DİL EDİNİMİ VE KRİTİK DÖNEM

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en büyük araçtır. Bu özelliğiyle dil, insanları diğer canlılardan ayıran temel bir özelliğe sahiptir. Çevremizde var olan hayvanlar, bitkiler vb. ses ve beden hareketleriyle iletişim halinde olsalar da hiçbir şekilde daima üreten, canlı ve sistem durumunda olan, konuşmamızı sağlayan dil ile bir olamaz. İnsanoğlunun var olduğu ilk günden itibaren insanlar arasında iletişim, etkileşim daima olmuştur. Dilin gelişimi, kökeni ve farklılaşması tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun bir sürecin ardından her dil milli bir kimlik kazanmış ve kuralları oluşmuştur.

Çocuklar tarafından zahmetsiz bir şekilde edinilen dil, bilinçli bir süreç değildir. Dilin gelişiminde; zeka, kişilik, hafıza gücü, kardeş sayısı, doğum sırası, ebeveyn iletişimi, sosyal yaşantı, bakım şekli gibi faktörler etkilidir.

Gelişim her alanında olduğu gibi dil yeteneği de bütün çocuklarda aynı oranda ve hızda gerçekleşmeyebilir. Ayrıca fiziksel ve bilişsel engeller var olsa bile tüm çocuklar gecikmeli de olsa dili edinmektedir. Fakat bu süreç normal bir gelişim içerisinde olan çocuklar arasında da farklılık gösterebilir. Genıshi, bir çocuk ilk kelimeyi 10. ayda diğer biri 20. ayda söyleyebilir. Bir çocuk kompleks cümleleri 5,5 yaşında diğeri 3 yaşında kullanabilir.” (Genishi, www.) diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. Dili, dini, rengi, yaşamış olduğu sosyal çevre dil gelişiminde oldukça etkili faktörlerdir demiştik. Fakat dünyanın her yerinde bilimsel çalışmalar sonucunda açıklanan, dil gelişiminin ortak sonuçları vardır. Buna göre “dünyanın tüm kültürlerindeki çocuklar, ilk yılda tüm kültürlere özgü sesleri çıkarabilirler. Dünyadaki kültürlerin hepsinde, çocuklar 2-4 yaşları arasında konuşmayı öğrenirler.” Yapılan dil gelişimi çalışmaları sayesinde, çocukların ilk yıllarda aynı gramer kurallarını kullandıkları da saptanmıştır. Burada anlayacağımız en önemli nokta, küçük yaşlarda kendi doğamız gereği bu özelliğe sahipken hem ana dilimizi hem de maruz kaldığımız yabancı bir dili edinmek daha kolay olacaktır.

 

Kritik dönem ise, yaşa bağlı olarak belirli alanlardaki becerilerin edinilmesinde avantaj sahibi olunan dönemdir. Her bir beceri alanı için farklı kritik dönemler vardır. Dil de bu becerilerden biridir. Biyolojik temelli olan dil, çocuğun doğumdan orta çocukluk dönemine doğru büyürken anadilini öğrenme yeteneği belirli bir süre içinde gerçekleşir. Her bir yaş dönemi, önceki döneme göre daha karmaşık bir öğrenim aşamasıdır. Kritik dönem dediğimiz bu süreçte, kazanılmak istenilen beceriler, deneyimler gibi doğum öncesi ve sonrası gelişimi etkileyen çevreyle girdi ve çıktıların en fazla olduğu dönemdir. Bu nedenle kritik dönemi geride kalmış kişiler herhangi bir dil öğreniminde diğerlerine nazaran zorluk yaşarlar. Aynı şekilde okullarda verilen dil eğitimi, kritik dönemini atlatmış olanlar için hiçbir zaman o dili konuşan insanların yetişmiş olduğu seviyeye ulaşamayabilir.

Çocuklarda Konuşma Gecikmesi- Bölüm 2 - Medaim Yanık Kliniği

Küçük yaşlarda beyin gelişiminin çok hızlı olması ve dil ile beynin birbirini etkileyen iki unsur olması kritik dönemin önemini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalara göre hedef dile maruz kaldıktan yaklaşık iki yıl sonra çocuk konuşmaya başlar ve hem ana dili hem de ikinci dil öğrenimi yaklaşık 12-13 yaşına kadar kolaylıkla sağlanır. Çünkü bu yaşa kadar beyin esnek nöron yapısına sahiptir. Bu süreçte ebeynlerin çocuğa karşı tavrı, iletişimi çok önemlidir. Onunla bebek dili dediğimiz dil ile konuşmaya devam edilirse, çocuk burada normalden uzun süre geçirmiş olur, yaşıtlarından geride kalır ve toplumsal bütünleşmede gecikme gerçekleşebilir.

Kritik süreçte ailenin etkisi olduğu kadar çevre de o derece önem taşır. Bu süreçte çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, algılayabilme, uyuyabilme, dürtü, ödül ve yasaları fark eder, davranışlarında ona göre değişiklikler meydana gelir. Duymuş olduğu sesleri, cümle haline dönüştürebilir. Edinmiş olduğu kelime sayısı da yine çevresiyle ne kadar etkileşim halinde olduğuna bağlıdır. Normal şartlarda bir birey 6 yaşına kadar 2500 sözcükten fazla sözcük edinir. Aksi bir durum varsa dil gecikmesi (ses, söz dizim ve anlamsal yönlerle ilgili işlevsel bir rahatsızlık) dediğimiz olay olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoz, otizm gibi kişilik rahatsızlıkları, zeka geriliği, duyuşsal rahatsızlıklar (sağırlık, körlük gibi), organik rahatsızlıklar da olabilmektedir.

