İlk Fragman

Adam dansa kaldırır hayatının o eşsiz kadınını
Kadının gözleri sanki cennetin ilk fragmanı
Arkada Özdemir Erdoğan’ın malum parçası
“Bak pervanelere döndüm seni görünce”
Zaman seninle geçtikçe
Dansın rayihası hep sürecek ömrümce
Gösteri bitmeye yakın nefesler tutulur
Seyirci alkışlamak için ellerini hizaya getirir
Kadın adamın gözlerine bakar
Adam kadının yüreğinden tutar
Ve mutluluk geçer tüm kainatın üzerinden
Bir yıldız kayar
Seyirci çılgınca alkışlar gecenin tatlı girizgahını
Nefesler geri verilir
Ve dolunay görünür en tepede
Çift parmaklarını gezdirirken gecenin üstünde
Arkadan sesi tehditkar bir yabancı duyulur,
Kestik!
Perdeler kapanır, oyun biter, seyirci dağılır
Çiftinse yüreğinizde kısacık dansı kalır

Mutluluğun Ağıdı

Kalbimin hıçkırıkları gözlerimden boşalıyor
Sesini titretirken yağmurlar
Işıkları açıyorum
Gökkuşağı doğuyor kenar mahalleden
Çocuklar top oynuyor
Nejla teyzenin camları aşağı iniyor
Fakat biz yine de mutlu oluyoruz
Yaşlanan yürekler var pencere başlarında
Ellerinde iki şişle torunlarına örgü örüyorlar
Raif Bey içeriden sesleniyor
Nejla! Hadi gel içeri, üşüteceksin!
Cılız ateş hırçınca yanıyor
Duvarın rutubetli hâli içli bir şarkıyla eşlik ediyor
Kimsenin umrunda değil ki hüzünler
Bozuk bir fotoğraf makinesinin içindeki mutlu insanlarız biz
Geleceğin biletlerini kalbiyle kazanmış mutlu insanlar

Kadınlarım

Ben bu coğrafyaya güçlü kadınlar ektim
Yitirdiğimiz onca hayat için
Kırmızı tohumlar dağıttım çocuk kalplerine
Sildim baştan yazdım yaslarımızı
Hepsini koca bir hasretle
hatıra defterimin üçüncü sayfasına çizdim

Yaşamak için canından olan
ama köklerini hayata bağlayan
Gecenin sessiz çığlıklarını duyumsatan
Büyük yürekleri derinlere çizdim Unutturmamak için sımsıkı sarıldım toprağın derin sularına

Kız kardeşlerimin ellerinden öptüm bir bir
Kokladım mis kokularını
Umudun vedasında güller yetiştirdim
Şimdi o güller gökkubede büyürler
Ve hayatın şarkısını cesurca söylerler

Çatışmalar Üzerine Bir Taşra Sineması: Nuh Tepesi

Sevgili okur, yazıya bu dinletiyle başlamanı öneririm.

Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği uzun metrajlı bol ödüllü ilk filmidir. 26. Altın koza Festivali’nde “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi görüntü yönetmeni” ödüllerini almaya hak kazanmıştır.  Filmde birçok çatışma derinlikleriyle çözümlenmiş, eksik kalan kısımlar da seyircinin iç dünyasına bırakılmıştır. Film, metaforlara, simgesel dünyaya, mitolojik ve dinsel unsurlara kucak açmış, ustaca yorumlanmıştır. Yapılan betimlemeler ve izleyenin tasvirleriyle güzel bir sinematografi ortaya çıkmıştır. İsterseniz sizi çok da meraklandırmadan filmin konusuna bir göz atalım. (Spoiler içerir!)

Nuh Tepesi temelinde baba-oğul çatışmasını konu alıyor. Altında yatan birçok çatışmaya da yer veriyor. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in oynadığı İbrahim karakteri yıllar önce bir kadına duyduğu aşk yüzünden ailesini terk edip Paris’e gidiyor. Ali Atay’ın can verdiği Ömer karakteri ise babasının, annesini ve kendisini bırakıp uzaklara gitmesinin öfkesiyle kendi içinde bir varoluş kavgası yaşıyor. İbrahim yıllar sonra köyüne, çocukluğunun geçtiği topraklara dönme kararı veriyor. Altında yatan sebep ise ölünce çocukken diktiği zeytin ağacının altına gömülme vasiyeti. Yıllardır araları bozuk olan oğlu Ömer’den yardım istiyor ve Ömer ne kadar kızgın da olsa vicdanının sesini susturamadan babasına yardım ediyor.

Noah Land

Ayrıca filmde Rus edebiyatından da esinlenmeler var. Ömer’in Dostoyevski’den Budala’yı okuması İbrahim’in yakında öleceğini anımsatır. Ek olarak bu klasik eserde toplumsal bozukluk, ölüm psikolojisi, bilinçaltı, hayata bakış açısı, parçalanmış kişilik gibi kavramlar yer alır. Budala’ da geçen bir bölümü sizinle paylaşıp kitabın ne kadar isabetli kullanıldığını göstermek istiyorum.

‘’İşkence edilen bir adamı düşünün; her yanı yara bere içinde, bedeni acıyla kıvranıyor. Bütün bu bedensel acılar, onun ruhsal acı duymasını engeller. Yani sonuçta ölüm gelip her şeye nokta koyana dek yalnızca yaralarından berelerinden acı duyarsın. Oysa kim bilir, esas acı insana en acı veren yara bereden değil de az sonra öleceğini bilmekten kaynaklanan acıdır. Az sonra bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, işte şimdi, şu anda ruh bedenden uçacak ve senin bir insan olarak varlığın sona erecek, et yığınına dönüşeceksin…’’

Dostoyevski, Budala

Hikâye başlangıçta bu formda ilerliyor. Ömer babasının isteğini yerine getirmek üzere köyün muhtarıyla konuşuyor. Aslında bakarsanız muhtarla ilk yüzleşme de kavgayla başlıyor. Meğer İbrahim’in küçükken diktiği tapulu zeytin ağacı Nuh peygamberin ağacı olmuş yıllar sonra. Adeta o ağacın bulunduğu çevre türbeye dönüştürülmüş. Köylülerse kutsallaştırdıkları bu ağaçtan gelir elde etmeye başlayınca Nuh ağacı bir miti kucaklayan simgeye bürünmüş. Ömer hem babasıyla hem de köylülerin yaşattığı dinamizmle bir çatışmanın daha içine düşüyor.  

Noah Land

Cenk Ertürk bu hususla sosyokültürel değişimin ve sömürülen din anlayışının altını çiziyor. Köylülerin sıradan bir zeytin ağacını kutsallaştırıp bir türbe haline getirmeleri ve bundan kişisel çıkar ve menfaat sağlamaları insanların duygularını ve inançlarını dolaylı yönden taciz etmektir. Maalesef ki bu örneğin birçok varyantını başka hallerde memleketimizde de görmekteyiz. Din hassasiyeti bu şekilde insanlardan çalınabilmekte ve istismar edilmektedir.

Ömer babasıyla olan çatışmasına bu sayede kısa bir ara verip Nuh ağacının babasına ait bir arazide bulunduğunu ispat etmek için gereken işlemleri zaman kaybetmeden yapmaya koyuluyor. Tapu kadastroda o döneme ait belgelerin bir sel baskını yüzünden kaybolduğu söylence Ömer bu işin peşini bırakmayacağını, adaletin er geç ortaya çıkacağını savunuyor.

Filmde çürümüş sistem eleştirisine böylelikle yer verilmiş, Anadolu’da arazi kavgaları, kişisel menfaatin çemberinde gerçekleşen yolsuzluk ve usulsüzlük olgusuyla örneklendirilmiştir. Bir zamanlar Anadolu’da yaşanan yolsuzluklar hâlâ gündemimizde bu dönemde de yerini korumaktadır.

