Ölüm Üzerine

Nasıl olmuştu? Ses miydi beni uyandıran, sesler mi? Yoksa hiç susmayacak sessizliğe çağrı mıydı? Alevleri avuçlamış kadar sıcak mıydı yüreğim, yoksa yeryüzü eksi yüz derece olmuş; ruhum mu çekilmişti derinliklere? Tam olarak nasıl bir histi ki bu? Bilmiyordum. Daha önce tanıdığım ama fazla samimi olmadığım biriydi. “Aslında ölüm de kendi başına biri miydi?”
Ölüm neydi ey dost?

Yoksa yaşamla bir kardeş miydi? Yaşamla ölüm kardeş miydi sahi? Ölüm yaşamın kalbini ondan izin alarak yavaşça mı söküyordu? Yoksa iki kardeş bizimle bir oyun mu oynuyordu?
Ölüm neydi ey dost?
Nuri Pakdil’ce de ölüm pek manidardı. “Ölüm, bir odadan başka odaya açılan küçük, ama ‘aydınlık’ pencere miydi? Bir türlü bitmeyen bir inşaat mıydı, yoksa işçiler bu yapıyı bir gün bitirebilecekler miydi? Yapı bitince de hepimiz; ama tüm dünya, oraya mı taşınacaktık? Bu yeni evimize alışabilecek miydik? Gelenlerle dolup taşar mıydı evin içi?”
Ölüm neydi ey dost?


Neredeydi şu an tam olarak, bana ne zaman gelecekti, ne hissedecektim tam o anda? “Her canlı bir gün ölümü tadacaktı.”; lakin o tat acı mıydı değil miydi? “Ölümle; insanlar bir bilgeliği, tam olarak algılamış mı olurlardı? Herkes, o sessiz oturuşta, acaba, biraz da kendi ölümünü mü düşünürdü? Ölüm hiç yorulmaz mıydı? İnsan mı büyüktü ölüm mü büyüktü? Tanrı bu ikisini sürekli birbiriyle savaştırıyor muydu? Bunun sonunda kesin bir yengi var mıydı? Öte dünya, bu yengiden sonraki bitimsiz ışık mıydı? Yoksa bitimsiz karanlık da yok muydu?” Hangi ervahlarla uğraşıyordu şu an ölüm ve nasıl daima kazanıyordu? Asla yenilmeyen tek savaşçı olmanın bahtiyarlığıyla sarmalanan bir ‘şeydi’ bu ölüm. Manidarlık kazandırmaya dilim yetmediği için şey demek kâfi belki de. Ya da bana soru cümleleriyle roman yazdıracak kadar insanı arafa sürükleyen bir fırtına demeliydim.


En çok kime vuruyordu peki bu fırtına, yaşayana mı yoksa onu yaşayana mı? Eksiklik mi veriyordu bize yoksa yapbozun bir parçası gibi hayatımızı mı tamamlıyordu? “Renkli miydi, bu bir kefen rengi miydi?” Dedem giderken onu götüren arabaya bakan annemin gözlerinde mi saklıydı yoksa ölüm? Özlem kelimesiyle dost mu olmuştu da bizi bu kadar yaralıyordu? Neden özlemek zorundaydık? Özlüyorsak neden kavuşamıyorduk?


Ölüm neydi ey dost?
3 sene. Her şeye alışılır da buna da alışılır mı? Ne garip ‘şeydi’ şu ölüm. Garipti. Gözünü açtığında aslında nice gözlerin kapandığını mı fısıldıyordu biz acizlere? “Ölüm odanın boşalıvermesi miydi?” dedemi hiçbir şey olmamış gibi götürenler kadar mı yoksa onlardan daha da mı acımasızdı? Acımasızdı. Neden ardındakileri mezar denen yerde öylesine bir toprağa konuşturacak kadar acımasızdı? “Güneşli bir gün müydü?” Ben yanılıyordum, sıcacıktı belki de ölüm. İçine çekerken nasıl bir sıcaklık kaplıyorsa insanı dünyadan da soğukluğu def ediyordu, kıymet bilmeyenlere ders veriyordu. Ayazda üşüyen ellerin sohbetle ısınması gibiydi, biz üşürken yüreğimizi ısıtıyordu. Öyle bir garipti.
Ölüm neydi ey dost?


Gönlümüzü alıyordu ve bir yerlere taşıyordu, tarifi zor bir yerlere, karanlık bir yerlere. Işığın kıymetini bilip güneşe daha sıkı sarılmamızı sağlıyordu; yeniden karanlık olacağını bilsek bile. Ölen kişinin arkasına bıraktığı öylesine bir hırkayı öpmek kadar garip bir ‘şeydi’ şu ölüm. Öyle garipti. Ruhumu alıp bir sürahinin içine tıkıyordu sanki; memleketimden sürgüne gidiyor gibi bir veda kokusu sarıyordu burnumu. Güneşin her gün batıp doğduğunu bilsem bile o günü arıyordum ben. Kıymet mi bilmiyordum yoksa?


Bir insan kaç kere ölürdü yaşamında sahi? Sevdiği öldüğünde de ölür müydü? “Ölüm çok dallı budaklı bir kurum muydu?” diye bundan demiştir Pakdil belki de. “Ölüm kaç türlüydü? Bizim evde de kimse yok muydu? Yoksa yanımda birkaç çocuk mu vardı? Kalabalığın üzerinde yeşil örtü olan bir ‘şeyi’ telaşla dışarı çıkardıklarını mı görüyordum? Adeta göğe doğru yükselen bu şey neydi? İnsanlar da, göğe doğru uzanmış elleriyle, bu yeşil örtü altındakini göğe uçmasın diye mi tutuyorlardı? Bu kadar çok el nasıl bir araya gelebilmişti? Pencereye yığılarak ağlamaya mı başlamıştım? Bir gün ağlamamın nedenlerini anlayabilecek miydim? Nasıl olmuştu? Tam o anda mı bakmıştım?” diye de boşa dememiştir; ölüme mana kazandırmama yardım eden Nuri Pakdil, teşekkür ederim. Belki de sadece, şair ruhluların bitmeyen sorularını lâl gibi bırakan bir dosttu ölüm.
Ey ölüm dost muydun sen?

Ölümü hiç görmeyen şanslı yüreklere…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s