Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi-2

Rapunzel

Eski zamanlarda bir çocuk sahibi olmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir karı koca varmış. Bu karı kocanın evlerinin yanında etrafı surlarla kaplı çok güzel ve herkesin imrenerek baktığı bir bahçe varmış. Bu bahçe yine herkesin kendisinden çekindiği ve korktuğu bir cadıya aitmiş. Çocuk sahibi olmaya çalışan kadın bir gün bu bahçeye baktığında çok miktarda frenk salatalığı görmüş ve canı bu bitkiden çekmiş. Aradan günler geçmiş ve kadıncağız hala bu bitkiyi alıp yemeyi istiyormuş ama buna cesaret edemiyormuş. Bir süre sonra durumu öğrenen kadının kocası her şeyi göze alıp o bitkiyi çalıp karısına getirmeye karar vermiş.

Akşam bahçeye gizlice giren adam bitkiden alabildiği kadarını yanına alıp karısına getirmiş. Karısı bitkiyi yiyince tadını çok beğenmiş ve bu kez her zamankinden daha fazla istemeye başlamış. Adam da ertesi gün yeniden bahçeye gidip yine aynı bitkiden almaya karar vermiş. İkinci gün cadı, adamı yakalamış ve onu cezalandıracağını söylemiş. Adam da cadıya “Ne olur beni cezalandırma, karımın canı bu bitkiyi çok istedi ve yiyemezse öleceğini söyledi.” demiş ve af dilemiş. Cadı da “öyleyse bu bitkiden istediğin kadar alabilirsin ama seni bir şartla bırakırım, ilerde çocuğunuz olunca o çocuğu bana vereceksiniz” demiş. Adam da sırf canını kurtarmak için bunu kabul etmiş.

Aradan çokca zaman geçtikten sonra çiftin bir kızı olmuş ve cadı da kızın doğduğunu öğrenince çiftin evine gelip kıza el koymuş. Cadı kızın ismini annesinin sürekli canının çektiği frenk salatalığın dolayı (bitkinin orjijinal adı rampion) Rapunzel koymuş. Rapunzel 12 yaşına geldiğinde cadı kendisini bir kuleye hapsetmiş ve ne zaman kendisini ziyaret etmek istese cama doğru “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” diyormuş. Rapunzel de o ana kadar hiç kesilmemiş olan metrelerce uzunluğundaki saçını uzatıyormuş ve cadı da kuleye tırmanıyormuş.

Rapunzel’in kulede tek başına canı sıkılıyormuş ve vakit geçirmek için şarkılar öğrenmiş. Böylece kulede bütün gün şarkı söylemeye başlamış. Bir gün o ülkenin kralının oğlu ormanda dolaşırken yüksek bir kuleden gelen bir şarkıyı duymuş ve duyduğu sese aşık olmuş. Kralın oğlu artık her gün ormana gidiyormuş ve Rapunzel’in söylediği şarkıları dinliyormuş. Prens bir yandan da bu şarkıları bu kadar güzel söyleyen kızın kim olduğunu ve güzelliğini merak ediyormuş.

Bir gün kralın oğlu ağacın arkasına saklanmış, Rapunzel’in söylediği şarkıları dinlerken cadı kulenin altına gelmiş ve “Rapunzel Rapunzel, saçını uzat da kuleye tırmanayım” demiş. Bundan sonra sapsarı upuzun saçlar kuleden aşağı sarkıtılmış. Bunu öğrenen kralın oğlu ertesi gün aynı yere gelip cadının sözlerini tekrarlamış. Birazdan prens saça tutunarak kuleye tırmanmış. Karşısında prensi gören Rapunzel önce çok korkmuş çünkü o ana kadar ilk kez karşısında annesi sandığı cadıdan başka birisi varmış. Prens ona oldukça nazik davranınca sakinleşmiş. Prens kendisini kuleden alıp evlenmek istiyormuş. Rapunzel de ona “Bundan sonra her gelişinde biraz ipek getir, ben getirdiğin parçaları birleştirerek bir merdiven dikeceğim ve merdiven bitince beraberce kuleden ayrılırız.” demiş.