Dil Öğreniminde Dil-Düşünme Etkileşimi

Dil ile beyin sürekli etkileşim halinde olan iki unsurdur. Buna bağlı olarak çocukların beyin gelişiminin oldukça hızlı ilerlediği bu dönemde, ana dilinin yanı sıra ikinci bir dil öğrenimi, zihinsel açıdan gelişmesini de sağlayacaktır. Bazı ailelerin bu konuda endişeleri olsa da doğru bir dil öğrenimi gerçekleşirse bu endişe yersizdir.

Bireyin dil gelişimi doğumu izleyen ilk beş yıl süresince en üst düzeydedir. Bu yüzden, bu dönem kritik dönem olarak adlandırılır. Buna en güzel örnek Dana Suskınd’ın yazmış olduğu “Otuz Milyon Kelime” kitabında bilimsel çalışmalarla elde edilen sonuçlardır. Kitapta, bebekler üzerinde deneyler yapılmış ve sonuç olarak kritik dönemin, bireyin hayatını nasıl şekillendirdiği gösterilmiştir. Bebekle çok fazla etkileşim halinde olan ebeveynler, çocuklarının geleceğini inşa etmede gayet başarılı olanlardır. Çünkü birey bir yaşla dört yaş arasında kendi dilinin sessel yapılarını aşama aşama edinmektedir. Bu dönemden başlayarak ana dilin dışındaki bütün dillerin ses birimlerini doğru biçimde üretme ve ince bir biçimde sesleri ayırt etmeye yönelik, ses organlarının uyum sağlayabilme yatkınlığının azaldığı saptanmıştır. Bu sebepten dolayı dil ediniminde kritik dönem, bireyler için son derece önem taşır. Özet olarak kritik dönemin, ebeveynlerin ilgisi ve alakasıyla, sürekli çocukla iletişim halinde olarak son derece iyi yönlendirilmesi gerekir.

Romeo ve Juliet Kitap İncelemesi

Wıllıam Shakespeare, 1564’te İngiltere’de doğmuştur. Varlıklı bir ailede dünyaya gelen Shakespeare, babasının Kasaba Belediye Meclisi’nde bir yıllık başkanlık yapması sonucunda oyun yazarı olma yolunda ilk adımını attı diyebiliriz. Bu dönemde babası gezici tiyatro topluluklarına sağladığı destekle oğlunun tiyatroya ilgisini fark etmesine vesile olmuş ve dünya edebiyatına başarılı bir yazar kazandırmıştır.

Her toplum kendine özgü bir kimlik ve kültüre sahiptir. Ancak kültürler arası etkileşim sonucunda benzer kültürel ögelerde taşınmaktadır. Wıllıam Shakespeare’de bu etkileşimi oldukça başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Eserlerinde kesin yargılar yerine kendi kimliğine ait olmayan, bütün halklarda görebileceğimiz kimlikler üzerine gözlemlerini anlatmıştır. Bu özelliğiyle eserlerine evrensellik kazandırmış, dünya çapında yankı getiren bir yazar olmuştur. Romeo ve Julıet oyunu da bu bakımdan önemli bir anlam taşır.

Güzellik nesnenin kendisindedir ve seyirsellikle bağımsızdır anlayışı ortaçağla birlikte geçerliliğini kaybetmiş ortaçağda bu beğeni yargısı seyirselliğe dönüşmüştür. Shakespeare de oyunlarını okunması için değil sahnelenmesi için yazmıştır. Serbest dönem dediğimiz bağımsız olduğu zamanlarda yazdığı Romeo ve Julıet, geçmişten günümüze en çok okunan eserlerden birisidir. Günümüze kadar kırka yakın dile çevrilmiş ve birçok kez sahnelenmiştir. Romantik bir tragedya olmasının yanı sıra insan ilişkilerindeki gerçekçiliği anlatma konusunda da başarılı bir yapıt olmuştur. Oyunun yazılış tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak ilk basımı 1597’dir. İlk basımındaki yanlışlıklardan dolayı düzeltilerek yeni basımları yapılmış ve günümüzdeki halini almıştır. Konu olarak neredeyse her toplumda görülen bizde de hem kitaplara hem de filmlere konu olan birbirine düşman iki ailenin çocuklarının aşkı anlatılmıştır. Alışılmış bir konu olmasına rağmen Shakespeare’in oyunu anlatış tarzı, edebi üslubu okurlar tarafından büyük ilgi görmüştür. Kitabın çevirmeni Özdemir Nutku’da “Ancak bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur.” diyerek bu konuya değinmiştir.

