nın yurt dışında olduğu öğrenilir. Yurt dışından Muharrir Efendi’nin gazetesine gönderilen mektuplarla olay çözülmeye başlar.

Roman Hakkındaki Yorumum

Yazıldığı dönemin şartları düşünüldüğünde beklentinin üstünde bir kitap. Ahmet Mithat’ın kurguladığı Osman Sabri Efendi karakterini cinayetleri çözümleme stiliyle ve küçük ayrıntılara dikkat etmesiyle başarılı buldum. Polisiye sevenler için bu kitap onlarda bir Sherlock Holmes havası yaratabilir. 🙂

Ahmet Mithat, edebiyatımızın önemli sanatçılarından biri. Her bir eseri üstünde konuşulmaya değer. Ama ben Esrâr-ı Cinâyat’ı özellikle tavsiye ediyorum. Okuyuculara iyi okumalar dilerim…

Senin sakal dediğin keçide de vardır. Bıyık dediğin kedide de bulunur. İnsanda ise ben yürek isterim, yürek!

“Aylak Adam” ve “Anayurt Oteli” Romanlarıyla Yusuf Atılgan

Hayatı: Yusuf Ziya Atılgan, 1921 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Yunan işgali sonucu ailesiyle birlikte Hacırahmanlı’ya göç etti. Necâti Bey İlköğretim Okulu ve Balıkesir Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Hâlide Edip’in öğrencisi oldu. Mezun olduktan sonra Maltepe Askerî Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946 yılında Hacırahmanlı’ya, babasının ölümüyle kendisine kalan çiftlik işlerine, geri döndü. Bir süre sonra edebiyata yöneldi ve Aylak Adam (1959) romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü ikincilikle kazandı. 1973 yılında ikinci romanı olan Anayurt Oteli’ni yayımladı. Anayurt Oteli’nin 1986 yılında sinemaya aktarılmasıyla tanınırlığı arttı. 1989 yılında kalp krizinden vefat etti ve üçüncü ve son romanı olan Canistan’ı tamamlayamadı.

Edebi kişiliği:

  • Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Yusuf Atılgan, postmodernizmi esas alır.
  • Romancılığıyla tanınır.
  • Romanlarının dili akıcı ve sadedir.
  • Romanlarında bilinç akışı, iç monolog, diyalog ve geriye dönüş tekniklerini kullanır. (Yazar, eserlerinde karakterlerin ruhsal durumunu başarıyla tasvir eder.)
  • Eserlerinde ele aldığı başlıca konular yabancılaşma ve yalnızlıktır. (Romanlarında çağdaş karakterlerin bunalımlı ruh halleri ve sürekli bir arayış içerisinde olmaları göze çarpar.)

Eserleri:

Roman: Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973), Canistan (tamamlanmamıştır)

Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992) Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1981)

Piyes: Çıkış Gecesi (1947)

Yusuf Atılgan’ın yalnızca iki ‘kısa’ romanı olmasına rağmen romanlarında kullanmış olduğu sade dil, modern teknikler ve başarılı tahliller onu Yeni Türk edebiyatının romancılığıyla tanınan en önemli yazarlarından birisi yapmıştır.

Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanıdır. Roman, ‘C.’ adında 28 yaşındaki genç bir adamın bir yıl boyunca, farklı mevsimlerde (kitap dörde ayrılmış olup; “Kış”, “İlkbahar”, “Yaz” ve “Güz”) başından geçen olayları anlatır. Paralı sayılan ve geçim derdi olmayan C., günlerini ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesinde, restoranlarda, sinemalarda ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, yürüyerek ve sürekli düşünerek geçirir. C., toplumda yerini bulamadığını düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ını arayan, mutsuz, yalnız ve aylak bir adamdır. C., sürekli aradığı gerçek sevgiye hep çok yaklaşmakta fakat hiç ulaşamamaktadır.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

C., edebiyatımızda yer almış ‘aylak’ tipinin kırılma noktasıdır. Tanzimat Dönemi’nde ‘Batı’yı yanlış anlayan, alafranga’ olarak karşımıza çıkan bu tip (örneğin Felâtun Bey, Bihruz Bey) Aylak Adam’da ‘geçim derdi olmayan, topluma yabancılaşmış yalnız birey’ olarak çıkar.