Artık gündüzleri kulede cadı varken akşamları da prens varmış. Böylece Rapunzel’in günleri geçip gidiyormuş. Bir gün Rapunzel, cadıya karşı ağzından söylememesi gereken bir şeyi kaçırmış: “Anne nasıl oluyor da senin buraya tırmanman saatler sürerken prens birkaç dakika içinde hızla tırmanıyor?” demiş. Bunu duyan cadı çok sinirlenmiş. Önce Rapunzel’in uzun saçlarını bir hamlede kesmiş, sonra Rapunzel’i kuleden indirip hiçbir ağacın ve bitkinin yetişmediği bir çölün ortasına bırakmış. Daha sonra cadı kuleye geri dönüp beklemeye başlamış. Aksam saatlerinde prens gelip Rapunzel’e seslenince Rapunzel’den kestiği saçları aşağı sarkıtmış.

Prens de bu saça tutunarak kuleye çıkmış. Cadı, prensi görünce “Senin şarkı söyleyen kuşun artık şarkı söylemeyecek, onu bir daha hiç göremeyeceksin.” demiş. Prens de canını kurtarmak için kuleden aşağı atlamış ve bas aşağı düşerken bahçedeki dikenler gözlerini kör etmiş. Prens bundan sonra ormanda yaşamaya başlamış ve ağaçların ve bitkilerin köklerini yiyerek hayatta kalmış. Her gün sabahtan akşama kadar Rapunzel’in ismini sayıklıyormuş ve onu bulmayı umuyormuş.

Yürüye yürüye Rapunzel’in yaşadığı çöle kadar gelen prens, Rapunzel’i o sırada söylemekte olduğu bir şarkıdan tanımış. Rapunzel o sırada biri kız biri erkek iki çocuk sahibiymiş. Rapunzel prensi görünce yanına gitmiş ve ona sarılıp ağlamaya başlamış. Rapunzel’in gözyaşları prensin gözüne gelince, prensin kör olan gözleri sevgi sayesinde iyileşmiş. Bundan sonra prens, Rapunzel’i alıp sarayına götürmüş ve ikisi mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış.

Meşhur Masalların Orijinalleri Serisi – 1

Kurbağa Prens:

Yıllar önce bir kral varmış ve bu kralın birbirinden güzel kızları varmış. Kralın her doğan kızı bir öncekine göre daha da güzelmiş. En son doğan kız da güneşi bile kıskandıracak bir güzellikteymiş. Bu kızın en büyük hobisi gün boyunca kralın kalesinin yakınındaki bir kuyuya gidip yanında oturmak, zaman zaman da altından topuyla oynamakmış. Günün birinde kızcağız yine kuyunun yanında altın topuyla oynarken top elinden kayıp düşmüş ve kuyunun içine girmiş. Bundan sonra kız ağlamaya başlamış, öyle çok ağlamış ki gözyaşları taşları eritecek kadarmış. Daha sonra kız yakınlarından “neden ağlıyorsun? bir sorun mu var?” seklinde bir soru duymuş. arkasına donup bakınca da oldukça çirkin bir kurbağa görmüş ve kurbağaya “topum kuyuya düştü, kuyu çok derin olduğu için onu oradan çıkartmam mümkün değil” demiş.

Kurbağa kıza “topu kuyudan çıkartırım ama bunun karşılığında bana ne vereceksin” deyince kız “istediğin kadar altın, hazine, kıyafet, zenginlik veririm” demiş. kurbağa da “bunların hiçbirini istemiyorum ama topu çıkartırsam benim en iyi arkadaşım olacaksın, aynı kaptan yemek yiyip aynı yatakta uyuyacağız, hep beraber gezeceğiz” demiş ve kız da bir yandan bunu kabul etmiş ama bir yandan da “bu kurbağa kendini ne sanıyor, onunla beraber hayatimi geçireceğimi mi düşünüyor” diye düşünmüş. Birazdan kurbağa topu kuyudan çıkartınca topunu alan kız koşabildiği kadar hızlı bir şekilde koşarak kurbağadan kaçmış ve sözünü yerine getirmemiş.