Filmin asıl noktası baba-oğul çatışmasına dayanıyor demiştik. Babanın oğluyla hesaplaşmaları filmde en beğendiğim sahnelerden birisi oldu. İbrahim’e kızan Ömer yılların birikmişliğini savuruyor bir hışımla babasının yüzüne. Babası sessiz kalsa da sonraki sahnelerin birinde şunları söylüyor:

“Yetersizliğinin farkında olan bir adama kızamazsın ki, merhamet edebilirsin ancak.”

Nuh Tepesi

Yetersizliğinizin farkındaysanız ve kör düğümlerle bağlıysanız bu hisse zaten o zaman da ölmüş olmaz mısınız? Ömer de bunu görüyor belki babasında. O yüzden istese de istemese de babasının yanında duruyor. Filmin başlangıç sahnelerinden birinde arabanın ön koltuğunda oturan babasını yanında istemiyor ve kapıyı bir hamlede bozuyor. Filmin son sahnelerinde ise arka koltuktan babasının yanına hiçbir şeyi önemseden ön koltuğa geçiyor. Yüzündeki tebessümü de görecek olursak babasıyla içinde verdiği savaşın bayrakları böylece yarıya iniyor diyebiliriz.

Filmde Hande Doğandemir’i Elif karakteriyle Ömer’in eşi olarak görüyoruz. Elif Arapça ’da sonsuzluk anlamına gelir. Her şeyin başı ve sonudur. Filmde ilk sahne Elif’in sınıfta dışarıyı kederle seyretmesiyle başlar. Ömer’in ‘’benim babam öldü’’ diyerek telefona sarıldığı son sahnede ise yine Elif karşımıza çıkar. Bir bakıma Ömer karakterinin kendiyle hesaplaşmasında eski eşi Elif’in büyük bir payı vardır. Başlangıcın ve sonun arasındaki köprü görevini üstlenir. Aralarındaki hesaplaşmalar da filmin en vurucu kısımlarındandır.

Noah Land

Film genel hatlarıyla güzel bir kurguya ev sahipliği yapmış. Bazı sahnelerde NBC esintisini görür gibi olsak da genç bir yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu hatırlayıp göreceli olarak başarılı bir yapıt olduğunu savunabiliriz. Birçok çatışmaya yer verilmesi de filmde etkili bir unsur olmuş. Çoğu yerde ben de içimde verdiğim kavga ve çatışmaları sorguladım. Siz de belki kendinizle yüzleşir, içinizdeki çatışmalara kulak veririsiniz. Mutlaka izlenecekler listenize eklemenizi öneriyorum. Filmde geçen bir alıntıyla yazımı sonlandıryorum. Cevabını vermek size kalmış.

Keyifli seyirler. Filmlerle kalın…

Noah Land

Neden sevmek ya da nefret etmek zorundayız ki? Neden bu iki aşırı uca mecburuz? Arada bir yerde durmak o kadar mı zor?

Nuh Tepesi

Baharın Bestesi Nevruz

Ansızın bütün renklerini hücum ettiren güneşin çalar saatiyle uyandım bu sabah. Gözlerimi turuncuya, sarıya ve kırmızıya boyayıp usulca yatağımdan doğruldum. Penceremi aralarken tomurcuklarını patlatıvermiş onlarca ağaç bana birden göz kırpmaya başladı. Koca bir samimiyetle hepsine “günaydın sevgili arkadaşlarım” dedim. Hepsinin gözlerinden mutluluk okunuyordu fakat bu öylesine bir şey değildi. Daha dün gece soğuktan üşüyüp hırkamla girmemiş miydim yatağa? Öyleyse neydi bu evrenin koca bir sıcaklıkla beni selamlayışı?

Kafamdaki soru işaretlerini bir torbaya doldurup kahvaltıya koşar adımlarla indim. Annem vitrinin tozlu raflarında yerini kollayan, unutulmaya yüz tutmuş porselen takımlarını özenle çıkartıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Evimiz portakal kabuğunu anımsatan bir kokuyla ferahlatılmıştı. Evimizdeki temizlik zihnimin uyuyan kısımlarını ruhumla birlikte diriltiyordu. Gözlerimi sanki bir başka dünyaya açtım. Çünkü diğer günlerde yaşamadığım bir neşenin ve coşkunun şarkısını haykırıyordum evrene. Bu bayram sabahının fısıltısına benzer bir besteydi. Yavaşça anneme döndüm. Ah ne de güzel olmuştu. Üzerinde renk cümbüşünü yansıtan her yanında tomurcuklanıp çiçek açan ve bunun yanında baharın yansımasını taşıyan, rüzgârda hafifçe eteklerinin savrulduğu tülden bir elbise vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyor, adeta sevgi saçıyordu. Saçlarını nazlı bir edayla ellerinin ardına sakladı. Ben de annemin arkasından bahçeye ağır adımlarla ilerlemeye başladım.

Kahvaltıyı bahçeye kurmuşlar, o da ne? Masamızda yok yok(!) Sanki tüm şehirler bize eşlik ediyor. Balıkesir’den peynirli patlıcan, Susurluk tostunun yanında karanfilli ekmek, Kayseri’den sucuk içi yanında da pastırması, Van’ın olmazsa olmazı otlu peyniri, Gemlik’ten gelen zeytinler, Hatay’ın katıklı ekmeği, annemin teyzemle yaptığı Tokat yaprağından sarmalar… Bir koca demlik çay ve yanında çilekten, ayvadan ve vişneden yapılan rengarenk reçeller… Patates kızartmasının yanında da bir koca tava menemen. Bir şey daha var ki onu daha önceden hiç masamızda görmemiştim. Rengarenk yumurtalar. Neydi böyle renkli boyalarla boyanmış olmalarının amacı? Şaşkın gözlerle etrafımı gözlesem de tek bir şeyden şüphesiz emindim. Bolluk ve bereket bugün soframızın baş köşesinde ağırlanıyordu. Böyle bir şölen masası bir bayram sabahı yapılan kahvaltı sofraları kadar dolu ve iştah açıcıydı. Altında yatan sebepleri merak eden aklım iyice karışmıştı. Neyi kutluyorduk? Soruları zihnimde çözmeye çalışıp bir nedene bağlayamıyordum. Farkına vardığım tek şey kışın artık gitmiş baharınsa kapıdan bize selam vermiş olmasıydı.

Küçük kardeşim Sezen uyanmış. Gözlerine sığdırdığı koca mavi gökyüzüyle bana sevecen bakışlar atıyor, minik elleriyle selam vermeye çalışıyor. Elimi yüzüme kapatıp onu güldürmeyi başarıyorum. Evet babam da geldi. Artık başlayalım mı? Ah! Hayır. Bütün bu güzelliklerin anlamını öğrenmeden tek bir şey koyamam ağzıma. Artık sormamın vakti geldi.

-Sevgili babacığım, bugün içimde bastıramadığım bir neşe ve enerjiyle gözlerimi açtım güne. Ağaçlar, güneş, sıska bir dala konan tombul kuşların söylediği ezgiler bugün daha anlamlı geliyor kulağıma. Sanki evren doğayla bir anlaşma yapmış da bize anlatmaya çalışıyor tüm renkleriyle. Her biri bana gülümseyen bir motif gibiler. Bana açıklar mısın bu günün önemini. Yoksa tüm sırrı evren mi taşıyor yüreğinde?

