Dondurulmuş İnsanlar

Dondurucular sayesinde pek çok besini uzun süreli olarak saklayabiliyor ve bunları sonradan tüketebiliyoruz. Hepimizin dondurucusunda dondurulmuş gıdalar bulunur. Meyveler, sebzeler, dondurmalar… Dondurulmuş gıdanın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki ya dondurulmuş insan? Tüylerinizin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Yapılan deney belki de tıp tarihinin en büyük deneylerinden biri olabilir. Bu yazımda sizin için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm dondurulmuş insan deneyi konusunu ele almak istiyorum.

Nasıl Başladı?

Dünya üzerindeki ilk dondurulmuş insan James Berdford’dur. James Bedford Amerikalı, ünlü bir bilim insanıdır. Araştırmacılar insan dondurma düşüncesinin filizlerinin Benjamin Franklin’in bir mektubunda ortaya çıktığından bahsediyor. Mektubun yazılmış olabileceği tarihin ise 1773 yılları olabileceği düşünülüyor. Yine aynı tarihte “ölümü erteleme” çalışmalarıyla tanınan ünlü tıp araştırmacısı Jacques Dubourg bir yazısında şu satırları kaleme alıyor: “Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot olsaydı.” Bu tarihten 2 asır sonra bir fizikçi olan Robert Ettinger insan dondurma konusunu tekrar gündeme getirmeyi başarıyor. Bununla birlikte 4-5 yılın sonunda ilk insan dondurma deneyi gerçekleştiriliyor. James Berdford donduruluyor. Bu işlemin adına da “cryonics” deniliyor. Bu projenin temelinde yatan düşünce ise günümüz tarihinde tedavisi mümkün olmayan kanser vb. hastalıkların gelecekte ilerleyen ve gelişen tıp yöntemleri ile tedavi edilebileceği düşüncesidir.

Çalışmayı Kim Yürütüyor?

Cryonics Enstitüsü bu çalışmayı yürüten enstitüdür. Aynı zamanda James Berdford’un dondurulduğu enstitüdür. Cryonics ilk yıllarda bu deneyi başarılı bir şekilde yürütmeyi başarmış fakat sonra oluşan enerji problemi sebebiyle dondurulmuş olan 9 insandan bazılarının buzlarının çözüldüğü fark edilmiş, bu nedenle de güvenilirliği ciddi bir şekilde zedelenmiştir. İlerleyen yıllarda da dondurulmuş bedenlerden sadece James Berdford’un bedeni kurtarılabilmiştir. Cryonics Enstitüsü deneylerini günümüzde de yürütmektedir. Ben kendi adıma küçük bir inceleme yaptım. Cryonics’in internet sitesine girdiğimizde “ Hayatta İkinci Bir Şans” başlığıyla karşılaşıyoruz. Daha sonra ideallerinin ve hizmetlerinin yazılı olduğu metinlerle karşılaşıyoruz. Bunun dışında bu projeye dahil olmuş hastaların genel bilgileriyle karşılaşıyoruz. Her hastaya kendi şahsına ait bir numara verilmiş ve numaralarının yanında hastanın sağlık durumu kısaca belirtilmiş, bunun yanı sıra hangi tarihte öldükleri ve dondurulmaya başlandığı bilgilerine ulaşabiliyoruz. Eğer daha fazla merak ettikleriniz varsa “bilgi al” butonuna tıklayıp e-posta belirterek sorularınızı iletebiliyorsunuz. Ayrıca site pek çok dil seçeneği sunmakta. Giriş yaptığınızda kendi dilinizi seçip siz de siteyi inceleyebilirsiniz.

İşlem Nasıl Gerçekleşiyor?

Ölü beden ilk önce buz kalıplarına konularak . Soğutma işlemi gerçekleştikten sonra göğüs kafesi açılıyor, vücuttaki kan damarlarından çekiliyor. Daha sonra kan yerine -50 derece gliserol enjekte ediliyor. Bunun sonucunda vücut ısısı -50 dereceye düşüyor. Hücre çevrelerinde yer alan vücut yağlarının buruşmaması ve düzgün kalması için , içinde sıvı nitrojen olan metal silindir içerisinde -196 derecede muhafaza ediliyor. Bütün bu önlemler alınmadan beden dondurulursa buz kristalleri hücrelerin çevresini sarıyor ve su kaybına sebep oluyor. Bunun sonucunda gerilmiş olan hücre zarı yırtılıp parçalanıyor. Bu nedenle de önlemek amacıyla gliserol gibi donmayan kimyasal maddeler dondurulan insan vücuduna enjekte ediliyor. Dondurma işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Dondurulan Diğer Canlılar

Dünya üzerinde dondurulmuş tek canlı insan değildir. Bu ve buna benzer deneylerde yer alan pek çok hayvan ve mikroskobik canlılar da mevcuttur. Araştırmacılar Sibirya’da 24 bin yıllık donmuş bir organizma bulunduğunu ve hayata döndürüldüğünü söylemişlerdir. Bu çalışmayı yürüten Rus bilim insanları özellikle mikroskobik canlıların dondurularak uzun yıllar hayatta tutulabileceği konusunda açıklamalar . Daha önce yapılan çalışmalar da bu canlıların 10 yıla kadar donmuş durumda hayatta kalabileceklerini göstermekteydi fakat yapılan çalışmalar yeterli değildi ve daha fazla çalışmaya ve kanıta ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Japon bilim insanları da bir mikroskobik canlıyı dondurup 9 yıl ve ardından dondurulan canlının buzunu çözdüler. Dondurulan mikroskobik canlı yaşıyordu Bu da bu tür deneylerin doğruluğunu kanıtlamaktaydı. Bilim sonsuz bir yolculuktur. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak?

Hauki Şiirler

Ağacın baharı özlediği gibi,
Özler insan,
Sessiz ve çaresiz…

İnsanları izliyorum,
Çirkin geliyor gözlerime,
Gülümsemeyi unutmuş olanlar…

Deniz gibiyim şu sıralar,
Öyle uçsuz bucaksız,
Derin ve durgun…

Bana bir masal anlat,
Mutlu son olsun,
Zaten hayatın kendisi hüzün…

Kış mevsimi gelmiş,
Masumiyetini sermiş yeryüzüne,
Bembeyaz ve tertemiz…

Buzdan bile soğuk,
Gözlerindeki bakış,
Üşütüyor kalbimi…

Ağaçlar dallarıyla,
Sarar meyvelerini,
Bir annenin sıcacık kolları gibi…

Gülünü kuruttum,
Kitabımın sararan sayfalarında,
Kokusu ruhuma işledi…

Yaktığım mum söndü,
Yalnızım yine,
Karanlık beni sardı…

İzleyip durdum,
Pencereme çarpan yağmuru,
Bana hüznü hatırlattı…


Merhametin olsun çocuk,
Taşa, toprağa,
Havada uçan kuşa…


Sevgi bir tılsımdır,
Her zerreyi saran,
Gönülde çiçek açtıran…


Dost dedim ona,
Ekmeğini böldü ortadan,
Verdi bana yarısını…


Bardaktaki son damla misali,
Tükendi sabrım,
Beklemem artık…


En zor duygudur güvenmek,
Koşulsuz, korkusuz
Birine yaslanabilmek…


Düştüğün yerden kalk,
İnatla devam et yürümeye,
Devam et ki ulaşasın aydınlığa…


Birlik olalım dostlarım,
Dağ olalım, deniz olalım,
Yıkamasın bizi kimse…


Ben yalan söylemem,
Çünkü korkarım,
Kendi yalanıma inanmaktan…


Bir elmanın iki yarısı olmaktır,
Kardeş olmak demek,
Acın acımdır diyebilmektir…


Olgunlaşan başak,
Eğer başını öne,
Çünkü kibre etmiştir tövbe…

Jack London “Martin Eden” Kitap Eleştirisi

Eleştirime Martin Eden’ ın en beğendiğim sözüyle başlamak istiyorum:
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Jack London’ın Martin Eden kitabı sıradan bir aşk romanı değildir. Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden içinde bulunduğu dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerinin eleştirildiği, aynı zamanda otobiyografi özelliği taşıyan bir romandır. Romanın büyük bir kısmında okur eleştiri bölümleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Hayata ve eşitsizliklere karşı bir eleştiri…