Birkaç gün sonra kız sarayda oturup yemek yerken kapısı çalınmış ve kapıyı açtığında karşısında kurbağayı görmüş. Kız kurbağayı görünce kapıyı suratına kapatmış ve odasına çekilmiş. Daha sonra kral kızının endişe içinde olduğunu görünce ona ne olduğunu sormuş. Kız olan biteni anlatınca da babası “kurbağaya verdiğin sözü tutmak zorundasın” demiş. Kız da gidip kapıyı açmış ve kurbağayı odasına kabul etmiş. kurbağa yemek masasına atlayıp kızın az önce yemeğini yemekte olduğu tabağın kenarına gelmiş ve o tabaktan yemeye başlamış. Kız her ne kadar kurbağayı durdurmak istese de babası “verdiğin sözü tutmak zorundasın” deyip müdahale ediyormuş.

Kurbağa kıza “karnım doydu ve uykum geldi, beni yatağına taşı da uyuyalım” deyince kız kabul etmemiş ama babası yine ona verdiği sözü tutması gerektiğini hatırlatmış ve kız çaresiz olarak babasının emrine uymuş. Kız kurbağayı odasına götürmüş ama yatağına almamış. Kurbağa da “beni yatağına almazsan seni babana şikayet ederim” deyince sinirlenip kurbağayı tuttuğu gibi duvara fırlatmış. duvara yapışan kurbağa bir anda çok yakışıklı bir prense dönüşmüş (not: bu masalın daha çok bilinen ama asıl olmayan versiyonunda kız kurbağayı öpüyor ve kurbağa prense dönüşüyor). Kurbağa yakışıklı bir prense dönüşünce kızın fikri değişmiş ve prensle evlenmeye karar vermiş. Babası da onay verince evlilik gerçekleşmiş ve kız prensin sarayına taşınmaya karar vermiş.

Prensin Henry adında bir yardımcısı varmış. Taşınma işinde yardımcı olmak için at arabasını alıp kralın sarayına gelen Henry prensin kurbağadan insana dönüştüğünü görünce sevinmiş çünkü zamanında prens kurbağaya dönüşünce üzüntüden kalbi parçalanacak kadar ağrımış. O da kalbi parçalanmasın diye göğsünün bulunduğu yere üst üste 3 zırh giymiş. prens ve prenses yolculuk ederken bir çatırtı duyulmuş. prens at arabasının tekerleklerinden birinin kırıldığını düşünmüş ama bu Henry’nin giydiği üç zırhtan biriymiş. Daha sonra diğer iki zırh da patlamaya başlamış. Eski efendisine kavuşan Henry o kadar mutluymuş ki kalbi büyümüş ve giydiği zırhları çatlatacak kadar güçlü olarak atmaya baslamış. Masal burada sona ermiş….

İkinci Dünya Savaşında Türkiye’den Yunanistan’a Giden Yardımlar

Uzun yıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalan Yunanistan, 1829 yılında Edirne Antlaşmasıyla bağımsızlığını kazanmıştır. Ulusal kimliğini “Megali İdea” düşüncesi üzerine kuran Yunanistan ile bu dönemde pek çok sorun yaşanmıştır. Yunanistan bu politikasını Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında da sürdürmüş ve Anadolu’yu işgale kalkışmıştır. Türkiye, Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde Batı Cephesi’nde Yunanistan ile zorlu çarpışmalar yaşamış, Yunan güçlerini ağır yenilgilere uğratarak kurulmuştur. Bu dönem Türkler için “Ulusal Kurtuluş Mücadelesi” iken, Yunanlar için hâlâ “Küçük Asya Felaketi” olarak anılmaktadır. Savaş Türklerin kesin zaferiyle son bulmuş ve Lozan Barış antlaşmasıyla kesin barış sağlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından her iki ülkede de eski düşmanlarına karşı bir yumuşama dönemine girilmiştir. Özellikle Yunanistan Başbakanı Elefteros Venizelos Türkiye’ye davet edilmesi üzerine, Yunan Başbakan 27-31 Ekim 1930’da Ankara’yı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret sırasında 30 Ekim 1930’da üç ayrı belgeden oluşan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Anlaşması imzalanmıştır. Venizelos’un ziyaretinin ardından Türk Başbakanı İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Ekim 1931’de Atina’yı ziyaret ederek karşılık vermişlerdir. Bu anlaşmalar ve gelişen dostluk havası ileride İtalya’nın yayılmacı politikasına karşın Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte hareket etmesini sağlamıştır.