Babam beni bir kez olsun bölmeden saygıyla dinledi. Dudağının kenarında ince fakat görülmeyen bir tebessümle elinde tuttuğu ince belli bardağı usulca masaya bıraktı. Boğazını temizledi ve omuzlarını bana yaklaştırdı. Sanki koca bir sırrı gün yüzüne çıkarmaya hazırlanan bir hâle bürünmüştü. Kamburunu düzeltip sandalyeye iyice yerleştirmişti bedeneni. Merakım daha da kamçılanıyordu bu hareketleriyle. Saçlarımı okşadı ve en nihayetinde söze girişti:

-Güzel yavrucuğum, bugünün öneminin farkına varacağını biliyorduk. Elbette ki evimize buyur ettiğimiz bu tatlı neşenin bir sebebi var. Mart ayının her yirmi birinde baharın gelişini kutlamak üzere bir tabiat bayramı yapıyoruz. Farsça’da “Yeni Gün” anlamına gelen Nevruz’un izleridir gördüğün her bir sembol. Kısaca gel sana ne olduğunu anlatıyım.

Orta Asya’dan Balkanlardaki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür ve değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirildiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gündür.

Biz de bu günü bolluk ve bereketi soframıza davet ederek kutluyoruz. Bunun da ötesinde aile bağlarımızı daha da sıklaştırıp inancımızı tazeliyoruz. Aidiyet duygusunu tüm iliklerimize kadar yaşamaya gayret ediyoruz.

Sevgili çocuğum bayramlarımız unutulmuş değerlerimizi, birliktelik kurduğumuz sevgi tomurcuklarımızı yeşerten ve nesiller arası geçişi sağlayan kutsal simgelerimizdir. Sen büyüyüp yaşlanacağın zaman sana bırakacağımız en büyük miras şu an yaşadığın ve sahiplenmek için can attığın bu günler olacaktır. Ruhunu yenileyip fikirlerini tazelersin her baharın gelişinde. Nevruz bir semboldür, senin asıl görevin kuşaktan kuşağa aktaracağın sevgi ve barışın tohumlarını atmak olacaktır. Ritüellerimizi anımsayacaksın ve yaşatacaksın. Ateşin yakılıp üzerinden atlayacağın, renkli yumurtaları tokuşturacağın zamanlar baharın gelişiyle müjdelenecek sana. İşte Nevruz dediğimiz şey budur. Şimdi anladın mı bugünün önemini?

Gözlerini bir an olsun ayırmadan damarlarında dolaşan sevginin bütün renklerini hissettirerek anlatmıştı baharın müjdesini sevgili babam. Onun tüm sözlerini şimdi bu satırlara bakarak anımsıyorum. O günü zihnimde yansıyan koca bir etkiyle hatırladığım her şeyi günlüğüme yazmıştım. Şimdi 40 yaşındayım. Yarın baharın gelişinin haberini aldım. Annemin çiçekli elbisesinden, Sezen’in ışık saçan gözlerinden, dedemin sıkı sıkıya kavradığı işlemeli bastonundan, o gün masamıza konuk olan komşumuz Hacer teyzenin su böreklerinden ve pek tabii rahmetli babamın ben 12 yaşındayken kahvaltı sofrasında ettiği o manidar sözlerden. Sevgili ailemi, o muhteşem bahar sabahını o kadar çok özlüyorum ki duygularım gözlerimde yaş oluyor. Ama inanın bana hiç üzülmüyorum. Sadece hüzünle yad ediyorum. Nevruz’u sevgili ailem sayesinde yıllardır aynı heyecanıyla yaşarım. Renkli yumurtalarımı çocuklarımla tokuşturup bu güzel günün önemini tıpkı babamın anlattığı gibi onlara anlatırım.

Baharın gelişiyle üzerinizdeki huzursuzluğu, umutsuzluğu silkeleyin. Hayat kaybettiklerimizin yanında nesillerce süregelen kutsal bayramlarımızla devam ediyor. Ümidimizi yeşertip önümüzdeki yeni günlerimizi tıpkı 12 yaşındaki çocuğun merakı ve 3 yaşındaki kardeşim Sezen’in masum gülüşleriyle tazeleyelim. Hayat biz oldukça var olmaya devam edecek.

Baharın sevgiyle ve neşeyle yansıttığı renklerle kalın…

Kendini Arayan Kayıp Ruh

Issız bir adada tek başına olduğunuzu ve artık bulunma umudunuzun kaybolduğunu düşünün. Ne kadar çaresiz ve ümitsizce değil mi? Şimdi günümüze gelin. Kalabalıklar arasında yalnız olduğunuzu ve birçok arkadaşınızın, ailenizin, yakınlarınızın içinde yapayalnız bir ruhla, bulunduğunuz çağdan ölesiye nefret ettiğinizi hayal edin. Issız adada tek başınalık mı incitir benliğinizi yoksa kalabalıklar arasında yavaş yavaş yok olmak mı? Bu soru eğer bana sorulsaydı ikincisini seçerdim. Çünkü o ıssız adada birilerinin gelmesi benim içimde hep bir umut kapısı açar ve yok olasıya dek içimde varlığını sürdürdü. Fakat etrafınızda onlarca insan varken ve siz yalnızken içinizi gören birinin olmaması ruhunuzu ebediyetten umutsuzluğa sürükler.

Peki, sevgili okur, yalnızlık nedir? Ne zaman insan var olur? Ne zaman kendini değerli, neşeli ve mutlu hisseder? Ah bu sorular… Cevabı her insan için farklı anlamlar taşıyor biliyorum. Sylvia Plath’in bu hissi nasıl yorumladığına bakın.

“Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum, çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.”

Karmaşanın sebepleri her çağda ve her asırda farklı nedenleri doğursa da hissettirdikleri şey daima benzerdir. Koca bir başınalık ve üzerimize çöken boşluğun dayanılmaz ağırlığı. Boşluğun ağırlığı hiç olur mu demeyin. İnsan meşgulken, bir işle uğraşırken düşüneceği onca şeye vakit bulamaz. Sadece odaklanır ve işine zaman ayırır. Ama boş vakitlerimiz varken ve artık boşluğun hecelerini deftere nakış nakış işlerken düşünceler zihni bir örümcek ağı gibi kaplar. Sardıkça çekilmez, dayanılmaz bir sancının panzehri yayılır tüm bedene. Demem o ki insanın en ağır yükü zihninde yarattığı boşluklardır. Hep meşgul olmak, bir şeyle uğraşmak ve zihnimizi ele geçiren düşünceleri ertelemek sağlıklı olan mıdır?

Duygularımızı bastırmak, özlemlerimizi ertelemek ve o anda ne yaşayacaksak içimizde bir yerlere gömmek peşimizi bırakmayan bir ruh gibi dolanır her defasında. Acıyı, sevinci, özlemi, iç bunalmaları ve kararsızlıkları anda yaşamak ne geleceğin üzerine bir yük bindirir ne de geçmişe bırakılacak keşkelerin sıkıntısını doğurur. Şimdiye bakmak, anı yaşamak belki de duygularımızın en özgür olduğu zamanlardır. Kaygılarımız olmayacak mı, üzülüp sıkılmayacak mıyız? Elbette üzülmek, mutsuzlukları, özlemleri doruklarda yaşamak insan olduğumuzun göstergesidir. Tek başınalık belki de o kadar kötü bir şey değildir sevgili okur. İnsan kendine zaman ayırmalı, kendine ait odasında benliği ile hemhal olmalıdır. Kalabalıklar bizi anlamasa da bizi en iyi anlayan yine kendimizizdir. Eğer kendi yalnızlığımızda, verdiğimiz iç savaşta yine kendimizi dışlarsak bu sefer sonsuz bir karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılırız. İnsan özgürdür, kendine ait odasında. Edebiyatta bu olguyu çok güzel işler her detayında.