Aşk ve Gurur

“Martin anlattığı romanıdır. Martin eğitimini tamamlayamamış, yoksul kaba saba genç bir denizcidir. Bir gün ondan çok farklı bir hayata sahip olan asil bir ailenin kızı Ruth ile tanışır. Ruth ondan çok farklı bir statüdedir buna rağmen Martin ona olan duygularına engel olamaz. Daha ilk görüşte ona karşı dönüşü olmayan duyguların içinde bulur kendini. İşte Martin’in hikayesi de buradan sonra şekillenir. Zaman geçtikçe Martin Ruth’a daha fazla tutulur ve ona layık olabilmek için kendini geliştirmek ister. İlk önce Ruth’un kendine vermiş olduğu kitapları okumaya başlar. Okudukça da kendini kitapların o akıl almaz sayfalarında kaybeder. Kendine bir söz verir artık değişecek ve Ruth’a layık bir adama dönüşecektir. Onu bu hale getiren Ruth’a duyduğu ilahi aşktır. Jack London Martinin Ruth’a olan aşkını şu şekilde kaleme alır:
Ruth, Ağzından çıkan basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. Kulağına o kadar güzel geliyordu ki, kelimeyi tekrarladıkça mest olup kendinden geçti. Bu bir tılsım, büyü yapmak, ruh çağırmak için kullanılan sihirli bir kelimeydi. Kelimeyi her mırıldanışımda kızın yüzü parıltılar saçarak gözünün önünde canlanıyor, pis duvarın üzerini altın renkli ışıltılarla dolduruyordu.”
Yazar bu ve buna benzer dizeleri sayesinde aşkın ne kadar kuvvetli bir duygu olduğunu okuyucuya etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Martin zamanla Ruth’tan başka bir şey düşünemiyor. Onu düşündükçe de kendini kitaplara veriyor. Sanki okudukça kendini ona daha da yaklaşmış hissediyor. Okuduğu her kitap, öğrendiği her yeni bilgiyi sanki onu Ruth’a götüren bir merdivenin basamaklarıymış gibi hissediyor. Okudukça derin düşüncelere dalıyor, daldığı düşünceler zaman zaman onu korkutsa da asla pes etmiyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Aşkta gurur olmaz sözünün doğru olduğunu yazar Martin karakteri üzerinden oldukça iyi kanıtlamıştır. Martin Ruth’a olan aşkı yüzünden kendinden ödün vermiş, gururunu ve benliğini bir köşeye bırakmış onun için hiç olmadığı bir adama dönüşmüştür.

Sosyoekonomik Düzeyin İnsan Davranışlarına Etkisi

Martin Ruth’la tanıştıktan sonra çok büyük hayaller kurmaya başlar ve bunları gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için emeğin yanında bir şeye daha ihtiyacı vardır; “paraya”. İnsanlar hayal kurar fakat bilindiği üzere çoğu hayalin gerçekleşmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Kitabımızın kahramanı Martin de bu sıkıntılar içerisindedir. Kendini geliştirmeye uğraşmasının yanı sıra bir de sürekli iş aramakta ve gelir elde etmeye çalışmaktadır. Çünkü hayat bazı şeyleri ona altın tepside sunmamıştır. Martin küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorunda kalmış ve bu sebeple eğitimini tamamlayamamıştır. Romanda Martin’in Ruth ve ailesiyle yemek masasında olduğu bir bölüm geçmekteydi. Ruth ve ailesi yüksek statüye sahip kendini geliştirmiş insanlardı. Martin yemek esnasında çok zorlanmıştı. Görgü kurallarını bilmiyordu. Doğru düzgün bir eğitim almadığı için dilini bile düzgün kullanamıyordu ve o gördüğü şaşalı hayat bir yandan ona güzel gelmiş, bir o kadar da korkutmuştu onu. Bu sebeple kendini ifade edememiş, genellikle de susmak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca zor şartlar altında yaşamış bir insan görgü kurallarını ve kendini eğitimsel anlamda geliştirmeyi düşünemez. Çünkü önceliği hep karnını doyurmak ve basit fizyolojik ihtiyaçlarını gidermek olur. İnsanların köleleştirildiği, emeğinin karşılığının verilmediği ve zor şartlara maruz bırakıldığı bütün toplumlarda hayat bu şekilde işler. Aslında romandan yola çıkarak ve günümüz şartarını düşünerek zaman geçse bile bu tür hayat şartlarının çok da değişmediğini, bazı şeylerin hala aynı kaldığını görmekteyiz.

İşçi Sınıfı – Burjuva Sınıfı

Kapitalist sistemin yansımalarından olan işçi ve burjuva sınıfı ayrımını romanda sıklıkla görmekteyiz. Öyle ki Martin, ailesi ve arkadaşları işçi sınıfını; Ruth ve ailesi de burjuva sınıfını temsil etmektedir. Yukarıdaki bölümde de bahsettiğim gibi Martin sürekli çalışmak zorunda olan işçi sınıfındadır. (Tabi daha sonra bu durum değişecektir.) Geçim sıkıntısı çekmekte sürekli iş aramakta, ideallerini gerçekleştirmek uğruna işten işe koşmaktadır. Ablası ve eniştesi, arkadaşları da Martin gibidir. Burjuva sınıfını ise Ruth ve ailesi temsil etmektedir. Ekonomik açıdan hiçbir zorluk çekmeyen, eğitim almış yüksek statüye sahip insanlardır. Martin de Ruth’a olan aşkı sebebiyle aralarındaki bu sınıf farkını yok etmek ister. Zamanla kendini geliştirir ve tanınmış bir yazar olur. Çevresindeki insanların ona bakış açısı değişir. Onu kabul etmeyen insanlar bile ona yaklaşmaya çalışır. Kısacası para eşittir güç ve saygı demektir.

Kapitalizm – Sosyalizm

Jack London sosyalizmi savunan bir insandır ve sosyal adaletsizlik üzerine pek çok eser yazmıştır. Kendisinin de işçi sınıfının içerisinde doğduğunu dile getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma hayatının en vahşileştiği dönemi görmüş ve işçi sınıfının durumunu eserlerine yansıtmıştır. “ Martin Eden” adlı eserinde de bunun izlerini görmekteyiz. Jack London’un aksine yarattığı karakter Martin Eden sosyalizmi “köle ahlâkı” olarak görür. Bu sebeple sosyalizmi reddeder ve bireyciliği savunur. Romanda birey-toplum ilişkisi değil, birey-toplum çelişkisi söz konusudur.
Martin Eden, Russ Brissenden’in götürdüğü, sosyalistlerin bir toplantısında konuşan sosyalist genci dinlerken onun bedensel hasta görünüşüne bakarak genelleme yapmaktan kendini alamaz, kölelerin ne denli isteseler de efendilerin katına çıkamayacağını düşünür:

“… Bu adam kamburu çıkmış dar omuzları, içeri çö¬kük göğsü ile gerçek bir halk çocuğuydu, zavallı kölelerin de, kendilerine yüzyıllar boyunca hükmetmiş ve sonsuza değin de hükmedecek ve ihtişam içinde yüzen bir avuç kişiye karşı giriştiği mücadele Martin’i çok etkiledi. Martin’e göre bu sararıp solmuş, bir tutam yaratık, bir semboldü. Biyolojik kanunlara uygun ola¬rak, sefaletin kucağında yok olan koskoca bir zayıflar ve yetersizler kitlesinin sembolü gibi duran bir heykeldi o.”
Brissenden’in bir otel odasında kafasına tabanca sıkarak ölümü seçmesinin sonrası Martin Eden’in de romanın sonunda intiharı bir açıdan karşıtların birliğini oluşturur, romanın ana düşüncesini temellendirir. Arkadaşı Russ Brissenden, bedensel tükenişin sonuna gelmiş, anlaşılamamaktan, toplumdan kendini soyutladığından daha çok acı çekmemek için kendini öldürmüştür. Martin’in canına kıyması ise tümüyle bireyciliğin kaçınılmaz yı¬kılışı olarak noktalanır. En kötüsü de Martin’in sosyalizm amacı yolunda kullanılabilecek çabayı, kentsoylu sınıfına ulaşma uğruna tüketmiştir.