Türkiye ve Yunanistan güç dengesi politikası izleyerek İtalya ve Bulgaristan’ın (Bulgaristan o dönemde Yunanistan’dan toprak talep ediyordu.) yayılmacı dış politikalarına karşı işbirliği sürecini başlatmışlardır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın içinde yer aldığı Balkan Antantı 1934 yılında oluşturulmuştur.

Venizelos ve Atatürk

Balkan Antantı’nın imzalanmasından iki yıl sonra, 1936 yılında Türkiye Avrupa’daki revizyonist uygulamalardan rahatsız olmuş ve kendi güvenliği ve bölgedeki barışın devamını sağlamak adına Boğazların statüsünün değişmesini istemiştir. 22 Haziran-20 Temmuz1936 tarihleri arasında toplanan Montreux Konferansı’nda önemli değişiklikler yapılarak İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın tamamıyla Türkiye’nin denetimi ve egemenliğine geçmesi için kararlar alınmış, Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. Konferans boyunca Yunanistan Türkiye’yi desteklemiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nda savaş dışında kalabilmek için iki taraflı bir politika izleyen Türkiye savaşa girmezken Yunanistan önce İtalya, İtalya’nın başarısız işgal girişimini defetmesinin ardından ise Almanya ve Bulgaristan’ın saldırısına uğramış ve ülke 1941’den 1944 sonlarına kadar işgal altında kalmıştır.

Yunanistan’ın işgalci güçler tarafından paylaşılması

İşgal altında bulunduğu süre içinde Türkiye Yunanistan’a özellikle insani yardımlarda bulunmuş ve Yunan halkının işgal ortamında çektiği sıkıntıların hafifletilmesi için savaş şartlarında yapabilecekleri yardımı
yapmaya çalışmıştır.

Savaş Sırasında Yunanistan’da Yaşanan Gıda Sıkıntısı

Yunanistan savaştan önce pek çok gıda maddesini ithal eden bir ülkeydi. Nisan 1941 tarihinden itibaren işgal altına giren Yunanistan’da her şeyin işgal güçlerince el konulması tarım dahil her konuda üretimin durma noktasına gelmesi ve gerek Yunan Hükümeti tarafından gerekse Almanya’nın karşılıksız bastığı paralar sonucunda enflasyon ve hayat pahallılığı tavan yapmış, amborgolar nedeniyle hiçbir şeye erişimi bulunmayan Yunanistan zor günler yaşamıştır.

Alman kuvvetlerin bütün ürünlere el koyasının ardından 1941-1942 kışında büyük bir kıtlık baş göstermiş ve tam 100.000 insan canından olmuştur. Yunanlar bu döneme daha sonra “Büyük Açlık Dönemi” diyeceklerdir. Yine bu dönemde bulaşıcı hastalıkları önlemek için sokaklardan cesetleri toplayacak teşkilatlanmanın olmaması nedeniyle cesetleri toplamak için kamyon ve greyderler devreye girmiştir. Çöp kutuları ile toplanan cesetler daha sonra açılıp kireçlenen büyük çukurların içine doldurulmuştur.

Türkiye’den Yapılan İnsani Yardımlar

1941 yılı Eylül ayında Yunan halkına yiyecek sağlamak adına Yunan Milli Komitesi İstanbul’a gelmiş Türk Hükümeti’nin izniyle Türk ulusundan yardım talebinde bulunmuşlardır. Çünkü 1941 yılında Almanya’nın Yunanistan’ı işgal etmesinden sonra bu ülkeye yardım gönderebilecek tek devlet, savaş dışı kalan ve Almanya ile de krom madeni ihracı dolayısıyla özel ilişkileri bulunan Türkiye kalmıştı.

Türkiye Kızılay Cemiyeti bu ziyaretten sonra derhal harekete geçmiştir. Toplanan yardımların karayolu yerine vapurla taşınması kararlaştırılmıştır. Kara yolunun tercih edilmemesinin sebebi hem uzun hem de daha masraflı olacağı düşüncesiydi.

İngiltere ve Almanya ile yapılan görüşmelerde her iki tarafın da muvafakati temin edildikten sonra Türkiye’den Yunanistan’a 50.000 ton erzak ve yardım malzemesi sevki kararlaştırılmıştır (Vatan, 12 Eylül 1941, Ulus, 14 Eylül 1941, Cumhuriyet, 23 Eylül 1941, Akşam, 23 Eylül 1941).