Psikolojik yabancılaşmanın en bariz örneği Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’dir. Zebercet’in kopukluğunu hat safhada görmek mümkündür. Zebercet şahsında karamsarlığı, acıyı, tükenmişliği ve hayatın bitirdiği insan modelini görürüz. Tutunamayanlar’ın Selim’i. O hayata tutunmak istemiş ama elinden geleni yapsa da o kalabalığa katılamamış, onların arasına girmeye hak kazanamamıştır. Çocukluğundan beri burjuvanın sahteliği ve kimsenin kimseyi dinlemediği bir çağda yaşamak midesini bulandırmış, onu oldukça yormuştur. Bakın bunu nasıl tasvir etmiş Oğuz Atay.

“Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın.”

Selim Işık’ın hikâyesi size başka bir yerden tanıdık geliyor mu? Evet, evet bildiniz. Jack London’ın Martin Eden’i. Hayalleri uğruna savaşan, eğitimsiz bir camiadan gelip kendini sürekli geliştirmek için elinden geleni yapan, asla pes etmeden sürekli yol kat eden yazar Martin Eden. Bir gün hayalleri gerçekleşince elde ettiği haz onu tatmin edecek midir? Hayallerini kaybedince hayatın derin sularına mı bırakır kendini? İnsan hayallerini, ideallerini, umutlarını kaybedince derin bir yalnızlığa hapsolurmuş, bunu öğretecek bize sevgili Eden.

Peki ya her sabah günlük rutininden uyanmayı dilerken bir sabah böcek olarak uyanan Gregor Samsa? Onun yalnızlığı ve hüznü edebiyat dünyasının en ünlü yakarışlarındandır. Kafka muhteşem bir dönüşümü, toplumun hoşgörüsüzlüğünü, dışlanmışlığı, ötekileştirmeleri ve tahammülsüzlüğü böcek metaforu üzerinden uzun bir yolculukla paylaşır okurlarla. Toplumun yabancılaştırdığı bedenleri, ölesiyle nefret edip soyutladığı ruhları görmezden gelmek, onları öldürmekle eş değerdir. Siz hiç kendinizi Gregor Samsa gibi hissetmediniz mi? Toplum acımasız ve zalimdir. Bunu yok etmekse bazı vicdanlı insanların elindedir. Yaşamak gerek, özgürce ve hürce.

Ne diyor Dönüşüm ‘de, “Ölmekten müthiş bir şekilde korkuyordu çünkü henüz gerçek anlamda yaşamamıştı.” Daha çok örnek gösterilebilirim sizinle. Her seferinde şunu görmek mümkün:

Yalnızlık, arayış, insanın kendini buluş evresi, kalabalıklar içinde var oluş kavgası bulunduğumuz çağın vazgeçilmeyenlerinden. Yalnız da kalsanız içinizdeki çiçekleri büyütmek için var gücünüzle tutunun hayata. Mutlu olmak için, hayatın güzelliklerini bir an olsun kaçırmadan yaşamak için her zaman bir sebep vardır şu çağda. Hep vardı ve var olacak. Amacım öğüt vermek değil sevgili okur, sadece küçük bir öneri. Maurice Blanchot’un bir sözü vardır bununla ilgili.

“Ben bir taşın altındayım, ezildim; kalkmaya çalışıyorum. Bu sırada siz gelip taşın üzerine oturuyorsunuz ve bana öğüt veriyorsunuz.”

Demek istediğim, öğüdün de dışında sadece bir tavsiye. Kendinizi yaşatmak için ektiğiniz her güzel çiçek, etinizle, kemiğinizle nefret ettiğiniz şu zalim çağı güzelleştirmeyi sağlayan amaçlardan birisi haline gelecek. Çiçekleriniz hep büyüsün isterim. Büyüsün ve evrene güzel tohumlar bıraksın. Belki bir gün başka bir yürekte sizin çiçekleriniz açar, kim bilir.

Daima sevgiyle kalmanız dileğiyle…

Bir Kitaba Tutuldum! Kitap İncelemesi

“Dil, insanların binlerce yıllık deneyim ve birikiminin taşıyan benzersiz bir kültürel varlıktır.”Türk dünyasında ise dil, Kâşgarlı Mahmut’un çalışmaları ile kendini göstermiştir. Yabancılara Türkçe öğretimi hususunda ilk ciddi dil çalışmaları ile bilinen en değerli eseri Dîvânu Lügâti’t-Türk, tarih sahnesinde yerini almıştır. Bu mükemmel eser, kuşkusuz Türk dünyasının en kıymetli mücevheri, Türklüğün kültürel hazinesidir. Açıkçası bu eseri okumak, her sözcüğün anlamını yorumlamak, Türklük bilincini aşılamada ve yaşatmada en güzel örnektir. Eser sadece dil bakımından olmaksızın içeriğinde edebiyat, tarih, folklör ve sosyoloji bakımından zengin bir yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Türk dilinin güzelliğine, zenginliğine ve dönemin içinde barındırdığı kültürel kimliğe hayran kalmamak elde değil. Peki, bu eser günümüze gelmeyi nasıl başardı ve şu anda nasıl himaye edilmekte? Gelin birlikte kültürel mirasımızın kapısını aralayalım.

Dönemin ünlü bilginlerinden Ali Emîrî Efendi, 1912 yılında Dîvân’ın tek nüshasını yok olmaktan kurtarmış, Kilisli Rıfat ise bu nüshayı yayımlayarak Türk dünyasına neşretmiştir. Günümüzde ise eserin tek nüshası İstanbul’daki Millet Kütüphanesinde himaye edilmektedir.
Gelin Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün serüvenlerle dolu hikâyesini Doç. Dr. Feyzi Ersoy’un kaleme almış olduğu ‘’Bir Kitaba Tutuldum’’ adlı didaktik eserinde ne anlatıyor birlikte dinleyelim.

Yazar, romanın konusunu okurlara iki zaman diliminde anlatıyor. Geçmişte yaşanan olaylar 1912’lerin İstanbul’unda, günümüzde yaşanan olaylar ise 2017’nin Türkiye’sinde geçiyor. Geçmişe gittiğimizde başkahraman olarak Ali Emîrî Efendi’yi, günümüzdeyse emekli bir Türk dili profesörü olan Aykut hocayı görüyoruz. Romanın başlangıcı, Millet Kütüphanesinden çalınan Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün kaybolması ile başlıyor. Profesör, yaşanılan olayları yakın arkadaşı olan bir Türkolog profesör ve iki asistanı ile sıkı bir takibe alıyor. Takip sürerken eserde Divân hakkında bazı bilgilendirici konulara da yer veriliyor. Kitapta Divân’ın girişinden sözler de yer alıyor.

Dîvânu Lügâti’t-Türk- Millet Kütüphanesi

Evet, şimdi de sizinle geçmişe, 1912’lerin İstanbul’una yolculuk edelim. Hepimiz biliriz ki Ali Emîrî Efendi yaklaşık bin yıl önceden Kâşgarlı Mahmut’un mirasını ulusa kazandırmış çok değerli bir bilgindir. Kitapta Ali Emîrî, Divân’ın tek nüshasına erişmiş ve bu olaylar ise kısaca şu sırayla gerçekleşmiştir:
Ahmet Nazif Paşa’nın yeğeni olan Handan Hanım, pek değerli eseri, Divân’ı, ömrünün sonuna dek saklaması için paşadan emaneten alır. Eseri uzun bir süre muhafaza ettikten sonra hem sağlığı hem de maddi durumu bozulmaya başlar. Handan Hanım, amcazadesinin ölmeden önce zor durumda kalırsa Divân’ı altın para ile otuz liradan satabileceğini hatırlar. Büyük bir hassasiyetle eseri sakladığı yerden çıkarır ve içi buruk bir şekilde sahaflar çarşısına satmaya götürür. Sahaflardan Burhan Efendi, kitabı görüp inceler. Fakat Handan Hanım’ın söylediği miktarı çok bulur, eğer biraz beklerse hükümetteki tanıdıklarına kitabı gösterebileceğini söyler. Uzun uğraşlar sonucunda Burhan Efendi kitabı satamayıp Ali Emîrî Efendi’ye götürür. Ali Emîrî bir süre sonra kitabı satın almayı başarır. Kilisli Rıfat hariç uzun bir süre kitabı hiç kimseye göstermez. Ali Emîrî neşredilmesi için kitabı Kilisli Rıfat’a verir ve kitap bu sayede yayımlanır. Diğer taraftan günümüz İstanbul’unda Aykut hoca, meslektaş arkadaşı ve asistanlarıyla kaybolan Dîvân’dan gelecek güzel haberi beklemeyi sürdürürler.