Öykümüz İtalya’nın Verona kentinde geçmektedir. Romeo’nun ailesi Montague’ler ve Julıet’in ailesi Capulet’ler arasında geçmişlerinden o güne dek süren bir düşmanlık vardır. Fakat bu düşmanlık çocuklarının duygularını yıkmaya engel olamamıştır. Verilen bir balo davetinde birbirlerinin kim olduğundan habersiz ilk kez karşılaşmış olan Romeo ve Julıet, bu ilk karşılaşmada onların sonunu getirecek olan aşklarına kavuşurlar. Sevgileri ailelerinin düşmanlığının çok ötesindedir. Birbirlerini geceyi aydınlatan bir ışık gibi görürler. Ve gözleri, kendilerini karanlıktan kurtaran aşklarından başka hiçbir şey göremez olmuştur. Ayrı kaldıkları zaman dilimleri onlara yıllar gibi gelir. Çok geçmeden ailelelerinden gizli, dadı ve papazın yardımlarıyla evlenirler.  Bu evlilik hem kavuşma hem de ayrılık olmuştur onlara. Çünkü iki ailenin de yeğeni can vermiştir düşmanlık uğruna. Verona sokaklarında verilen bu canlar, diğerlerinin de habercisidir. Henüz yeni kavuşan aşıklar düşmanlığın son bulmasını canlarıyla öderler. Birbirlerinin olmadığı bir dünya zindandan farksızdır onlar için. Ve bu zindanda yaşamaktansa en iyisi ölümdür canlarına. Aileleri Romeo ve Julıet’in ölümünden sonra anlar bu düşmanlığın fayda getirmeyeceğini. Paylaşırlar acılarını birbirlerinin kollarında. “Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin. Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ve Julıet’in.”

Shakespeare’in sürükleyici, merak uyandırıcı ve dili kullanış tarzı bakımından oyunları çok büyük ilgi görmüş, çevresindeki yazarları da etkilemeyi başarmıştır. Stefan Zweig’ın “Shakespeare’den önceki her şey ona hazırlıktır, Shakespeare’den sonraki her şey ise ucuz birer taklit.” sözleri onun ne kadar büyük bir yazar olduğunu ifade etmektedir.

İskender Pala “Aşkname”

İskender pala, 8 Haziran 1958 yılında Uşak’ta doğdu. İlkokulu Uşak Cumhuriyet İlköğretim Okulunda bitirdi. Liseyi Kütahya Lisesinde bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya hak kazandı. Doktora çalışmasını ‘Aşki, Hayatı, Edebi Şahsiyeti ve Divanı’ başlığı altında yine İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. Divan Edebiyatı dalında 1983 yılında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesinde doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesinde profesör oldu. Divan Edebiyatı dalındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı, bilimsel ve edebi makalelerin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır.

Osmanlı Tarihi ve edebiyatla tanışması İstanbul’daki üniversite yıllarına denk gelmiştir. Bir ara Hilmi Yavuz ile TRT’de Şairane adlı programı sunan yazar, TRT 2’de Divançe adlı programı hazırlamıştır. “Babil’de Ölüm, İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem, Şah Sultan, OD, Efsane, Mihmandar, Karun ve Anarşist” romanlarının baskıları yüz binlere ulaştı, bu romanları pek çok ödül aldı ve yabancı dillere çevrildi. “Bülbülün Kırk Şarkısı” adlı kitabını ömrünün en güzel çabası sayan İskender Pala, evli ve üç çocuk babasıdır. Şu an halen İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Aşkname, dört farklı hikayenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Aynı zamanda hikayeler kendi içinde gerçek hayattan alınmış hikayeleri de barındırmaktadır. Bu hikayeleri tarihten derleyen İskender Pala, Endülüs’te, İran’da ve Osmanlı topraklarında üretilmiş birçok kitap okumuş ve araştırma yapmıştır. Kitapta bu çağın insanına hitap edecek anlayışları oluştururken, geçmişten bazı unsurları bugüne getirmek gerektiğine inanmış ve bu kitabı yazmıştır. Kitabın tamamında Aşki, Sadi, Ruhi gibi şairlerin şiirlerinden faydalanmış ve bu şairlerin hayat hikayelerini bugünün şartlarına uyarlayarak, kitabı gerçekçi bir hale getirmiştir. Kısacası kitaptaki aşk, şairlerin yaşanmış hayat hikayelerinden esinlenerek anlatılmıştır.

Kitabın ilk hikayesi “Şehnaz Beste” dir. Hikaye bir bestenin üzerine kurulmuştur. O yüzden her bir alt başlığa verilen isimler Batı müziğinin formları şeklinde verilmiştir. ( Allegro, Andante, Rondo, Sonat, Finale.) Baş karakterimiz olan Hayal Banu, torunu Dilşeker’in hocasından öğrendiği yeni besteyi çalmasıyla hikayemiz başlar. Bestenin sözleri şu şekildedir; ‘Feryad ki feryadıma imdad edecek yok’. Hayal Banu bu sözleri duyar duymaz eski günlere gider. Hayal Banu’nun hikayesi bir İngiliz gemisinde, Muhsin Çelebi ile başlayan aşklarının İstanbul’a geldiği an son bulması, çok sevdiği aşkı olan Muhsin Çelebi’nin onu yüklü bir miktara satmasıyla son bulur. Sonrasında ise şairin şu dizeleri dile gelir; ‘Sevgiliyi hayatından daha az seven aşıka lanet olsun.’ Dersaadet’te Amerikan elçisinin evine satılan Hayal Banu, yabancı bir lisan bilmesi sayesinde müderrislik yapmaya başlar. Bir gün evlerine ziyarete gelen bir şaire hizmet ederken, Şair Beyin serçe parmağının; Hayal Banu’nun tepsiyi tutan eline değmesiyle ikisi arasında kalplerini ısıtan bir hadise gelişir.  Bu olay sonrasında Şair Bey’in, Hayal Banu’ya Nigar Hanım’ın şiirini okumasıyla daha heyecanlı bir hal alır. Şair Bey’in evlenme isteğine daha önceden yaşamış olduğu hayal kırıklıkları nedeniyle hayır diyen Hayal Banu, ikisinin de hayatlarını etkilemiş, sonrasında gelişen birtakım olayların ardından her ikisi de ölmüştür.