Dünya Savaşı’nda Almanya Tarafından İşgal Edilen Yunanistan’a Türkiye’deb Yardım Taşıyan ve 20 Şubat 1942’de Pire Limanı’ na Yaptığı 5.Seferinde Yakalandığı Şiddetli Fırtına Nedeniyle Marmara Adası Yakınlarında Batan Kurtuluş Vapuru

Türk Kızılay Cemiyeti Yunanistan’a yaptığı ilk yardımların arkasından daha geniş yardım çalışmalarına girmiştir. Hazırlanan yiyecek ve giyecek maddelerini götürmek üzere Kurtuluş Vapuru tahsis edilmiştir
(Cumhuriyet, 25 Eylül 1941) Savaş tarihi açısından hiçbir önemi bulunmayan Kurtuluş vapuru, o zamanki Yunan halkının yaşama tutunduğu tek kaynak olmuştur. Kurtuluş vapuru Türkiye’den Yunanistan’a defalarca gıda malzemesi, tıbbi malzeme ve yeni doğan bebekler için çeşitli malzemeler taşımıştır. Ancak Kurtuluş
Vapuru çıktığı son seferinde 20 Ocak 1942 günü Marmara Denizi’nde kötü hava koşullarından dolayı batmıştır.

Türkiye’den Yunanistan’a yapılan yardım faaliyetlerinin ilginç örnekleri de vardır. Misal Türk gazeteciler özel olarak Yunan gazetecilerine yardım göndermiştir veya İstanbul Belediyesinde çalışanlarından Yunanistan’daki belediye çalışanlarına yapılacak yardımlar için kesintiler yapılmıştır. Yardımların en ilginci ise Ziraat Vekaleti’nin aldığı bir kararla Anadolu’da vurulan yaban domuzlarının Yunanistan’a gönderilmesidir.

Daha detaylı bilgi için Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi‘nin Ceren Utkugün’ün yazdığı “İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’den Yunanistan’a Yapılan İnsani Yardım Faaliyetleri” makalesini okuyabilirsiniz.

İki Şehrin Hikayesi

Yazarlar zorlu zamanlarının sonsuzluğa uzanan namelerini bize söylerken, içimize dokunan cümleleri sayfaların üzerinde beğendikleri satırlara sıra sıra yerleşirler. Kuşkusuz ki Charles Dickens‘da kusursuz cümleleriyle edebiyat tarihinin başyapıtlarından birisini kaleme aldı, İki Şehrin Hikayesi. Gelin birlikte bu şahane kitabın şahane girişini beraber bir daha okuyalım.

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı. Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha‘ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

Bu İki Şehrin Hikayesi Nedir?

Kitap 1775 senesinde, kasım aylarının sonlarına doğru bir cuma gecesi Fransa’dan Londra’ya at arabasıyla yapılan uzun bir yolculukla başlar. İngiltere’yle Fransa’da o dönem yaşananları Fransa’da sıradan halkın kendilerine karşı soyluların hayvanca eziyetlerinden bıkıp ihtilal yapmasını fakat ihtilalden önceki Fransız halkının çektiği acılardan, eziyetlerden, yoksulluktan, halkın mazlumluğundan eser kalmamasını ve ihtilalden sonrasında halkın çılgınlığına, yargısız infazlarına, kana susamışlığına, intikam için adaleti çiğnemelerine, halkın zalimliğine dönüşümünü ele alır.

Romanda bunun dışında, Londra ve Paris ekseninde yaşanan bir aşk hikayesi etrafında ki gelişen olaylar var ve bu olaylar romana daha sonradan dahil olan diğer karakterleri de birleştiriyor. Bir kızın babasına duyduğu özlem ve sevgisi daha sonra babanın kızına sahip çıkması, bir dostun sevdiği kız ve arkadaşı için kendi hayatını feda etmesi gibi çarpıcı konular da İki Şehrin Hikayesi romanında işlenen konular arasında.