Feyzi Ersoy’un gözünden Dîvân’ın bulunuş hikâyesini dinlerken büyük bir heyecan ve merak siz okurlara hâkim olacak. Kitabın içeriğine dair birçok detay ve bilgi bulunsa da okumayan okurlar için çok fazla bilgi vererek heyecanını kaçırmak istemiyorum.

‘’Bir Kitaba Tutuldum’’ romanını okurken kitaplığımda Dîvânu Lügâti’t-Türk’ü görmek, sözlüğün her detayını irdelemek ve o dönemin kültürel, sosyolojik yanlarını anlamak istedim. Kültürel mirasımıza sahip çıkmak ve tarih bilincinin farkında olmak bize düşen görevlerin en başında geliyor. Geçmişin ve geleceğin arasındaki köprüyü görmek adına bu güzel eseri baştan sona bitirmek şarttır. Nihat Sami Banarlı “Türkçenin Sırları” adlı eserinde Türk dilinin imparatorluk dili olduğunu ifade eder. Hemen ne dediğine bir göz atalım.

Türk dili herhangi küçük ve başkalarına mahkûm bir millet dili değil, tarihin daha ilk anlarından başlayarak bir imparatorluk dilidir. Her dil, imparatorluk dili olamaz çünkü her millet imparatorluk kuramaz. Bunun için büyük millet olmak lazımdır. Büyük milletlerin dili de tabiatıyla, büyük vatanlarda işlenmiş, büyük dil olur.

Eserde geçen bu bölüm Türkçenin zenginliğini genç kuşaklarla tanıştırmayı hedefleyen önemli bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Başka dilleri öğrenmeye merak salsak da kendi dilimizi, benliğimizi ve kimliğimizi unutmamamız gerekmektedir.

Dilimizin koca bir miras olduğunu anlamak ve kavramak için en değerli kaynağı Dîvânu Lügâti’t-Türk’ü, ardından Türkçenin Sırları’ını ve akabinde Bir Kitaba Tutuldum romanını okumanızı tüm kalbimle tavsiye ediyorum. Dil bilincini aşılayan ve aşılamaya devam eden tüm yazarlara ve bilim insanlarına minnetle…
Kitaplarla kalın.

Sosyolojik Çıkarımlarla Bir Sistem Çatışması: Parazit

Parazit, Bong Joon-ho tarafından yönetmenliği ve senaristliği yapılan, 2019 çıkışlı birçok dalda ödül alan kara komedi, gerilim filmidir. Yönetmen, Güney Kore’de geçen alt ve üst sınıf çatışmasını temel fikir edinerek iki farklı sınıfa ait aileyi ortak bir mekânda birleştirmeyi başarır. Sınıf hiyerarşisini, toplumsal kutuplaşmaları, kapitalizmin karanlık yüzünü ve gelir çatışmasını enfes bir sinematografi ve kaliteli oyuncu kadrosu ile izleyicileriyle buluşturur. Filmde kullanılan metaforlarsa oldukça etkileyicidir. Hepsi modern zamanın yarattığı toplumsal sorunlara bir eleştiri niteliğinde işlenmiş sembollerdir. Ayrıca filmin ilk yarısı eğlenceli geçerken ikinci yarısı için aynı şeyi söylemek zorlaşır. Çünkü daha çok çetrefilli, gerilim dolu, karmaşık kara komik sahneler bizi hikâyeye nefes almadan sürükler. İsterseniz filmin konusuna ve işlenen metaforlara göz gezdirerek bir başlangıç yapalım. Bu analizi okuyacak olan okurlara tavsiyem filmi izledikten sonra yazıya göz gezdirmeleridir. (Spoiler içerir.)

Parazit filmi, sosyal bir hicivle, bodrum katının karanlığında sefalet içinde yaşayan ve maddi durumu oldukça kötü olan Kim ailesinin değişen yaşamını ele alır. Ailenin tüm üyeleri angarya işlerle uğraşmaktadır. Ve bu bireylerin düzgün bir işleri bulunamamaktadır. Bir gün Ki-woo’nun zengin arkadaşı Min, aileye bir hediye getirir ve ailenin kaderi bundan sonra değişmeye başlar. Getirdiği hediye filmde geçen metaforlardan birisi de sayılan, zenginlik getirileceğine inanılan uğurlu bir taştır.  Bu taş Ki-woo’nun gelecekte daha başarılı olacağına inancını temsil eder. Ayrı zamanda Ki-woo’nun başarılı arkadaşı Min’e benzeme kaygısı çoğu sahnede taşı gördükçe belirginleşmeye başlar. Devamında ise Min, kendisinin yurt dışına gideceğinden ötürü onun yerine zengin bir ailede özel ders hocalığı yapmasını önerir. Ki-woo ise bu yönlendirme ile evrakta sahtecilik ve türlü kurnazlıklara başvurarak üst düzey ailenin evine girmeyi başarır. Zamanla çeşitli tezgâhlarla tüm aile fertleri Park ailesinin evine tabiri caizse bir parazit gibi yapışırlar. Burada bir virgül atarak parazitin anlamına bir bakalım. Parazit, bir canlıya bağımlı olarak yaşayan ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar veren uzviyettir. Koca eve sızan hamam böcekleri misali bu kurnaz aile birtakım planlar kurgulayarak işleri tıkırında yürütmeyi becerirler.

Kim ailesi, Park ailesinin evine iyice yerleşip artık olayları yaşamın keyfini sürecek kıvama getirdikleri anda hikâyenin seyri değişir ve filmin ikinci evresine geçiş yapılılır. Asıl olaylarsa tam bu noktadan sonra başlar. Müthiş bir gerilimin hakim olduğu bu evrede kara komik unsurlar ve heyecan verici olaylar zinciri kendini ele verir. Zamanla pastadan payını almak isteyen başka parazitlerin ortaya çıkması ile kurgu farklı boyutta seyredecektir. Fakat asıl değişim Park ailesinin en küçük çocuğunun havadaki kokuyu fark etmesi ile başlar. Hepsinin aynı koktuğunu belirterek kimliklerini bir bakıma doğrular. Bu koku ise filmde yer alan başka bir metafordur. Üst düzey insanların kıyafetlerini giyebilir, yemeklerini yiyebilir ve onlarda aynı ortamda bulunabilirsiniz. Ama yıllar boyunca yaşamış olduğunuz fakirleşmiş kimlikleriniz üzerinizde lanetli bir rozet gibi takılı kalır. Bu metafor, Kim ailesi ne tür plan yaparsa yapsın üzerlerine sinmiş olan yoksulluğun kokusunun bir kaçışı olmadığını temsil eder.

Hatta Mr.Park filmin bir bölümünde Ki-Tek için şu cümleleri ifade eder: ‘’Açıklaması zor. Bazen aynı kokuyu metroda da alıyorum… Turp kokusu desem o da değil. Bezi kaynattığında çıkan koku var ya işte öyle kokuyor.’’ Bu yorumun iyi niyetle söylenmemesi üzerine ailenin hakarete uğrayıp onurunun kırılması bu cümleye verilecek olana tepki, filmin finalinde kendini tam olarak gösterecektir.