Kendine İnanma

Martin okudukça kendine olan inancı artıyor, anladıkça bir aydınlanma yaşıyordu. Zor bir hayat geçirmişti ve pek çok şeyi alt etmeyi başarmıştı. Başarabileceğine inanıyordu. Kısa zamanda çok şey öğrenmiş, çok yol kat etmişti. Bütün bunların merkezinde Ruth vardı. Onun için başaracaktı. Ona layık olacaktı.
“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üzerinde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”
Her ne kadar yüksek statüye sahip olmasa da Martin öz güvenliydi ve kendine inanıyordu. Zaten romanın ilerleyen bölümlerinde de ideallerine ulaştığını görmekteyiz.

Hayal Kırıklığı

Martin tüm çabalarının sonucu istediği noktaya ulaşmış yazar olmayı başarmıştır. Artık herkes onu tanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordur. Ruth dışında herkes Ruth asla onu onun istediği gibi sevmemiştir. Martin bunu anladığı anda büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve her şeyin boş olduğunu anlar. Yani zirveye ulaştığında eski heyecanı ve hevesi kalmamış, umutlarını ve mutluluğunu yitirmiştir. Etrafındaki herkesin parasından başka değeri olmadığını anlar. Martin sarsılmıştır. Bu psikolojik buhrandan kurtulamaz ve baş edemez. Artık inandığı hiç bir değerin bir önemi kalmamıştır.
İnancını yitiren insanın yaşaması için bir sebebi yoktur. Martin de bunu hissetmişti ve kendini sulara bırakmış, ölmeyi seçmişti. O hayat dolu genç adam, ölmeyi seçmişti.
“Yaşama fazlasıyla tutku duymaktan, Umuttan ve korkudan azade olmuş, Kısacık bir minnettarlık hissiyle şükran duyarız. Hangi tanrıya olursa olsun. Hiçbir hayat ebediyen sürmediği için, ölüler bir daha asla dirilmediği için. En yorgun nehir bile denizin güvenli sinesine kavuşacağı için.” Bunlar Martin’in okuduğu son dizelerdi.

Roman Hakkında Genel Eleştiri

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki; roman klasik aşk romanlarının oldukça ötesinde bir romandı. Martin karakterinin azmi, yapabildikleri beni oldukça etkiledi. Özellikle de Jack London ve Martin Eden’ın hayatlarının benzerliği beni şaşırttı. İnsanların yaşam tarzları, toplumsal statüler, eşitsizlikler, sınıf farklılıkları, sosyalizm, bireycilik, paranın ve ekonomik gücün insan hayatındaki önemi gibi çok farklı ve evrensel konulara değinmesi de okuru düşünmeye ve hayatı pek çok yönden sorgulamaya itiyordu. Martin’in romanın sonunda intihar etmesi benim için beklenmedik bir sondu. Açıkçası beni derinden etkiledi ve Martin’in hayatına “heba olmuş bir yaşam” etiketini kondurmamı sağladı . Bir okur olarak hiç sıkılmadan okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de kitap tutkunlarının bir solukta bitirebileceği bir kitap.

Okuma Eylemi ve Zihinsel Gelişime Etkileri

Aslında hepimiz hayatımızın büyük bir bölümünde okuma eylemini gerçekleştiriyoruz. Gazeteler, dergiler, makaleler, kitaplar… Pek çok şey okuyoruz. Hatta çevremizde gördüğümüz yazıları bile farkında olmadan okuduğumuz zamanlar olmuştur. Okumak çoğu insana göre büyük bir tutkudur. Okumak insanın ufkunu açar, hayal gücünü geliştirir, kelime hazinesini genişletir, bilişsel ve duyuşsal alanda bireylerin gelişmesine katkı sağlar. Kısacası okumanın insana pek çok faydası vardır. Peki okuma eylemi nedir? Gelin hep birlikte öğrenelim.

Okuma Nedir?

Okuma eylemi yazılı iletişimleri duyu organları aracılığıyla algılama, anlamlandırma ve yorumlama etkinliğidir. Okumanın en genel tanımı budur diyebiliriz. Okumak önemli bir eylemdir. Çünkü insana pek çok alanda katkı sağlar ve bireyin kişisel gelişimine rehberlik eder. Bireyin duyusal, sosyal, zihinsel gelişiminde önemli roller üstlenir. Okuma bireyin düşünme becerilerini geliştirir ve bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Kendini geliştirmek isteyen her birey mutlaka okumalıdır. Bu bağlamda bireylere okuma alışkanlığının kazandırılması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Okuma Alışkanlığı

Okumak elbette önemli bir eylemdir fakat okumayı alışkanlık haline getirmek daha da önemlidir. Çünkü okumayı alışkanlık haline getirdiğimiz zaman biz bu eylemden daha fazla verim alıyoruz. Okuma alışkanlığı daha küçük yaşlarda bireylere kazandırılması gereken bir alışkanlıktır. Çünkü bir bireyin öğrenmeye ve öğrendiklerini alışkanlık haline getirmeye en açık olduğu dönem çocukluk dönemidir. Çocuklar öğrenmeye açtır. Bu sebeple de okuma alışkanlığı çocukken bireylere kazandırılmalıdır.

Okuma Alışkanlığı ve Ailenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında en büyük rol her zaman aileye düşmektedir. Çünkü eğitim ailede başlar ve ebeveynlerimiz aslında bizim ilk öğretmenlerimizdir. Çocuklar ailelerini örnek alırlar. Bu sebeple de okuma alışkanlığını çocuklarına kazandırmak ilk olarak ebeveynlerin görevidir.
Ebeveynler çocuklarına kitap sevgisini aşılamalı, onlara okuma sevgisi kazandırmalıdır. Bu sebeple de ailelere bazı görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ebeveynler çocuklarıyla okuma etkinlikleri yapmalı, evde okuma saatleri düzenlemeli, çocuklarına kitap okumalı, okuma etkinliği içeren oyunlar oynamalı ve zaman zaman kütüphane ziyareti yapmalıdırlar. Bu gibi uygulamaları yapan ebeveynler çocuklarına okuma alışkanlığını kolaylıkla kazandırabilirler.

Okuma Alışkanlığı ve Öğretmenin Rolü

Okuma alışkanlığının kazandırılmasında etkili rol oynayan diğer bir unsur da öğretmendir. Bireyler okula başladıkları anda öğretmenlerinin etkisi altına girerler. Öğretmenlerini örnek alır, zaman zaman onları taklit ederler ve öğretmenlerini rol model olarak görürler. Bu nedenle okuma alışkanlığı kazandırmada öğretmenlere de çok fazla görev ve sorumluluk düşmektedir. Bir öğretmen her zaman okumalıdır. Öğretmenlerini okurken gören çocuklar okumaya ilgi duymaya başlayacaktır. Bunun yanı sıra öğretmen okuma saatleri düzenlemeli, okuma alıştırmaları yaptırmalı, kütüphane gezileri düzenlemelidir. Aynı zamanda öğrencilerine onların düzeylerine uygun, onların sevebileceği kitaplar önermelidir.