Tarihe Not Düşülen Bir Olay: Bastille Kalesi’nin Düşüşü

Devrimin dönüm noktası ve hafızalara kazanacak görüntüsü Bastille Kalesi’nin düştüğü andır. Bastille’in düştüğü gün ”yüzlerce kişinin ayak sesleri sokağı inletiyordu. Sabahtan beri sokağın yaşayan ölüleri bir o yana, bir bu yana koşturup duruyorlardı ve zaman zaman aydınlanan güneş bu ölülere ışık veriyordu sanki.” diye yazdı Charles Dickens. Bastille Kalesi düşmüş, devrim tamamlanmıştı fakat devrimden sonra yakın zamanda da değişen pek bir şey olmamıştı. Ta ki Napolyon’un devrime karşı direnen Toulon şehrini kuşatıp ele geçirene kadar.

Tanzimat Dönemi’ne Yaklaşırken Yaşanan İlginç Olaylar

Lisede tarih ve edebiyat derslerimizde Tanzimat dönemi edebiyatı ve Tanzimat Fermanını bol bol işlendi. Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı’nda okunması nedeniyle Gülhane Hatt-ı Şerifi, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu veya Tanzimât-ı Hayriye olarak da anılır.

Peki, Tanzimat Fermanı neden ve nasıl ortaya çıktı? İnsanlar durup dururken neden böyle bir şey yapmak zorunda hissetti? Yani yapmasalardı, bize de sınavlarda ekstra çalışılacak konular çıkmasaydı neler olurdu hep birlikte inceleyelim.

Kimin Başının Altından Çıkıyor?

Hikâyemiz ıslahatçı bir padişah olan III.Selim, amcası olan I. Abdulhamid’in vefatı üzerine tahta çıktı. III. Selim, Ruslarla yapılan savaşların kaybedilmesini ve Kırım’ın Ruslar tarafından işgal edilişini, Osmanlı ordusunun dönemin çağdaş ordularının gerisinde kalmasına bağlıyordu. Aslında bu geri kalmışlık sadece orduda değil bütün alanlarda kendisini belli ediyordu. Yalnız III. Selim modernleşme ve çağdaş devletlere yetişebilmek için ilk başta ordunun düzeltilmesinin şart olduğunu düşünmüştü ve Nizam-ı Cedid’i kurdurdu.

Nizam-ı Cedid askerleri Avrupalı tarzda kıyafetler giyiyor ve eğitim alıyorlardı. Padişah Nizam-ı Cedid için hazinenin bir kısmını tahsis etti. Nizam-ı Cedid’in III. Selim tarafından çok sevilmesi Yeniçeriler arasında acaba pabucumuz dama mı atılacak korkusu uyandırdı. O zamanki sayıları 70 bini bulan Yeniçeriler yılanın başını küçükken ezmek ve çok kısa zaman içerisinde sayıları 10 bini bulan Nizam-ı Cedid ordusunun kaldırılmasını istediler. Kabakçı Mustafa adında bir Yeniçeri Ağası isyanı başlattı ve halkı galeyana getirdi. Halk da yeni ordunun Avrupalı tarzda giyinmesini pek sevmedi. Halkın desteğini de arkasına alan Yeniçeriler saraya yürüdü ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılmasını istediler. Maalesef Sultan III. Selim’in danışmanları padişahı yanlış bilgilendirildi ve isyan artık bastırılamayacak bir seviyeye geldikten sonra padişahın haberi oldu. Nizam-ı Cedid’i örgütleyemeyen ve isyana karşı elinde karşı koyacak başka bir güçte bulunmayan III. Selim Nizam-ı Cedid’i dağıttı. İsyancılar ellerindeki gücün farkına varınca ıslahatçı padişahın daha sonra yine bu tarz hareketlere girişmemesi için padişahın da tahtı bırakmasını isteyip tahta IV. Mustafa’yı çıkarttılar.

Eski Yeniçerilerin Yeni Padişahı

Yeniçerilerin isyanıyla dağıtılan Nizam-ı Cedid ordusunun askerleri, Tuna orduları komutanı olan Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’i çok severdi ve Nizam-ı Cedid askerlerinin anlattığını duyunca çok öfkelendi. Ordusunu toplayıp İstanbul’a doğru yürümeye başladı.

Yeniçerilerin ve İmparatorluğun yeni padişahı olan IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa’nın geldiği haberini alınca derhal kuzeni ve eski padişah olan III. Selim’in ve kardeşi II.Mahmud’un öldürülmesini istedi.