Kitabın ikinci bölümünü “Pervanenin Kanatlarında” adlı hikaye oluşturur. Hikayenin baş karakteri olan Kani Ebubekir Efendi, şair ve yazardır. Ebubekir Efendi, günün birinde Hristiyan olan genç bir kıza aşık olur. Aşık olduğu kızın babası rahiptir. Günler geçtikçe Tiryandafila adını verdiği sevgilisine şiirler, gazeller yazar, ondan başka bir şeyi düşünemez olmuştur. Bir gün karar verir. Gece yarısı kızın kapısına dayanır ve kızı babasından ister. Kızın babası ise kızımı sana ancak Hristiyan olursan veririm der. Bunun üzerine Ebubekir Efendi’nin cevabı: ‘ – İnsaf eyle Petraki Efendi, kırk yıllık Kani olur mu yani!’ diyerek günümüzde de deyimlerimiz arasında yer alan sözü dile getirir. Ardından bu iş olmayınca kızın babası, kızını yurt dışına gönderir. Etrafta söylentiler bitince, kız bir süre sonra geri döner. Bir camide kavuşan ikili, kızın Ebubekir Efendi’nin kolları arasında ölmesiyle yine ayrılır. Kızın ölümünden sonra bir daha hiç aşk şiiri yazmayan Ebubekir Efendi, kızın ölümünden altı ay sonra, kendisi de ölür.

“Denizler Boyunca Aşk” üçüncü hikayemizdir. Baş karakterimiz Ali Ruhi, Ruhsar adında bir kıza aşık olur ve bu sevgisine karşılık da alır. İki sevgili bir deniz seferi nedeniyle ayrı düşerler. Ali Ruhi, Ertuğrul Bey ile Japonya seferine çıkar. Gemide, Yusuf Nafi adında bir yaşıtıyla tanışır ve arkadaş olur. Yusuf Nafi, şair Nefi’nin yedinci kuşak torunudur. Her ikisi de şiire ilgili olduklarından 17.yy şiirinden, Naili’den, Şeyhülislam Yahya’dan, Aziz Mahmut Hüdayi ve Nefi gibi birçok değerli şairlerden konuşurlar. Günler geçtikçe konuşmaları derinleşir ve Fuzuli’ye kadar gelir. Leyla ile Mecnun mesnevisi dile gelince kitaptaki aşk mecra değiştirir ve beşeri aşktan, mecazi-platonik aşka dönüşür. Gemi geri dönüş yolunda maalesef fırtınaya yakalanır ve batar. Gemiden sadece altmış dokuz kişi sağ kurtulur. Osmanlı Devleti’ne bu haber ulaşınca herkes yasa boğulur. Ölen kişilerin yakınları Sarayburnu’nda üç ay boyunca bekleşirler. Bu kişilerin arasında Ali Ruhi’nin sevgilisi Ruhsar, Yusuf Nafi’nin sevgilisi Zehra ‘da vardır. Bu olaydan çok etkilenen İskender Pala, vermiş olduğu bir söyleşide bu olayın derinliğini ve insanların gemiyi umutla bekleyişlerini anlatmak amacıyla Sarayburnu’na, gemiyi bekleyenlerin heykelinin yapılmasını istediğini dile de getirmiştir.

“Aşk ve Şiir” dördüncü hikayemizdir. İlyas ve babası baş karaktelerimzdendir. İlyas’ın annesi doğumda ölmüştür. Gül bahçesinde arkadaşlarıyla çalışmaya başlayan İlyas, burada Cemile adında bir kıza aşık olur. Her gün Cemile’nin peşinden giden İlyas, ağa tarafından azarlansa bile sevgilisi yüzünden azar işitmeyi bile iltifat olarak görmektedir. İlyas’ın babası Yavuz Sultan Selim’in yanında çalıştığı için, şimdiki padişah Sultan Süleyman’nın yanında hatrı sayılır kişilerdendir. Bu yüzden babası Süleyman’dan benden ne istersin diye sorduğunda oğluma iş cevabını vermiş ve oğluna artık ocakta çalışacağını açıklamıştır. Tabi bu haberi alan İlyas, sevgilisinden ayrılacağı için kahrolur ve ona şiir yazmaya karar verir. Yazdığı şiirden dolayı kendisine işi aşk olan anlamına gelen ‘aşki’ mahlasını verir. Zamanla Padişahın solağı olur ve padişahın şiirlerine nazireler yazmaya başlar. Almanya seferinden dönerken bir ırmakta kaybolan İlyas’ı herkes öldü diye düşünür. Ancak onu bir Alman bulur ve yanında köle olarak çalıştırmaya başlar. Cemile, İlyas’ın ölüm haberiyle yıkılır ve haberi aldığı gece matemi şebi anlamına gelen ayrılık gecesi ilan edilir. İlyas ancak beş yıl sonra serbest kalır ve İstanbul’a döner. Fakat döndüğünde birçok şeyin değiştiğini görür. Babası ölmüş, arkadaşları ona sırt çevirmiş ve en önemlisi de Cemile evlenmiş, iki çocuk annesidir. Babasından kalan eve gittiğinde hem evlerine hem de tarlalarına haydutlar tarafından el konulmuştur. Haydutlar ev sahibinin yaşadığını görünce onun gözlerini kör ederek yakmaya çalışmış, İlyas’ı bir derviş bularak onu Bektaşi tekkesine getirir. Bu tekkede dünyevi aşk ile ilahi aşkı öğrenen İlyas, her şeyin başında sevgi olduğunu o olmadan Allah’a kulluk edemeyeceğini de öğrenir. Ve dayanamaz başından geçenleri Sultan Süleyman’a ulaştırır. Sonrasında Süleyman sayesinde kocası ölen Cemile ile evlenir, iki tane çocukları olur. Süleyman’ın hediye olarak verdiği yalıda şiir sohbetleri düzenler, herkes tarafından bilinen Aşki İlyas Efendi olur. Fakat tez zamanda bu serveti kaybeder ve babasının artık kulübeye dönüşmüş evine dönmek zorunda kalırlar. Bu yokluğa Cemile dayanamaz ve ölür. Ardından çocukları da tek tek gider. İlyas Efendi ise kendini şiire verir. Bayram günü abdestini alarak namaz kılıp dua eder ve son olarak kelime-i tevhid getirerek, karlar üzerinde Cemile’nin ismini haykırarak ölür. Cenazeyi görenler elindeki kağıda baktıklarında yazdığı şiiri bulurlar. Bu kağıtta yazdığı ilk ve son şiir bulunmaktadır. Ve bu gece sevgiliye kavuşma günüdür.