Okuma Eyleminin Zihin Gelişimine Etkileri

Değinmek istediğim son nokta da okumanın zihin gelişimine etkileridir. Okuma eyleminin bireylerin gelişiminde önemli bir rolü vardır. Bunlardan biri de zihin gelişimine olan etkisidir. Okumak zihni tazeler, ufkumuzu genişletir. Kelime hazinemizin zenginleşmesini sağlar. Okuyan bireyler eleştirel düşünebilir ve kendilerini ifade etmekte güçlük çekmezler. Okuma eylemi bireylerin düşünme becerilerini geliştirir, bireylere üst bilişsel beceriler kazandırır. Bu becerileri kazanmış olan bireyler akademik hayatlarında da başarılı olurlar. Bunun yanı sıra okuma eylemi bireylere üst düzey düşünme becerisi ve anlama becerisi kazandırır. Çünkü birey okuduklarını zihninde anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışır.

Okuma eyleminin zihinsel anlamda bize bahsettiği en büyük hediye ise güçlü bir hafızadır. Özellikle de yaşlılık döneminde ortaya çıkan unutkanlık problemi okuyarak en aza indirilebilir. Bunun için de bireyler çok okumalı ve hafızasını canlı tutmalıdır. Okuma eylemi hayal gücünün gelişmesinde de önemli bir etkiye sahiptir. Hayal gücü gelişmiş olan bireyler yaratıcı düşünebilen ve yaratıcı ürünler ortaya koyabilen bireylere dönüşürler. Bütün bunlardan yola çıkarak eğer biz de hayatımızı verimli ve kaliteli bir şekilde geçirmek istiyorsak çok fazla okumalıyız.

Yer Çekimi Kuvveti

Hiç düşündünüz mü, maddeler yeryüzünde nasıl sabit kalıyor? Uzayda cisimler havada süzülüyorken biz nasıl havada kalamıyoruz? İşte bunu sağlayan özel bir kuvvet var ve biz bu kuvvete yer çekimi kuvveti diyoruz. Bu kuvvet sayesinde maddeler havada asılı kalmıyor. Gelin hep birlikte yer çekiminin ne olduğunu detaylıca öğrenelim.

Yer Çekimi Nedir?

Yer çekimi dünyamızın kütle çekim kuvvetidir. Yer çekimi bir nevi mıknatıs olarak zihnimizde canlandırabiliriz. Yer çekiminin diğer bir adı da kütle çekim kuvvetidir. Isaac Newton tarafından 1642-1727 yıllarında keşfedilmiştir. Yer çekimi kuvveti maddelerin yerinde sabit kalabilmesini sağlar. Eğer bu kuvvet olmasaydı maddeler tıpkı uzay boşluğunda süzülen cisimler gibi havada asılı kalırdı. Kulağa ne kadar hoş gelse de esasen dünya için büyük bir tehdit oluştururdu. Her şeyin dengesiz bir biçimde havada süzüldüğünü düşünün. Biraz korkutucu değil mi?

Yer Çekimi Nasıl Ortaya Çıktı?

Hepimiz Isaac Newton’un hikayesini biliriz. Newton bir gün düşünmek için bir elma ağacının altına oturur. Bu sırada kafasına bir elma düşer ve Newton böylece yer çekimini bulur. Peki gerçekten de yer çekimi böyle mi keşfedildi? Dünya için belki de çığır açıcı nitelikte olan bu bilgi bu kadar basit bir şekilde mi ortaya çıktı? Aslında bu düşüncenin temellerini ortaya atan ilk kişi Aristo’dur. Aristo yukarıdan yere atılan cisimlerin düşüş hızının kütlesine göre değişiklik gösterdiğini fark etmiştir. Yani yukarıdan yere bıraktığı cisimlerden ağır olanı yere daha hızlı düşerken hafif olan cismim diğer cisme oranla daha yaklaş yere ulaştığını fark etmiştir. Aristo’dan sonra bu konuyla ilgili araştırmalar yapan diğer bir kişi de Galileo’dur. O da yaptığı çalışma da iki cismi farklı yüksekliklerden yere bırakmış ve düşüş hızlarının değişiklik gösterdiğini gözlemlemiştir. Bu çalışma sonucunda yere yakın mesafede olan cisimlerin düşüş hızlarının daha fazla olduğunu, yere uzak mesafede olan cisimlerin ise düşüş hızlarının daha yavaş olduğunu fark etmiştir. Aristo ve Galileo ne kadar araştırma yapmış olsalar da yer çekimi kanununu tam olarak açıklayamamışlardır.

Yer çekimi kanununu esas ortaya çıkaran kişi Isaac Newton’dur. Newton uzun yıllar boyunca yer çekimi kanununu araştırmış, bunun üzerine pek çok çalışma yapmıştır. Aslında Aristo’nun döneminde yer çekiminin ne olduğu biliniyordu fakat bilinmeyen bir şey vardı; o da cisimlerin bırakıldığı yere neden düz bir şekilde düştüğü konusuydu. İşte bu konuya son noktayı koyan kişi Newton’dur. Newton’un kütle çekim kuvveti kuramı tam olarak bu konuya aydınlık getirmektedir.

Yer Çekimi Dünyanın Her Yerinde Aynı Etkiye Sahip Mi?

Kütle çekim kuvveti olarak da adlandırılan yer çekimi kuvveti dünyanın her yerini aynı oranda etkilemez. Bunun en temel sebebi gezegenimiz olan dünyanın şeklinden kaynaklanmaktadır. Dünyamız tam anlamıyla bir küre şekline sahip olmadığı için yer çekimi kuvveti gezegenimizin her bölgesinde aynı etkiyi yaratmaktadır. Dünyamızın kendi etrafında yaptığı hareket sonucu gezegenimizin şeklinde bazı bozulmalar meydana gelir. Böylelikle dünyanın şekli kutuplardan basık, ekvatordan şişkin bir şekil almıştır.

Ay ve Dünya arasındaki yer çekimi etkileşimi de, dünyamızın şeklinde düzensizliklere sebep olmaktadır. Ayrıca yüzey şekilleri de kütle çekim kuvvetine göre değişmektedir. Bu nedenle de Ekvator bölgesinde bulunan bir dağın zirvesindeki cismin ağırlığı, deniz seviyesindeki ağırlığından daha düşük olur. Son dönemlerde yapılan pek çok araştırmaya göre buzullardaki erimelerin okyanus tabanının hareketli yapısının gezegenimizin kütle çekim alanını büyük oranda etkilediği sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra dünya üzerindeki kayaçların yapıları, türleri de kütle çekim kuvvetini etkilemektedir.

Isaac Newton

Et Yiyen Bitkiler

Bitki yiyen canlılar olur da diğer canlılardan beslenen bitkiler olmaz mı? Şaşırtıcı da olsa bu bir gerçektir. Yani doğada kendi besinlerini kendileri üreten bitkiler olduğu gibi etobur bitkiler de vardır. Sıradan bitkiler kendi besinlerini kendileri üretirler. Bunun için de su, oksijen, karbondioksit ve güneş ışınları gibi dış etmenleri kullanırlar. Peki etobur bitkiler nasıl beslenir? Bu soruyu benim kadar sizin de merak ettiğinizi biliyorum ve bu sebeple sizler için küçük bir araştırma yaptım. Bakalım etobur bitkiler nasıl besleniyorlar?