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan’ın 1973’de yayımlanan ikinci romanıdır. Aylak Adam’da olduğu gibi Anayurt Oteli’de tek karakter üzerine kurulmuştur. Burada C.’nin yerini otelin kâtibi Zebercet alır. Otelde otelin sahibi ve kâtibi olan Zebercet ve ortalıkçı kadından başka kimse yoktur. Bir gece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın otelde bir gün kalır ve ertesi gün tekrar geleceğini söyleyip gider. Bu durum Zebercet’in bütün hayatını değiştirir. Zebercet günlerce gecikmeli Ankara treniyle gelen o gizemli kadını bekler. Uzun bekleyişler sonucunda Zebercet ruh sağlığını kaybetmeye başlar. Roman bir cinayet ve intiharla son bulur.

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.

Aylak Adam’la bazı yönlerden benzerlik gösteren Anayurt Oteli’nin, Aylak Adam’a göre psikolojik çözümlemelerinin daha derin ve daha ağır olduğu görülüyor. Romanın yazıldığı dönem aldığı eleştirilerin çoğu kitapta geçen müstehcen içeriklerden dolayı olmuş. Bu eleştiriye gelen yorumlardan kimisi bu durumun rahatsız edici olduğunu söylese de kimisi Zebercet’in iç dünyasını anlamak için yer aldığını söylüyor. Takdir okuyucuya kalmış. Roman, 1986 yılında beyaz perdeye de aktarıldı.

Türk Bengü Taşları ve Türk Mitolojisinden İzler

Bengü taşlar, Köktürklerin ikinci döneminden kalmış olan yazılı anıtlardır. Orhun Vadisi’nde bulunan bengü taşlardan biri Köl Tigin adına, 732 tarihinde ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Orhun Vadisi’ndeki diğer bengü taş, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Üçüncü bengü taş, Bayın Çokto mevkiindedir; Bilge Tonyukuk tarafından kendi adına 716-726 yılları arasında diktirilmiştir. Bengü taşlarda büyük bir ihtimalle Türklerin icadı olan Köktürk (runik) yazısı kullanılmıştır (Ercilasun, 2016: 339).

Köl Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı’nın Kopyası (Gazi Üniversitesi)
Tonyukuk Yazıtı

Türk Bengü Taşları, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının bilinen en eski yazılı ürünleridir. İçerisinde bulunan siyasi ve sosyal mesajlarla birlikte Köktürklerin yaşayışları ve inanışları hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Aynı zamanda bengü taşların Türk mitolojisinden izler taşıdığını görmek de mümkündür.

Tengricilik ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abideleri’nde sıklıkla geçen ‘Tengri’ kelimesi Göktürklerin bir yaratıcı olduğuna inanmalarının göstergesidir. Tengri, bugünkü Türkiye Türkçesindeki ‘Tanrı’ kelimesinin eski söyleniş biçimidir. Tengricilik ya da Gök Tanrıcılık, İslamiyet’in kabulünden önceki eski Türkler arasında yaygın olan bir inanç sistemidir. Bu inanca göre kağan, Tengri (=Tanrı) tarafından seçilirdi. Bengü Taşlar’da bu düşünceye oldukça sık rastlanır. Örneğin Köl Tigin Bengü Taşı’nın güney yüzünde: “…Tanrı buyurduğu için, benim talihim olduğu için kağan oldum…” cümlesi geçmektedir. Bu cümleden de anlaşıldığı gibi kağanın Tanrı tarafından seçildiği’ inancı benimsenmiştir. Doğu yüzünde ise: “…Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem katunu yükseltmiş olan Tanrı, il vermiş olan tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni, o Tanrı kağan olarak oturttu…” olarak geçmektedir.