Yazar son bölümde diğer dört hikayede anlatılan olayların bir nevi şifresini vermiştir. Bu şifreyi bizlere sunarken bu sefer de şair Sadi’nin hayatından yararlanarak yazmıştır. Sadi Efendi ve Ceyda’nın, sonu tam olarak bilinmeyen daha çok geride kalan mektuplardan oluşan paramparça bir aşk hikayesidir. Kitapta geçen tüm hikayeler hüzünlü bir sonla bitmiştir. Hüznü dile getirmek İskender Pala’ya göre kalbin ince düşünmesidir. Ve her aşk mutlaka hüzünle yoğrulur. Son olarak eklemek istediğim ise, aşkın evrelerini bilmek isteyen ve ilahi aşkın basamaklarını öğrenmek isteyenler için bu kitap vazgeçilmezdir. Yazar beş değişik aşk hikayesi ile aşkın tanımını birçok kez farklı şekillerde yaparak, büyüleyici bir dille okuru etkilemeyi başarmıştır.

Hayvan Çiftliği Kitap İncelemesi

George Orwell’ın yazmış olduğu “Hayvan Çiftliği” dünya edebiyatında eleştiri türünün en başarılı yapıtlarından birisidir. Kitabını sade bir dille yazan George Orwell, masalsı bir anlatım sergilemiştir. Kitabın alt başlığı da “Bir Peri Masalı” olarak geçmektedir. Fakat, Orwell masalsı ögeleri kullanmak yerine gerçek olaylardan yola çıkmış ve eleştiri türüne farklı bir boyut kazandırmıştır. 1945 yılında ilk basımı yapılan kitap, 1940’lardaki sosyalizmi ele almaktadır. Orwell’ın, kitap kahramanlarını insan olarak değil de hayvan olarak kullanması kitabın daha çok dikkat çekmesini sağlamıştır. Her bir hayvan karakteri aslında her bir insan tiplemesinin örneğidir. Orwell, insan tiplemelerini hayvanlara o kadar iyi uyarlamıştır ki, kitabın sonunda hayvanlar ve insanlar birbirlerinden ayırt edilemez hale gelmiştir. Belki de hayvanlar ve insanlar arasında hiçbir fark yoktur. Önemli olan gücü elinde bulunduran kişinin izlediği yoldur.

Orwell, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ni eleştiren ve sosyalizmin pratikteki ve uygulamadaki farkı ustaca dile getirmiştir. Kitapta hayvanlar “Eşitlik” kavramını kendilerine yol olarak belirleseler de, eşitlikten yoksun bir hayat sürmüşlerdir. İktidarda olma isteği, farklı insan tipleri eşitliğe engel oluşturmuştur. Orwell, sistemin ve karakterlerin adını vermeden keskin bir anlatımla kolayca okuyucuya bu tipleri yansıtmayı başarmıştır.