Etobur Bitkiler:

Bazı bitki türleri yaşadıkları ortamlarda hayatta kalabilmek için azota ihtiyaç duyarlar. Azota ihtiyaç duyan bu bitkiler ihtiyaçlarını çevrelerindeki böceklerden ve sineklerden karşılarlar. Etobur bitkiler avladıkları böceklerin proteinlerini emerek beslenirler. Bunu yaparken de kendilerine bahşedilmiş olan mucizevi yapıdaki tuzaklarını kullanırlar. Bu tuzaklar böcekler tarafından oldukça ilgi çekici bir yapıya sahiptir. Tuzağa yakalanan böcekler bir daha kurtulamaz ve etobur bitkiler için besleyici bir besine dönüşürler. Araştırmacılar yeryüzünde 600’e yakın türde etobur bitki türü olduğunu söylemektedirler. Etobur bitkiler 4 farklı beslenme tipine sahiptirler.

1- Yapışkan Tuzaklar:

Bazı bazı etobur bitkilerin yapraklarının uçlarında yapışkana benzer bir sıvı bulunur ve yapışkanın olduğu kısımlar tüylerle gizlenir. Bu yapışkan Güneş ışınlarının etkisi ile su damlası gibi parıldar ve böceklerin ilgisini çeker. Sıvıyı gören böcek, yapışkan sıvının olduğu bölgeye yaklaşır ve buraya yapışır. Özellikle de susayan böcekler bu tuzağa düşer ve bitkiye yem olurlar.

2-Ani Kapanan Tuzaklar:

Dünyada en çok bilinen ve en çok tanınan etobur bitki türü “Venüs Sinek Kapanı”dır. Bu etobur bitkinin yaprakları kapan şeklinde bir yapıya sahiptir ve bu yapraklar özel bir enzim salgılayarak böcek ve sinek türlerini bu kapana çekerler. Böcek salgılanan bu enzimin hoş kokusunu alır ve kapanın içine doğru ilerler. Böcek kapanın içerisine girdiğinde kapan ani bir hızla kapanır. Böylelikle bitki avladığı böceği sindirmeye başlar ancak sindirim süreci hızlıca olan bir durum değildir ve belli bir zaman içerisinde gerçekleşmektedir. Tuzağın açılması 12 saat sürer, böceğin sindirilmesi ise 1-2 haftayı bulmaktadır.

3-Emici Tuzaklar:

Bazı etobur bitkiler sulak ve yarı sulak alanlarda yaşarlar. Suyun içinde yaşayan etobur bitkilerde bu tür avlanma özelliği görülür. “Torba Otu Bitkisi” bu özellikte bir etobur bitkidir. Bu bitkiler küçük keselere sahiptir. Keseler içeri dolan suyun dışarı pompalanması ile meydana gelen basınca dayanan bir kapakla kapanır. Bir böcek ya da benzeri bir av bu kapıyı dokunduğunda kapı ani bir şekilde açılır ve av emilir. Bu süre saniyenin otuzda biri hızındadır.

4-Sürahi Tuzaklar:

Etobur bitki tuzaklarının içerisinde en ilkel olan tuzak biçimi sürahi tuzaklardır. Bazı ilkel etobur bitki türlerinde diplerinde su biriktiren yapraklar vardır ve bu yapraklar sürahi şeklindedir. Sürahiye benzeyen bu yapının dip kısmında suya benzer bir sıvı bulunur. Yaprak tarafından salgılanan bu sıvı suya benzeyen yapısının yanı sıra güzel bir kokuya da sahiptir. Aynı zamanda yapraklarının renk ve desenleri de böcekler açısından oldukça dikkat çekicidir. Bu sıvıyı gören böcek sıvının olduğu kısma doğru ilerler. Böceğin sıvıya doğru ilerlemesiyle bitkiye bir sinyal ulaşır. Bu sinyal avın yaklaştığının bir işaretidir. Bu sayede yapraklardaki tüyler sertleşir ve böceğin geriye dönüp tırmanmasını engeller. Bu nedenle böceğin kurtulma ihtimali yoktur. Geriye dönemeyen böcek sıvının içine düşüp salgılanan enzim sayesinde ölür. Bazı bakteriler tarafından böcek sindirilir ve bu sayede bitki de beslenme sürecini gerçekleştirmiş olur.

Küresel Isınma

Küresel ısınma Dünya’yı etkisi altına alan çok büyük ve riskli bir küresel çevre problemidir. Özellikle de son yıllarda Küresel ısınmanın etkisi geçmiş yıllara oranla daha çok hissedilmekte ve pek çok canlı bu sorundan olumsuz etkilenmektedir. Yıllar geçtikçe dünyamız koca bir ateş topuna dönüşmekte ve tüm canlılar için yuva olan bu güzel gezegenimiz çok büyük hasarlar almaktadır. Eğer evimiz olan bu gezegeni kaybetmek istemiyorsak bir şeylerin farkına varmalı ve vakit kaybetmeden önlemler almalıyız. Bu yazımda farkındalık oluşturmak amacıyla küresel ısınma sorununu anlatan bilgilendirici bir yazı yazmak istedim.

Küresel Isınma Nedir?

Küresel ısınma atmosfere salınan zararlı gazların sebep olduğu düşünülen, sera etkisinin sonucunda dünya üzerinde ölçülen ortalama sıcaklığın tehlike oluşturacak şekilde artması olarak tanımlanabilir. Pek çok bilim insanının yaptığı çalışmalara göre küresel ısınmayı endüstriyel, tarımsal ve enerji tüketimi sonucu havaya salınan kimyasal gazlar meydana getirmektedir. Metan, karbondioksit, su buharı gibi gazların Güneş’ten gelen radyasyonun yansımasını önleyerek soğurması sonucu yer kürenin fazlaca ısındığı düşünülmektedir. Küresel ısınma sonucunda ozon tabakası delinmekte ve Güneş’ten gelen zararlı ışınlar kolaylıkla dünyamıza girebilmektedir. Tarım alanlarında daha doğal yöntemlerin kullanılmasıyla, enerji üretiminde kullanılan kimyasal yöntemler yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasıyla etkisi azaltılabilir. Önlem alınamazsa gezegenimizi çok acı sonuçlar beklemektedir.

Küresel Isınmanın Etkileri Nelerdir?

Küresel ısınmanın pek çok olumsuz etkisi vardır. Bilim insanları, bu büyük problemin önüne bir an önce geçilmezse dünyamızı iyi şeylerin beklemediğini sürekli vurgulamaktadır. Küresel ısınmanın yarattığı en büyük problemlerden biri iklim değişikliği sorunudur. İklim değişikliği sebebiyle doğanın dengesinin bozulduğu gözle görülür bir durumdur. Biz canlılar olarak bu duruma ayak uydurmakta oldukça zorlanmaktayız. Özellikle de hayvan dostlarımız. İnsanlığın yarattığı bu büyük problemden en çok etkilenenler ne yazık ki onlardır. Artan sıcaklıklar nedeniyle buzullar hızla eriyor, Kutuplardaki yaşam alanları daralıyor ve çoğu hayvan bu sebeple canlarından oluyor. Yaz mevsimleri aşırı sıcak geçiyor ve kış mevsimlerinde beklendiği miktarda kar yağmıyor. İlkbahar ve sonbahar gibi yağmurlu geçen mevsimlerde ise beklenenin çok çok altında yağışlar meydana geliyor. Kuşlar göç etmekte zorlanıyor ve göç edemedikleri için canlarından oluyorlar. Dahası su kaynaklarımız hızla tükeniyor ve yağış meydana gelmediği için neredeyse bitme noktasına geliyor. Ekosistemler yok oluyor, hayvan ve bitkilerin türlerinde azalmalar meydana geliyor. Tarım alanlarındaki verimlilik düşüyor.