Bu inanca göre Tanrı her şeyi bilir, görür ve işitir. Kağanlara güç verir. Bu düşünce Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde şöyle geçer: “…Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanı {ise} koyun gibi imiş…” Aynı zamanda kurt, Türkler tarafından yıllardır kutsal kabul edilmiştir. Bunun nedeni Türklerin, bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır. Aynı zamanda kurdun özgürlüğüne düşkün, güçlü ve savaşçı olması Türkler tarafından güçlü ve savaşçı ruhlu kişilere “kurt gibi” benzetmesi yapılmasına neden olmuştur.


Türk Mitolojisindeki Tanrılar/İyeler ve Türk Bengü Taşları
Orhun Abidelerinde Türk mitolojisindeki Yer-Su ve Umay Ana’dan da bahsedildiği görülür. Yer-Su İyesi, Türk mitolojisinde bir külttür. Türkler, öYer-Su iyelerinin, ölmüş atalarının ruhları olduğuna inanırlardı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Yer-Su ile ilgili şöyle geçer: “…Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutsal Yeri-Suyu şöyle yapmış; Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı, annem Bilge Katun’u Tanrı tepelerinden tutup yukarı kaldırmış…”

Bilge Kağan Bengü Taşı’nın doğu yüzünde ise: “…Üstte Tanrı, kutsal Yer-Su, (amcam) kağanın ruhu razı gelmedi…” olarak geçmektedir. Umay Ana ise Tengricilik inancında Tanrı’dan sonra gelen en önemli kutsal varlık kabul edilirdi. Bunun nedeni Umay’ın anneleri, çocukları ve hayvanları koruduğuna inanmalarıydı. Köl Tigin Bengü Taşı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili şöyle geçer:“…Umay’a benzer annem katunun talihi sebebiyle kardeşim Köl Tigin erlik adını buldu…” Tonyukuk Bengü Taşı’nın batı yüzünde ise: “…Hiç şüphe yok ki Tanrı, Umay, kutsal Yer-Su {onları} bastı…” olarak bahsedilmektedir. Abidelerde Umay’dan başka tanrının ismi geçmemektedir.

Yedi (7) Sayısı ve Türk Bengü Taşları
Eski Türklerde 7 sayısı kutsal kabul edilirdi. Örneğin Altay Türklerine göre ay tutulması ‘yedi başlı dev’ yüzünden gerçekleşir. Kırgız Türkleri ise ‘Küçük Ayı’ yıldızını ‘Yedi Bekçi’ olarak adlandırır. Orhun Abidelerinde de sıklıkla geçen yedi (7) sayısı göze çarpar. Örneğin Abidelere göre İlteriş Kağan, on yedi (17) erle birlikte baş kaldırmıştır. Daha sonra Tanrı güç verdiği için yetmiş (70) er ve daha sonra yedi yüz (700) er olmuşlardır.

“Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. {Çin’den} dışarıya yürüyor diye haber işitince şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler inmiş, derilip yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için (…) Hepsi (…) yedi yüz er olmuş…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Ötüken/ Ötüken Dağı ve Türk Bengü Taşları
Ötüken, günümüzde Moğolistan sınırları içerisinde, Orhun Nehri’nin yakınlarında yer alır. Türkler tarafından ‘Toprak Ana’ olarak adlandırılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Türklerin yeryüzünde ilk olarak Ötüken’de var olduğu ve Ötüken’den Dünya’ya yayıldığı da kabul edilir. Orhun Abidelerine göre Ötüken; güvenli ve sığınılması gereken bir yerdir. Ayrıca devlet en iyi Ötüken’de yönetilir. Eğer Ötüken terk edilirse insanın başına türlü felâketler gelir.