Napoleon adlı domuz gerçek hayatta Stalin’i temsil etmektedir. Çok zeki ve güçlü olan Napoleon, iktidarın tek sahibidir. Kendisine içki içme, yatakta uyuma, insan giysileri giyebilme gibi ayrıcalıklar tanırken, diğer hayvanlar bu uygulamalardan katı şekilde yoksun bırakılır. Snowball isimli domuz da Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybeden Troçki’yi simgelemektedir. Napoleon’a göre kendini daha çok geliştirmiş yaratıcı bir domuzdur. Fakat iktidarın sahibi tarafından sürgüne gönderilmekten kurtulamaz. Squealer adlı domuz, konuşma yeteneği çok güçlü olan, söz oyunlarıyla çevresindeki hayvanları etkisi altına alabilme yeteneğine sahiptir. Napoleon’un sözcüsü olarak da adlandırabileceğimiz Squealer, o dönemde Sovyet yanlısı olan Pravda gazetesini simgelemektedir. Boxer ise zeki olmayan ama çok fazla çalışan bir attır. Kendisine söyleneni hiçbir şekilde sorgulamadan yapan, tek doğrusu ‘daha çok çalışacağım ve Napoleon her zaman haklıdır’ sözleridir. Oysa ölümünün Napoleon’dan geleceğini bilse yine bu kadar çok sadık ve çalışkan bir at olur muydu bilinmez. Muriel de domuzlar kadar olmasa da okumayı söken bilgili bir keçidir. Bu özelliğinden dolayı yöneticilere eleştiri yöneltebilecek olan işçi kesimini simgeler. Fakat inancını yitirmiş olmasından dolayı domuzlara karşı sesini çıkaramaz. Jones, kitapta çiftliğin sahibi olan insandır. Hayvanların bakımını ihmal eden, sürekli içki içen ve ayaklanmaya sebep olan karakterdir. Gerçek hayattaki çarlık dönemini simgelemektedir. Son olarak köpekler ise Napoleon’un korumalığını üstlenen, gerçek hayatta Sovyet Gizli Birliği’ni simgelemektedir. Çok fazla ortalarda gözükmeseler bile etkilidirler. Napoleon onları özel olarak eğitmiş ve Snowball’ın sürgüne gönderilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Jones’in çiftliği önemsememesi ve hayvanların yaşadıkları sefil hayat çiftlikte bir ayaklanmaya neden olur ve Jones hayvanlar tarafından kovulur. Beylik çiftliğinin yeni adı hayvan çiftliği olarak değiştirilir. Zeki hayvanlar olarak bilinen domuzlar bu ayaklanmaya öncülük eder ve liderliği üstlenir. Hayvanların önünde artık yeni bir hayat vardır. Yepyeni bir düzen kurulur. Herkes eşittir, hiçbir ayrımcılık gözetilmeden, kendi ürettiklerini eşit şekilde paylaşarak tüketme hakimdir. İnsanlara benzemek, onlarla ticari ilişkilerde bulunmak yasaktır. Yedi madde şeklinde sıralanan bu kuralları çiğnemek söz konusu bile değildir. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” düşüncesiyle hareket edilir. Bütün hayvanlara okuma-yazma dersleri verilir. Fakat Muriel ve domuzlardan başka okumayı söken neredeyse hiçbir hayvan olmaz.

Sarsıcı Distopik Kitapların Başında Gelen 'Hayvan Çiftliği'nden 15 Muhteşem  Kesit - onedio.com

Buna rağmen herkes hayatından memnundur. Ancak zamanla işler tam tersine dönüşür. Lider domuzlardan Snowball, Napoleon adlı domuzun öncülüğünde köpekler tarafından sürgüne gönderilir. İktidarın tek sahibi artık Napoleon olur. Asla çiğnenmeyecek olan kuralları bir bir çiğner. Hayvanları da Squaler sayesinde kolayca kandırmayı başarır. Sürekli çalışmalarına rağmen hayvanların aç bir şekilde uyuduğu günler bile gelir. Tüm çiftlik Jones’in zamanına dönüşür. Acımasız, baskıcı bir diktatörlük meydana gelmiştir. Hayvanlar çalışmaktan bunu bile fark edemez. Bir akşam vakti domuzlar bir ziyafet verir ve insanları işbirliği için davet eder. Büyük bir masanın etrafında toplanan domuzları ve insanları gören diğer hayvanlar olan biteni şaşkınlık içinde pencereden izler. Çünkü hayvanlarla insanların yüzlerini ayırt edemezler.

Hayvan Çiftliği filmi Netflix'e geliyor | Postkolik

Kitap çarpıcı bir kareyle son bulmuştur. Değiştirilmek istenen düzene geri dönülmüş, tarih tekerrür etmiştir. Eğitimin önemi kitapla bir kez daha anlaşılmıştır. Hep birlikte ayaklanmayı başarılı şekilde gerçekleştirmiş olsalar da, domuzların okuyup-öğrenmesi, gücü elinde bulundurmalarına sebep olmuş ve diğer hayvanlar verilen buyruklara uymak zorunda kalmışlardır. Bir milletin sağlıklı bir yaşam sürmesi ve ilerlemesi için eğitim şarttır. Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça muharebe mekanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır.”

Yetişin Çocuklar Kitap İncelemesi

Selçuk Şirin’in, günümüz koşullarını dikkate alarak yazdığı bu kitap, her anne-baba için kesinlikle vazgeçilmez bir başucu kitabıdır. Yenidoğandan, erken çocukluk dönemine; okul döneminden, ergenlik dönemine kadar çocukların gelişimini içeren kitap, ebeveynler için yol gösterici niteliğe sahiptir.

Fiziksel, ruhsal(duygusal), ve zihinsel olarak çocukların gelişim sürecinde neler yapılmalı, nasıl bir yol izlenmeli açık bir dille anlatılmıştır. Fiziksel gelişim sürecinde genetik faktörlerle birlikte, çevresel faktörlerinde birçok etkisi vardır. Bu sadece fiziksel gelişim için değil, ruhsal ve zihinsel gelişim için de geçerli bir durumdur. Zaten bu üç gelişim sürecini birbirinden ayırmak imkansızdır. Urie Bronfennbrenner’in “Ekolojik Gelişim Modeli”  bu durumu açıklayan en iyi modellerden bir tanesidir. Bronfennbrenner, çocuğun gelişiminde etkili olan faktörleri açıklamış ve birbiriyle olan etkileşimini ortaya koymuştur. Peki size göre zeka ve yetenek doğuştan mıdır yoksa sonradan mı kazanılır? Bu soruyu Şirin, oldukça net bir şekilde açığa çıkarır. Zeka ve yeteneğin sonradan kazanıldığına inananlar yolun başında kaybedenler olmuştur. Çünkü zeka ve yetenek sonradan geliştirilebilir, sadece biraz zaman ve emek gerektirir. Dweck’in Tedx’te “Gelişebileceğinize İnanmanın Gücü” konuşması bu konuyu çok güzel özetlemiştir. Çocuklarımız yetişirken onların mizacını iyi tanımalı ve ebeveyn olarak hareketlerimizi çocuğa göre esnetebilmemiz gereklidir. Duygusal gelişimi için onunla güvenli bir bağ kurmalı ve çocuklarımız için mükemmel değil yeterince iyi ebeveynler olmalıyız. Aynı zamanda gelişimlerini olumlu yönde etkilemek için evde düzenli bir rutin oluşturulmasına özen göstermeliyiz. Çocuktan çocuğa, zamana, ekonomik düzeye göre değişen çocuk yetiştirme tarzlarından en uygunu ise demokratik ebeveynlik tercih edilmelidir.