Küresel Isınmayı Önlemek İçin Neler Yapılabilir?

Yapılması gereken ilk şeylerden birisi bu sorunu dikkate almak ve vereceği zararların farkına varmaktır. Bunun için de yeterince bilgi sahibi olmamız gerekir. Kullandığımız enerji kaynaklarına dikkat etmeliyiz. Enerji dostu ampuller kullanmalıyız. Ev ve sokak aydınlatmalarına dikkat etmeli, sokaklarda gereksiz aydınlatmalar yapmamalıyız. Gideceğimiz yakın mesafelerdeki yerlere giderken eğer zorunda değilsek araba kullanmamalı yürüyerek ya da bisiklet kullanarak gidebiliriz. Toplu taşıma araçlarını tercih edebiliriz. Araç alırken kurşunsuz benzin tüketen araçları tercih etmeliyiz. Enerji üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmeliyiz. Alacağımız küçük önlemlerin bile etkisi büyük olacaktır.
Pek çok çevre örgütü bu durumun önüne geçmek için çalışmalar gerçekleştiriyor fakat hala önlem almış değiliz. Örneğin Greenpeace ses getirmek adına iklim grevleri yapıyor. Çok fazla çalışma ve eylem yapılmasına rağmen ne yazık ki bu problemin önüne geçebilmiş değiliz. Unutmamalıyız ki her şeyin olduğu gibi dünyamızın da yok olacağı bir gerçektir ve maalesef çevreye verdiğimiz olumsuzluklar sebebiyle biz sadece biz bu süreyi hızlandırıyoruz.

Renklerin İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri:

Bütün evren sadece siyahtan oluşsaydı ne olurdu? Bir sabah uyandığınızda her şeyin siyahtan ibaret olduğunu düşünün. Nasıl hissederdiniz? Bu soru bana sorulmuş olsaydı eğer vereceğim cevap muhtemelen şu olurdu: “Sanki hiç sonu gelmeyecek bir gecenin bütün renkleri yediğini düşünürdüm.’’

Dünya üzerinde hatta evrende pek çok renk var ve her rengin de kendine özgü farklı bir enerjisi var. Yapılan araştırmalara göre her renk insanda farklı hisler uyandırır. Örneğin açık renklerin insana enerji verirken koyu renklerin insanı karamsarlığa, olumsuzluğa ittiği düşünülür. Bu izlenimden yola çıkarak renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

Pek çok psikoloji uzmanına göre her renk bilinçaltımıza farklı bir mesaj iletir. Örneğin yemek yediğimiz bazı yerlerde kırmızı ve tonlarının kullanılmasının nedeni kırmızının açlık dürtümüzü canlandırmasıdır. Bir diğer örnek de kırmızı rengin adrenalin salgısını harekete geçirmesidir. Aynı zamanda kırmızı renk tehlikenin simgesidir. Trafik lambalarında kırmızının kullanılması bu gibi durumlara örnek verilebilir. Pembe renk ise sakinleştirici bir özelliğe sahiptir. Arizona Üniversitesi tarafından yürütülen bir deneyde hapishane demirleri pembe renge boyanmıştır. Bunun sonucunda içerideki mahkumların agresif davranışlarında azalma olduğu görülmüştür. Bu örneğe bağlı olarak renklerin o ortamda bulunan bireylerin üzerinde psikolojik bir etki yarattığı söylenebilir. Sarı, turuncu, kırmızı gibi sıcak renklerin insanların duygularını harekete geçirdiği ve dinamizmi arttırdığı bilinmektedir. Mor, yeşil, mavi gibi soğuk renkler ise insana sakinlik güven ve huzur vermektedir. İş ve hastane ortamlarında soğuk renklerin kullanılmasının sebebi huzur ve güven duygusunun yayılmasını sağlamaktır.

Yapılan bazı araştırmalarda sarı rengin sinirsel bozukluk yaşayan bireylere, mor rengin uykusuzluk çeken bireylere iyi geldiği sonucuna varılmıştır. Psikologlar neşelenmek isteyenlere turuncu, sakinleşmek isteyenlere mavi, canlanmak isteyenlere ise turkuaz rengini önermektedir. Bulunulan ortamın rengi bireyi olumlu veya olumsuz olarak etkileyebilir. Sevmediği bir renk ortamında çalışan bireyin psikolojisi bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Bunun sonucunda ise iş verimliliği azalabilir. Sevdiği renklerin olduğu bir ortamda çalışan Bireyde ise bu durumun tam tersi bir durum söz konusudur. İnsanların kendilerini ifade edebilmelerinin bir yolu da renklerdir renkler sayesinde insanlar duygularını ifade edebilir. Moral bozukluğu yaşayan ve psikolojik bir çöküntü içerisinde olan insanlar kıyafetlerinde genellikle koyu tonları tercih etmektedir. Cenazelerde giyilen siyah rengin üzüntüyü ve matemi temsil etmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. Mutlu ve neşeli insanlar ise genellikle açık renk tonları tercih ederler.

Yeşil:

Sakinleştirici etkisi vardır. Denge ve uyumun temsilcisidir.

Mavi:

Sadakati, güveni, dürüstlüğü ve sorumluluğu temsil eder.

Mor:

Maneviyat ve hayal gücünü temsil eder. Derin düşüncelerin sembolüdür.

Turkuaz:

Duygusal dengeyi düzenler.

Pembe:

Şefkati, huzuru ve sevgiyi temsil eder.

Kırmızı:

Tutku ve enerjinin temsilcisidir. Aynı zamanda tehlikeyi de temsil eder.

Sarı:

Zekayı, aklı ve bilgeliği temsil eder. Beynin sol yarım küresini göstermek amacıyla da kullanılır.

Kahverengi:

Korumacılığın temsilcisidir. Güvende hissetme ve huzur bulma ifadelerinde temsil eder.

Beyaz:

Beyaz renk saflığı, temizliği, doğallığı temsil eder. Aynı zamanda masumiyetin ve bütüncüllüğün de temsilcisidir.

Siyah:

Siyah renk otorite ve gücü temsil eder. Bununla birlikte derin bir yası, üzüntüyü ve korkuyu temsil etmektedir.

Bütün bu bahsedilenler sonucunda görmekteyiz ki renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli ve hafife alınmayacak bir etkisi vardır. Bundan yola çıkarak biz de gündelik hayatımızda kullandığımız renklere dikkat etmeliyiz. Bize enerji ve canlılık veren renkleri kullanmalıyız. Kısacası hayatı sevdiğimiz, bize güç veren renklerle yaşamalıyız.

Oyunların Çocukların Gelişimine Etkisi

Pek çoğumuz çocukluğumuzda oynadığımız oyunları hatırlıyoruzdur. Peki oyunların gelişimimiz üzerindeki etkisini merak ediyor musunuz?
Oyunlar hem eğlenceli hem de eğitici yönü oldukça fazla olan etkinliklerin başında gelir. Bireylerin hem sosyal hem de zihinsel açıdan gelişimine katkı sağlar. Çocuklar için öğrenmenin en iyi yolu oyunlardır. Oyunlar sayesinde çocuklar hem eğlenir hem öğrenirler. Aynı zamanda bireyin sosyal gelişimine de katkı sağlarlar. Özellikle de grup çerçevesinde oynanan oyunlar çocukların sosyalleşmesi açısından etkilidir. Çocuklar oyunlar sayesinde grup çalışması, grup liderliği, iş birliği yapma, problem çözebilme, öz güvenli olma gibi nitelikler kazanırlar. Uzmanlar oyunu ‘’nitelikli zaman’’ olarak adlandırmaktadır. Eğer oyun çocuğu eğlendiriyor, eğitiyor ve çocuk kendini oyuna kaptırıyorsa nitelikli zaman geçiriyor demektir. Bütün bunların yanı sıra oyunlar çocukların psikomotor, duygusal, fiziksel, sosyal, dil ve zihin gelişim alanlarına da büyük katkılar sağlamaktadır.