Filmde olaylar sosyal bilimsel bir gözle birbiri ardına sıralanarak izleyiciyi hiç sıkmadan dozunda ilerler. Film, özgürlük sorunsalı, zengin- fakir ayrımı, neo-libarel sistemin yankıları, burjuvazi, sınıf savaşı, aile dramı ve daha birçok konuyu içerir. Filmin finalinde Shakspeare tragedyasına şahit olmak mümkündür. Fantastik geçişler, güç savaşı, otorite buna örnektir. Yönetmen yaşadığı dünyanın karamsarlığını kendi iç âleminde oluşturduğu huzursuzlukla filmlerinde izleyiciye farklı açılardan sunar. Kapitalist sistemin sert bir eleştirisinin yapıldığı bu filmde sistemin yaydığı parazitler hem üst sınıfın hem de alt sınıfın içinde gittikçe yaygınlaşır. Bong Joon-ho, yaşadığımız dünyada zenginin gittikçe zenginleşmesi, fakirinse gittikçe fakirleşmesi gündemdeyken ağır hayat şartlarına göz yumarak bu gerçeği ince eleyip sık dokur. Ellerinde güç ve iktidarı bulunduran kişiler eğer kumaşları kaliteli değilse anında bir canavara dönüşebilirler. İnsanların sahip olduğu kalite güce ulaşmadan keşfedilmez.

Bu filmle ilgili bahsedilmesi gereken onlarca şey daha varken yazımı filmden aldığım bir kesit ile sonlandırarak siz değerli okurlara veda edeceğim.

 ‘‘Nasıl bir plan hiç başarısız olmaz biliyor musun Ki-woo? Plansız olmak. Plan yapmamak. Neden biliyor musun peki? Bir plan yaparsan, hayat o planı hep bozar. Plan olmadığı sürece hiçbir şey ters gitmez.’’

Filmlerle kalın. Sevgiler…

The Queen’s Gambit: 64 Karenin İçindeki Dahi

23 Ekim’de Netflix’te 7 bölümlük mini dizi halinde yayınlanan bu yapım, Walter Tesvis’in 1983 yılında yazdığı aynı adlı romanından uyarlamadır. Dizinin muhteşem akışında sanki bir biyografiden esinlenerek çekilmiş bir hikâyeyi izliyor gibi hissetsek de sonunda kurgu olduğunu bir küçük araştırmayla anlayabiliyoruz. Eşsiz sinematografi, enfes müzikler ve göz alıcı karakterler dizinin sürükleyiciliğini arttıran önemli faktörlerden. Gelin birlikte ana karakterimiz olan Beth Harmon’un hikâyesini dinleyelim. 1950’li yıllarda Beth’in büyüme yolculuğuna çıkıyoruz. Bu yıllarda Soğuk Savaş döneminin yansıttığı temalardan bahsediliyor. Örnek vermek gerekirse, ırk ayrımı, kadın olmanın zorlukları, cinsiyetçilik, küçümsenme ve dışlanma, din ve politika gibi konular göze çarpıyor. Peki, küçük Beth kendisini bu hikâyenin neresinde görüyor?

8 yaşında annesini trafik kazasında kaybeden Beth Harmon, Kentucky’de bir Hristiyan yetimhanesine yerleşip hayatına yeni bir kapı aralıyor. Sıradan, sessiz, somurtkan ve oldukça zeki olan bu kız çocuğu okulda zaman geçirirken tesadüf eseri okulun hademesi Mr.Shaibel ile tanışıyor. Satranca merakı olan Shaibel, zamanla Beth’e bu oyunu öğretmeye başlıyor. Beth çok hızlı bir seyirde oyunu öğrenirken yetimhanenin çocuklara vitamin adı altında verdikleri sakinleştiricilere bağımlılık kazanıyor. Ve bu haplar sayesinde satrancı hayal etmesi, kafasından oynaması bir hayli kolaylaşıyor. Buna bağlı olarak yaşamının devamında ise alkol ve uyuşturucu bağımlılıkları baş göstermeye başlıyor. 64 karenin içinde kendisine yeni bir hayat kurarken yaşamın tüm kontrollerini eline alıyor. Kendine ait bu koca dünyada yaşarken bir aile Beth’i evlat edinmek istediğini söylüyor ve Beth yeniden başka bir dünyaya yolcu ediliyor. Ve maceranın diğer kısmı böylece başlamış oluyor. Trajik çocukluk anıları, alışılmadık aile düzeni, kendini arayış çabaları Beth’in satranca olan bağlılığını arttırıyor ve olağanüstü yeteneği ile birçok turnuvada ışıltılı başarılar yakalıyor. Dönemin şartları, kabul edilen geleneksel dünya görüşleri Beth Harmon’un kadın olarak bu mücadeleden dışlanmasını, cinsiyetçilik yapılıp küçümsenmesine neden oluyor. Ama o birçok sorunla boğuşsa da kendi ayakları üzerinde durarak mücadelesini esaslı bir duruşla devam ettiriyor.

Dizinin içeriğinde dikkatinizi çekecek birçok konu var. Bunların en başında satrancı görmek mümkün. Eğer oyunun meraklısıysanız sahnelerin uydurmasyon olmadığını görebilirsiniz. Satranç sahneleri çekilirken gerçek satranç danışmanları yapım ekibine büyük bir katkı sağlamış. Gorry Kasporov ve Bruce Pandolfini sayesinde hamlelerin sahte bir şekilde çekilmesinin önüne geçerek satranç bilenlerin ayrı bir keyifle diziyi izlemelerine zemin hazırlanmış. Bir diğer değinmek istediğim ve dikkatimi çeken konu ise feminizm. Hikâye 1950-1960’lı yıllar arasında geçerken cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal gruplar arasındaki hayat şartlarının eşit olmadığı görülüyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu ayrımcı düzenin değişmesi zorlaşmış ve yaşam alanlarındaki eşitsizlikler baş göstermeye devam etmiş. Hâlbuki cinsiyetler arasında eşit muamelenin olması gerektiği açık ve barizdir. Cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkmak, kadın erkek eşitliğinin olması gerektiğini sonuna dek savunmak ise normalleşmesi gereken önemli konulardan bir diğeridir.

The Quuen’s Gambit’i izlerken birçok duyguya şahitlik edip dönemin yansıttığı temaları irdeleyerek inceleme şansına eriştim. Sağlıklı bir aile yapısını, insanın kendini bulma arayışını ve mücadele ruhunu çok iyi işlemiş bir dizi. İzlemenizi ve oturup üzerine uzun bir süre düşünmenizi içtenlikle tavsiye ederim. Son cümlelerime diziden aldığım bir replik ile veda edeceğim.

‘’Erkekler gelip sana akıl vermek isteyecek. Daha zeki olduklarını göstermez. Çoğu yönden değiller ama kendilerini üstün görürler. Yol yordam gösterirler. Bırak üfürsünler. Sonra gidip istediğini yap. Kendine yetebilen kadın güçlüdür. Hele ki mülkiyet odaklı insanların her şeye razı oldukları bu dünyada.’’

Sevgiyle kalın. İyi seyirler…

Bebekler Belgeseli İncelemesi

Yeni doğan bir bebekle tanıştığımızda aklından neler geçirdiğini tahmin etmeye çalışırız fakat tahminlerimiz genelde bizi bir sonuca götürmez. Bu belgeselde bebeklerin gelişim evresinde verdikleri tepkiler dünya çapında tanınmış 36 bilim insanı gözetiminde incelenmiş, bilimsel olgular ve deneylerle desteklenmiştir. Bebeklerin birçok konu başlığı altında nasıl bir süreç geçirdiklerini izlemek için yolculuğa çıkıyoruz. Her bebek anne karnında bu yolculuğa hazır bir konumda olur. Anneyi dinleme, sesleri tanıma bu süreçle birlikte başlar. Aslında dinlemenin öncesinde bebeğin sesleri işittiğini daha sonra dinleyip sesin sahibi ile bağdaştırdığını görürüz.

Bebek dünyaya gözlerini açtığında koca bir sevgi kavramı ile tanışır. Bağ kurmanın biyolojisini incelediğimizde bebeğin ebeveynleri arasındaki oksitosin seviyesinin arttığı gözlemlenir. Ayrıca bebeğin sosyal etkileşime girme yetisiyle doğduğu tespit edilir. Buradan anlamaktayız ki bebeğin dünyasında ebeveynlerinin yeri çok büyük. Gelişim zincirinin ikinci basamağını ilk gıdalar oluşturur. Beden ve zihin gelişimi için anne sütünün öneminin ne kadar büyük olduğu görülür. Hatta yapılan bir deneyde bebekte saptanan demir eksikliği sonucunda beyinden gelen elektriksel aktivite ölçülür. Bebeğe anne sesi ve bir yabancının sesi dinletilir. Demir eksikliği yaşayan bebek iki sesi birbirinden ayıramaz ve bu eksikliğin hafızasının gelişimini de etkilediği saptanır. Böylece demir eksikliğinin nörolojik gelişimi etkilediği de gözler önünde serilir. Bebeğin gelişimini emekleme takip eder. Ardından ilk sözcüklerini seçmeye hazırlanan bebek ilk aşamada sesleri melodi halinde duyar ve zamanla birleştirmeye, kelimelerin dansında kendine bir yer edinmeye gayret gösterir. Böylece yavaş yavaş dilbiliminin şifresi bebek için çözülmeye başlar. Bu karmaşık yapıyı çözmesi zaman alsa da ilk kelimesini söylediğinde ebeveynleri için koca bir şölen başlamış olur.

Bebeğin gelişim sürecinde uyku düzeni ise önemli faktörlerden birisidir. Bazı aileler bebek ilk doğduğu zaman daha rahat uyumaları için ayrı bir oda yaparlar fakat bebek anne babasının yanında olmalı ve bu sayede bilişsel gelişimi desteklenebilmelidir. Sonraki süreçte ise ilk adımlar, duyular, kurduğu ilişkiler ve artık dünyada var olmanın ikinci yılına geçmesi ile artık sisteme ayak uydurmaya hazır hale gelir. Belgeselde bebeğin her adımı takip altına alınmış ve deney, gözlem metodu ile bilimsel kaynaklarla açıklık getirilmiştir. Bebek dünyaya gelmiş özgür bir bireydir. Dünyaya gözlerini sağlıkla açan veya özel gereksinimleriyle, fizyolojik engelleriyle var olmuş her birey dinlenmek ve anlaşılmak ister. Dinleme becerisine sahip olması gereken ilk kişiler her zaman ailelerdir. Erikson’un psikososyal gelişim kuramına göre çocuğun girişimciliğe karşı suçluluk dönemi vardır. Bu dönemde çocukların hayal güçleri en üst seviyededir. Aşırı meraklı olurlar ve sürekli soru sorarlar. Ailelerin bu sorular karşısındaki tutumları ise çocuğun bütün hayatını etkileyecektir. Yani çocuğun özgün, özgür, hayal gücü geniş bir birey olması ya da tam tersi davranış oluşturması ailelerin elindedir. Aileler eğer çocuklarını dinleyip onlara söz hakkı tanırlarsa çocuk hayata daha pozitif ve ılımlı bakmayı öğrenecektir. Bu şekilde onlarla kurduğumuz ilişkiler daha da anlamlı hale gelir. Son olarak ‘’30 Milyon Kelime’’ kitabında, ‘’Bir çocuğun doğumundan üç yaşına kadar duyduğu kelimelerin nitelik ve niceliği, çocukların eğitim hayatındaki başarılarının neden farklılaştığını açıklayabilir’’ olduğu bahsedilir. Buradan da anlamaktayız ki dilin gelişiminde kullanılan kelimeler dinleme becerisini geliştirmekle beraber bilişsel gelişimi de hızlandırmaktadır. 

Bebeklerin bu eşsiz serüvenine ortak olmak ve neler bildiklerini gözlemlemek için muhteşem bir yapıt. İzlemenizi mutlaka tavsiye ederim. İyi seyirler…

İmgenin Güncesi- Kayıp

Susuyorsun, büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ellerin cehennem yarası
Ateşin var, sönmüyor
Yanıyorsun Ali

Kederin içine taht kurmuş
Yerini kimselere vermiyor
Uyan hadi

Gözlerinin umut perdesini arala
Gülüşün mutluluk yağdırsın tüm sokaklara
Sen yeter ki
Susma Ali

Kendini bulmaya çalıştıkça
Kayıp ilanı veriyorum
Bildiğim bütün karakollara

Geçmişin kara lekesi gömleğine sinmiş
Memleketimden beyaz güvercinler ziyaretine gelmiş
Onlara hoş geldini çok görme Ali

Çizgili Pijamalı Çocuk Kitap İncelemesi

Cani Hitler, en güçlünün ayakta kalma ideolojisi uğruna binlerce insanı toplama kamplarında katlettirmiş, genç yaşlı, zengin fakir demeden tarihin tozlu sayfalarına ırkçılığın resmini, döktüğü kanlarla, yaktığı canlarla resmetmiştir. Tarihin kara kaplı geçmişine tanık olacağımız en güzel eserlerden birisi “Çizgili Pijamalı Çocuk”tur.

Çocuk kitabı kategorisinde olan fakat yetişkinlerin de muhakkak okuması gereken önemli hikayelerin başında geliyor. Gelin birlikte kitabımızı kısaca tanıyıp yorumlayalım.

Çizgili pijamalılardan Schumer, Polonya’da Autwitz toplama kampına düşen çocuk esirlerden sadece birisidir. Ölü ruhunu yarı yaşayan bedeninde canlandırmaya çalıştıkça eksilen, oldukça cılız, 9 yaşında mutsuz bir çocuktur. 15 Nisan 1934’te dünyaya gözlerini açar ve koca bir hiçliğin içine sürüklenerek gelir. Tesadüf odur ki, Bruno da Schumerle aynı gün doğar.
Bruno Berlin’de yaşamaktadır. Fakat Nazi güçlerine bağlı bir asker olan babasının terfi almasından dolayı Auswitz yakınlarında bir eve taşınırlar. Bruno bu durum karşında hiç hoşnut olmaz ve sürekli eski evlerine gideceğine dair hayaller kurmaya başlar. Fakat bu uzun sürmeyecektir. Bir gün keşif yapma amacıyla gizlice evden çıkar ve dikenli tel örgüleri görünceye dek yürümeye devam eder. O da ne? Yaşıtlarında bir çocuk. Bunca zamandır arkadaşlarından ayrı ve yalnız zaman geçiren Bruno bir arkadaş bulmanın sevinciyle sessizce dikenli tellere doğru yürür ve Schumer ile tanışır. Bazı günler her zaman yaptığı gibi gizlice evden çıkıp arkadaşının yanına gider ve bunu 1 yıl sürdürür. Tâ ki eski evlerine tekrar döneceklerini öğrendiği güne dek. Bunu Schumer’e söylemek güç olacaktır.
Ama Schumer’in de Bruno’ya söyleyeceği kötü bir haber vardır. Babasının kaybolduğunu ve onu hiçbir yerde bulamadıklarını söyler. Bunun üzerine Bruno dikenli tellerin diğer tarafına geçecektir. Son kez bir maceraya atılmak, keşif yapmak isteyen iki çocuk sonraki gün için sözleşirler.
Bruno sözleştikleri saatte tellerin altından sürüklenerek geçer ve bunca zamandır karşısında olduğu Schumer’in şimdi tam da yanındadır. Koşarak babayı aramaya koyulurlar. Fakat beklenmedik bir olay gelişir ve Bruno bir daha dikenli tellerin diğer tarafına asla geçemez. Böylelikle iki arkadaş sonsuza dek birlikte olurlar.