Okulöncesi dönemde zekayı üç yolla artırabiliriz. Bunlardan ilki diyettir. İkincisi anne karnından itibaren çocukla etkin diyalog kurulmalıdır. Ve belki de en önemlisi onun gelişimi için okulöncesi eğitimdir. Bilindiği gibi çocukların beyin gelişimi ilk üç yılı daha büyük orana sahip olmakla bilikte altı yaşına kadar neredeyse tamamlanmaktadır. Bu nedenle okulöncesi eğitim bir çocuğun gelişimi ve ilerdeki yaşamı için vazgeçilmezdir. Erken çocuklukta kelime hazinesini geliştirmek için yaşına göre ve yaşına uygun belli bir süre kitaplar okunmalıdır. Kitap okuma etkin diyaloglar şeklinde olmalı ve bu sayede çocukla anne arasında duygusal bağ kuvvetlendirilmelidir. Teknolojini bu kadar hayatımızda olması doğal olarak çocukları da etkiler. Çocuklara ekranı kısıtlamak kesinlikle çözüm değildir. Yine yaşına göre belli bir süre ekran karşısında zaman geçirmesine izin verilmelidir.

Selçuk Şirin, OECD tarafından yapılan PISA testlerinde Türkiye’nin maalesef kötü sonuçları doğrultusunda bir eğitim reformu tasarlamıştır. Bu reforma göre, okulöncesi eğitim kurumları her mahallede kurulmalıdır. Çünkü beyin gelişiminin en hızlı olduğu bu dönemde, çocukların etkileşim halinde olması gerekir. Öğretmenlere, yüksek kaliteli hizmet içi eğitim şartı koyulması gerekir. Okullarla ilgili hususları sadece merkez değil, okul yöneticileri de karar vermelidir. Bu konuda esneklik sağlanmalıdır. Dezavantajlı öğrencilere, küçük sınıflar ve kaliteli öğretmenler verilerek, bu çocukların seviyelerini diğer çocuklarla eşitlemek önemlidir. ABD’deki STEM reform girişimini yapmalıyız ki, gelişen teknolojik hayata ayak uydurabilelim. Ve belki de en önemli değişim sınav yöntemi ile içeriğin değişmesiyle olacaktır. Okul dışında ise gelişen teknoloji döneminde ebeveynlere düşen büyük görevler vardır. Bunların başında çocuğa kodlama öğretilmesidir. Kodlama yapan bir çocuk akranlarından her zaman öndedir. Çocukların verimli bir eğitim süreci geçirmesinin ardından araya yaz tatilleri girer. Fakat ebeveynler yaz tatillerinde öğrenme kaybını engellemesi gerekir. Öğrenme setleri, yaz kampları, spor-sanat etkinlikleri, geziler ve kaliteli, eğlenceli oyunlar oynayarak yaz tatilleri kayıp olarak değil, kazanç olarak çocuklara dönmelidir.

Ergenlik döneminde de anne-babalara büyük görevler düşer. Artık bu dönemde çocuğun düşünceleri şekillenir. Gelecekte hangi konumda olmak istediklerine dair karalar alırlar. Bu değişim sürecinde çocukların mutluluğu için ebeveynler onlarla yakın ilişkiyi kesmemelidir. Ancak yakından diyaloglar kurarak çocuktaki bu değişimleri fark edebiliriz. Bu dönem çocuğun karalarını aldığı en kritik dönemdir. Gelecekteki hayatını şekillendirirken öncelikle işe hayal kurarak başlamalı sonrasında kendi seviyesini, sorular sorarak tespit etmelidir. Ardından sürekli olarak pratikler yaparak hayallerine adım adım ilerleyecektir. Tabii ki bu ilerleme emek ve çaba gerektirir. Üniversite tercihlerinde de çocuğun hayali, isteği neyse ona öncelik tanınmalıdır. Çocuğa baskı kurmayan ve karalarına saygı duyan ebeveynler desteklerini bu şekilde göstermelidir.

Toplumsal, siyasal, ekonomik bağlam da çocuk yetiştirmede aile kadar etkilidir. Ülkemize gelen yabancı uyruklu öğrenciler, mülteci öğrenciler ve kendi ülkemizde yoksulluktan dolayı yeterli eğitimi alamayan milyonlarca çocuk var. Maalesef bu durum hem toplumu hem de ekonomiyi etkilemekte. Sonuç olarak da kendi çocuklarımızın var olduğu ülkemizde, diğer çocukların eğitimine de önem vererek ortamı iyileştirmek gereklidir. Çünkü her kesim birbiriyle etkileşim halindedir. Gerekli imkanlar sağlanıp, eğitim verilmeli ki ilerlemede geride kalmayalım.

“Umut, çocukların kuracağı dünyada. Yetişin Çocuklar!”

1984 Kitap İncelemesi

1984… Bu tarihte geçmeyen ama bu tarihi ve günümüzü öngörebilen bir distopya.

