Nazar Boncuğu

Bu melodi yazının ruhuna arkadaşlık edecek. Melodiye kulak verip yazıyı okumanızı öneririm. Keyifli okumalar…

Ay ışığının cılız aydınlığı gecenin efsunlu sofrasına süzülürken ölmüş bedenlerin yaşayan ruhlarına ev sahipliği yapan somurtkan mezarlık, bu gece oldukça koyu tenli, boyu ortadan hallice, saçları ak, bakışları sefalet çeken bir köpeğin yakarışlarıyla inleyen kırk yaşlarının başlarındaki, varlığı yokluğa soyunmuş bitkin ve solgun bir adamı kaybolan ruhların evine misafir edecekti.

Adamın bileğinde kırmızı bir ipliğe sığınmış küçük bir nazar boncuğu görünmekteydi. Minik nazar boncuğu göz yaşlarıyla mezarlığı inletiyor, haykırışlarıyla viran şehri ortadan ikiye ayırmak ve tüm insanlığı bir hışımla ayağa kaldırmak istiyordu. Adamın buna gücü yoktu. Bitkin bakışları ve kaybolan yılları kendi kalbinin mezarlığını beslemiş ve onca yıl içinde yaşadığı hayata müebbet yedirmişti. Cezasının farkındaydı. Tanrının cezası yüreğinin bahçelerini kurutup bir daha meyve verememişti toprağın can damarına.

 Kısır kadınlar bile dünyaya çocuk getirmiş, göğüslerinden bereketle fışkıran sütle bebelerini büyütmeyi becermişlerdi. Ama bu çaresiz adam bir baltaya sap olamamıştı bile. Gidecek ne bir kapısı vardı ne de güne açılan bir penceresi. Gidecek bir yeri hiçbir zaman olmadı çünkü adam onları hiç unutmadı. Unutmadı, uyudu; unutmadı, ağladı; unutmadı, haykırdı… Mezarlığın misafir ruhlarına derin bir minnetle sarılmak istedi. Fakat koca bir ağıtla ürperdi can çekişen bedeni. Cezasını çeken bir mahkûm gibi heba ettiği tüm yılları gecenin kalbinde bıraktı. Hiç unutmadı. Çektiği derdin çilesini üçüncü sayfa haberlerinin başlığına yazdı da yine kimse duymadı.

 Benim suçum yok diye ağlarken bir merdiven başında, kibrinden haykırdı başına üşüşen o korkunç kalabalık. Adamın kalbini söküp atmak isteyen o leş kokulu çirkin kalabalık, onun sıcak göğsünü kör bir bıçakla bir güzel ortadan ikiye yarıyor, etleri soyulmuş kir dolu tırnaklarıyla göğsünden ılık kanlar akıtmayı beceriyordu. Biçimsiz çürük sarı dişleriyle adamın kalbine ulaşmaya, damarlarını bir fare gibi kemirip hayat bağlarını koparmaya and içmişlerdi. Herkes akan kanın tadına varabilmek için birbiriyle adeta bir yarış hâlindeydi.

 Ruh bedenden ayrılmış, beden ruhu bulmak için somurtkan mezarlığın yolunu aramıştı. Adam bir ruhtan ibaretti artık. Kalbini o tiksinç akbabaların arasında bırakmış, onlar yüreğini kemirirken o oradan kaçmayı başarmıştı. Tüm bunlar neyin cezasıydı? Düşünceler zihnini işgal ederken o çığlık çığlığa nefesi kesilene dek koştu. Tanrının evine ruhunun sancısını unutmak istermişçesine durmadan koştu. İbadet etmek için sonunda alnını secdeyle buluşturdu. Katili olduğu nazar boncuğunu kan çanağı gözleriyle süzüp durdu. Minik bir bedenin yakarışlarını duyamadığı geceleri hiç unutmadı. Kulaklarını kapatıp derin uykuya daldığı rüyaları unutmadı.

Kafasını ezmek, zihnini yaralamak, koca bir baltayla düşüncelerini parçalamak, o korkunç kalabalığın yapmış olduğu gibi kafasını ortadan ikiye ayırmak ve kemirgenlerin önüne atmak istiyordu. Zihni bir felaketin tellallığını yapmakta ve hiç susmamaktaydı. Müezzin bir ölünün selasını vermek ve minarenin tepesine çıkmak için bir yolculuğa hazırlanmaktaydı. Yaşayan ölülerin selası verilirken adam zihnini susturmayı başardı. Aslında sadece başardığını sandı. Dinledi, ağladı, haykırdı ve sonunda can çekişen ruhunun tasmasını o karanlık kuyudan gün yüzüne çıkardı. O geceyi hatırladı.

 Karısı ve küçük bebeği o günün gecesinde iki kapılı o minik evde, evin babasını beklerken mahallenin kalbi silahlı adamların haykırışlarıyla inledi. Bir alev topu göz açıp kapayıncaya dek evin içine girmeyi becermiş, odaları yangın mavisi bir renge boyayıp kadının ve bebeğin hayatını tek bir gecede çalmayı başarmıştı.  O gece evde sadece bir kişi yoktu.  Evin babası… Neredeydi? Allah’ın cezası o adam neredeydi?

Geldiğinde her şey artık çok geçti. Elinde tek bir şey vardı. Kapının önüne fırlamış yarısı yanık minik bir nazar boncuğu. İki aylık bebeğinin yakasına iliştirilen o küçük mavi nazar boncuğu. Şimdi o boncuk, adamın cılız bileğinde. Bileğindeki o sızıyı hiç unutmadı. Unutabilir miydi?  Hatırladı, acı ve öfkeyle kendi zihnini kemirerek hatırladı. Müezzinin sesindeki acıyı, kaybolan yılların sızısını, kalbinin paramparça edilişinin cezasını hatırladı. Biri büyük diğeri küçük iki solgun mezar başında tüm gece her zaman yaptığı gibi sabaha dek ağladı ve uykuya daldı. Uyandığında bir an hatırlamıyor sandı ama hiç unutmadı.

One comment

  1. Sevgi Yaşar · Ocak 14

    Kimi yerlerde hüzün kalmıştır gözlerinde kimi yerlerde ayrılık türküsü … Bu yazıyı okuduğumda biraz keder biraz acı ve korku içinde olduğumu söylemek isterim. Kimi yerlerde vurgulu müziğin ritmiyle yazılar canlanıyordu gözümün önünde. Güzel yazıydı . Teşekkürler…

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s