Bazı yetişkinlerin kararları, çocukların sonlarını düşünmeden ve nasıl etkileneceklerini bilmeden atılmış bencilce adımlardır. Savaşın karanlık gölgesi çocukların üzerine bir çığ gibi düşer her defasında. Kitapta da anlatılan ötekileştirmeyi, insanları insan kategorisine sokmadan ayrıştırmayı görmemek imkansızdır. Holokost milyonlarca masuma yapılan planlı bir katliamdır. Naziler, Yahudileri “asalak haşarat” olarak görmüş, dünya üzerinden büyük bir nefretle silmek istemişlerdir. Ve Yahudi ırkının kökünü kurutmayı bir hak olarak görmenin yanı sıra sorumluluk olarak görmüşlerdir.

Çizgili Pijamalı Çocuk” için bir çocuk kitabı demek zor geliyor bana. Okurken tarihin penceresinden Yahudi soykırımını izlemek, Führer’in benzersiz ırk ideolojisine bağlılığından binlerce insanı yok ettirmesini gözlemlemek acı bir deneyimdi benim için. Sırf ırkından dolayı dışlanan, hor görülen ve acı çektirilen masumların hikayelerini kıyısından izlemek bile oldukça kötü hissettirdi. Birisi Alman diğeri Yahudi bir çocuğun dikenli tellere aldırmadan birbirlerine sıkıca bağlandıkları ve korkusuzca dost oldukları anlarda ise içimin ısındığını hissettim.
Çizgili Pijamalı Çocuk, duygu geçişlerini mükemmel şekilde yansıtarak bizi o zamanlara götürüyor. Zamanın akışına darbe vuran acı çığlıkları sessizce haykıran çocuklar bu hikayenin en masumları oluyor. Hikayenin içinde, dışında, sonunda, başında hep bir tarafında kendinize ait bir yer bulacaksınız.
Okumanızı ve filmini seyretmenizi içtenlikle tavsiye ederim. Yazımın sonunu kitaptan en sevdiğim cümle ile bitireceğim.

“Buraya isteğim dışında getirildin, tıpkı benim gibi. Eğer bana sorarsan hepimiz aynı gemideyiz ve gemi su alıyor.” (Sayfa 58)

Kitaplarla kalın…

Müziğin Meteorolojisi

 İnsan ruhunun üzerine düşmüş kanatları canlandıran, başka âlemlere duyguları hırçınca savuran ve aynı zamanda sesin ve sessizliğin bir ahenk içinde dans edişiyle koca bir armoniyi ayağa kaldıran sanatın adı müziktir. Müzik ruhun aynası olmakla kalmayıp hayatın ritmine tesir eden fena bir ilaçtır. Bu ilaç çekilen sancıları bazen iyileştir bazen ise kapanmak bilmeyen derin yaralara kapı aralar. Her canlıda etki bırakan bu anlamlı titreşimler sözlü ve sözsüz halleri ile hem ilham kaynağıdır hem de intihar basamağı.

 İlhamı klasik müziğin çok sesli dansında yakalamak, onunla birlikte farklı dünyalara keyifli bir yolculuk yapmak mümkündür. Bu müzik türü insan psikolojisine iyi gelen yanlarıyla bilinmekte ve bazı canlı türlerine dinletildiğinde karşılaşılan olumlu etkileriyle zihinlerde yerini almıştır. Bu etki Mozart etkisi olarak tanımlanır. Mozart’ın bestelerine yerleştirdiği duygular; hayatın neşeli, çocuksu, sevgi dolu yanları barındırmaktadır. Gün geçtikçe klasik müziğin meyveleri hemen hemen her canlıyı iyileştirecek güce ulaşmış, müziğin meteorolojisinde güneş açtırmıştır. Diğer yandan ağır müziğin olumsuz etkilerini saptamak adına Prof. Hernández bir deney gerçekleştirmiştir. Hızlı ritimlerden oluşan müzik türlerinden biri olan ağır metalin kaygı üzerindeki etkisi saptanmaya çalışılmış, çalışmaya katılan 137 katılımcıya 47 dakikalık ağır müzik dinletilmiştir. Valderrama katılımcıların, düzensiz bir şekilde hareket edip sürekli pozisyon değiştirerek gergin ve huzursuz olduklarını gözlemlemiştir. Gözlemin sonucunda kaygı seviyesinin artışa geçmekte olduğunu belirtmiştir. Kişiden kişiye değişse de deneyin sonucunda kaygı seviyesindeki artışın insan ruhu üzerine sinen kara bir gölge olduğunu ve belki de intihara yönlendirecek yol olduğunu saptamak mümkündür.

 Müziğin armonisinde dört mevsimin rayihası saklıdır. Notalar güneşin sarı sıcağında, yağmurun hüzün veren damlalarında, yeni filizlenen çiçeğin tomurcuğunda ve yağan karın titreten soğuğunda can bulur. Müziğin çocukları, notalar, kimi zaman bir balerinin pist üzerinde süzülürken yaydığı tebessümde gizlenir, kimi zamansa yenidoğan bir bebeğin huzursuzca annesini bekleyen hırçın çığlıklarına yerleşir. Müzik ruhunu evrende her şekilde görmek mümkündür. Bu ruhun müzik eğitimiyle birleştiğini gördüğümüzde eğitsel niteliklerini görmemek kaçınılmazdır. Çağdaş eğitimin önemli unsurlarından biri de müzik eğitimidir. Antik Çağ’dan günümüze dek eğitimciler, doktorlar ve psikologlar bireyin fiziksel ve zihinsel gelişiminde müziğin etkisi olduğunu yadsımışlardır.  Müzik eğitimi bireye aktarıldığında bireyin devinişsel ve bilişsel davranışlarında olumlu etkiler gözlemlenmiş bilişsel alanda da etkileri araştırmalarla kanıtlanmıştır. 

 Öte yandan başka bir katkısında bireyin kritik düşünme, problem çözme ve eleştirel düşünce gücünde olumlu yansımalar görülmüş ve bu sayede bireyin akademik ve kişisel becerilerinin gelişimi desteklenmiştir. Müziğin bir de çocuklar üzerindeki etkisi malumdur. Çocuklar hayal dünyalarında açan çiçekleri büyütürken koca bir ilham gücü ve hırçın fırça darbeleriyle düşündüklerini resmederler.  Bir armoniyle duydukları her güzel ses onlar üzerinde ki büyük bir enerji kaynağıdır. Müziğin çocuk gelişimi üzerindeki etkileri üzerine birçok bilim insanı akademik çalışmalarıyla göz önüne gelmektedir. Pedagojinin kurucuları arasında görülen insan zihninin gelişmesine değerli katkılarda bulunan Gesell, gelişmenin çeşitli aşamalarını çözümlemeye çalışan Bühler ve günümüzde uygulamalı eğitim incelemeleriyle tanınan Piaget yaptıkları çalışmalarla müziğin bir eğitim yöntemi olarak kullanılmalarını işaret etmişlerdir.

 Sesin en tatlı yanı müziğin meteorolojisiyle birlikte gelir. 4 mevsimin tüm hava olaylarını yaşamak gibi tarifesiz ve benzersizdir. Müzik içinde barındırdığı duygu ve düşünceleri güneşin ışıkları gibi yansıtırken, yayan sıcaklığını tüm canlılar büyük bir etkiyle hisseder. Müziğin gücü, verdiği enerjiyle farklı âlemlere gidilen iyileştirici uzun bir yolu önümüze serer.