“…Türk kağanı, Ötüken Dağlarında oturursa ülkede sıkıntı olmaz…” (Köl Tigin Bengü Taşı – Güney Yüzü)

“…Bunca yerlere dek ordu yürüttüm; Ötüken Dağlarından daha iyisi hiç yokmuş; devleti yönetecek yer Ötüken Dağları imiş…” (Bilge Kağan Bengü Taşı – Kuzey Yüzü)

“…Kutsal Ötüken Dağlarının halkı, gittiniz. (…) Gittiğiniz yerlerde kazancınız (!) şu oldu: Kanınız su gibi aktı, kemiğiniz dağ gibi yattı. Beyliğe layık erkek evlatlarınızı kul ettiniz; hanımlığa layık kız evlatlarınızı cariye yaptınız…”
(Bilge Kağan Bengü Taşı – Doğu Yüzü)

Görüldüğü üzere Orhun Abideleri sadece bir siyasetname örneği değildir. Göktürklerin yaşayışını, inancını ve bu inancın getirmiş olduğu düşüncelerine de yer verir. Göktürklerin Tengricilik anlayışının yanında Türk mitolojisindeki tanrılardan Umay Ana’yı ve bir kült olan Yer-Su İyesini de kutsal kabul ettiği söylenebilir. Bunun yanında Abidelerden de anlaşılacağı gibi yedi (7) rakamını ve Toprak Ana Ötüken’i de kutsal kabul etmişlerdir. Buna ilkel-mitolojinin izleri de denilebilir.

Pixar’dan Yepyeni Bir Film: Soul

Soul, Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından 25 Aralık 2020 tarihinde Disney + da gösterime giren bir komedi-dram filmidir. Filmin yönetmeni Pete Docter’dır.

 “Dinsel gelenekleri ve kültürel gelenekleri temsil eden bir sürü insanla konuştuk ve ruhun ne olduğunu sorduk. Hepsi “buğulu”, “ruhani” ve fiziksel olmayan bir şey olduğunu söylediler. Bunu nasıl yapabileceğimizi düşündük. Büyük bir meydan okumaydı. Ama şunu söylemeliyim ki ekip gerçekten bu kelimelerin yansıması olan ama aynı zamanda tanıdık olan şeyleri bir araya getirdi” (Pete Docter)

! Okuyucular için spoiler içerebilir.

Filmimizin kahramanı New York’ta bir müzik öğretmeni olan Joe Gardner’dır. Joe’nun en büyük hayali bir caz grubunda caz piyanisti olmaktır. Ve bir gün şans kapısını çalar. Joe, eski bir öğrencisi tarafından şehrin en popüler caz grubuna davet edilir. Fakat şans o ki, sahneye çıkacağı gün bir kanalizasyon çukuruna düşer ve hayatını kaybeder. Ve bütün olaylar bundan sonra gerçekleşir. Joe, kendini o andan itibaren ‘öbür dünya’ da bulur. Bedeni de dünyada kalmıştır; artık sadece Joe’dur, bir ruh silüetine bürünmüştür. Ne olduğunu anlayınca itiraz eder, bugün ölmemesi gerektiğini söyler. Ve panik içerisinde, oradan kurtulma amacıyla derin ve siyah bir boşluğa düşer.


Joe’nun düştüğü o yer ‘önceki dünya’dır. Henüz sadece ruhlarımızın var olduğu, dünyaya gelmeden önce kim olduğumuzu, neyi sevdiğimizi, tercihlerimizin ne olacağını bilmediğimiz o yer… Oradaki ruhlar ancak ‘kıvılcım’larını keşfettikleri takdirde dünyaya geliş iznini kazanabilmektedir.


Joe, orada 22 adında bir ruhla tanışır ve o, kıvılcımını henüz keşfedememiş bir ruhtur. Aslında 22, bu konuyla pek de ilgilenmemektedir çünkü dünyayı sevmediğini ve bu yüzden dünyaya gelmek istemediğini açıklar Joe’ya. Joe’da bunu fırsat bilir ve 22’nin kıvılcımını keşfetmesinde yardımcı olmaya çalışır çünkü aralarında bir anlaşma yapmışlardır: 22’nin sahip olacağı dünya iznini Joe kullanacaktır.

Filmin özetini burada kesmemin nedeni herkesin farklı mesajlar çıkarabileceği bir film olması. Sadece meraklılarına şunu söyleyebilirim, 22 kıvılcımını dünyada keşfetti ve Joe’da ikinci bir şansı kazandı. Belki de hak etti demeliyim. Ve artık en büyük hayali bir caz piyanisti olmak değil. Onun için önünde yaşanması gereken yeni bir hayat var.


Film, her ne kadar çocuklara hitap ediyor gibi görünsede determinizm ve metafizik etrafında şekillendiğinden yetişkinler için daha uygun olduğu düşünülebilir. Araştırma şirketleri, filmin yayınlandığı andan itibaren Disney +’a abone olanların sayısının arttığını söylüyor. Ayrıca film The Guardian’ın yayımlamış olduğu “2020’nin En İyi 50 Filmi” listesi içinde ikinci sırada yer alıyor. Bence film hak ettiği bir sırada yer almış. Mutlaka izleyin derim…

Bir balık hakkında şu hikâyeyi duydum: Kendisinden büyük balıkların yanına yüzer ve şöyle der: “Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum.”

“Okyanus mu?” diye sorar büyük balık. “Zaten onun içindesin.”

“Burası mı?” diye sorar küçük balık. “Burası su. Ben okyanus istiyorum.”

Moliere’in “Cimri”si Üzerine

Dünyanın en büyük komedi yazarı diyebileceğimiz Moliére, Cimri adlı eserinde Paris’in o dönemki burjuvasının paraya olan düşkünlüğünü Harpagon karakteri üzerinden gözler önüne serer. Aşırı zengin olmasına rağmen cimriliğinden ödün vermeyen Harpagon’un söylemleri ve davranışları, mizahi ve bir o kadar da alaycı bir üslupla kaleme alınmıştır.

Harpagon, zengin olduğu kadar cimri bir adamdır. Paralarını ve altınlarını taparcasına sever. En çok paralarının eksilmesinden ve bitmesinden korkar. Bu konuda atların yemlerini azaltacak ve hayvanların aç kalmasına sebep olacak kadar ileri gider. Paralarını kasada saklamayı güvenli bulmadığından onları bir sandığın içine koyar ve bahçeye gömer. Bu konudan kimseye bahsetmemiştir. Çünkü kimseye, çocukları Cléante ve Élise dahil, güvenmemektedir.

Harpagon’un uşağı, Valére isminde bir delikanlıdır. Valére, Harpagon’un kızı Élise’i suda boğulmaktan kurtarmış ve Élise’le birbirlerini sevmişlerdir. Aşklarını korktukları için herkesten saklarlar. Valére kaybolan ailesini aramasına rağmen Élise’e olan sevgisinden orada kalmayı ve babası Harpagon’un uşağı olmayı tercih eder.

Harpagon’un oğlu Cléante ise Marine adında bir kızı sever. Mariane, annesiyle yaşıyordur, durumları pek iyi değildir. Cléante, sevgilisine yardım etmeyi ister ama babasının cimriliği yüzünden elinden bir şey gelmez.

Bir gün Harpagon, çocukları Cléante ve Élise’i yanına çağırır ve onlarla konuşması gereken bir şey olduğunu söyler: Cléante ve Élise’i evlendirmeye karar vermiştir. Harpagon, Élise’i Anselme isminde ellili yaşlarında bir senyör ile evlendirmeyi istediğini söyler. Çünkü Senyör Anselme, Élise’i çeyizsiz almayı kabul etmiştir. Élise babasına bu evliliğin olmayacağını söylediyse de Harpagon bu evliliğin olması gerektiği konusunda ısrar eder. Harpagon bu konuda kimin haklı olduğunu söylemesi için Valére’yi görevlendirir. Valére, mecburen Harpagon’u haklı bulur. Harpagon, Cléante’un kiminle evleneceğine de karar vermiştir. Cléante, dul bir kadınla evlenecektir.