Duygusal Gelişim ve Oyun:

Freud ve Walder gibi psikoanalitik kuramcılar oyunu çocuğun endişesini hafifletici bir yol olarak nitelendirmişlerdir. Çocuklar oyunlar sayesinde normal zamanlarda ifade edemediği duygularını dışa vurabilir, bu olayları sembolik olarak oyunda yansıtabilir. Çocuklar oyunlar sırasında ruhsal durumlarına göre tepki verebilirler. Örneğin annesi ve babası sürekli kavga eden ya da ailesinde şiddet olgusuna tanık olan ya da maaruz kalan çocuklar oyun esnasında agresif ve yıkıcı , şiddet içerikli tavırlar sergileyebilir. Bu sebeple oyunları çocukların duygularını çözümlemede iyi bir yöntem olarak nitelendirebiliriz. Aynı zamanda oyunlar sırasında çocuklar hiç mutluluk, öfke, kin, korku, kaygı, dostluk, düşmanlık gibi daha önceden bilmedikleri duyguları da keşfedebilirler.


Fiziksel Gelişim ve Oyun:


Oyunların çocukların fiziksel gelişimine etkisi vardır. Örneğin hareketli oyunlara ilgi duyan çocuklar diğer çocuklara göre daha atletik ve daha çevik olurlar. Zıplamalı oyunlar seven çocukların boyları daha uzun olabilir. Bisiklete binme, ip atlama gibi oyunlar çocuğun kas gelişimine etki eder. Ayrıca koşma, atlama, sıçrama gibi hareketler içeren oyunlar da çocuğun solunum, dolaşım, sindirim ve boşaltım gibi sistemlerinin düzenli çalışmasına etki etmektedir.


Psikomotor Gelişim ve Oyun:


Çocukların yürüme, zıplama, koşma, atlama, itme-çekme, fırlatma gibi sürekli hareket halinde olmaları büyük kas gelişimini etkilemektedir. Aynı zamanda el ve kol destekli oyunlar da küçük kas gelişimine etki etmektedir. Bunun yanı sıra yapboz, boyama, örme, kesme, bağlama içerikli oyunlar da el-göz koordinasyonunu geliştirmektedir.


Sosyal Gelişim ve Oyun:


Sosyal gelişim açısından oyunlar çocuklara pek çok katkı sağlamaktadır. Oyunlar çocukların insanlarla olan iletişimlerini etkiler. Onlara iletişim becerisi kazandırır. Aynı zamanda öz güvenlerinin gelişmesine de katkı sağlar. Oyunlar sorumluluk alma, problem çözebilme, doğruluk ve disiplin gibi toplumsal alışkanlıklar kazandırmada önemli bir araçtır. Oyun çocukların kendini denetleme ve çabuk karar verebilme gibi yetenekleri kazanmasında yardımcı olur. Ayrıca oyunlar çocukların iyi-kötü, doğru-yanlış vb. ahlak kavramlarını öğrenmelerini sağlar.


Zihin ve Dil Gelişimi ve Oyun:


Oyunlar sayesinde çocuklar şekil, renk, boyut, ağırlık, büyüklük, uzaklık, mekan, zaman gibi pek çok kavramı ve analiz-sentez yapma, eşleştirme, gruplandırma, problem çözme, sıralama yapma gibi becerileri kazanır. Çocukların dil gelişimine de katkısı vardır. Oyunlar kelime dağarcığının gelişmesine, çocukların yeni sözcükler öğrenmesine katkı sağlar. Çocuk oyunlar sayesinde soru sorma, cevap verme, komut verme, soyut durumları ifade edebilme, sözlü olarak ifade edilenleri anlama, sıralama, zihinsel değerlendirme gibi beceriler kazanır.
Tüm bunları ele aldığımızda oyunlar ”boş zaman aktivitesi” olarak görülmemelidir. Özellikle de çocuğun gelişim dönemlerinde aileler çocuklarıyla birlikte bol bol eğitici oyunlar oynamalı onlarla “nitelikli zaman” geçirmelidir.

Mısır Piramitleri

Mısır Piramitleri’ni duymayanımız yoktur. Bu muhteşem yapıları çoğumuz filmlerde gördüğümüz kadarıyla biliyoruz. Tuzaklar, mumyalar, hazineler… Peki piramitler gerçekte nasıl? Piramit sözcüğü Yunanca ”pyramis” sözcüğünden türemiştir. Mısır Piramitleri genellikle Firavunlar’ın mezarları olarak inşa edilmiş yapılardır. Mısır’da bulunan en eski piramit Mimar Imhotep tarafından tasarlanmış olan Basamaklı Piramit’tir. Piramitlerin inşa edildiği zamanda yapımına yardımcı olan ve sırrını bilen herkesin öldürüldüğü söylenmektedir. Piramitlerin en çok bilinenleri Gize’de bulunmuştur. Gize’de bulunan bu piramitlerden en büyüğü Keops Piramidi’dir. Keops Piramidi Dünya’nın Yedi Harikası içerisinde yer almaktadır. Araştırmalara göre Mısır’da 100’e yakın piramit vardır. Geçmişte Mayalar, İnkalar ve Aztekler de benzer yapılar yapmıştır.

Piramitlerin Sırrı Çözüldü mü?

Piramitler asırlardır gizemini korumayı sürdürmüştür. Günümüzün şartlarıyla bile tamamı henüz keşfedilememiştir. Bu yapıların keşfedilmeyi bekleyen pek çok sırrı vardır.

Piramitlerin Özelikleri Nelerdir?

Piramitlerin her 20 ton olan taşlardan inşa edildiği bilinmektedir. Bu taşları bulabilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Ağırlıklarını zihnimizde canlandıracak olursak bu taşların insan gücüyle taşınması neredeyse imkansızdır. Nasıl taşınmış oldukları da gizemini korumaya devam etmektedir.Piramitlerin oldukça şaşırtıcı özellikleri vardır. Örnek verecek olursak; piramitlerin içerisine yılda iki kez güneş ışığı girmekte bu tarihler piramit hangi kralın adına yapıldıysa onun doğduğu ve tahta çıktığı zamana denk gelmektedir. Piramitlerin ilk keşfedildiği zamanlarda mumyalarda bulunan radyoaktif maddeden ötürü bilim insanları kanser hastalığına yakalanmış ve yaşamlarını yitirmişlerdir. Piramitlerle ilgili çözülemeyen bir sır da piramitlerin içerisinde radar, sonar ve ultrasound gibi cihazlar çalışmamaktadır. Piramitlerin bazı bölümleri hâlâ keşfedilememiştir. Büyük piramitin tabanının yüzeyi anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi sayısını (3,14) vermektedir. Büyük piramit dünyanın kara kitlesinin tam merkezinde yer almaktadır ve dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir. Piramitin başka bir işlevi de güneş saati olmasıdır. Ekim ortasıyla mart başı arasında düşen gölgeler yılın uzunluğunu ve mevsimlerini gösterir. Piramiti çeviren taş levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Büyük piramit ile Dünya’nın merkezi arasındaki uzaklık Kuzey Kutbu ile arasındaki uzaklığa eşittir. Yüksekliği ile çevresi arasındaki oran bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular vardır:
Keops Piramiti’nin yüksekliğinin 1 milyar ile çarpımı Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye denk gelmektedir. Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri iki eş parçaya bölmektedir. İşçilerin olağanüstü bir çabayla 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek Keops Piramiti’nde yer alan taşlar 664 yılda yerleştirilebiliyor. Gerçekte ise 20 ile 30 yıl arasında tamamlandıgı bilinmektedir. Her şeyin bu kadar ayrıntılı olarak düşünülmesi, planlanması bu yapıları mucizevi kılmaktadır.

Piramitler aslında kral mezarlarıdır. Eski Mısır Dönemi’nde ahiret inancı vardı. Bu nedenle krallar mezarlarını ölmeden önce inşa ettirir, öldükten sonra da kıymetli eşyaları ve eşleri ile birlikte oraya gömülürdü. Bugün filmlerde izlediğimiz gibi piramitler tuzaklarla dolu değildir. Piramitlerin her bölümü keşfedilememiştir. Günümüzde ise çalışmalara hâlâ devam edilmekte olup sır perdeleri ise yavaş yavaş kapılarını aralamaktadır.

Müzik Nasıl Ortaya Çıktı?

Müziğin Doğuşu

Müzik dinlemeyi hepimiz çok severiz. Üzüldüğümüzde, sevindiğimizde, canımız sıkıldığında kısacası çoğu zaman müzik dinleriz. Peki hayatımızın pek çok evresinde yer edinen ve ruhumuza huzur veren müzik nasıl ortaya çıktı?
Müzik tüm sanatlar içerisinde en evrensel olan sanattır. Gözle görülmeyen, ritimle meydana getirilen ahenktir. Duygu, düşünce, fikir her şeyi konu edinebilir. Müziğe tarihte ilk kez 19.yy’da ilgi duyulmaya başlanmıştır. Pek çok filozof bu konu hakkında teoriler ortaya koymuştur.

Aslında birbirlerinden bağımsız olan bu teoriler incelendiğinde tek bir noktayı göstermektedir. Yapılan pek çok araştırmaya göre biyolojik teoriler, insanların doğa ve hayvan seslerini taklit etmeleri sonucunda müziğin ortaya çıktığını; lingustik teoriler ise müziğin manzum konuşma yani şiirden ortaya çıktığını savunmuşlardır. İki teorinin birleştiği noktada müzik, çalgılardan önce insan tarafından yapılmıştır; ilk müzik ise insan sesidir. Bunun en büyük kanıtı ilk çağda insanların kendilerini savunmak ve korumak için kullandıkları araçlarla doğanın seslerini taklit etmeye başlamalarıyla bir ses bütünlüğünün ortaya çıktığını fark etmeleri daha sonra pek çok alanda (düğün, dini tören, cenaze vb.) bu işlemi uygulamalarıdır. Kalıntılara göre bilinen en eski müzik yapıtı 3000 yıl önce Hindistan’da yazılmış ‘’Veda İlahileri’’dir. İlkel toplumlarda insanlar müzik yapmak için küçük ve hayvan derilerini kullanarak enstrümanlar yapmışlardır. Böylelikle ritimli çalgılar ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra ilkel çağlarda insanlar kemik ve kamışlara üfleyerek birtakım sesler elde etmişlerdir. Bu da nefesli çalgıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Araştırmalara göre müziğin kurumsal olarak doğuşu Eski Yunanlara dayanmaktadır. Kalıntılara göre Antik Yunan’da müziğin önemli bir yeri olduğu ve müziğin ‘’İyiliklerin Kaynağı’’ olarak nitelendirildiği ortaya çıkarılmıştır. Çinliler de Yunanlılar gibi müziğin tanrısal bir kavram olduğuna inanmışlar ve bu inanışları müziğin Hristiyanlık dininde büyük bir yere sahip olmasına neden olmuştur. İlk çağ uygarlıkları müzik yapmak için pek çok materyal kullanmışlardır. Mezopotamya’da çeşitli arp, lir, flüt, balag gibi aletleri kullanmışlar. Çinliler ise davul, zil, sistron, bambu flüt, ağız orgu, çan gibi eşyaları kullanarak müzik yapmışlardır. Bütün bunlara baktığımızda müziğin doğuşu çok uzun zaman öncelere dayanmaktadır.

Uzay Nasıl Keşfedildi?

   Hiç kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktınız mı? O pamuğa benzeyen bembeyaz bulutların arkasındaki gizemi hiç merak ettiniz mi? Gezegenler, yıldızlar, göktaşları daha birçok gök cismi nasıl keşfedildi hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm ve sizler için araştırdım. Gelin bu soruların cevabını birlikte arayalım.

   Uzay çalışmaları ilk kez Sovyetler Birliği tarafından başlatıldı. 4 Ekim 1957 tarihinde Sputnik adlı insan yapımı ilk uydunun uzaya gönderilmesiyle ‘’Uzay Çağı’’ başladı ve çalışmalar 23 gün sürdü. Aynı yıl içerisinde Laika adında bir köpek koyularak gönderilen Sputnik 2 ile devam etti. Laika uzayda 2 gün hayatta kalabildi ve yeryüzüne ölü olarak iniş yaptı. Yani Laika adlı bu köpek uzayı gören ilk canlı olmayı başardı. Daha sonra ABD 4 Ocak 1958 tarihinde Explorer 1 isimli uzay aracını fırlatıldı ve uzay araştırmalarının devamını böylece gelmiş oldu.

Uzaya Giden İlk Maymun

   28 Mayıs 1959 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri bir Jüpiter balistik füzesinin burun hunisinde Able ve Baker adında iki maymunu uzaya fırlatıldı. Fırlatılışından 1 saat 33 dakika sonra maymunların bulunduğu kapsül Atlas okyanusuna indi. İşin ilginç yanı ise iki maymun da sağ salim geri dönmeyi başardı.

Ay’ın Arka Yüzü:

   14 Ekim 1959 tarihinde Sovyetler Birliği Luna 2 adını verdikleri bir kapsülü Ay’a çarptırarak gökyüzündeki başka bir maddeye ilk cismi göndermeyi başardı. Ay’ın Dünya’dan görünmeyen arka yüzünün ilk fotoğrafı 7 Ekim 1959’da Sovyet uydusu olan Luna 3 tarafından çekildi.

Bir Kavanoz Sinek ve Birkaç Fare Uzayda

   19 Ağustos 1960 yılında 4.600 kilo ağırlığındaki bir uyduyla yörüngeye iki köpek, bir kavanoz sinek ve birkaç fare gönderildi. Dünya’nın çevresini 18 kez dolanan bu canlılar 20 Ağustos 1960 günü sağ salim döndüler.

Uzaya Giden İlk İnsan (Yuri Gagarin)

Uzaya Giden İlk İnsan: Yuri Gagarin

   12 Nisan 1961’de Sovyetler Birliği, içerisinde Yüzbaşı Yuri Gagarin’in bulunduğu bir uzay gemisini Dünya yörüngesine fırlatıldı. Uzay gemisi fırlatıldıktan 108 dakika sonra tekrar Dünya’ya döndü. Böylelikle uzaya ilk insan başarıyla gönderildi.

Uzaya Giden İlk Kadın (Valentina Tereshkova)

16 Haziran 1963’de Vostok 6 yörüngeye oturmak üzere yola çıktı. Vostok 6’nın içinde Valentina Tereshkova bulunuyordu. Bu sayede uzaya ilk kez bir kadın adımını attı ve pek çok hemcinsine de öncülük etmiş oldu.

Günümüzde uzayla ilgili çalışmaları NASA yürütmektedir. Eğer sizin de uzayla ilgili meraklarınız varsa NASA’nın yaptığı canlı yayınlara katılabilirsiniz.