Cellatlar şimşirliğinde istirahat eden III. Selim’i, kanını akıtarak oracıkta öldürdüler. (Osmanlı geleneğine göre hanedan soyundan gelen kişilerin kanı akıtılması yasaktır). II. Mahmud ise daha önce davranıp sarayın en üst katında halıların arasına saklanarak canını kurtardı.

Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’u bastı ve isyancıların kellelerini aldı. Tahta III. Selim’i çıkartmak için gelmişti ama eski Sultan çoktan öldürülmüştü. Alemdar Mustafa Paşa ne yapacağını bilemezken II. Mahmud saklandığı yerden çıkıp gelir. Alemdar Mustafa Paşa yanına gelenin II. Mahmud olduğunu anlayınca eteğine kapanıp kendisine biat eder. II. Mahmud Alemdar Mustafa Paşa’yı veziriazamı ilan eder ve kardeşi IV. Mustafa’nın öldürülmesini emreder. Böylece hanedan ailesinde tahta geçebilecek kimse kalmaz.

II. Mahmud Ve Yenileşme Hareketleri

II. Mahmud tahta çıkmasıyla beraber yeniçerilerin kendisine tehdit oluşturmaması için Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması çalışmalarını başlattı. Yeniçerilerin içerisindeki önemli kişileri tek tek temizledi. Nizam-ı Cedid’in devamı sayılabilecek Sekban-ı Cedid’i ve Asakir-i Mansure ordularını kurdu.

Yeniçerilerin içerisindeki isyan çıkarabilecek kişiler temizlendikten sonra II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı tamamen kaldırmıştır. Bununla da yetinmeyen II. Mahmud divan teşkilatını tamamen kaldırıp yerine bakanlar kurulunu kurmuş, kılık kıyafet alanında yenilikler yapmış, Enderun mekteplerini kaldırmış yerine memur yetiştiren okullar açmış, devlet yetkililerinin hediye almasını yasaklamış, ilk kez yurt dışına öğrenci göndermiş, harp okulu ve tıp okulu gibi okullar açmış, Takvim-i Vakayi isimli ilk resmi gazeteyi bastırmış, Tımar sistemini tamamen kaldırmıştır. II. Mahmud yaptığı bu değişikliklerle Mustafa Kemal Atatürk gibi insanların yetişmesini sağlamış ve Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır.

Sultan II. Mahmud

Kaynakça:

-Ágoston, Gábor (2014). “Firearms and Military Adaptation: The Ottomans and the European Military Revolution, 1450–1800”. Journal of World History. 25: 113.

https://islamansiklopedisi.org.tr/asakir-i-mansure-i-muhammediyye

https://islamansiklopedisi.org.tr/sekban-i-cedid

https://islamansiklopedisi.org.tr/mahmud-ii–osmanli

-Ahmet Efe (2012) Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi

-Sema Öner, İletişim Fakültesi Dergisi/ Türk Basının İlk Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayi’de Padişah Portresine İlişkin Haberler https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/212199

Sokrates ve Demokrasi

Eski Yunan’da demokrasi fikri ilk ortaya çıktığında Sokrates bu fikri hiç benimsemediği gibi şiddetle de karşı çıkmıştır.

Hatta Platon’un yazılarından da öyle anlıyoruz ki Sokrates’in idamına sebep de demokrasiye karşı oluşudur.

Platon’un 10 kitaptan oluşan ”Cumhuriyet” isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir öğrencisi ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus’a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye, anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates toplumu bir gemiye benzetir.

Bir gün Sokrates yine öğrencileriyle sohbet ederken bir öğrencisi Sokrates’e sorar:


-Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse adil olan da bu değil midir? Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı ? Hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.

Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru-cevap yöntemini kullanarak öğrencisine önce sorar.

-Bize söyler misin? Bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur?

Öğrenci: Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.

Sokrates : Peki o halde bize yine söyler misin? Toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı?

Öğrenci : Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.

Sokrates : Peki bize yine söyler misin? Bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede, nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu ?

Öğrenci : Eğer yolcular içinde denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.

Sokrates : Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez? Herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli.

Öğrenci : Pek tabii olması gereken budur.

Sokrates : Peki o halde bize yine söyler misin? Kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi? Hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur.