Downsizing – Küçülen Hayatlara Eleştirel Bakış

İnsan ırkı olarak dünyaya verdiğimiz zararın ne kadar büyük boyutta olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız gezegenin tek sahibiymişiz gibi davranıp, elimizde olan bütün kaynakları sonunu hiç düşünmeden tüketiyoruz. Bunu yaparken doğaya zarar vermekten de geri kalmıyoruz. Peki, eğer dünyaya verdiğimiz zararı en aza indirmek için inanılmaz bir fikir ortaya atılsa ve bu fikir insanların 12,7 santimetreye kadar küçültülmesini içerse ne yapardınız?

Evet, Downsizing filminin konusu; bilim insanlarının yıllarca üzerinde çalıştığı, insanları doğaya daha az zarar verecek hale getirmek için küçültme fikri, yapılan binlerce deney sonucunda nihayet gerçekleştiriliyor. Filmin ilk kısmında başarıyla sonuçlanan bir deneyle karşılaşıyoruz ve bundan sonra gelişen olaylar ise bu fikrin inanlara tanıtılması ve insanları küçülme fikrine ikna etme çabasını içeriyor.

Filmin konusundan kısaca bahsettiğimize göre şimdi de filme eleştirel bakalım. Kapladığımız alan ne kadar küçük olursa dünyaya verdiğimiz zarar da o kadar az olur. Downsizing filminde küçültülmeyi seçen insanların yedikleri yemeler kullandıkları enerji veya giydikleri kıyafetten, arabalarına aldıkları benzine kadar her şey o kadar az, küçük boyutta ki, böyle bir durumda normal insanken ellerinde bulunan paraları küçüldüklerinde on katından fazla bir miktara dönüşüyor. Bu ne demek ve nasıl sonuçlara sebep oluyor? Standart bir insan hayatı yaşarken kendinizi bir anda çok zengin bulabileceğiniz anlamına geliyor. Küçültüldükten sonra sizler için özel olarak tasarlanmış evlerde yaşıyor, minik bir su damlasıyla su ihtiyacınızı karşılıyor veya hiç çalışmanıza bile gerek kalmadan yaşayabiliyorsunuz. Çok çılgınca bir fikir öyle değil mi?

Elbette bu bahsettiklerimiz küçülmeyi seçen insanların yaşadıkları hayat ve olumlu tarafları, bir de işin diğer boyutu var. İnsanlar küçüldüklerinde doğal olarak her şey aynı seyrinde devam etmiyor. Örneğin güneş ışınları tenlerine asla temas etmemeli çünkü zarar görme ihtimali çok yüksek. Veya hayvanlar, bir karınca bile küçülen insanlar için büyük bir tehlike yaratabilir. Bu yüzden bu insanlar kendileri için yapılan özel kolonilerde yaşamak zorundadırlar. Downsizing’deki bir diğer olumsuz durum ise kapital sistemin burada da yer edinmiş olmasıdır. Bazı devletler suçluları veya kendilerine düşman olarak gördükleri kişileri cezalandırmak için küçültüyorlar. Bu insanlar elleri boş bir şekilde küçülen hayatların yaşadığı dünyaya gönderildiklerinde doğal olarak hayatta kalmak için her işi yapmak zorunda kalıyorlar. Görkemli evlerin, villaların arka mahallelerinde yaşam mücadelesi veren insanları görüyoruz. Bu insanlar kimi zaman bir temizlik görevlisi, bir şoför veya hayata tutunamayan bir evsiz olarak karşımıza çıkabiliyor.

Başrollerinde Cristoph Waltz, Matt Damon, Udo Kier gibi isimlerin bulunduğu 2017 yapımı olan bilim kurgu filmi olan Downsizing yaratıcı senaryosu ve önemli başrol oyuncuları ile karşınızda. Peki, sizce dünyaya daha az zarar vermek için hatta dünyayı kurtarmak için düşünülen ve yıllarca üzerinde çalışılıp nihayet gerçekleştirilen bu proje işe yaramış mıdır dersiniz?

Dorian Gray’in Portresi: Bedenini Ruhundan Ayıran Adam

Gençlik, genç olmak, ne büyülü kelimeler değil mi? Yaşlıların özlemle baktığı, içinde bulunanların acımasızca harcadığı biricik yıllar (Karavandaki Adam). Yaşamın amacı çoğu insan için farklıdır. Her ruhun farklı zevkleri, farlı arayışları, çok farlı duyguları, düşünceleri vardır. Yaşamın amacı insanın kendini gerçekleştirmesidir. Başkarakterimiz Dorian için ise yaşamının tek amacı yaşlanmamış olmayı istemektir. Peki, bu dileği gerçekleşti mi dersiniz?

Oscar Wilde’nin yayınlanan tek romanı olma özelliği taşıyan kitap yayınlandığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır, ayrıca sansüre uğramıştır. Ancak aradan geçen yıllarda kitabın sansürsüz basımları tekrardan yapılmıştır. Kitap çok hacimli olmasa da, çok doyurucudur. Romanda bulunan karakterlerin kullandığı cümleler, duygu değişimleri ve olaylardan etkilenmemek elde değildir.

Gerçektende dostlarınız üzerinde etkiniz çok mu kötü oluyor, Lord Henry? Basil’in dediği kadar var mı?

‘’İyi etki diye bir şey yoktur ki, Mr. Gray. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır.’’

“Neden?”
“İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir de ondan. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. (Sf.30)

Kitabın kısaca özetinden bahsedecek olursak Dorian Gray isimli genç, yakışıklı ve burjuva bir genç adamın arkadaşı ressam Basil Hallward, Dorian’ın yakışıklılığından o kadar çok etkilenir ki portresini yapmak istediğini söyler. Portrenin yapım aşamasında ressamın evinde Lord Henry Watton ile tanışan Dorian adeta ona karşı engelleyemediği bir hayranlık duyar. Lord Henry’nin ağzından çıkan her kelime öylesine etkileyicidir ki, insanları büyüsü altına alır. Özellikle gençlik ve haz üzerine düşünceleri Dorian’ı çok etkiler çünkü onun için hayattaki en önemli şey güzelliktir. Portre tamamlandığında ressam Basil yaptığı işin ne kadar muhteşem olduğunu hemen anlar. Dorian’ın portresini gördüğüne hayran kalması hatta kıskanması olayların seyrini değiştirir.

‘’Keşke benim yerime o yaşlansa!’’ Dorian portresine bakar ve bu dileği diler. Dileği gerçekleşir ancak yaptığı her bir kötülük ve çirkinlik kendisi yerine portresine etki edecektir. Gençliğinin ve güzelliğinin keyfini süren başkarakterimiz tiyatroya gittiği bir akşam Sybil Vane isimli kadın oyuncunun performansına adeta hayran kalır. Kadın yetenekli ve çekicidir. Oyundan sonra hemen yanına gider ve onunla tanışır. Dorian o kadar yakışıklı bir adamdır ki Sybil’de hemen ona âşık olur. Başkarakterimiz bu hayran olunası kadınla arkadaşı Lord Henry’i de tanıştırmak ister. Sybil’in gerçek hayatta aşkı yaşarken, oynadığı kurgusal aşkı canlandırmaktan zevk alamamasından dolayı, Dorian’a olan aşkı oyunculuk yeteneğini yok eder. Yine bir gece arkadaşını da bu muhteşem oyuncuyu görmesi için davet eden Dorian, Sybil’in vasat performansı karşısında adeta çılgına döner. Oyundan sonra kadın o kadar ağır sözler söyler ki, Sybil buna dayanamaz ve intihar eder.

Romanda Dorian’ın haz ve güzellik uğruna neler yaptığını, nasıl bir canavara dönüştüğünü ve kendi sonunu kendisinin nasıl hazırladığını adım adım görüyoruz. Romanın en çarpıcı karakteri olan Lord Henry’nin çıkarımları, insanları çok kolay manipüle eden cinsten. Basil, Dorian’ın bedenini etkilerken Lord Henry ise düşüncelerini şekillendiriyor.

İnsanoğlu olarak bizler kötülük ile çirkinliği, güzellik ile de iyiliği bağdaştırmış durumdayız. Güzel, kusursuz olarak gördüğümüz bir insanın yaptığı kötülüklere inanamıyoruz. ‘’Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!

Bu çirkin görüntü aslında Dorian Gray’in iç dünyasını yansıtıyor. Kitap hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Yorumlarda buluşalım. 🙂

Temel Düşünme Becerileri – Düşünmek Üzerine

Düşünme eylemi birçok insanın her gün, her saniye yaptığı bir durumdur. Zihnimiz her an hiç durmadan çalışan bir makine gibidir. Düşünmeyen insan yoktur herhalde. Bununla alakalı katıldığım bir açık oturumda değerli bir hocamız ”Kafamız kolay bir şekilde fikir/yön değiştirmesi için yuvarlaktır.” demişti. Peki, düşünmeyi biraz daha sistemli bir hale nasıl getirebiliriz? Az sonra değineceğimiz temel düşünme becerileri basamakları belki de farkında olmadan her birimizin yaptığı adımlardır. Bu adımlara daha net bir şekilde değinelim.

“Problem nedir, problem kimindir, ya da neden çözülmesi gerekir?” gibi soruların cevaplandırılması temel düşünme becerilerinin ilk adımını oluşturur. Burada önemli olan sorgulayan, soru soran, merak eden bireyler olabilmektedir. İkinci adımda ise kendimize bir hedef belirlememiz gerekmektedir. Rotası belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez diye boşuna dememişler. Problemimizi belirledik şimdi de bu problemi çözmek için neler yapacağım? Bu konu üzerine düşünmek, bilgi toplamak, araştırma yapmak, gözlemlemek ve soru sormak yapacağımız diğer adımdır.

Bilgileri toplarken işin içerisine hatırlama becerileri giriyor. Neden bu kadar önemli diye soracak olursanız bir konu hakkında ne kadar çok düşünme olursa, konu o kadar çok hatırlanır. Hatırlamanın alt basamağını oluşturan kodlama da işimizi daha da kolaylaştıracaktır. Bilgileri hafızamızda kodladıktan sonra karışıklığı önleyebilmek için düzenleme yapmamız gerekmektedir. Düzenleme becerileri, bilgiyi daha iyi anlayabilmek veya daha etkili bir şekilde sunulabilmek için kullanılır.

Düzenlenen bilgileri analiz etmek, niteliklerini ve bileşenlerini belirlemek mevcut bilgileri netleştirmek için kullanılır. Analizin işlevi, fikirlerin içine bakmaktır. Analiz etme becerisi olarak nitelikleri ve bileşenleri belirlemek, bireyin bir bütün oluşturan parçaları tanımasını ve daha sonra ifade etmesini sağlamaktadır.

Topladığımız bilgilerin ana fikrini belirlememiz gerekmektedir. Ana fikir belirlendikten sonra hatalar belirlenir ve düzeltme yapılması gereken yerler düzenlenir. Toplanılan bilgiler az çok bir alt yapı oluşturdu. Bu adımdan sonra sırada üretme yer alıyor. Mevcut bilgilerimizden yola çıkarak yeni bilgiler, fikirler üretmek. Günümüz bilgiden bilgi üretmeyi gerektirmektedir.

Çıkarım yapma basamağında farklı düşünme becerilerinden yararlanabiliriz. Bu tümevarım olabilir, analoji olabilir. Burada elimizdeki bilgilerle çıkarımlarda bulunuyoruz. Çıkarımla ilişkili olan tahmin etmede ise ileriye dönük fikirler sunuyoruz.

Detaylandırma basamağı; bir beceri olarak detaylandırma için öğrenci, bilgiyi önceden bildikleri ile ilişkilendiren açıklamalar veya zihinsel görüntüler (imajlar) üretir. Temel düşünme becerilerini anlatırken bir basamakta analiz etmeden bahsettik. Analiz yani parçalara ayırma yaptıktan sonra bilgilerimizi tekrar birleştiriyoruz ve özetleme kısmına geçiyoruz. Özetleme, bilgiyi verimli bir şekilde tutarlı bir ifadeyle birleştirmektir. Özetlediğimiz bilgileri yeniden yapılandırıyoruz. Yeniden yapılandırma, yeni bilgiler öğrendikçe ya da farklı fikirlerle karşılaşıldıkça mevcut yapıları değiştirmektir. Bilgilerimizi değerlendirdikten ve görüşlerimizden emin olduktan sonra kendimize bir ölçüt oluşturuyoruz.  Felsefî bir perspektiften, ölçütlerin oluşturulması fikirlerin değerini veya mantığını değerlendirmeye yönelik standartları belirlemektir. Ölçütümüzü kullanarak topladığımız bilgileri doğruluyoruz. İddiaların ve hipotezlerin doğrulanması bilimsel araştırma ve felsefenin temelini oluşturur.

Bir bilgiyi araştırırken veya inceleme yapmamız gerektiği durumlarda yukarıdaki adımların tamamını eksiksiz bir biçimde yapıyor muyuz? Çoğumuz bu adımları henüz öğrenmiş bile olabiliriz. Düşünmenin ne kadar önemli olduğundan ve temel düşünme becerilerinin neler olduğundan kısaca bahsetmeye çalıştım. Fransız heykeltıraş Auguste Rodin tarafından tasarlanan hemen hemen herkesin bildiği meşhur Düşünen Adam heykeli birçok batı ülkesinde müzelerde, parklarda sergilenirken, sadece Türkiye’de Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bahçesinde sergileniyor olması ülkemizde düşünen, sorgulayan insanlara nasıl bir bakış açısıyla bakıldığının çok açık bir göstergesidir. Ne diyelim olsun ya düşünmen yeter!

Başkalarının düşüncelerine göre hareket edeceksek kendi düşüncelerimizin ne anlamı kalır.
Oscar Wilde

Fahrenheit 451 Roman / Film İncelemesi

Şimdiye kadar birçok distopik eseri inceledik, filmler değerlendirdik.  Tam bir distopik bilimkurgu filmi olan Fahrenheit 451’i es geçmek olmaz. Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Bir sıcaklık birimi olarak kullanılan terim, kâğıtların yanarak tutuştukları sıcaklık derecesinden esinlenilerek bulunmuştur. Kitap 1953 yılında çıkmıştır. Yazarı Ray Bradbury’dir. Kitabın dili sade, açık ve anlaşılırdır. Akıcı bir şekilde okunabilir.

1950’li yıllar yani kitabın çıktığı dönem soğuk savaş yıllarıdır. Kaosla geçen seneler, Amerika ve Sovyet Rusya arasında kıyasıya mücadelenin olduğu dönemlerdir. Bu yıllarda radyo ve televizyon evlere girmeye başladı. Bunun sonucunda da insanlar artık zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon başında geçirmeye başladılar. Yazar Bradbury bu yıllarda insanların zamanlarını bu şekilde geçirmelerinden etkilenir ve insanların bu şekilde televizyon seyretmeye devam etmeleri durumunda ileride ellerine kitap dahi almayacaklarını söyler. Bu olay sonucunda da Fahrenheit 451 romanını ortaya çıkar.

‘’Yakmak bir zevkti.’’

Kitabın dayandığı temel düşünce yakmanın bir zevk olduğu ve cehaletin mutluluk olduğudur. Felsefede geçmişten günümüze birçok filozof mutluluğun farklı tanımlarını yapmıştır. Örneğin; Nietzsche’ye göre mutluluk anlıktır yani geçicidir. Buddha’ya göre ise mutluluk yolun kendisidir. Mutluluğu aramak insanoğlunun yüzyıllardır peşinde olduğu bir şeydir. Fahrenheit 451’e göre ise mutluluk cahilliktir.

Kitapta geçen dünya geleceğin Amerika’sıdır. Olaylar günümüzden farklı, ileri bir teknolojide geçmektedir. Bu dünyada yaşayan insanlar evlerin içerisinde bulunan kameralar ile yedi yirmi dört izleniyorlar. Bir bakıma televizyonun içindelermiş gibi gözetleniyorlar. Bu dünyada tek amaç insanların mutluluğudur. Kitaplar gerçekleri anlatır ve bizlerin duymak, bilmek istemeyeceği olayları görmemize sebep olurlar. Bu yüzden kitaplar gereksizdirler ve insanları mutsuzluğa sürüklemektedirler.

Bizim dünyamızdaki itfaiyecilerin temel görevi yangın çıkması durumunda yangına müdahale ederek yangını söndürmektir. Ancak Fahrenheit 451 romanında itfaiyecilerin görevi kitapları yakmak, yok etmektir. Herhangi bir evde kitap bulunduğu ihbarı gelmesi durumunda hemen alev silahlarını alarak olay yerine giderler, evi kitaplardan arındırırlar ve kitapları orada yakarlar.

Kitabımızın başkarakteri küçükken babasını kaybetmiştir. Kendisi de bir itfaiyecidir. Her gün kitap bulunan evlerin tespit edilip ihbar edilmesiyle olay yerine giderler, kitapları yakarlar ve mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir gün başkarakterimiz Guy Montag’a on yedi yaşındaki Clarisse hayatını değiştirecek bir soru sorar. Mutlu musun? Montag bu soru karşısında durur ve düşünür. Hiçbir şey hissetmez. Her şeye sahiptir. Mesleği, evi, itibarı her şeyi vardır ancak neden hâlâ mutlu değildir? Hayatı sorgulamaya başlar. Her gün yakmaya gittiği kitapların içerisinde ne vardır? Kitapları bu kadar tehlikeli kılan özellik nedir? İnsanlar arasında klasik bir düşünce vardır. ‘’Yasak olan caziptir.’’ Başkarakterimiz Montag’da bu duruma düşer. Bir gün yine kitap ihbarı aldıkları eve giderler ve evde bulunan yaşlı kadın kitapları için yanmayı göze alır. İşte bu noktadan sonra Montag için her şey değişmeye başlar. Daha fazla düşünmeye, sorgulamaya başlar. Kitaplar uğruna yanılacak şeyler midir?

Kitaptaki totaliter rejimin temel amacı insanları mutlu etmektir. Baskı, gözetlenme, uyku hapları, herkesin birbirinden soyutlandığı bir dünya bunların hepsi insanların iyiliği içindir. Düşünen insan mutsuzdur. Bu yüzden insanları düşünmeye, sorgulamaya iten her şey yok edilmelidir düşüncesine sahiptirler.

‘’Kitapları yakabilirsiniz, fikirleri asla’’ İnsan düşünen bir varlıktır. Hayatımız sorgulama üzerine kuruludur. Bilgini güç olduğu ve buna sahip olan insanların toplumları çok kolay bir şeklide manipüle etmeleri, bilgiyi güç olarak kullanan insanlardan neden bu kadar çok korkulduğunun açık bir göstergesidir. Distopik bilimkurgu romanı Fahrenheit 451 bizlere farklı bir pencereden bakma imkânı sağlıyor.

Fahrenheit 451 Filmi / 2018

Fahrenheit 451 daha önceden 1966 yılında ‘’Değişen Dünyanın İnsanları’’ ismiyle de filme uyarlanmıştır. Bu kısımda 2018 yılında tekrardan uyarlanan filmini kısaca inceleyeceğiz. Bilim kurgu/dram türündeki film kitaptan bazı noktalarıyla ayrılıyor. Örneğin kitapta yer alan bazı karakterlerin filmde yer almaması gibi. Filmin günümüze yakın bir tarihte çekilmiş olması kitaptaki anlatılan teknolojiye daha fazla benzetilmiştir. Özellikle siyah tonunun ağırlığı bizleri korku, şüpheye ve tedirginliğe düşürmeye yetiyor. Fahrenheit 451 kitabını okuduktan sonra mutlaka filmini de izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar, keyifli seyirler…

13. Kat Film Analizi – The Thirteenth Floor

1999 yapımı bilim kurgu filmi olan 13. Kat’ın o dönemde günümüz teknolojisinden bir hayli geride olunmasına rağmen müthiş bir hayal gücü ile ortaya koyulan bir filmdir. Varoluş, gerçek dışı dünyalar ve teknolojinin birleştiği bir film olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzden yaklaşık yirmi iki yıl önce çekilen bu filmin kendisini hâlâ izletmesi gerçekten başarılı bir yapıt olduğunun göstergesidir. Nitekim 1999 yılı dünya sineması için çok başarılı bir yıldır. Çok kaliteli filmler bu yılda çekilmiştir. Ayrıca film Daniel Galouye’un Simulacron-3 adlı romanından uyarlatılmıştır.          

Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursak Douglas’ın ve Fuller’in ortakları olduğu teknoloji şirketi yeni bir teknolojik alet üzerinde çalışmaktadırlar. Yaklaşık altı yıldır üzerinde çalıştıkları bu alet zamanlar arası geçiş yapabilen bir simülasyondur. Bu alet kullanıcısını olayların geçtiği 1999 yılından 1937 yılının Los Angeles’ine götürebilmektedir.

Filmin ilk sahnesinde dönem filmini andıran bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Filmde kullanılan görsellik etkileyicidir. Filmin ilk perdesinde henüz anlamlandıramadığımız olaylarla karşılaşıyoruz. Ortada bir bilinmezlik var ancak bunun ne olduğunu tam olarak anlamlandıramıyoruz. Sonraki sahnelerde başkarakterimiz Douglas’ın iş ortaklarından Hannon Fuller’in öldürülmesi onu çok sarsıyor. Fuller’in ölmeden hemen önce Douglas’ı araması ancak Douglas’ın bunu hatırlamaması ve zihninde boşluklar olması işlerin daha da karmaşık bir hal almasına sebep oluyor. Douglas’ın evinde kanlı bir gömlek bulması olayların seyrini değiştiriyor. Douglas kendi masumiyetinden şüphe duymaya başlıyor ve baş şüpheli haline geliyor. Douglas ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kendisini Fuller’in kızı olarak tanıtan bir kadın çıkageliyor. Tuhaf olan Douglas’ın, Fuller’in bir kızı olduğundan haberinin bile olmamasıdır. Daha ilk konuşmalarından birbirinden etkilenen Jane ve Douglas sanki daha önceden birbirlerini tanıyorlarmış hissine kapılıyorlar. Bir nevi dejavu yaşıyorlar. Ne olaylar döndüğünü anlamak için kendini 1937 sanal yılına gönderen Douglas bunu ilk kez deneyecektir. Burada zamansal bir geçiş oluyor ancak geçen kişinin bedeni gitmiyor. Her kullanıcının bir taşıyıcısı vardır. Kişi zihnini taşıyıcısına aktarır. Taşıyıcısının bedenini kullanır. Fuller’den bir mesaj bir not arayan Douglas’ın işi zordur. Dougles asla yüzleşmek istemeyeceği bir gerçekle karşılaşacaktır.

Filmin tamamı gerçek mekânlarda çekilmiştir. Düşük bir bütçe ile çekilen 13.Kat filminde gerçek mekânların kullanılması sayesinde çok iyi sahneler çekilmiştir. Filmde sıklıkla karşılaştığımız asansör sahneleri ve 13.kat bazı batıl inanışlarda uğursuz sayı olarak bilinir. Gerilim, gizem, romantizm temalarını içinde barındırmıştır. Filmde yapılan zaman geçişleri yaşadıkları yıldan geçmişe 1937 yılına geri dönmeleri olayların seyrini değiştirdiği gibi izleyiciyi filmden koparmadan o heyecanın içerisinde tutmayı başarmıştır.

1937 yılını incelediğimizde hep bir balo, davet, eğlence anlayışı olduğunu görüyoruz. Aslına bakarsak bu bizlere simülasyonların kendi içlerinde eğlendiklerini gösteriyor. Simülasyon dediğimiz şey elektrik kablolarından ibarettir. Orada bulunan insanlar, hayvanlar evler hepsi yapaydır. Gerçekte hiçbiri yoktur.

‘’Düşünüyorum öyleyse varım.”

Duyularımız bazen bizi aldatabildiğine göre hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Filmde Descartes’ın uğursuz şeytan adı verilen mantık silsilesinden yola çıkılıyor. Gerçeklik bir simülasyondur. Bu simülasyon ve bu simülasyonda yaşayanlar bunu bilmiyor.Özgür irade. Yaptığımız seçimleri kendimiz bilinçli, özgür bir iradeyle mi seçiyoruz, yoksa önceden belirlenmiş seçimleri yaşayıp gidiyor muyuz? (Barış Özcan)

‘’Cahillik mutluluktur derler. Hayatımda ilk defa bu söze katılıyorum.’’ Filmde geçen bu söz filmi çok anlamlı kılıyor. Hiçbir şeyden haberin olmadan yaşamını sürdürmek varken gerçeklerle yüzleşiyorsun ve bütün hayatın alt üst oluyor. Bütün hayatın yalanlan ibaret aslında sen yoksun. Filmi izlerken kendime böyle bir yapay dünyada yaşıyor olsaydım her şeyden haberden olmak ister miydim diye sordum. Sanırım ben cahil olmayı seçerdim. Peki sen?

Toplumun Bir Halkası ”Çocuk” Üzerine

Froebel eğitimin doğumla birlikte başlaması gerektiğini savunur. Çocukların algılayış biçimi, hayata bakış açıları, yetiştikleri ortam, bulundukları sosyal çevre kurulan iletişim için önem taşımaktadır. Çocuk, kimi insan için çok basit bir kelime olarak algılansa bile aslında geleceğimizi şekillendiren yegâne bir değerdir çünkü geleceğin, dünyanın, yarının ta kendisidir. Burada en büyük iş ailelere düşüyor. Ailemizden gördüğümüz ve öğrendiğimiz her şey bizi geleceğimize hazırlıyor. Dünyada her çocuğun yetiştirilme tarzı farklıdır. Burada ülkelerin kültürleri de işin içerisine giriyor. Kimi aile otoriter, kimi aile umursamaz, kimi aile sevgi dolu kimisi ise nefret doludur. Çocukluk denen olgu bizleri bugün biz yapan en büyük olaydır. O dönemlerde yaşadığımız her şey ruhumuza karışıyor ve bugün davranışlarımızla, konuşma tarzımızla, karakterimizle dışarıya yansıyor. Anne babanın yetiştirme tarzı ve davranışları okuldan, sosyal çevreden çok daha önemlidir. Her birimizin kişiliği anne karnından başlayarak tüm yaşamımız süresince toplumsal kurumlardaki yaşantılarla şekillenir.

Çocuklar minyatür yetişkinler değildirler. Onlar üzerindeki etkimiz sandığımızdan çok daha büyüktür. Frijhoff ’a göre çocuklar tarihin dilsiz kaynaklarıdır. Anne ve babalar çoğu zaman çocuklarının yerine karar verir, onları istemedikleri durumlara sürükleyebilirler. Burada da devreye okul giriyor. Anne ve babadan sonra en büyük etkiye sahip olan öğretmenler çocukların her birini bir birey olarak görmeli ve bu doğrultuda onları yetiştirmelidir. Çocukları toplumdan soyutlamamamız, onları da toplumun bir ferdi olarak görmemiz gerekmektedir. Bu yüzden en iyi şekilde eğitmemiz gerekmektedir. Anne babanın ebeveyn olarak gösterdiği davranışlar özellikle toplumsallaşma sürecinin en yoğun yaşandığı ve kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı okul öncesi dönemde önemli rol oynamaktadır.

‘’Çocuktan al haberi’’ sözü sıklıkla duyduğumuz bir cümledir. Burada değinilen en önemli şey çocukların saflığı, dürüstlüğü, sadeliği temsil ettiği düşüncesidir. Çocuklarınızı sevin, onlara saygı gösterin. Sevildiğini, sayıldığını gören bir çocuğun kendine özgüveni de olur, hayatında başarılı da olur. Sevmek en büyük anahtardır. Burada iş sadece annelere düşmüyor. Anneler kadar babalarında üzerine büyük sorumluluklar düşüyor. Unutmayın çocuk sadece bir insan değildir. Çocuk aynı zamanda yarının yetişkini, yaşlısıdır. En doğru şekilde yetiştirilirse yetişkinliğe adım attığında da aynı dürüst, güvenilir insan olmaya devam edecektir. Anne ve babanın olumlu davranışları çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesini sağlamaktadır. Çocuk yaşamımızın birer halkasıdır.

Çocuk hem ebeveynlerinin bir parçasıdır hem de ebeveynlerinden ayrıdır. Onları yetişkinlerden ayrı değerlendirmek son derece önemlidir. Bilginin, gerçekliğin, geleceğin çoğaltıcısıdır; yatırım yapılması gereken en büyük sermayedir. Jean Jack Rousseau’ya göre ise çocuk masumiyetin simgesidir ve çocukluk insan hayatının altın çağını temsil eder.

Yapılan bir araştırmada ailenin eğitim seviyesinin önemi üzerinde de durulmuştur. Buna göre ilköğretim mezunu annelerin aşırı koruyucu tutumlar gösterdiği görülmüştür. Annelerin eğitim seviyesi arttıkça gösterdikleri baskı ve aşırı koruyucu tutumun düştüğü görülmüştür. Eğitimin yanında ailelerin aldıkları çocuk yetiştirme eğitimleri de önem arz ediyor. Çocuk yetiştirme konusunda bilgi alan aileler daha demokratik çocuklarına karşı daha olumlu tutumlar göstermektedir. Anne babanın iletişimleri ve tutumları çocuğun aile içindeki yerini belirler ve sağlıklı yetişmelerine olanak sağlar.

Geçmişten, geleceğe değişen onca teknolojinin arasında aslında kendi zihnimizi, hayata bakışımızı ve bilgilerimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz gerekiyor. Toplumlar arası görülen büyük farklar gelişen teknolojiye rağmen daha da artıyor. Belki kültürlerimizi değiştirmek çok zor olacaktır. Ancak toplumun birer ferdi olan çocukların eğitimine tüm toplumlar eşit ölçüde yaklaşmalıdır. Çünkü çocuk kültür fark etmeksizin aynı ölçüde değerlidir.

Hangi Hayvana Dönüşmek İsterdin? – The Lobster

Nasıl bir toplum içinde yaşıyoruz dersiniz? Kuralların, yasaların, yasakların veya kendi içimizde kendimize koyduğumuz sınırların içinde bulunuyoruz. Kurallar ve yasalar bir toplum için elbette gerekli olan durumlardır. Evlenmek çok zaruri bir ihtiyaç değildir ancak kırk belki elli yaşına gelmiş ve evli olmayan bir insanla karşılaştığımızda ona üzülüyoruz. Yorgos Lanthimos’un distopik filmi The Lobster’ın konusu bize çok farklı gelmiş olsa bile alt metinde aslında filmde gördüğümüz bu dünyanın farklı bir boyutunu bizler de yaşıyoruz. Distopik bir kara komedi filmi olan The Lobster’ gelin birlikte inceleyelim.

Toplum içerisinde bekâr dolaşmak veya bekâr olmak yasaktır. Şehir hayatı içinde evlenme yaşına gelmiş tüm insanlar şehrin dışında bulunan bir otele gönderiliyor. Bu otelde bulundukları kırk beş gün içinde kendilerine evlenecek bir eş bulmaları gerekiyor. Eğer bu süre içerisinde kendilerine bir eş bulamazlarsa istedikleri bir hayvana dönüştürüyorlar. Bu kırk beş günlük süreyi uzatmanın bir yolu var. Avlanmak. Bekâr olup bu düzeni kabul etmeyen yalnız insanlar kaçak bir şekilde ormanda yaşıyorlar. Eğer bu insanlardan birini avlarlarsa sürelerine her av için artı bir gün ekleniyor.

Filmde aslında üç hayat var; düzene karşı çıkıp ormanda yaşanlar, otelde yaşayıp kendilerine eş arayan insanlar ve şehir hayatı içinde yaşayan evli çiftler. Başkarakterimiz David eşi onu terk ettikten sonra otele yerleştiriliyor. Kırk beş gün içerisinde de kendine bir eş bulması isteniyor. Eğer bu süre içerisinde kendine bir eş bulamazsa denizi sevdiği için ve zeki hayvanlar olarak gördüğü için ıstakoza dönüştürülmeyi istiyor. Ancak kendine uygun eş bulmak öyle kolay değil. Her insanın belirleyici bir özelliği var. Örneğin; mavi gözlüysen seçeceğin kişi de mavi gözlü olmalı, sebepsiz yere burnun kanıyorsa eş olarak seçtiğin kişinin de sebepsiz yere burnu kanamalı, topallıyorsan eşin de topallamalı veya duygusuz bir insansan eş olarak seçeceğin kişi de duygusuz olmalı vs. Bunun sebebi de farklılıkların bizi birbirimizden uzaklaştırdığı düşüncesidir. Otelde tek başına bir şey yapmak yasaktır. Yemek yenilecekse toplu bir halde salonda yenilir. Avlanmaya toplu bir şekilde çıkılır gibi. Zaman zaman insanlara evliliğin nasıl iyi bir şey olduğunu göstermek amacıyla çeşitli toplantılar düzenleniyor. Örneğin bir canlandırmada adam tek başına yemek yerken boğazına bir şey kaçıyor ve adam ölüyor. Diğer bir canlandırmada adam yemek yerken yanında eşi bulunuyor adamın boğazına bir şey kaçıyor ve eşi adamı kurtarıyor.

Filmin ilk kısmında otel ve orman ön plandadır. Birbirlerinden farklı gibi görünseler de aslında ikisi de kurallardan ve baskıcı bir ortamdan oluşuyor. Bir tarafta eş olmak zorunlu iken diğer tarafta yalnız olmak zorunludur. Eğer ormanda yalnızlarla birlikte yaşayacaksan her şeyi tek başına yapmalısın. Tek başına dans etmelisin veya tek başına hayatta kalma mücadelesi vermelisin öyle ki ölmeden önce kendi mezarını kazmalısın çünkü öldüğün zaman diğer insanlar senin mezarını kazmak zorunda değiller. Sadece üzerine biraz toprak atarlar o kadar.

İlişkilerin karmaşık olmaması gerekiyor siyah ve beyaz her şey net çizgilerle belirlenmelidir. Filmde David’in yaşadığı durumu bu sözle özetleyebiliriz aslında ‘’İnsanın hissetmediği halde hissediyor gibi davranması, hissettiği halde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor.’’ David otelde tanıştığı duygusuz, sert, hiçbir şey hissetmeyen kadını eş seçmek zorunda olduğu için olmadığı halde duygusuzmuş gibi davranıyor. Tam tersi ormanda tanıştığı sevdiği kadını sırf yalnız olmak zorunda bırakıldıkları için sevmiyormuş gibi davranmak zorunda kalıyor.

Baskılar, otorite, insanları istemedikleri durumlara yönlendirmek sadece distopik dünyalarda karşımıza çıkan bir durum değildir. Yaşadığımız toplumları biraz gözden geçirmemiz bizim de farklı bir yaşamımız olmadığını görmemizi sağlayacaktır. Peki, sen böyle bir distopya içerisinde yaşamış olsaydın hangi hayvana dönüşmek isterdin?

Yeni Cennet Dünyaya Hoş Geldiniz – Ütopya

Ünlü İngiliz filozof Thomas More’un Ütopyası karşınızda. Dünya edebiyatı için önemli bir eser olan Ütopya kitabı 1516 yılında yazılmıştır. Kitabın bu kadar önemli olmasının sebebi Ütopya kavramının tanımını ilk defa Thomas More yapmıştır. Platon’un Devlet kitabı da bir ütopya olarak kabul edilmiştir. Ancak Ütopya romanı ütopya kavramını tanımlayan ilk kitaptır. Ütopya kavramını Thomas More ‘’iyi yer’’ ve ‘’yok yer’’ olarak tanımlamıştır. Kavramı iki farklı şekilde kullanan More kurduğu hayalî dünyayı güzel, iyi, yaşanılması mümkün yer olarak düşünmüştür. Diğer tarafta ise yok yer olarak tanımlaması ise işin acı gerçeğidir. Asla olmayacak olan, hayali, gerçekleşmesi mümkün görünmeyen yer olarak açıklamıştır. Bu durum Ütopya kavramının ne kadar çarpıcı bir gerçekliği olduğunu bizlere göstermiştir.

Distopta’nın tam zıttı olan bu kavram bizleri yaşadığımız dünyadan alıp bambaşka bir gerçekliğe ışınlıyor. Peki, nedir bu distopya? Ütopya yaşanması mümkün, güzel yer iken distopya tam tersini anlatır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli, insanların yaşamaktan keyif almadıkları, baskı altında oldukları bir toplumu karakterize eder. Birçok distopik roman yazılmıştır. Örneğin; Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Körlük distopik romanlara güzel örneklerdir. Saydığımız örneklerdeki kitaplar olumsuz, kimsenin yaşamayı istemeyeceği bir toplumu bizlere anlatır. Ancak Thomas More’nun hayalini kurduğu Ütopya bizi yeni cennet dünyaya götürür. Kitabı okurken ‘’Gerçekten böyle bir yerde yaşamak ister miydim?’’ sorusuna belki de insanların büyük bir çoğunluğu evet cevabını verir. Gelin şimdi Ütopya nasıl bir yermiş beraber bakalım.

Thomas More ‘nun Ütopya’sı iyiliklerle dolu bir toplumu ifade ediyor. Kötülük yapmak diye bir şey yok. Öyle bir toplum düşünün ki paranın hiçbir değeri yok. Hatta altın o kadar değersiz bir şey ki kölelere kolye olarak takılıyor. Kitapta geçen bir pasajda ‘’Nasıl oluyor da, bir eşek kadar bile kafası işlemeyen zenginin biri sırf altını var diye bir sürü insanı köle gibi kullanabilir? ’’  diyerek işin aslını özetliyor aslında. Böyle güzel bir toplumda, bir ütopyada kölelik kavramı neyin nesi derseniz? Ağır bir suç işleyen insanlar köle olarak kullanılıyor. Ütopyalıların yaşadığı Ütopya şehri ismini Kral Utopus’tan alıyor. Kral Utopus’tan önce yoksulluk içinde, kötü şartlarda yaşayan bölge halkı kralla birlikte bambaşka bir hayata geçiyorlar. Kral Utopus yarımada şeklinde olan bölgeyi ele geçirince şehri düşmanlardan korumak için karayla birleşen kısmı kazıtarak yarımadayı ada şekline getiriyor. Mülkiyet kavramının olmadığı Ütopya şehrinde ortak mülkiyet kavramı vardır. Toplam elli dört şehirde oluşan Ütopya’da bütün şehirler birbirine eşit uzaklıktadır ve hepsi birbirinin aynısıdır. Başkent ise şehirlerin tam ortasında yer almaktadır. Bu şehirlerde yaşayan aileler on yılda bir yer değiştiriyorlar. Sebebi de elbette ki mülkiyet kavramının oluşmamasıdır. Halk istediği dini seçmede özgürdür. Tanrı ismi elbette var fakat nasıl ibadet edeceği tamamen kişiye kalmış. Ütopya ülkesinde hiç kimse dininden ötürü kötülenmiyor. Ütopyalılar törenlerde hayvan kurban etmiyorlar. Yaşasınlar diye can veren Tanrı, hayvanların kanının akıtılmasından hoşlanmaz düşüncesine sahiptirler. Dünyada rahat, sevinçli, hiçbir kaygı olmadan yaşamak kadar güzel bir şey olamaz.

Roman iki bölümden oluşuyor. Thomas More ilk önce kitabın ikinci kısmını yazıyor daha sonra birinci kısma geçiyor. Kitabın birinci bölümünde daha çok hikâyeleştirilmiş kısımlar bulunuyor. Gezmeyi seven Rapfael Hythloday isimli kurmaca karakter Thomas More ve arkadaşı Peter Giles’a Ütopya ülkesini anlatıyor. İkinci kısımda ise Ütopya’yı tüm özellikleriyle bize anlatıyor. Yazar Ütopya romanını Latince olarak yazıyor. Reform hareketine karşı olması sebebiyle ve Kral VIII. Henry ile ters düşmesi sonucunda ölümünden çok sonra bin beş yüz elli bir yılında kitap İngilizceye çevrilmektedir. Ütopya kitabı çok hacimli bir eser değildir. Bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm.

Supernatural Dizi İncelemesi

13 Eylül 2005 yılında çekimleri başlayan Amerikan yapımı bir dizidir. Dram, fantastik, korku üzerine olan bu dizi günümüzde hâlâ devam etmektedir. Neredeyse her ülkede ses getiren Supernatural kendini kanıtlamayı çoktan başarmıştır. Dizi Eric Kripke tarafından yaratılmıştır. Supernatural tam on beş sezon sürmüştür ve üç yüz yirmi yedi bölümden oluşmaktadır. Diziyi izlerken aile dramını, korkuyu, sevgiyi, eğlenceyi yani birçok farklı duyguyu aynı anda tek bir bölümde yaşanabilmektesiniz. Supernatural’ın bu kadar sevilmesinin ve uzun sürmesinin sebepleri arasında gerçek dünyadan uzak olağanüstü olayları konu alması, oyunculukların iyi olması ve senaryonun özgünlüğü örnek gösterilebilir. Repliklerdeki mizah anlayışı hiçbir dizide yok. Supernatural’ın bölümleri kırk ile elli dakika arasında çekilmektedir. Dizinin akıcı olması izlenmesini kolaylaştıran diğer bir özelliktir.

Dizinin konusuna gelecek olursak. Dizi Sam ve Dean’in annelerinin bir varlık tarafından tavana yapıştırılıp yakılarak öldürülmesiyle başlar. Aradan tam yirmi iki yıl geçer. Dean Winchester ve Sam Winchester kardeşlerin babaları yine avcılığa çıkar ancak bu sefer normalden uzun bir süre geri dönmez. Dean bu durumdan şüphelenir ve kardeşi Sam’in yanına gider. Geçmiş yıllarda avcılık ile uğraşmak istemeyen normal bir yaşam sürmek isteyen, normal insanlar gibi üniversiteye gitmek sade bir hayat yaşamak isteyen Sam evi terk etmiştir. Jessica isimli bir kızla tanışan ve evlenme aşamasına gelen Sam abisi Dean’ın onu bulmasıyla şaşkına döner. Sam babalarını bulmak için son bir kez abisi Dean’le beraber yollara düşer. Ancak aramalar sonuç vermez. Sam evine döndüğünde kız arkadaşı Jessica’nın annesi gibi tavana yapıştığını görür ve alevler içinde yanarak ölmesine tanık olur. Yaşanan bu olay Sam’i çok etkiler. İnsanları bu gibi yaratıklardan korumak ve hem annesini hem de kız arkadaşı Jesisica’yı öldüren bu yaratığı bulmak, ikisinin intikamını almak için avcılığa geri döner. İki kardeş babaları ile beraber, hayatlarını bu varlığı bulmak için adamışlardır. Bu varlığın Sam’in peşinde olmasının bir sebebi vardır. Bu varlığı öldürebilen tek bir silah vardır. Babaları bu silahı bulmak için çok uğraşır ve sonunda da bulur. Peki, varlığı öldürüp annelerinin intikamını alabilecekler mi?

Dizi, Sam ve Dean kardeşlerin insanların gerçekte var olmadığını zannettiği yaratık, hayalet, şeytan, cin vb. varlıkların avcılığını yaptıkları ve bu maceralar sırasında yaşadıklarını anlatır. Dizide, Dean ve Sam arasındaki kardeşlik bağının çok güçlü olması ön plandadır. Dean, içki içen ve kadınlara oldukça düşkün bir karakterdir. Fakat oldukça cesurdur ve gururludur. Kardeşi Sam’e olan bağlılığı ve ağabey olmasının ağırlığını taşımaktadır. Sam ise daha çok merhametli, zeki, araştırmayı, okumayı seven birisidir. Dizide iki kardeşin hep yollarda olması, arabada veya yıkık çok iyi durumda olmayan motellerde kalmak zorunda kalmaları zor bir hayatları olduğunu görmemizi daha iyi sağlıyor. Sam ve Dean’ın duygusal, korkunç, dramatik maceralarına tanık oluyoruz. Dizi boyunca karakterlerin evrilmelerini izlemek ayrı bir keyif veriyor. İyi karakterlerin kötüye dönüşmesi, çok kötü karakterlerin yaptığı iyiliklere şahit olmak dizinin heyecanının kaybolmamasını sağlıyor.

Eric Kripke aslında diziyi üç sezon olarak planlamıştı ancak aldığı olumlu tepkiler sayesinde dizi şu an on beşinci sezonundadır. Supernatural’ı kimi insanlar on beş sezon sürdüğü için izlenmeye başlamada tereddüt ediyor. Ancak dizi günümüz senaryolarından farklı olması ve alıştığımız temel konulardan ayrılmasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi çoktan başardı. Supernatural izlenmeyi hak eden bir dizidir. Supernatural’ın kitapları, çizgi romanları ve karakterlerin figürleri bile çıkartılmıştır. Dizide melekler, şeytanlar, hayaletler, cinler ve gerçek dünyada adını dahi duymadığınız birçok farklı türde yaratıkla karşılaşmak istiyorsanız bu diziye bir şans vermenizi öneririm. Ve dizinin meşhur şarkısı Kansas’tan ‘’Carry On my Wayward Son’’ Her sezon başında ve sonunda çalınarak zihinlerimizde güzel bir yer edinmiştir. 20 Kasım 2020 Cuma günü dizi final bölümüyle bizlere veda edecektir.  

‘’Böyle Söyledi Zerdüşt’’ Kitap İncelemesi

Herkes için ve hiç kimse için bir kitap diyor Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt romanına başlarken. Kendi deyimiyle en derin eser, insanlığa verilmiş en yüce armağan. Her birimiz birer dünyayız kendi içimizde. Her birimizin kendi hikâyesi vardır. Ruhumuzun derinliklerinde sakladığımız, kimseye göstermediğimiz alt benliğimiz, yaralarımız vardır. Kaçmak istiyoruz her şeyden. Usandık bizi yoran insanlardan, iş hayatımızdan belki de ailemizden. İşte Zerdüşt’te yaralandıkça her şeyden kaçmak isteyen o insanlardan. Otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü ardına bırakarak dağa çekildi Zerdüşt. Dağda on yıl zaman zarfında, bıkmadan, usanmadan hep ruhunu dinledi ve sonunda içinde, gönlünün derinliklerinde bir değişiklik duyumsadı.

Orijinal adıyla ‘’Also sprach Zarathustra’’ Alman filozof Nietzsche tarafından yazılmış bir eserdir; edebi ve felsefi bir metindir. Böyle Söyledi Zerdüşt birçok farklı konu ve tarz barındırmaktadır. Kitapta Nietzsche şiirsel bir üslûpla felsefi meseleleri dile getirmiş, kendi felsefi düşüncelerini ve kavramlarını açıklamıştır. Nietzsche, felsefesinde olduğu gibi yazım tarzında da var olan kuralları hiçe saymış ve kendine özgü bir edebi üslup kullanmıştır. Kimi zaman şiir, kimi zaman düz yazı, kimi zaman da ikisinin karışımıyla karşımıza çıkan yazım tarzını, belirli bir kategori içerisinde tanımlamak güçtür. Böyle Söyledi Zerdüşt’ün geneli özdeyişlerden (aforizmalardan) oluşur. Nietzsche anlatmak istediği konuyu, benzetmeler ya da imalar kullanarak aktarır. Bu şekilde, okuyucunun bahsedilen konu hakkında düşünmesini ve kendisine ait bir yargıya ulaşmasını beklemektedir. Bu durumu şöyle açıklar: “Herkesin okumayı öğrenme hakkının olması, zamanla sadece yazmayı değil, düşünmeyi de mahveder. Dağlarda en kısa yol doruktan doruğadır; ama bunun için uzun bacakların olmalı. Özdeyişler doruk olmalı, kendisine hitap edilen de iri kıyım ve uzun boylu.” Kitapta Zerdüşt isimli karakterin gözlemleri ve bu gözlemler üzerine ürettiği düşünceler yer alır. Karakterin ismi, İranlı bir peygamber olan, Zerdüşt Peygamber’in ismiyle aynıdır. Bu durum zaman zaman “Böyle buyurdu Zerdüşt” ün bir kutsal kitap olarak algılanmasına neden olmuştur. Ancak böyle bir şey yoktur. Nietzsche’nin kendine özgü anlatım tarzıyla, birçok farklı anlam çıkarılabilecek özdeyişlerle, sert bir üslup kullanarak kaleme aldığı Böyle Söyledi Zerdüşt eseri, diğer eserleri gibi yaşadığı dönemde çok yadırganmış, birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. Nietzsche’nin kilit fikirlerini Apollon-Dionysos ikiliği, güç istenci, Tanrının ölümü, üstün insan ve bengi dönüş oluşturur. Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak hayatın olumlanmasıdır.

Kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir. İnsanı, hayvan ile üst insan arasında gerili bir ip olarak tanımlayan Zerdüşt, kişinin sürekli olarak üstün insana doğru kendisini aşması gerektiğini söyler. Her şey kalbimizin derinliklerinde saklıdır. Daha anne rahmine düşer düşmez başlar maceramız. Kendimizi bir kargaşa çukurunun içinde buluruz. Hayatımız bir dala tutunmaya çalışmakla geçer. Bu dal kimi zaman bir insan olabilir kimi zaman bir eşya, belki de bir kitap. En büyük mutluluğumuz kendi içimizde oysaki. Kendini bulmaya çalışan Zerdüşt her şeyden uzaklaşır ve bir mağarada tam on yıl geçirir. Bu on yıl içerisinde sadece düşünür ve sorgular. Belki de ihtiyacımız olan tek şey biraz yalnız kalmaktır. İnsanların arasında düşünce karmaşalarıyla geçirilen zamanımız, her kafadan çıkan sesler, düşünceler yoruyordur bizi. Her insanın mutlaka kendisini bulması gerekiyor. Tinimizin derinliklerine işleyen toplu yaşama arzusu bizi kendimiz olmaktan çıkartıyor. Toplum için yaşar hâle geliyoruz. Toplumdan dışlanmamak, bir nevi kendimizi kabul ettirmek için istemediğimiz durumlara sürüklüyoruz kendimizi. Böyle Söyledi Zerdüşt romanını okurken hayatı, gerçekleri ve benliğinizi sorgularken bulacaksınız kendinizi. Güzel bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız mutlaka okumanız gereken bir eser.

‘’Yaşamak, acı çekmektir. Hayatta kalmak ise, bu acıda bir anlam bulmaktır.’’ diyor Nietzsche. Yaşamımız bizim seçimlerimizle ilerler. Her şey insanda başlar ve yine insanda biter.

Kaynakça

Böyle Söyledi Zerdüşt – Friendrich Nietzsche İş Bankası Kültür Yayınları XX. Basım 2020

https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%B6yle_Buyurdu_Zerd%C3%BC%C5%9Ft

“Mecburiyet” Üzerine Deneme

Mecburiyet kelime anlamı olarak zorunluluk demektir. Bu tek kelime hayatımızı ele geçirmeyi nasıl başarıyor? Eminim birçok insanın hayatında mecburen yaptığı davranışlar, mecburen katlandığı ortamlar ve insanlar vardır. Peki bizi bu duruma sürükleyen şey nedir? Kendimiz miyiz yoksa çevremiz mi?

Hayatımızın genel bir işleyişi vardır. Sabah uyanır, kahvaltımızı yapıp işimize gideriz. Bugün yaşadığımız hayat dünün bir yansımasıdır aslında. Bunları gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz yoksa mecbur olduğumuz için mi? Bence insanların büyük bir çoğunluğu istediği hayatı değil de mecbur bırakıldığı hayatı yaşıyor. Bir gün mutlu olmak umuduyla şu an yaşadığımız ya da yaşadığımızı sandığımız hayatımıza hapsolmuş durumdayız. Mecburiyetlerle geçirilen bir hayat yaşanmış sayılmaz. Kabul edelim veya etmeyelim yaşamımız başkalarının kontrolünde ve biz o insanlara mahkûmuz. Ele geçirilmiş düşüncelerimiz, bedenlerimiz ve ruhlarımız.  Düşüncelerimizi dâhi özgürce dile getiremediğimiz bir yaşam nasıl bizim yaşamımız olabilir! Bunun en büyük sebebi nedir diye sorarsanız ‘’sevmek’’ derim. İnsanoğlunun en büyük zaafıdır belki de sevmek. İnsan sevdiği için katlanır arkadaşlarına, ailesine. Sevdiği için görmek istemez hayatlarına nasıl olumsuz etki ettiklerini. Kendimiz olmaktan vazgeçeriz onlar mutlu olsunlar diye. Bunca zamandır yaşadığımız hayata mecburuz sanıyorduk oysa yıkmamız gereken tek şey kendi düşüncelerimizmiş. Nedenlerin arkasına sığınmak kolaya kaçmaktır. Kaçma, yüzleş! Unutma, günün sonunda o dört duvar arasında tek başına kalacak olan sensin. Kalk ve hayatın için bir şeyler yap. Hayatını anlamlı kıl. Geleceğini şekillendirmek bugün vereceğin kararlara, alacağın risklere bağlıdır. Doğru veya yanlış vereceğin her karar senin kararın olsun. Unutma bu hayat senin. Başka insanların hayatın hakkında kararlar vermesine izin veremezsin. Senin yerine karar veren insanların kahkahalarını duyarak, onların aşağılamalarını dinleyerek geçirdiğin hayat senin hayatın değildir.

Her ne kadar imkânsız gibi görünse de buna dur demek elinde. Hadi gel beraber bir hayal kuralım. Bir yer düşün. Tam karşında uçsuz bucaksız deniz görünüyor. Sokakta yürümeye başladın. Hafiften rüzgâr esiyor, insanlar banklarda oturmuş sohbet ediyorlar, çocuklar oyun oynuyor, köpeklerse birbirlerini kovalıyor. Sonbahar yavaştan etkilerini göstermeye başlamış hafif bir serinlik hâkim şehre, rüzgârın esintisi değiyor tenine. Ağır adımlarla bir banka doğru gittin. Oturup insanları izlemeye başladın. Sokakta bitkisel ürünler satmaya çalışan bir teyze tek tek insanlara almak ister misiniz diye soruyor. Sol tarafta genç, yirmili yaşlarında bir kız var. Elinde kitaplarını tutup kulaklıkla müzik dinliyor. Ne dinliyor olabilir acaba? Yan tarafında henüz yeni bitirdiği kahvesinin boş bardağı duruyor. Yüzünde bir tebessüm var. Biraz daha sola çevirdin kafanı ve kafede oturan bir çift gördün. Dondurmalarını iştahla yiyorlar. Bir yandan da sohbet ediyorlar. Başını kaldırdın gökyüzüne doğru, rüzgârı hissettin. Denizin kokusunu duydun kulaklarınla. Önünde bir tek yaşam var o teyzeyi, o genç kızı, dondurma yiyen çifti bir daha görmeyeceksin. Yaşam olağan seyrinde akıp gidiyor gördün mü? Hayata veda ettiğinde bir daha yaşamak için dönemeyeceksin. O şans sana verilmeyecek. Karşılaştığın onca insan, hayatına dokunan kişiler ve başka etkenlerin senin hayatını etkilemesine izin veremezsin. Neden bunca kalabalık arasında kendini yalnız hissediyorsun? Seni buna sürükleyenler, mecbur bırakanlar yüzünden değil mi? Ama hayır! Hayatının ipleri senin elinde olsun. Ben yalnız değilim. Beni buna itenler yüzünden kendimi değersiz hissetmeyeceğim. Bu düşünce hep kafanda olsun. Mecburiyetlerimiz değil, seçimlerimiz bizi yönetsin. Ve günün sonunda yatağına uzandığında şu söz hep seninle olsun:
‘”İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde canavar, köleler içinde köle olmak için gitmek istiyorsan karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil.” (Stefan Zweig)


Müzik: Motorcycle Diaries – De Usuahia a la Quiaca – Gustavo Santaolalla

Kar Kitap İncelemesi

Orhan Pamuk, Türk edebiyatının önemli yazarlarından biri. Bunun sebebi sadece Nobel Edebiyat ödülü almış olması değil, bugüne kadar kırkın üzerinde eser vermiş olması. Pamuk, Nobel Edebiyat ödülüyle bu başarısını taçlandırmıştır. Şimdi beraber Orhan Pamuk’un ilk ve son siyasi romanım dediği “Kar” romanını inceleyeceğiz. Başlangıçta kitaplarının içinde başka kitaplar, başka sanat eserlerini bir içgüdüyle yazan Orhan Pamuk zamanla bunu bir alışkanlık haline getirmiştir. Nitekim “Kar” kitabında başkarakterimiz Ka bir kente gelmesiyle şiir kitabı yazmaya başlar ve bu şiir kitabının adı da “Kar”dır.

Kitap, sosyolojik tespitleriyle ön plana çıkıyor. Yirmi yıl önceki Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu aynı zamanda Kars’ta yaşayan insanları ve geçirdiği zaman zarfındaki durumlarını çok iyi bir şekilde anlatıyor. Kitap kırk dört bölümden oluşuyor. Kitabın belli bölümlerinde Ka’nın yazdığı şiirlerin isimlerini görüyoruz ancak şiirlerin içeriklerini bilmiyoruz. Kitabın gri ve pastellerin bulanık tonlarını kullanan beyaz-siyah ve cennet-cehennem gibi zıtlıkların yanı sıra kar tanesi diyagramının çok boyutlu simetrisi, gerçekliğin karmaşıklığının temel indirgenemezliğine işaret ediyor.

Roman on iki sene boyunca Frankfurt’ta sürgün hayatı çeken, entelektüel sayılabilecek Ka’nın Kars’a gelişi ile başlar. Kars’ta yaşayan kızlar nedensiz bir şekilde intihar ederler. Bunu araştırmak için gazeteci kimliğiyle Kars’a giden Ka kısa süre sonra şeyhlerin ve eski komünistlerin siyasi İslamcılara dönüşen bu yabancı dünyasına hapsolur. Eski lise arkadaşı olan ve aynı zamanda ona karşı duygular hissettiği İpek’in de orada olduğunu öğrenir. Soğuk ve karlı hava koşulları Kars’a ulaşımı engeller. Ka istemeden de olsa Kars’ta kalmak zorunda kalır ve olaylar gelişir.

Kitap, Ka’nın bağımsız bir gözlemci olarak bakış açısı ile aşkınlığı bulma konusundaki kişisel arayışı arasında gidip geliyor. Kitap yayınlandığı tarihten bu zamana eleştiri konusu olmuştur. Kar kitabını okurken Türkiye’nin on beş yirmi yıl içinde nasıl bu kadar çabuk değişmiş olabildiği de beni düşündüren diğer bir konu. Orhan Pamuk kitabın son sözünde Kar kitabını yazdıktan sonra Kars’a bir daha hiç gidemediğini de dile getiriyor. Bu kitabı okurken kendinizi çok farklı bir Türkiye’de bulacaksınız. Mutlaka okumanızı öneririm.