“Savaş Barıştır

Özgürlük Köleliktir

Cahillik Güçtür”

İşte tam da baş karakterimiz Büyük Birader’in dediği gibi. Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya sürekli savaş halinde olan üç büyük güç. Aynı ideoloji ve sistemle yönetilen bu devletlerin yaşam şekilleri. Kısacası onlar için savaş barıştır.

Asıl adı Erich Arthur olan George Orwell tarafından yazılan 1984, distopik ve bilim kurgu romanıdır. Kitap, içerik olarak geçmiş dönemlerde yaşanmış toplumsal olaylara karşı eleştiri niteliği de taşır. Günümüzde hala var olan makam, statü gibi olguların önem sırası, astlık ve üstlük düzeni çoğu toplumda görülen bir yapıdır. Bu düzen bireylerin yaşam koşullarını ve tarzlarını belirler. Avrasya, Doğu Asya gibi Okyanusya’da hiyerarşik düzeni korumak amacıyla savaşı yaşam şekli haline getiren bir devlettir. George Orwell, bu yaşamı tüm çıplaklığıyla ele alır ve en ince ayrıntısına kadar okuyucuya sunar. Zaman zaman olaylara karşı karakterlerin düşünce ve hareketleri romanı gerçekçi kılan önemli unsurlardandır.

Tanrılaştırılmış bir lider olan Büyük Birader, Okyanusya sokaklarında, evlerde bulunan tele ekran adı verilen televizyonlarda kısacası her yerde var olan partinin yöneticisidir. Tele ekranlar aracılığıyla insanlar sürekli gözetim halindedir. Kendi evinizde bile yalnız değilsinizdir. Düşünceleriniz, hareketleriniz, mimikleriniz her şey kontrol altında tutulur. Çünkü partinin amacı sizin düşüncelerinize bile sahip olmaktır. Eğer parti karşıtı bir düşünceye sahipseniz, dikkat edin düşünce suçundan dolayı düşünce polisleri tarafından her an tutuklanabilirsiniz. İç partide yer alan kesim, toplumda lüks dediğimiz koşullara sahip olan tabakadır. Dış parti ise orta kesim denilen, bakanlıklarda çalışan, bazı imtiyazlara sahip olan memur kesimidir. Toplumun en alt tabakasını ise proleterler denilen kesim oluşturur. Proleterler diğer kesimler gibi tele ekranlarla izlenmez. Çünkü onlar özgürüdür. Tek dertleri geçimlerini sağlamak, yaşama devam etmektir. Zaten çalışmaktan düşünmeye vakit bulamazlar ve bu yüzden partiye göre zararsızdırlar. İngsos yani İngiliz Sosyalizmi olarak adlandırılan sistemle yönetilen Okyanusya, yeni söylem denilen bir dille konuşur. Eski konuştukları dil, yani ingilizce ise artık eski söylem olarak adlandırılır. Düşüncelerle birlikte dilde değiştirilmiştir. Bir dilin milletler için ne kadar önemli olduğu kitaptan çıkarılacak en önemli sonuçlarda bir tanesidir. Millet olarak var olmanın en temel koşulu diline sahip çıkmaktır. Geçmişte yaşanılan olaylar ancak dil sayesinde korunabilir. Atatürk’ün de dediği gibi “Dil bir milletin hafızasıdır”. Çiftdüşün olarak adlandırılan kavram ise olmamış bir şeyi olmuş gibi kabul etmektir. Bir bakıma insanların kendi düşüncelerini yeni baştan oluşturma işlemi de denilebilir.

Winston’da bir dış parti üyesidir. Fakat bir süre sonra bu katı, nefret ve kinle kurulu düzeni sorgulamaya ve düşünmeye başlar. İçten içe partiye karşı olumsuz düşünceleri açığa çıkar. Nefret haftalarının birinde, partiye çok bağlı görünen fakat öyle olmayan Julıa’yla bir ilişkiye başlar. İnsanlar arasındaki ilşkiler de yasaktır. Duygusallığa hiçbir şekilde izin verilmez. Tek gerçek vardır o da partiye bağlılıktır. Evlilikler bile izin alınarak ve sadece partiye birey yetiştirmek amacıyla yapılır. İnsaniyetin yok edildiği bir toplumda, insanlar için duygularını açığa çıkaracak Nefret haftaları düzenlenir. Bu haftalarda Büyük Birader, partiyi yıkmak isteyen kardeşlik gurubu hakkında söylemlerde bulunur. Winston ve Julia bir süre sonra, düşünce polisi tarafından tutuklanır. Çeşitli şekillerde, bilinçleri kaybolana kadar işkencelere maruz kalırlar. En sonunda birbirlerine bile ihanet ederler. Yapılan bu işkenceler sonunda partiyi ve Büyük Birader’i kabullenir ve serbest bırakılırlar.

Kitap insanı derinden sarsan bir anlatıma sahiptir. Kesinlikle okunulması gereken başlıca yapıtlardan bir tanesidir. Toplumsal hiyerarşinin, çalışma gücünün, baskı altında yaşamanın ve özgürlüğün ne demek olduğu, ne derece önem taşıdığı çıkarılacak sonuçlardan sadece birkaçıdır. Son olarak kitabı özetleyecek bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.

“1984, aynı zamanda, günümüz toplumlarında gücü elinde tutmak, iktidarı sürdürmek adına uygulanan yönetsel, dinsel, dilsel, ulusal, ahlaksal, eğitsel baskılar, zorbalıklar, dayatmaların karanlığı içinden kulağımıza çalınan bir sis çanıdır.”