Harpagon, daha sonra kendisinin aşık olduğunu ve evlenmek istediğini söyler. O kişi Mariane’dir. Marine’nin de zengin olduğunu düşünür. Fakat Cléante’un Mariane’yi sevdiğini bilmemektedir. Cléante, uşağı La Fléche’ten yardım ister. Bir tefeciden borç almayı istediğini söyler fakat La Fléche’in bulduğu tefeci babası Harpagon’dan başkası değildir.

Cléante, Mariane ile konuşur. Mariane, Cléante ile evlenmeyi ister. Bu arada Cléante, babası Harpagon’a Mariane’yi sevdiğini söyler. Fakat Harpagon, Mariane ile evlenmeye kararlıdır. Ancak Cléante’un da Mariane’den vazgeçme niyeti yoktur. Mariane ile Cléante, düzenci bir kadın olan Frosine’le bu evliliğin bozulması için anlaşırlar. Frosine, Harpagon’a onunla evlenmeyi isteyen zengin bir kadın olduğunu söyleyecektir. Bu arada, efendisini bu sıkıntılı durumdan kurtarmayı planlayan La Fléche, Harpagon’un sakladığı paraları bulur ve çalar. Harpagon, paraların çalındığını fark edince deliye döner ve polise gider. Herkesi suçlar. Arabacısı ve aşçısı ve olan Jacques Usta, Valére’den hoşlanmadığı için paraları Valere’nin çaldığını söyler. Bunun üzerine Harpagon oklarını Valére’ye yöneltir.

Valére, hiçbir şey bilmemektedir. Harpagon’un, Élise ile olan aşkını öğrendiğini ve bu yüzden suçlandığını sanar. Sonunda Harpagon, bu ilişkiyi öğrenir ve karşı çıkar. Çünkü ona göre Valére beş parasız bir uşaktır. Bu durum karşısında Valére, aslında soylu bir aileden geldiğini fakat ailesini bir deniz kazasında kaybettiğini ve babasının soylu Thomas d’Alburcy olduğunu açıklar. Bunları duyan Mariane, kendi başından geçenleri anlatır. Deniz kazasında annesi ile kurtulmuş ve beş parasız kalmışlardır. Valére’nin, Mariane’nin abisi olduğu anlaşılır. Orada bulunan Senyör Anselme, mutluluktan çılgına döner. O, aslında Thomas d’Alburcy’dir. Kazadan tüm parası ile birlikte kurtulmuştur. Kazadan sonra ise ismini değiştirmiştir. Böylece Senyör Anselme’in Valére ve Mariane’nin babası olduğu ortaya çıkar.

Sonunda Cléante, paranın kendisinde olduğunu söyler. Geri vermesinin tek şartı Harpagon’un Mariane’den vazgeçmesidir. Harpagon, bu duruma çok mutlu olmuştur. Çünkü Valére ve Mariane, soylu ve zengin bir ailenin çocuklarıdır. Élise’in Valére ile, Cléante’un da Mariane ile evlenmesine izin verir ve tüm düğün masraflarını Senyör Anselme’e yükler.

LA FLÉCHE

Burada sökmez onlar. Paradan yana bu adamı gevşetecek olanın alnını karışlarım. Para dedin mi taş kesilir, taşoğlu taş; karşısında gebersen kılı kıpırdamaz. İyilik, namus, şeref meref bir yana, para bir yana, kısacası. Para isteyen birini gördü mü Azrail’i görmüş gibi olur. Ha para istemişsin, ha can evine girmiş, yüreğine hançer saplamış, bağırsaklarını söküp çıkarmışsın bu herifin.